Kategori: Genel

  • Pragmatik Psikodinamik Psikoterapi (Kavramsal Model ve Teknikler) (2. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice kitabının 2. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    “Gözlemleyebileceklerimizi belirleyen teoridir.”

    —Albert Einstein

    Pragmatik psikodinamik psikoterapi [pragmatic psychodynamic psychotherapy] (PPP), zihinsel yaşamın gelişimsel ve çatışma modeline dayanan, net bir şekilde tanımlanmış psikodinamik tanı ve formülasyonu içeren, eğitime ve şeffaflığa odaklanan, diğer sinerjik tedavi yöntemleriyle bütünleşen ve aktif, katılımcı bir terapötik duruşu benimseyen bir yaklaşımdır. Klasik psikodinamik psikoterapiden farklı olarak, PPP açık uçlu, hiyerarşik, tanıya özgü olmayan, psikofarmakoloji ve eş zamanlı diğer tedavilerle kavramsal ve teknik olarak yetersiz düzeyde bütünleşmiş, daha az aktif ve daha az odaklanmış bir yaklaşım olmaktan kaçınır.

    Okuyucunun terapötik yönelimi (ve hastalarla ne yapması gerektiğine dair kaygıları) muhtemelen teori ve teknik ilkelere dair okumalar yaparken bir miktar hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu bölüm, size doğrudan ne yapmanız gerektiğini söylemez -bu, bir sonraki bölümde ele alınacaktır. Ancak bu bölüm, kitabın geri kalanında ele alınacak olan bu fikirlerin somut, spesifik ve pratik uygulamasına zemin hazırlayan daha geniş çerçeveyi sunmaktadır.

    KAVRAMSAL MODEL ve VARSAYIMLAR

    Bu bölüm, pragmatik psikodinamik psikoterapinin (PPP) kuramsal temellerini, varsayımlarını ve merkezi kavramsallaştırmalarını (Tablo 2.1’de özetlenmiştir) ele almaktadır; bir sonraki bölüm ise temel psikoterapi tekniklerini tartışacaktır.

    Tablo 2.1. Pragmatik Psikodinamik Psikoterapi (PPP) Modeli ve Varsayımlarının Geleneksel Psikodinamik Psikoterapi ile Karşılaştırılması

    PPP Varsayımları ve KavramsallaştırmasıGeleneksel Psikodinamik Psikoterapi Varsayımları ve Kavramsallaştırması
    Zihinsel yaşam [mental life], sürekli bir çatışma [conflict] ve uzlaşma oluşumunu [compromise formation] içerir. Davranış çoklu etkenler tarafından belirlenmiştir [multiply determined].Zihinsel yaşam, sürekli bir çatışma ve uzlaşma oluşumunu içerir. Davranış, ikincil bir fenomen olarak görülür.
    Zihinsel süreçler -duygulanım, biliş, dürtüler [affect, cognition, drives]- paralel olarak işler.Duygulanım ve dürtü önceliklidir; biliş ikincil konumdadır.
    Davranış, düşünceler [thoughts] ve duygular [feelings] tarafından belirlenir ve aynı zamanda düşünceleri ve duyguları şekillendirir.Davranış ve semptomlar, çatışmaya ikincil olarak görülür.
    Geçmişteki travmatik deneyimler, sonraki algıları ve deneyimleri şekillendirir. Travmatik senaryolar yinelenir.Çözümlenmemiş çatışma [conflict], gelişimsel takılmaya [fixation] ve çatışmanın yinelenmesine yol açar.
    Dinamik faktörler, biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerle -ırk, cinsiyet, kültür ve cinsel kimlik dahil- iç içe geçmiştir. Bu faktörlerin tümü, iyi oluşun yanı sıra psikopatolojinin gelişimi, sürdürülmesi ve çözümünde merkezi bir rol oynar.Psikodinamik faktörler, patolojinin gelişiminde temel unsurlardır; diğer faktörler ise epifenomenal/yan/ikinci olgusal veya bağlantılı olarak görülür.
    Psikodinamik terapide değişimin altı mekanizması vardır: zihinselleştirme [mentalization], bilinçdışı çatışmaya [unconscious conflict] dair içgörünün [insight] geliştirilmesi, terapötik ittifak [therapeutic
    alliance
    ] ve yeni ilişkisel deneyim [new relational
    experience
    ], duygulanım deneyimi [affect experiencing], daha uyumlu psikolojik savunmaların [psychological
    defenses
    ] geliştirilmesi ve kişilerarası örüntülerin [interpersonal
    patterns
    ] güçlendirilmesi.
    Değişim, içgörü ve yeni deneyimler sonucunda terapötik ilişki içinde gerçekleşir.

    Çatışma, Çatışma, Çatışma…

    Freud ve psikanalizin en temel ve belki de en kalıcı mirası, zihinsel yaşamda bilinçdışı çatışmanın merkeziliğine yaptığı vurgudur (Brenner, 1974; Freud, 1916, 1917a). Zihinsel yaşamın tüm yönleri, birbiriyle çatışan arzular, korkular ve yasaklardan doğan sürekli bir çalkantının ve bu çelişkileri çözme çabalarının bir parçası olarak görülebilir. Bu çatışmanın bazı unsurları bilinçliyken, bazıları bilinçdışıdır.

    Dürtüler [drive] ve itkiler [impulse], ister özgün psikanalitik kuramda olduğu gibi cinsel [sexual] ve saldırgan [aggressive] olarak kavramsallaştırılsın, ister daha sonraki düşüncelerde bağlanma, yakınlık, hakimiyet/kontrol ve aidiyet için yoğun yönelimler olarak ele alınsın, intrapsişik/içruhsal [intrapsychic] çatışmayı başlatan motive edici kıvılcımlardır. Dürtüler ve itkiler, bilinçte türevsel biçimde -fanteziler, düşünceler, hisler ve algılar olarak- ortaya çıkar (kendilerini görünür kılar). Fanteziler, bu dürtülerin ve itkilerin harekete geçirdiği, bilinçli ya da bilinçdışı arzu dolu senaryolar içerir ve bu ihtiyaçların ifade edilmesine ve tatmin edilmesine yönelik bir çaba niteliğindedir. Biliş, itkilerden daha az doğrudan etkilenen bir alan gibi görünür; kendimiz ve dünyamız hakkında güvenilir, geçerli ve kalıcı fikirler edinme çabamızı ifade eder. Bununla birlikte, bilişin pek çok yönü çatışmadan etkilenir; örneğin, erken dönem kayıplardan kaynaklanan kötümser değerlendirmeler ve olumsuz atıflar gibi. Hisler [feeling] ise, duygusal [emotional] ya da duygulanımsal [affective] hallerimizin bilinçli öznel deneyimini ifade eder ve kendimizle ve çevremizle ilişkili olan algımızın daha doğrudan ve anlık bir boyutunu oluşturur.

    Zihinsel deneyimin her bir yönü intrapsişik çatışmaya dahildir ve çatışma modeli, mücadele halindeki unsurları açıklığa kavuşturarak tanımlar. Çatışma, farklı dürtüler arasında (örneğin, sevgi ve öfke), bir dürtü ile kültürel değerler arasında (Batı kültüründe yaygın bir çatışma, yakın olma isteği ile bağımsızlık ihtiyacı arasındaki gerilimdir) ya da farklı kişilerarası ihtiyaçlar arasında olabilir. Çatışma ayrıca bir dürtü ile gerçeklik arasında da ortaya çıkabilir; örneğin, yakınlık ihtiyacı ile bir partnerin bulunmaması arasındaki gerilim gibi.

    Çatışma kavramı, psikanalitik literatürde başlangıçta klasik bir formda ele alınmıştır: itki (dürtü) [impulse (drive)], yasaklama (korkular veya vicdan) [(fears or conscience)] ve savunma (başa çıkma yolları) [defense (means of coping)], bunların tümü bir uzlaşma oluşumuna [compromise formation] (semptom, karakter özelliği, davranış, tutum) yol açar (Brenner, 1974). Daha güncel kuramcılar, özellikle nesne ilişkileri [object relations] kuramcıları, bunun yerine içsel olarak inşa edilmiş kendilik ve diğerleri temsilleri [representations of self and others] arasındaki çatışmaya odaklanmaktadır (Greenberg & Mitchell, 1983; Kernberg, 1988). Örneğin, zihinsel olarak iyi ve sevgi dolu bir anne temsili tarafından harekete geçirilen hisler, annenin aynı anda var olan sert ve intikamcı bir temsili tarafından uyarılan hislerle çatışabilir. Kendilik psikolojisi [self psychology] ise, sağlıklı öz-değer düzenlenmesine [self-esteem regulation] yönelik gelişimsel süreci ve bu süreci engelleyen unsurları ele alır (Kohut, 1971, 1977, 1984).

    Psikodinamik modelin özü, hangi alt tür olursa olsun, dürtülere, bunların hayal edilen sonuçlarına ve bunlarla ilişkili fantezilere, düşüncelere ve hislere -zihinsel yaşamın çeşitli bileşenlerine- çatışma ve uzlaşma [conflict and compromise] perspektifinden bakmaktır. Elbette, bu çatışma hasta (veya terapist) tarafından doğrudan bilinç düzeyinde görülebilir değildir; bunu fark edebilmek, merak, çağrışımlara dikkat ve yoğun bir kişilerarası süreç gerektirir -işte bu nedenle iyi bir psikodinamik terapi, kişinin kendisini yalnızca kendi üzerine düşünme [self-reflection] ya da yakın aile üyeleri veya arkadaşlarıyla yapılan sohbetlerden daha derinlemesine anlamasına yardımcı olur.

    Çatışma [conflict], yanlış bir şekilde patolojiyle eş tutulmaktadır. Oysa kronik çatışma yaşamak normaldir. Çatışan zihinsel dürtülerin vektörleri sonucunda ortaya çıkan uzlaşma oluşumları [compromise formation] her yerde mevcuttur. Daha iyi uzlaşma oluşumları, yaşam hedefimiz olmalı ve kesinlikle terapötik hedefimizdir (Waelder, 1936). Bir kişinin yaşamının herhangi bir yönü, uzlaşma oluşumu perspektifinden incelenebilir. Uzlaşma oluşumlarına örnek olarak önemli yaşam kararları, bireyin karakteristik kişilerarası tarzı, inançları, tutumları, yaratıcı üretimleri ve psikolojik semptomları verilebilir. Örneğin, çocuklukta diyabet teşhisi konmuş bir ergen kız çocuğu, beslenme gereksinimleri ve enjeksiyonlarının getirdiği kısıtlamalar nedeniyle yaşadığı korku, öfke ve hayal kırıklığı ile başa çıkmak için doktor veya hemşire olmayı seçebilir. Bu uzlaşma oluşumu, hastalıkla ilgili öfke ve hayal kırıklığını yönetmeye yardımcı olan uyum sağlayıcı bir savunma sürecidir; böylece bakım sağlayıcı olarak kontrolü elinde tutar, acı çekmez ve başkalarına yardım eder. Benzer şekilde, çocukluğunda birden fazla koruyucu aile yanında kaldıktan sonra evlat edinilen başarılı genç bir erkek öğretmen, yakın bir ilişkiye bağlanmakta zorlanmaktadır. Terk edilme korkusunu, yakın ilişkilerden kaçınarak yeniden incinmekten kendini koruyarak yönetirken, öğrencileriyle kurduğu mentorluk ilişkileri aracılığıyla yakınlık ihtiyacını ifade etmektedir. Sanatsal üretimler de çatışmayı izleyiciye sunarak ifade etme (ve yüceltme) girişimidir. Picasso’nun Guernica tablosu, savunmasız bir İspanyol kasabasına yapılan saldırının dehşetini, onu derinden etkileyici, güzel ve unutulmaz bir esere dönüştürerek ifade eder. Bu bağlamda tablo, yaşanan olaylara yönelik öfke ve korkuyu yansıtan bir uzlaşma oluşumudur; aynı zamanda acıya estetik bir boyut ekleyerek evrensel ve kahramansı bir anlatı yaratır. Benzer şekilde, rap müzik, sokak hayatının sert gerçeklerine ses vererek hem sanatçının gücünü hem de derin kırılganlığını ifade etmektedir.

    Çatışma perspektifinden bakıldığında, bir semptom [symptom], başarılı çatışma ve uzlaşma örneklerinden nasıl farklıdır? Bir yabani ot ile değerli bir botanik örneği arasındaki fark gibi, semptom, işlevsiz, uyumsuz veya istenmeyen bir uzlaşma oluşumudur; oysa başarılı bir uzlaşma, birey için bir güç kaynağıdır. Ne yazık ki, zayıf uzlaşma oluşumları sıklıkla sürdürülür, çünkü bunlar danışanın belirli bir zaman diliminde çatışmayı çözmeye yönelik en iyi çabasıdır ve bu biçimde uzun süre devam edebilir.

    Psikodinamik bakış açısı, hastaların uzlaşma oluşumlarını analiz etmemizi ve yapısöküme [deconstruction] uğratmamızı sağlar. Davranışları, semptomları ve hisleri ele alır ve bunları bileşenlerine ayırırız. Ancak terapi aynı zamanda hastaların yeniden inşa etmelerine [reconstruction] de yardımcı olmalıdır; zihinsel yaşamın herhangi bir yönündeki çatışmalı köklere odaklanan analitik yaklaşım, hastaların bize getirdiği özenle inşa edilmiş uzlaşma oluşumlarına yönelik sağlıklı bir takdir ile dengelenmelidir.

    Zihinselleştirme, bireyin kendisini ihtiyaç yönelimli [need-driven] ve kendini düzenleyen [self-regulated] bir varlık olarak anlayabilme kapasitesidir ve zihinsel çatışmanın üstü düzey [second-order] bir yönüdür -yani, çatışmayı işleme sürecinden doğan bir zihinsel kapasitedir ve bu kapasite, çatışmayı yönetmeye yardımcı olur.

    Jasmin, İsrail’in kuzeyinde geleneksel bir köyde ailesiyle birlikte yaşayan, 18 yaşında, cisgender, heteroseksüel Arap Müslüman bir öğrenciydi. Uzun koyu saçları, yumuşak kahverengi gözleri ve sıkça dökülen gözyaşlarıyla, psikoterapi araştırma kliniğinde görüştüğü genç Yahudi terapistine açılma konusunda tereddütlüydü. Aslında, danışmanlık hizmeti ofislerinde bulunmak konusunda da çekingen davranıyordu, çünkü terapi almak ve ailesi ile köyünün dışındaki insanlarla kişisel olarak konuşmak riskli ve belki de tehlikeli olarak görülüyordu. Ancak, depresyondaydı ve derslerinden kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

    Kısa süre içinde Jasmin, hikayesini derin bir üzüntü, korku ve kafa karışıklığı içinde anlattı. Üniversitedeydi, çünkü hayali, sosyal hizmet alanında bir derece alarak Müslüman, Yahudi ve Hristiyan, hem erkek hem de kadın olmak üzere geniş bir danışan kitlesine yardım etmekti. Güzel kıyafetler giymek ve dilediği gibi giyinmek istiyordu. Ailesi, bu sürecin nereye varacağından emin olmamakla birlikte, ona okula başlaması için izin vermişti; ancak mezuniyetinin ardından köye geri dönmesi gerektiğinde ısrarcıydılar. Fakat Jasmin, üniversitede bir Hristiyan öğrenciyle tanışmış ve ona aşık olmuştu. Bu tamamen yasaktı ve paylaştığı ilk sır buydu. Geleceğe dair hayalleri, özellikle de genç adam hakkında, kendisine suçluluk duygusu hissettiriyordu. Ailesi bunu öğrenirse üniversiteden ayrılmak zorunda kalacak, ailesi onurunu kaybedecek ve küçük kız kardeşinin geleceği tehlikeye girecekti.

    Terapist, Jasmin’in özgür ve modern bir yaşam isteği ile bunun önündeki gerçekçi engeller arasında yaşadığı acı dolu çatışma hakkında doğrudan konuşmakta kendini rahat hissettiği anda, sorunun tamamen yeni bir yönü ortaya çıktı. Terapi ofisi daha güvenli bir alan haline geldi ve Jasmin, 11 yaşında başlayarak 2 yıl boyunca ikinci kuzeni tarafından cinsel tacize uğradığını açıkladı. İnanılmayacağını düşünerek ve bunun örtbas edileceğinden korkarak annesi de dahil olmak üzere hiç kimseye söylememişti.

    Bu korkunç deneyimi ilk kez paylaşmanın getirdiği belirgin rahatlamanın yanı sıra, terapist için Jasmin’in bu istismarı kendi hatası olarak gördüğü de açıktı. Kendini neden suçladığını tam olarak açıklayamazdı, ancak yine de sorumluluğun kendisinde olduğuna inanıyordu. Ablasının böyle bir şey yaşamadığından neredeyse emindi, bu yüzden belki de yanlış bir şey yapmış olabileceğini düşünüyordu. Ayrıca, istismarın yaşandığı dönemde babasının kalp krizi geçirdiğini ve bunun, ikinci kuzeniyle yaşananları duyması nedeniyle çok üzülerek hastalanmış olabileceğini endişeyle sorguluyordu.

    Jasmin’in depresyonu, sıkıntısı, başarısız notları ve ailesinin talepleri, onu üniversiteden uzaklaştırarak ailesine ve kültürel olarak kendisi için öngörülen anne, eş ve bakım sağlayıcı rolüne geri çekiyor gibi görünüyordu. Ancak, terapi ofisindeki gizlilik ve tehlike havası azaldıkça, Jasmin cinsel istismarına dair ayrıntıları daha rahat bir şekilde paylaşmaya başladı ve terapistinin yargılayıcı olmayan tutumu ile sunduğu desteği içselleştirdi. Terapistini, açıkça özlem duyduğu, ulaşılabilir ve destekleyici bir anne figürü olarak deneyimlediği açıktı.

    Jasmin, ders çalışmakta yaşadığı zorlukların depresyon ve konsantrasyon problemlerinden ziyade, büyük ölçüde bilinçdışı bir düzeyde, başarısız olup eve dönerek sorunlarını çözmeye yönelik bir girişim olduğunu fark etmeye başladı. Bu içgörünün ardından, terapistinin desteği ve kendi içindeki korkuya rağmen, annesine istismarı anlattı. Annesinin ilk şoku, zamanla yerini bir sıcaklığa ve aralarındaki alışılmış mesafeli ve huzursuz ilişkinin yumuşamasına bıraktı.

    Bu arada, Jasmin ve terapisti, istismara dair hissettiği yoğun utanç ve suçluluğu, özgürlük ve daha seküler bir yaşam hayalleriyle ilgili suçluluk duygusuyla ilişkilendirmeye başladılar. Belki de bu arzularını gerçekleştirmek, geçmişi ve kökenleri nedeniyle zor olacaktı, ancak en azından sırf kendi suçluluk ve utanç duyguları yüzünden vazgeçmemesi gerektiğini fark etmeye başladı.

    Jasmin’in çatışmalarını belirlemek ve ihtiyaçlarıyla gerçek çevresi arasındaki mücadelesi ile içpsişik çatışması arasındaki farkı ayırt etmek mümkündür. Gerçek çevresiyle yaşadığı çatışma, ailesinin ve kültürel normların ona biçtiği geleneksel kadınlık rolü ile özgürlük ve daha seküler bir yaşam arzusu arasındaki gerilimden kaynaklanıyordu. Üniversiteye gitmek, istediği gibi giyinmek ve farklı dinlerden insanlarla çalışma hayali, ailesinin ve toplumunun beklentileriyle çelişiyordu. Öte yandan, içpsişik çatışması, cinsel istismara maruz kalmasının yarattığı utanç ve suçluluk duygularıyla, bu suçluluğun özgürlük hayalleriyle bağlantılı olarak içselleştirilmesinden oluşuyordu.

    Terapistin her iki çatışmayı da tanıması ve ele alması gerekiyordu; nihayetinde, Jasmin’e bu iki boyutun birbirini karşılıklı olarak güçlendirdiğini fark ettirmeyi başardı. Pragmatik psikodinamik psikoterapinin (PPP) birinci kuramsal varsayımı olan “çatışmanın her yerde var olduğu ve merkezi olduğu” ilkesi, geleneksel psikodinamik uygulamaya en çok benzeyen yönüdür ve muhtemelen PPP’yi bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve diğer psikoterapi türlerinden en belirgin şekilde ayıran unsurdur. Bu örnek, intrapsişik çatışmaların toplumsal bağlamına dikkat etmenin önemini vurgulamakta ve toplumsal cinsiyet, kültür, etnik köken ve ırk gibi unsurların, intrapsişik çatışmalarla birlikte ele alınması gerektiğini göstermektedir.

    Paralel İşleme: Dürtü, Duygulanım, Biliş, Davranış

    Pragmatik psikoterapi modelimizde, duygulanımlar, düşünme süreçleri ve davranışlar birbirine paralel olarak işleyen unsurlar olarak kavramsallaştırılır; hiçbiri diğerine üstün gelmez. Zihinsel yaşamın bu bileşenleri, doğrusal bir sıralama içinde çalışmaktan ziyade, birbirlerini karşılıklı olarak etkiler. Duygulanımlar, düşünceler ve davranışlar, dürtülerin türevidir [derivative] ve onları yansıtır.

    Bu bakış açısı, geleneksel psikodinamik görüşle ve Beck ve Haigh’in (2014) ortaya koyduğu klasik bilişsel terapi paradigmasıyla karşıtlık içindedir. Geleneksel dinamik psikoterapide odak noktası, dürtüleri, duygulanımları, fantezileri ve bunların birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu anlamaktır. Göreceli olarak bilişe daha az ilgi gösterilir ve davranışa daha az vurgu yapılır. Geleneksel psikodinamik yaklaşım, her şeyden önce hisleri derinlemesine ele almayı ve açıklığa kavuşturmayı amaçlamıştır.

    Bununla birlikte, zamanla gelişen sistematik bilişsel çarpıtmalar, danışanın deneyimi, algıları ve davranışı üzerinde derin bir etkiye sahip olabilir ve bağımsız bir işleyişe sahip hale gelebilir. Örneğin, bir hastanın her yeni sosyal etkileşimde sürekli olarak olumsuz atıflarda bulunması yalnızca bir hissi değil, aynı zamanda bir inancı da içerir. Kendisini neyin beklediğine ve utanç, hayal kırıklığı ya da korkulan başka bir sonucu önlemek için ne yapması gerektiğine dair belirli bir kanaati vardır. Pragmatik psikodinamik psikoterapi (PPP), duygulanımların ve fantezilerin yanı sıra bu patojenik bilişlere de odaklanarak, onların terapötik süreçte ele alınmasını sağlar.

    Bilişsel davranışçı terapi (BDT) geleneksel olarak düşünce süreçlerindeki bozulmalara öncelik tanır (Beck, 1976; Lazarus & Folkman, 1984). Bu yaklaşım, duygulanımı bilişin bir sonucu olarak görür (“Düşünüyorum, öyleyse hissediyorum”) ve bu nedenle büyük ölçüde “yanlış” bilişleri düzeltmeye odaklanır. Ancak, bilişe öncelik vermek, duygulara odaklanmanın getirdiği doğrudanlık ve içtenliği, aynı zamanda hastanın zihinsel yaşamına dair önemli verilerin erişilebilirliğini kaybetme riskini taşır. Bizim bakış açımıza göre, duygulanım [affect] ve biliş [cognition] aynı sürecin iki farklı yönüdür. Bazı bağlamlarda duygular düşünceleri yönlendirebilirken, diğer durumlarda düşünceler duyguları şekillendirebilir. Bu bakış açısının tedavi yaklaşımımıza yansıması, terapi sürecinde hem duygulanımı hem de bilişi vurgulamamızdır. Hatta, bir danışanın terapi sürecinde duygulara aşırı vurgu yapması durumunda terapistin bilişe daha fazla odaklanmasını, bilişe fazla ağırlık veren danışanlar içinse duygulanıma daha fazla yer vermesini önerebiliriz. Barber ve Muenz (1996), obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan depresif hastaların bilişsel temelli bir terapiden ziyade kişilerarası temelli bir terapiyle daha iyi sonuçlar aldıklarını gösteren bulgularını tanımlamak için “zıtlıkların kuramı [theory of opposites]” terimini kullanmışlardır. Araştırmacılar, danışanların savunma düzeneklerine ve kişilik stillerine [personality style] doğrudan hizmet etmeyen, hatta onlara bir anlamda ters düşen bir tedavi yaklaşımının daha faydalı olabileceğini öne sürmüşlerdir.

    Davranış ve Değişim, Davranışsal Değişim

    Geleneksel psikodinamik modelde, davranış, asıl sürecin geçtiği yerin -hastanın zihni [head]- bir yansıması olarak kabul edilirdi. Davranış, çatışma tarafından belirlenir ve çatışma çözüldüğünde değişecektir. Bazı teorisyenler, çatışmayı çözmenin davranışı kalıcı olarak değiştirebilmenin tek yolu olduğuna inanıyordu. Geleneksel psikanalitik ve psikodinamik eğitim zaman zaman hastaların semptomlarına (ve davranışlarına) şaşırtıcı derecede ilgisiz kalmış, hatta onları neredeyse epifenomenal, yani esas sürecin yan ürünü olarak görmüştür.

    Pragmatik psikodinamik psikoterapi (PPP), davranışı öznel deneyim ve intrapsişik çatışma kadar önemli görür. Davranış, yalnızca zihinsel olaylar tarafından değil, aynı zamanda somatik ve nörobiyolojik faktörler tarafından da çok yönlü bir şekilde belirlenir. Davranış, zihinsel çatışmaların bir sonucu olmasının yanı sıra, deneyimi değiştirme gücüne de sahiptir ve böylece intrapsişik çatışmaları ve zihinsel yaşamı etkileyebilir. Bu çift yönlü nedensellik ilkesi, PPP’nin temel kuramsal yönlerinden biridir ve onu geleneksel psikodinamik modelden ayıran önemli bir farktır. Yeni davranışlar ve bu davranışlardan kaynaklanan yeni deneyimler, danışanın kendiliğinden yeni deneyimler ve yeni benlik algıları geliştirmesini beklemeden teşvik edilmelidir. Bu anlamda, PPP, Wachtel’in (1997) davranış ve deneyim döngüleri hakkındaki içgörüsüne dayanır -örneğin, utangaçlığın dinamikleri. Eğer bir kişi reddedilme konusunda kaygılıysa, yeni insanlarla tanışmaktan kaçınma eğiliminde olur. Bu kaçınma, sosyal becerilerin gelişmesini engeller ve yalnızlık hissini pekiştirir. Sonuç olarak, bir kişi utangaçsa, daha da utangaç hale gelmesi muhtemeldir. Bu döngüyü kırmak için kişi, yeni sosyal beceriler öğrenmek gibi, farklı bir şey yapmanın yolunu bulmalıdır. Geleneksel dinamik terapistler, içgörünün ortaya çıkmasını ve davranış değişikliğine kapı açmasını beklerken, PPP yaklaşımı, danışanın davranışlarının kendiliğinden değişmeyebileceğini öne sürer ve aktif olarak yeni davranışların teşvik edilmesini önerir.

    Tommy, 30’larında, uzun boylu, zayıf, cisgender bir eşcinsel Beyaz erkekti ve eşi Jay, kronik tekrarlayan depresyonla mücadele ediyordu. Tommy, Jay’in kendisine ilgi göstermediğinden şikâyet ediyor, reddedilmiş ve depresif hissediyordu. Birlikte çok az zaman geçiriyorlardı. İki küçük çocuklarıyla son derece ilgiliydi ve kendisini örnek bir baba olarak görüyordu; bu, Jay’in çocuklarla çok fazla ilgilenmediği yönündeki algısıyla keskin bir tezat oluşturuyordu.

    Tommy, partnerinin duygusal problemlerine karşı eleştirel bir tutum sergiliyor ve Jay’in kendisini daha iyi hissettirecek şeyleri yapmamasından onu sorumlu tutuyordu. Seanslarda Jay hakkında konuşurken -ve görünüşe göre evde onunla konuşurken de- tavrı sıklıkla yargılayıcı bir nitelik taşıyordu. Tommy’nin zaman zaman üstten bakan tutumu, Jay’in durumuna dair yaşadığı acı ve hayal kırıklığıyla başa çıkma stratejisi gibi görünüyordu ve aynı zamanda kendi kronik ihtiyaçlılığı ve boşluk hissine karşı bir savunma işlevi görüyordu.

    Tommy’nin tavrının Jay’in ruh hali üzerindeki etkisinin ne kadar belirleyici olduğu ve Jay’in aslında ne kadar depresif olduğu net olmadığından, terapist bireysel terapi sürecinin bir parçası olarak bir çift değerlendirmesi yapmayı seçti. Bu ortak seans, Jay’in ilaç kullandığını, bireysel terapi aldığını ve Tommy’nin anlattığından çok daha az mesafeli göründüğünü ortaya koydu. Jay’in destek aldığı ve işlevselliğini koruduğunu bilmek, terapistin Tommy’yi, Jay’in çaresiz olduğu hissine dayanarak hareket etmek yerine, bu duygusunu daha derinlemesine düşünmeye teşvik etmeye devam etmesine olanak sağladı.

    Tommy, kendi ihtiyaçlarını ve özlemlerini fark etmeye ve eleştirel tutumunun savunmacı bir işlev gördüğünü anlamaya başlasa da, eşiyle nasıl farklı bir şekilde ilişki kurabileceğini tamamen kestiremiyordu. Bu sorunun tarihsel kökenlerinin farkındaydı: Annesi kaygılı biriydi ve dikkati her zaman başka bir yerdeymiş gibi görünüyordu. Beş kardeşin dördüncüsüydü. Ancak yine de, farklı ne yapabileceğini sorguluyordu; sonuçta, depresif bir eşe destek olma konusunda elinden geleni yapıyor ve çocuklarıyla harika bir ilişki kuruyordu. Tommy ile Jay arasındaki döngüyü kavramasına rağmen, kendisini acıdan korumak için örnek biri olma ihtiyacını aşma konusunda zorlanıyordu.

    Tommy’nin farkındalığını artırmak ve aile içindeki durumu farklı bir şekilde deneyimlemesine olanak tanıyacak yollar bulmak amacıyla, terapistiyle birlikte Jay’e yönelik iletişim biçimlerini yeniden yapılandırmaya çalıştılar. Bu yeni iletişim tarzı, hem ilgi ve empatiyi ifade etmeyi hem de aşırı derecede yardım sunmaktan kaçınmayı içeriyordu. Örneğin, Jay kendini bitkin hissettiğinden şikâyet ettiğinde, Tommy yalnızca “Uzun bir gün geçirdin” diyerek karşılık verdi ve Jay özellikle talep etmediği sürece devreye girip yardım teklif etmedi. Bu yaklaşım, Jay’in daha fazla sorumluluk almasını kolaylaştırdı; Tommy’nin ona daha saygılı davrandığını hissetti ve böylece daha fazla özerklik kazanabildi. Aynı zamanda, Tommy de sürekli yardım etme zorunluluğu hissetmediği için bir rahatlama yaşadı.

    Tommy, yalnızca eşinin daha ilgili ve mevcut göründüğünü değil, aynı zamanda tartışmalarından sonra kendi hislerinde de bir değişiklik olduğunu fark etti. Jay’e karşı biraz daha mesafeli hissediyordu, belki biraz üzgündü, ancak aynı zamanda kendisini daha az yük altında hissediyor ve eşinin mutsuzluğuna karşı önceki kadar “zorunlu” bir tepki verme ihtiyacı duymuyordu. Aralarındaki spontane etkileşim artmış ve cinsel çekimleri yeniden canlanmıştı. Bu yeni davranışların sonucunda ortaya çıkan tüm bu duyguları fark etmek, Tommy’ye kendisi hakkında yeni bir bakış açısı sundu. Çocukluk dönemindeki eski uyum mekanizmasını daha net görebiliyor ve mevcut ailesine aynı şekilde tepki verme ihtiyacını daha az hissediyordu. Eşiyle ilgili çatışmalı duygularına karşı daha bilinçli hale gelmiş ve şaşırtıcı bir şekilde ona olan bağımlılığı azalmıştı.

    Psikodinamik bir terapistin danışana yeni iletişim biçimleri (senaryolar) geliştirmede yardımcı olmasına şaşırdınız mı? Bu danışan, yeni bir şey deneyerek kendisi hakkında önemli bir şey öğrendi. Psikodinamik psikoterapide danışanın nasıl düşündüğüne ve hissettiğine odaklanmak, öz-farkındalığın gelişmesine katkı sağlar; ancak, davranıştaki değişiklikler de duyguların ve algıların dönüşümüne yol açabilir.

    “Geçmiş, Ön Sözdür”

    Shakespeare’in (2005) özlü ifadesi, psikodinamik problemlerin oluşumu ve sürekliliğini açıklayan kısa ve etkili bir özet niteliğindedir. Başlangıçta bireyi aşırı derecede zorlayan ve sindirilemeyen, bütünleştirilemeyen ya da içselleştirilemeyen erken dönem yaşam deneyimleri, çatışmalı uzlaşma oluşumlarına yol açar. Bu uzlaşmalar, bireyin sonraki yaşamında tekrar eden zorluklarının temelini oluşturur. Freud (1918), psikoseksüel çatışmanın ve “çocukluk nevrozu”nun -erken çocukluk döneminde cinsel ve saldırgan çatışmalarla ilişkili semptomların alevlenmesi- ilerleyen yıllarda ortaya çıkan nevrotik gelişimlerin temelini oluşturduğunu öne sürmüştür. Ona göre, yetişkin nevrozu, çocuklukta ortaya çıkan sorunun yeniden etkinleşmesiydi.

    Geleneksel psikodinamik kuramın bu yönü, psikanalitik tedavinin temel özelliklerinden biri olan kapsamlı tarihsel keşifler ve yeniden inşa süreçlerinin temel dayanağıydı. Bu yaklaşımda, geçmiş şimdinin önsözü olarak kabul edilir ve tüm anlayış tarihsel bir temele dayanır.

    Zihinde derinlemesine örgütlenmiş bir yapı olarak tanımlanan şema [schema] kavramı, burada özellikle önemli bir yere sahiptir (Bartlett, 1932; Slap & Slap-Shelton, 1991; Young ve ark., 2003). Çocuk, aşırı zorlayıcı ve travmatik deneyimlerden yola çıkarak, bu deneyimleri algılamaya yönelik nispeten sabit bir örüntü oluşturur ve buna eşlik eden bir çözüm ya da uyum sağlama yöntemi geliştirir. Bu örüntü, bir şema ya da travmatik senaryo olarak şekillenir ve belirli, sınırlı bir yapıya sahiptir. Bu yapı, başkalarına yönelik algılar, duygular, ilişkili düşünceler ve fikirler, fanteziler ve travmatik duruma yönelik geliştirilmiş çözüm girişimlerini içerir. Büyük ya da küçük ölçekli travmatik deneyimler sonucunda oluşan şemalar, yaşam boyu tekrar eden senaryolara dönüşür ve ilerleyen yıllarda tekrar tekrar tetiklenir. Algılar, dürtüler, fanteziler, düşünceler ve hisler yinelenirken, onlara uyum sağlamak için geliştirilmiş uzlaşma oluşumları da sürekli olarak tekrarlanır.

    Bowlby’nin (1958) bağlanma modeli [attachment model], erken dönem ilişkisel travmanın ilerleyen yaşamda bağlanma güçlüklerinin temelini oluşturduğunu öne sürer. Erken çocukluk döneminde bakımverenle yaşanan bağlanma problemleri, güvensiz bağlanma biçimlerine yol açar ve bu durum, ya aşırı bağımlı olma [clinging] ya da kaçınma [avoidance] şeklinde kendini gösterir. Kişi, sonraki ilişkilerini de bu eski senaryoya göre deneyimler ve yönetir. Yeni romantik partnerler, aslında son derece istikrarlı ve sevgi dolu olsalar bile, erken dönem ilişkisindeki güvensizlik duygularıyla algılanırlar ve aynı bağımlı ya da kaçınmacı uyumlanma örüntüleri tekrarlanır.

    Travmatik senaryolar veya şemalar, daha sonraki ilişkili durumlar tarafından yeniden etkinleştirilir ve aynı eski örüntü tekrar tekrar sahnelenir. Örneğin, Tommy’nin eşine karşı güçlü tepkisi, kısmen, kaygılı ve meşgul annesiyle yaşadığı travmatik deneyime dayanmaktaydı.

    Geçmişe ve onun şimdiki zaman üzerindeki etkisine yönelik ilgi, Freud ve diğerlerini çocukluk travması sorusuna yöneltmiştir. Travma [trauma], psikodinamik perspektifin merkezinde yer almış, hem kuramın gelişimine katkıda bulunmuş hem de yoğun tartışmalara ve kavramsal karışıklıklara yol açmıştır. Çocuklukta maruz kalınan şiddet, istismar ve ciddi ihmaller gibi ağır travmatik olayların yaygınlığının günümüzde tanınması, travmaya verilen tepkide erken dönemdeki aşırı intrapsişik odaklanmanın gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır (Herman, 1997). Alan, travmaya verilen tepkilerde sosyal, kültürel ve hatta gerçekçi ve pratik faktörlerin önemini giderek daha fazla fark etmiş, travma sonrası ortaya çıkan ruhsal bozukluklar da güncel çalışmaların önemli bir odak noktası haline gelmiştir.

    Pragmatik Psikodinamik Psikoterapi (PPP), Freudcu modelin özünü -erken dönem travmaların ilerleyen yaşamda yeniden etkinleşerek patolojiye yol açtığını- daha geniş bir çerçevede benimser. Travmalar akut, dışsal olarak belirgin, açıkça ezici ve yıkıcı olabileceği gibi, daha incelikli biçimlerde de ortaya çıkabilir. Bu daha örtük ancak yine de ciddi sorunlar arasında, bireyin ihtiyaçları ile fırsatları arasındaki uyumsuzluk, çocuk ile bakımverenin mizaçları arasındaki uyuşmazlık veya nörobiyolojik temelli aşırı deneyimlerle (anksiyete, duygudurum değişkenliği, algısal çarpıtmalar) başa çıkma mücadelesi yer alabilir. Travmanın önemi kabul edilirken, aynı zamanda belleğin aktif bir şekilde inşa edilen, yanıltıcı ve çarpıtılabilir bir süreç olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır; bu nedenle, çocuklukta yaşananlarla ilgili kesin yargılara varmaktan kaçınmak büyük bir özen gerektirir.

    Kahneman ve Tversky’nin (1974) bu çığır açıcı çalışması -Kahneman’a 2002 yılında Ekonomi Nobel Ödülü’nü kazandıran araştırma- belleğin aktif bir şekilde inşa edilmesinin ve buna bağlı algısal çarpıtmaların temel nitelikte olduğunu ve yalnızca dinamik bilinçdışıyla sınırlı olmadığını hatırlatmaktadır. Bireyin benzersiz yaşam öyküsü, çatışma ve uzlaşma süzgecinden geçirilerek işlenirken, bu süreç yalnızca psikodinamik mekanizmalarla değil, aynı zamanda daha geniş ölçekli bilişsel çarpıtmalarla da şekillenir. Kahneman ve Tversky, hastalarda gözlemlediğimiz, belirli bir bireye özgü olmayan ve kişisel geçmişten bağımsız olarak ortaya çıkan, evrimsel süreçte beynimizin uyum sağlama biçimini yansıtan evrensel ve yaygın irrasyonel bilişsel çarpıtmaları etkileyici bir biçimde açıklamaktadır.

    Biyopsikososyal Model: Sağlığın Sosyal Belirleyicileri ve Psikodinamik Perspektif

    Travmatik geçmişin tekrar edilmesi ve şimdiki zamanı Groundhog Day [İfade, aynı olayların tekrar tekrar yaşanmasını ifade eden bir deyim hâline gelmiştir.] tarzında sürekli yeniden yaşatarak çarpıtması, karmaşık bir sistemin yalnızca bir açıklayıcı faktörüdür. Psikodinamik perspektifin taşıdığı risklerden biri, her şeyi kapsayan tek bir açıklama haline gelebilmesidir (Popper, 1962). Hemen her sorun için çatışmaya dayalı bir açıklama bulunabilir ve bu da terapistin diğer önemli katkı sağlayan faktörleri göz ardı etmesine neden olabilir. Örneğin, bir anne depresyonda olabilir çünkü kızı hastadır ve bu durum ona kendi çocukluk hastalığını ve beraberinde getirdiği kayıpları hatırlatmaktadır. Ancak depresyonunun nedeni aynı zamanda bipolar spektrum bozukluğunun yeni bir döngüsü ya da tıbbi bir rahatsızlığa bağlı yorgunluk ve uykusuzluk da olabilir.

    Psikodinamik model, ruh sağlığının sosyal belirleyicilerinden ziyade bireysel faktörlere seçici bir şekilde odaklanır. Ancak, insan doğası gereği temelde sosyal bir varlıktır ve içinde bulunduğumuz sosyal çevre, intrapsişik yaşamımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Küresel, kültürel ve toplumsal bağlam, yalnızca düşünce, his, algı ve ilişkileri değil, aynı zamanda hem ruh sağlığımızı hem de fiziksel sağlığımızı belirleyebilir (Compton & Shim, 2015).

    Biyopsikososyal model (American Psychiatric Association, 2000), bireysel patolojiyi anlamada göz önünde bulundurulması gereken biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin kapsamlı bir çerçevede ele alınmasını sağlar. Ancak, bu geniş çerçeve, her üç alanın (biyolojik, psikolojik ve sosyal) içinde hangi verilerin ve hangi tür kavramsallaştırmaların önemli olduğu konusunda net bir ayrım yapmaz ve bu faktörlerin birbirleriyle nasıl özel bir ilişki içinde olduğu konusunu tam olarak açıklığa kavuşturmaz.

    Psikodinamik faktörler, önceki travmatik deneyimlerin etkisiyle mevcut olayların anlamını şekillendiren unsurlardır. Bunlar, zihnin bilgi işleme kapasitesini etkileyen salt bilişsel faktörler; mizaç gibi nörobiyolojik faktörler; kişilik üzerindeki genetik etkiler; subsendromal [subsyndromal] ve sendromal [syndromal] psikiyatrik hastalıklar; aile sistemi, kültür, ırk, cinsiyet ve politik güç gibi sosyal faktörlerden farklıdır.

    Semptomların ortaya çıkmasında farklı olası nedenlerin göreceli etkilerini ayırt etmek zor olsa da, Pragmatik Psikodinamik Psikoterapi (PPP) modeli, psikodinamik faktörleri yalnızca paralel nedensel faktörlerden biri olarak görür. Bu çeşitli etkenler yaşam döngüsü boyunca bir süreklilik zinciri oluşturur: sosyal çevre psikodinamiği etkiler, psikodinamik süreçler nörobiyolojiyi şekillendirir, nörobiyolojik faktörler ise sosyal ortamı etkileyerek bu döngüyü devam ettirir.

    Vaka formülasyonu, farklı bakış açılarını bireysel bir vakada bir araya getirmeye yarayan bir araçtır (Bölüm 7’de ele alınmaktadır). Vaka formülasyonu üzerine geniş bir literatür bulunmaktadır (Perry, Cooper & Michels, 1987) ve daha yakın dönemde McWilliams (1999, 2020) ve Summers (2002) tarafından yapılan katkılar, bu süreci en iyi şekilde nasıl yapılandıracağımızı tartışmaktadır. PPP’de vaka formülasyonu merkezi bir öneme sahiptir, çünkü klinisyenin psikodinamik faktörlerin ne olduğunu ve bunların dinamik olmayan diğer faktörlerle nasıl ilişkili olduğunu belirlemesini sağlar. Bu süreç, terapötik hedeflerin belirlenmesi, tedavi planlaması ve gerektiğinde diğer tedavi yaklaşımlarıyla entegrasyon için sağlam bir temel oluşturur.

    Terapötik Değişim

    PPP’nin amacı, bireylerin kendilerini, ilişkilerini ve dünyayı deneyimleme biçimlerini değiştirmektir. Bu değişimler, hastaların iç dünyalarında gerçekleşir ve değişim mekanizmalarının devreye girmesiyle ortaya çıkar. Değişim mekanizmaları [mechanisms of change] ile değişimi teşvik eden teknikleri [techniques to promote change] birbirinden ayırırız: Değişim mekanizmaları, hastada mevcut olan zihinsel yollar ve süreçlerdir; değişimi teşvik eden teknikler ise terapistin tekniğini ve müdahale biçimini yansıtır. Bu seksiyonda, psikodinamik kuramdan ve psikoterapi sürecine dair ampirik verilerden türetilmiş altı değişim mekanizmasını tanımlıyoruz. Bu seksiyonun ilerleyen kısımlarında, terapistin değişimi teşvik etmek için kullandığı teknikleri açıklıyoruz.

    Altı değişim mekanizması şunlardır: zihinselleştirme, bilinçdışı çatışmaya dair içgörünün geliştirilmesi, terapötik ittifak ve yeni ilişkisel deneyimler, duygulanımın yaşantılanması, uyumlu psikolojik savunmaların geliştirilmesi ve kişilerarası örüntülerin güçlendirilmesi. Her biri, hasta için değişime giden bir yol olup, farklı hastalar farklı mekanizmalara ihtiyaç duyar ve en iyi şekilde bunlara yanıt verir. Psikoterapi sürecine dair ampirik veriler, her bir mekanizmanın olumlu terapötik sonuçlarla ilişkili olduğunu öne sürmektedir (ayrıntılı tartışma için bkz. Bölüm 10).

    Zihinselleştirme [mentalization], kendini ve ötekini, iç ve dış olaylardan etkilenen ve çatışma yaşayan öznel varlıklar olarak tanıyabilme kapasitesidir. Travma yaşamış bireylerde bu temel zihinselleştirme kapasitesi zarar görebilir. Bir değişim mekanizması olarak zihinselleştirme, psikoterapi deneyimi aracılığıyla bu kapasitenin geliştirilmesini ifade eder.

    Bilinçdışı çatışmaya dair içgörünün geliştirilmesi [fostering insight into unconscious conflict], geleneksel psikanalitik değişim mekanizmasıdır. Daha önce bastırılmış duygu ve düşüncelerin farkındalığının artırılmasını ve içsel çatışmanın tanınmasını içerir; bu sayede hasta, kendisini ve diğerlerini yeni bir bakış açısıyla algılayabilir.

    Terapötik ittifak [therapeutic alliance] ve yeni ilişkisel deneyim, hastanın terapist ile güçlü bir ittifak içinde olduğunu hissetmesini ve bunun önceki ilişkisel deneyimlerinden farklı ve yeni olmasını ifade eder. Terapötik ilişkinin iyileştirici deneyimi, hastanın kendisi ve dünyası hakkında farklı ve daha olumlu hissetmesini sağlar.

    Duygulanım deneyimi [affect experiencing], terapi odasının güvenli ortamında acı verici ve bastırılmış duygulara tekrar tekrar odaklanmayı ifade eder. Yoğun acı veren duygulara karşı duyarsızlaşma ve içgüdüsel duyguları tolere etme ve kabul etme kapasitesinin artması, hastanın duygulanımsal yaşamıyla daha rahat bir ilişki kurmasını sağlar. Ayrıca, olumlu duyguları yönetmekte zorlanan bazı hastalar da bu değişim mekanizmasından fayda görebilir.

    Daha uyumlu savunmaların geliştirilmesi [fostering more adaptive defenses builds], önceki dört değişim mekanizmasının üzerine inşa edilir. Zihinselleştirme kapasitesine sahip, bilinçdışı çatışmalara dair belirli bir farkındalık geliştirmiş ve acı verici duyguları tolere edebilme becerisine ulaşmış bir hasta, kendi tipik savunmalarını gözden geçirebilir ve daha olgun ve uyumlu tepkiler geliştirebilir. Bu değişim mekanizması, büyük ölçüde bilinçdışı, ancak kısmen bilinçli bir süreç içinde, uyumsuz ve olgunlaşmamış savunmalardan, daha olgun ve uyumlu savunmalara geçişi ifade eder.

    Son olarak, kişilerarası örüntülerin güçlendirilmesi [enhancing interpersonal patterns], altı değişim mekanizmasının en üst noktasında yer alır, çünkü önceki tüm mekanizmalarla geliştirilen kapasitelere dayanır. Bu aşamada hasta, mevcut ilişkilerini zihinselleştirme ve içgörü kullanarak değerlendirir, ilişkisel güvenlik ve rahatlık hissinden faydalanır, rahatsız edici duygulara tahammül edebilir ve sağlıklı savunma mekanizmalarını kullanarak önemli ilişkilerinden en iyi şekilde yararlanmayı öğrenir. Bu süreç, sağlıklı kişilerarası yakınlığa ulaşmayı, iyi belirlenmiş sınırları korumayı, esnek bağlanma biçimleri geliştirmeyi ve tatmin edici, canlandırıcı karşılıklı etkileşimler kurmayı içerir.

    TEKNİK İLKELER

    PPP’nin kavramsal temelinin sadeleştirilmesi, daha net ve öğrenmesi daha kolay bir dizi terapötik tekniğin geliştirilmesine olanak tanır. Önceki bölümde, terapi sürecinin nasıl işlediğine odaklandık; bu bölüm ise terapist olarak ne yaptığımızı ele alır. Eğitim sürecimiz boyunca, çoğu zaman ilgi çekici, önemli görünen, ancak sıklıkla birbiriyle çelişen çok sayıda terapötik teknikle karşı karşıya kaldık. Eğitmenlerimiz bize, hangi tekniği ne zaman kullanacağımızı deneyimle öğreneceğimizi söyleyerek, umut verici bir ifadeyle “Deneyim gerektirir” diyerek cesaret verdiler. Gerçekten de, bir terapötik ilişkiyi kurmak ve açık uçlu bir serbest çağrışım sürecini desteklemek deneyim gerektirir. Ancak, süreci tanımlayan, kolaylaştıran ve çerçeveleyen rehber ilkelerin var olduğuna inanıyoruz. Bu ilkeler, süreci başlatmada eğitim alan terapistlere yardımcı olabilir. Tablo 2.2’de özetlenen bu teknikler aşağıda ayrıntılı olarak ele alınmakta ve kitabın geri kalanında kapsamlı bir şekilde tartışılmaktadır.

    Tablo 2.2. Pragmatik Psikodinamik Psikoterapi (PPP) Tekniğinin Geleneksel Psikodinamik Psikoterapi ile Karşılaştırılması

    PPP tekniğiGeleneksel Psikodinamik Psikoterapi Tekniği
    Serbest çağrışım [free association], duygusal keşfe ve önemli hislerin, fantezilerin ve düşüncelerin yeniden deneyimlenmesine olanak sağlar.Aynı odak noktası, ancak daha açık uçlu ve yapılandırılmamış etkileşim.
    Terapist, terapötik ilişkinin [therapeutic relationship] gelişimine ve sürdürülmesine odaklanır; buna bağlı olarak mevcut gerçekliğe vurgu yapar ve aktif, katılımcı, empatik bir terapötik duruş benimser.Terapötik ittifakın [therapeutic alliance] gelişimi önemlidir. Ancak, daha çekimser ve daha az tepkisel bir duruş, aktarım tepkilerinin gözlemlenmesinde daha az karışıklığa olanak tanır.
    Çatışmaların türevlerine [derivatives of conflicts] eşit düzeyde dikkat edilir; ancak bu odaklanmanın özel olarak aktarıma [transference] veya geçmişe [past] yöneltilmesi gerekmez.Aktarıma [transference], karşıaktarıma [countertransference] ve geçmişe [past] odaklanmak önemlidir.
    Temel psikodinamik sorunun [core psychodynamic problem] belirlenmesi ve kapsamlı bir vaka formülasyonunun [case formulation] geliştirilmesi önemlidir. Bu işlem erken yapılır, hasta ile paylaşılır ve iş birliğine dayalı hedef belirleme ve tedavi planlamasının temelini oluşturur. Psikoterapi tekniği soruna özgüdür. Formülasyon, hastanın yaşam anlatısını geliştirme süreciyle tutarlıdır.Vaka formülasyonları öncelikle psikodinamik faktörlere [psychodynamic factors] odaklanır, tedavi sürecinin ilerleyen aşamalarında geliştirilir ve hasta ile paylaşılmaz. Hasta, terapistin açıklamaları ve yorumları aracılığıyla çatışmalara dair içgörü ve farkındalık geliştirir. Psikoterapi tekniği, farklı problemlere göre değişmez.
    Amaçlar [goals] tedaviyi yönlendirir ve dinamik psikoterapinin diğer tedavi yöntemleriyle bütünleştirilmesinin temelini oluşturur.Psikodinamik çatışmaların açıklığa kavuşturulması ve bunların çözümü, tedavide birincil odak noktasıdır; semptom giderilmesine daha az önem verilir. Diğer tedavilerle entegrasyon, sistematik olarak planlanmaz ve uygulanmaz.”
    Terapistler, hastanın güçlü ve zayıf yönlerini [strengths and
    weaknesses
    ] değerlendirirler ve değişim mekanizmalarını harekete geçiren bir terapötik strateji planlayıp uygularlar.
    Öz farkındalık yoluyla, hastalar algılarını değiştirir ve yeni davranışlar denerler.
    Terapistin rolü [therapist’s role], gerekçeler ve tedavinin hedefleri şeffaf [transparent] bir şekilde ele alınır.Transferansın etkileri ve transferansı etkin bir şekilde analiz etme yeteneğiyle ilgili endişe, psikoterapötik sürece dair daha az doğrudan yönlendirme, eğitim ve açıklama yapılmasına ve daha “gizemli [mysterious]” bir terapist kişiliğinin [persona] sürdürülmesine yol açar.

    Çağrışım: Serbest Ama Fazla Serbest Değil

    Tıpkı gerçeklik [reality] ile fantezi [fantasy] arasındaki bir alanı dolduran oyun gibi, psikoterapi de hastaya uyanıkken hayal kurma, zihnini serbest bırakma ve düşüncelerin, hislerin, anıların ve imgelerin yüzeye çıkmasına izin verme fırsatı sunar. Bu, metaforik anlamda bir rüya görme sürecidir; çünkü hasta uyanıktır, bir sandalyede oturmakta ve terapiste bakmaktadır. Ancak, hastanın çağrışımlarını (kendiliğinden gelen düşüncelerini) söze dökmesi teşvik edilir. Bunu yapmak kolay değildir -bu, zaman içinde gelişen bir beceridir ve hastanın keşfetmeye çalıştığı aynı çatışmalar tarafından şekillendirilmeye devam eder.

    Bu amaç doğrultusunda, PPP geleneksel açık uçlu görüşme tekniklerini kullanarak hastanın duygularını, özel düşüncelerini, dürtülerini ve fantezilerini özgürce ifade etmesini kolaylaştırır (Gabbard, 2000). Seanslar belirli bir gündem olmadan başlar ve hastalar zihinlerinden geçen düşünceleri ve hislerini söze dökmeye teşvik edilirler. Bu teknikte, şimdi ve burada [now and here] olanlara odaklanılır -yani, hastanın gerçekten hissettiği ve kendiliğinden düşündüğü şeylere. Çünkü bu süreç, daha derin bir öz-farkındalığa giden yolu açar. Terapist, daha önce konuşulanları ve hastanın sorunlarına dair oluşan genel tabloyu dikkatle hatırlasa da, hasta o anda zihninde olanları serbestçe dile getirme konusunda görece özgür bırakılır.

    Terapist, hastanın mevcut his ve düşüncelerini, belirli bir örüntü oluşturan diğer deneyimlerle ilişkilendirmeye çalışır. Eğer terapist, önceki seanstan ya da aynı seansın başlarından itibaren ele alınmamış önemli bir konu olduğunu düşünüyorsa, hastayı bu konuyu ele almaya teşvik eder. Seans ilerledikçe, giderek daha fazla bağlantı kurulacak ve kendiliğinden gelişen çağrışımlarla [spontaneous associations] önemli düşünce ve duyguların yönlendirilmiş keşfi [directed exploration] arasında bir gelgit yaşanacaktır.

    PPP terapisti, hastanın seanslara yeni materyaller getirmesine ve hisleri ile düşüncelerini doğal ve zorlamasız bir şekilde deneyimlemesine yetecek kadar açık uçluluğa izin verir. Ancak terapist, süreci tamamen serbest bırakmaz; kontrollü bir yönlendirme sağlayarak seansı temel psikodinamik problemlerin ayrıntılandırılması ve üzerinde çalışılması yönünde nazikçe ilerletir. Böylece, bu problemler yeniden deneyimlenebilir ve yeniden değerlendirilebilir.

    Çağrışımları dinlemek, terapistin soru soramayacağı veya hastayı yönlendiremeyeceği anlamına gelmez. Empatik olarak uyumlanmış ve doğru zamanda sorulan bir soru, düşüncelerin, hislerin ve anıların akışını kolaylaştırmaya yardımcı olabilir: “O anda zihninizde neler olup bittiği hakkında biraz daha konuşabilir misiniz?” veya “Lütfen X ile olan ilişkiniz hakkında biraz daha anlatın; birbirinize yakın hissettiğiniz bazı anlardan ve bu deneyimin sizin için nasıl olduğu hakkında konuşabilir misiniz?”

    Terapötik İlişki

    Psikoterapi süreci ve sonuçlarına ilişkin literatürde, terapi türlerinden bağımsız olarak en güçlü bulgulardan biri, hasta ile terapisti arasındaki ilişkinin gücünün terapötik sonuçlarla doğrudan ilişkili olduğudur (Flückiger ve ark., 2018). Bazı araştırmalara göre, bu ilişki sürecin başlarında, ikinci veya üçüncü seansta bile terapötik sonucun göstergesi olabilir (Barber, Connolly, Crits-Christoph, Gladis & Siqueland, 2000; Martin, Garske & Davis, 2000). Terapötik ilişkinin nasıl geliştiğine, sürdürüldüğüne ve kaçınılmaz kopukluklar yaşandığında nasıl onarıldığına dair geniş bir literatür bulunmaktadır (Safran & Muran, 2000). PPP, etkili bir terapötik ilişkinin gelişimini ve bunun sürdürülebilmesi için gerekli becerileri tedavi sürecinin merkezi unsurları olarak tanımlar.

    Terapötik ittifakın gelişimini kolaylaştıran teknikler şunlardır: 1) Tutarlı empatik ve duygulanımsal uyumlanma -Hastanın şimdi ve burada hissettiği şeylere dikkat etmek ve bunları keşfetmeye yönelik sorular sormak. 2) Terapist ve hasta rollerinin açık bir şekilde tanımlanması ve müzakere edilmesi (Bordin, 1979). 3) Aktif ve katılımcı bir terapötik duruş -Sürekli tepki verme ve etkileşimde bulunma, sorular sorma, derinlemesine keşfetme, ön gözlemler sunma ve geri bildirim verme. 4) Hayal kırıklığı, öfke veya kopukluk anlarına dikkatle yaklaşmak -Sürekli devam eden bir terapötik ilişkide kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bu anların farkında olmak ve üzerinde çalışmak (Safran & Muran, 2000).

    Geleneksel psikodinamik psikoterapi de terapötik ittifaka önem verir, ancak aktarımın görünürlüğünü zorlaştırmamak adına hasta ve terapist rollerini daha az tanımlama eğilimindedir. Geleneksel psikodinamik terapist daha çok ayna gibi [mirror-like] ve perhizkar/kendini tutan bir tutum [abstinent attitude] sürdürür. Terapötik kopukluklar ortaya çıktığında, bunlar genellikle aktarım tepkileriyle ilişkili olarak görülür ve tedavi sürecinde anlaşılması gereken önemli bir “yararlı/değirmen taşı [grist for the mill]” olarak kabul edilir. PPP ise, kopuklukları yalnızca aktarım meselelerinin bir yansıması olarak değil, aynı zamanda ittifaktaki mevcut sorunların bir göstergesi olarak da ele alır. Terapötik kopuklukların onarılarak çözümlenmesi ve terapinin baskın olarak olumlu bir tona geri dönmesi kritik bir hedef olarak görülür.

    Nicholas, eşi ayrılmak istediğini açıkladıktan sonra psikoterapiye başvuran, heteroseksüel, cisgender, Beyaz bir iş insanıydı. Görünüşe göre, eşi onun duygusal mesafesine ve kendisine karşı sergilediği kontrolcü, çocuklaştırıcı tavırlarına daha fazla tahammül edememişti. 40’larının başında, uzun boylu, kellik belirtileri gösteren, bronz tenli ve cana yakın biriydi. Durumu anlatışı akıcı ve mantıklıydı; ayrılığa yönelik yaklaşımı ise stratejik ve neredeyse bir iş müzakeresi yürütüyormuşçasına planlıydı. Ancak eşinden ve çocuklarından ayrı kaldığında kendini perişan hissediyor, yaşamının bir anlamı olmadığını düşünüyordu.

    Nicholas, terapisti eşini geri kazanmak için ayrıntılı bir strateji tartışmasına dahil etmek istiyordu ve satranç hamleleri yapar gibi ona ne zaman ne söylemesi gerektiğine dair çözümleme yapmaya devam ediyordu. Terapistin bir ilişki danışmanı gibi hareket etmesini ve belirlediği hedefe -ilişkiyi eskisi gibi sürdürmeye- ulaşmasına yardımcı olmasını bekliyordu. Terapötik ilişkinin gelişimindeki asıl zorluk, yalnızca Nicholas’ın ilişkisini eski haline getirmesine yardımcı olmak değil, ayrılığa yol açan sorunları fark etmesini sağlamaktı. Evliliğin neden sona erdiğini ve kendisinin bu süreçteki rolünü anlamadan, eşinin ona geri dönmesi mümkün değildi. Aslında, yaşananlar karşısında öfkeli ve utanç içindeydi.

    Terapist, Nicholas’ın kayıp hissine sürekli olarak empatiyle yaklaşarak, yalnızca eşini geri kazanma stratejisi üzerine konuşmak yerine, daha derin hislerini ifade etmesi için terapi sürecinde bir alan açtı. Terapist ve hasta rollerinin netleştirilmesi -terapistin dinleme, anlama, yansıtma ve formüle etme rolü ile hastanın keşfetme, ifade etme, sorumluluk alma ve değişme rolü -Nicholas’ın eşine dair çatışmasını, tavsiye ve yönlendirme arayışına geri dönmeden ele alabilmesini sağladı. Kendi ihtiyaçlarının başkaları üzerindeki etkisini fark etme konusunda bir miktar sorumluluk almaya başladı. Elbette, yalnızca hasta ve terapist rollerine dair yapılan eğitici bir tartışma nedeniyle tutum ve davranışlarını değiştirmedi, ancak bu konuşma, insanlarla ilişkisinde onları kendisine hizmet eden ve sürekli hayal kırıklığına uğratan kişiler olarak görme eğilimini fark etmesine yardımcı oldu. Terapist ve hasta, kısa bir ortak dil geliştirdiler; zaman zaman Nicholas’ın “satranç oynama moduna” geri döndüğünü, yani gerçekte neler olup bittiğini düşünmek yerine, stratejik hamlelerle ilerlemeye çalıştığını fark edip bunu dile getirdiler.

    Zeki, ancak somut ve pratik düşünen biri olan Nicholas ile aktif bir etkileşim içinde olmak terapötik sürecin önemli bir parçasıydı. Sürekli bir etkileşim olmadığında hızla kaygılanıyor ve hayal kırıklığına uğruyordu, bu yüzden terapistin sık sık yorum yapması, sorular sorması ve onu cesaretlendirmesi çok faydalı oldu. Daha önce, babasıyla olan zor ilişkisi üzerine bazı konuşmalar yapılmıştı ve terapist, Nicholas’ın terapistin sessiz kaldığı anlarda hissettiği hayal kırıklığını, 12 yaşındayken annesini terk eden babasına duyduğu öfkeyle ilişkilendirdi.

    Nicholas, terapist olarak ona doğrudan tavsiye ve yanıt vermediğimde hayal kırıklığı yaşamaya devam etti -ev işlerine daha fazla katkıda bulunarak uzlaşmaya mı çalışmalıydı, yoksa eşi arkadaşlarıyla dışarı çıkmak istediğinde geri mi adım atmalıydı? Ona ne yapması gerektiğini söylemedim. Kısa bir süre sonra tatile çıktım ve iki randevuyu iptal etmek zorunda kaldım. Geri döndüğümde, Nicholas’ın zihni meşgul görünüyordu ve terapiye eskisi kadar dahil olmuyordu. Bunun nedenini açıklayamadı ve bu konuda soru sorduğumda öfkelenmiş gibiydi. Bu noktada, aktarım tepkilerini (bana karşı hissettiği öfke ve reddedilme hissini) doğrudan keşfetmek yerine, onu rahatlatmayı ve normalden biraz daha aktif olmayı tercih ettim.

    Bu vakada temel ilke, hastayı bulunduğu noktada karşılamaktı ve terapistin değerlendirmesi, daha geleneksel, mesafeli bir terapötik duruş benimsemenin bazı ek içgörüler sağlayabileceği, ancak çalışma ittifakını zedeleyebileceği yönündeydi. Terapötik ittifak tehdit altında olduğunda, ortaya çıkan kopukluk mutlaka onarılmalıdır; bazen bu güvence ve gerçekliğe vurgu yapmayı, bazen ise yorum getirmeyi gerektirir.

    Tüm Türevler Eşit Yaratılmıştır

    Psikodinamik terapi bazen “üç ayaklı bir tabure” olarak tanımlanır ve mevcut gerçeklikteki olaylara, geçmiş deneyimlere ve terapistle olan ilişkiye odaklanır. Geleneksel modelde, bu üç alandan birine verilen dikkatin diğerleriyle dengelenmesi gerektiği kabul edilir; herhangi bir alanın ihmal edilmesi direnç olarak yorumlanır. Bu yaklaşım, kavramsal olarak PPP modeliyle tutarlıdır, ancak PPP’nin pragmatik odak noktası, önceliğin çatışmanın mevcut gerçeklikteki türevlerine verilmesini gerektirir. Yani, her zaman bu üç ayağın tamamına eşit derecede odaklanmak gerekli değildir ve tarihsel yeniden yapılandırmalar [reconstruction] veya terapötik ilişkiye dair hisler, günlük hayattaki çatışma türevlerinden daha önemli kabul edilmez.

    Aktarım, erken dönem ilişkilerle ilgili eski hislerin, algıların ve düşüncelerin daha sonraki ilişkilere taşınmasıdır. Karşıaktarım ise, terapistin hasta hakkındaki hisleri, algıları ve düşüncelerini ifade eder; bunlar, hem hastanın kendisini sunma biçiminden ve gerçek terapist-hasta ilişkisinden hem de terapistin kendi geçmiş yaşam deneyimlerinden kaynaklanabilir. Bu iki temel psikodinamik kavram, ilerleyen bölümlerde çok daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Terapist, aktarım tepkilerini genellikle dinleyerek ve gözlemleyerek fark eder, ancak aynı zamanda kendi karşıaktarım tepkilerini not ederek ve bunları hastayla birlikte ortaya çıkan tekrar eden etkileşimlerle ilişkilendirerek de tanıyabilir. Aktarım gibi, karşıaktarım da geleneksel psikodinamik tedavide PPP’ye kıyasla daha fazla bir odak noktası olabilir. Hangi hastaların şimdiki zamana, geçmişe veya aktarıma odaklanmaktan daha fazla yarar sağladığını belirlemeye yönelik daha fazla veri olmasını dilerdik.

    PPP’nin temel odağı, birçok güncel gerçeklik durumunun ayrıntılı bir şekilde keşfedilmesi ve tartışılmasıdır; özellikle de anlamlı kişilerarası ilişkilerle ilgili anlatılar üzerinde durulur. Serbest çağrışım süreci geçmişe dair anılara yönlendiğinde veya aktarım tartışması doğrudan ortaya çıktığında, bu unsurlar sürecin odağı haline gelir. Bu alanların keşfi, terapi sürecine derinlik ve ikna edicilik katar, ancak mutlak bir gereklilik değildir. Bazı hastalar kendiliğinden geçmişe odaklanır ve tekrar eden senaryolarını anlamalarına yardımcı olacak temel anıları hatırlarlar. Bazıları ise terapistle olan ilişkilerinde bu dinamikleri nasıl sergilediklerini görmeye doğal bir yatkınlık gösterirler.

    Temel Psikodinamik Problemler, Kapsamlı Vaka Formülasyonu ve Anlatı

    Geleneksel psikodinamik psikoterapi, ne psikodinamik ne de betimleyici bir perspektiften tanıya odaklanmıştır. Tanının ne olduğu çok önemli görülmemiştir, çünkü her durumda aynı tedavi yaklaşımı uygulanmaya devam edilmiştir. Psikodinamik formülasyon yapıldığında ise, bu süreç yalnızca terapistin yürüttüğü bir faaliyet olmuştur ve genellikle hasta ile paylaşılmamış veya tartışılmamıştır. Formülasyon, terapinin merkezinde yer almak yerine, terapi sürecine neredeyse paralel bir şekilde ilerleyen bir unsur olarak kabul edilmiştir.

    PPP, öncelikle hastanın yaşadığı temel psikodinamik problemi belirleyerek başlar. Psikodinamik terapi ile etkili bir şekilde ele alınabilen altı temel problem olduğunu öne sürüyoruz: depresyon, obsesyonellik, terk edilme korkusu, düşük benlik saygısı, panik anksiyetesi ve travma. Bu problemler, Bölüm 5 ve 6’da ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Terapistin görevi, terapötik ittifakı kurmanın yanı sıra hastayı değerlendirmek ve bu temel problemlerin hangisinin (eğer varsa) hastayı en iyi tanımladığını belirlemektir. Bu yaklaşım oldukça basit gibi görünse de, önceki nesil psikodinamik uygulayıcılar bu şekilde eğitilmemiştir.

    Temel problemin belirlenmesi, terapistin bu problemin tipik betimleyici özelliklerini öngörmesine ve buna eşlik eden yaygın psikodinamik süreçleri hızla değerlendirmesine olanak tanır. Tedavi hedefleri, terapötik ittifakın gelişiminde ortaya çıkabilecek ikilemler, özel terapi teknikleri ile yaygın aktarım ve karşıaktarım tepkileri, hepsi temel problem etrafında şekillenir. Eğer temel problemi biliyorsanız, bu alanların her birinde neler bekleyebileceğinizi öngörebilir ve böylece tedavi süreci için oldukça net bir yol haritası oluşturabilirsiniz.

    Bireyler yalnızca temel problemlerine indirgenemez; işte burada kapsamlı vaka formülasyonu devreye girer. Formülasyon, temel problem ile hastanın yaşamına ve geçmişine özgü detaylar arasındaki köprüyü oluşturur. Kapsamlı ve pragmatik bir psikodinamik formülasyon, yalnızca temel psikodinamik problemi ve temel patolojik tekrar eden senaryoyu içermekle kalmaz; aynı zamanda psikodinamik olmayan unsurları da kapsar. Bunlar arasında mizaç, sendromal ve subsendromal bozukluklar gibi nörobiyolojik faktörler ile sosyal ve kültürel bağlam yer alır (Compton & Shim, 2015; McWilliams, 1999; Summers, 2002). Bölüm 7, hastanın yaşam öyküsünden yola çıkarak nasıl formülasyon geliştirileceğini ayrıntılı olarak ele almaktadır.

    Kapsamlı bir formülasyon, dinamik faktörler ile psikiyatrik sendromlara bağlı semptomlar arasındaki iki yönlü nedenselliğin tanımlanmasını içerir. Dinamik faktörlerin semptomların ve sendromların gelişimini nasıl etkilediğini ve sendromal hastalıkların dinamik süreçleri nasıl şekillendirdiğini varsayar. Bu formülasyon, çocukluktan itibaren başlayan uzunlamasına bir öyküye dayanır ve semptomlar, önemli çevresel deneyimler, yaşam döngüsüne bağlı gelişimsel faktörler, travmatik deneyimler, tıbbi faktörler ve önceki tedavilerin etkilerini kapsar.

    Son yirmi yılda psikodinamik formülasyonun farklı yönleri üzerine yazılmış ve ampirik çalışmalar yapılmış olsa da, bunların klinik uygulama üzerindeki etkisi muhtemelen yalnızca kısa süreli psikodinamik tedavilerin geliştirilmesi alanında hissedilmiştir. Ne yazık ki, formülasyonlar günlük klinik pratikte yaygın olarak kullanılmamaktadır.

    PPP yaklaşımı, hastaların problemlerini formüle etme açısından geleneksel modelden yalnızca kapsadığı faktörlerin genişliğiyle değil, aynı zamanda formülasyonun merkeziliği ve şeffaflığı ile de ayrılır. İkinci veya üçüncü seansta temel problem belirginleşmeye başlamalı ve formülasyonun ilk aşamaları ortaya çıkmalıdır. Birkaç seans sonra, temel problem ve başlangıç formülasyonu hasta ile tartışılabilir. Bu noktadan itibaren formülasyon, terapist ve hastanın ortak odak noktası haline gelir ve terapi sürecinin geri kalanında geliştirilebilir, genişletilebilir ve revize edilebilir. Geleneksel psikodinamik model ise temel problemleri nadiren tanılar ve tedavinin erken aşamalarında doğru bir formülasyon yapmak için yeterli verinin olmadığı görüşünü benimser.

    Problemin tanımlanması ve kapsamlı bir formülasyonun oluşturulması, genellikle güçlü ve işbirlikçi bir terapötik ittifakın gelişmesine olanak tanır. Bu süreç, psikoterapiye yanıt verme potansiyeli taşıyan semptomların etkili bir şekilde hedeflenmesini ve tedaviye engel oluşturabilecek olası faktörlerin belirlenmesini sağlar. Ayrıca, formülasyon, psikodinamik psikoterapötik müdahalelerin diğer tedavi yaklaşımlarıyla -psikofarmakoloji, çift veya aile danışmanlığı ya da davranışsal tedavi gibi- koordinasyonunu planlamaya yardımcı olur.

    Temel problem ve formülasyonu oluşturan fikirler hasta ile işbirlikçi bir etkileşim sürecine dayanır, ancak formülasyonun oluşturulması terapistin sorumluluğundadır. Buna karşılık, yaşam anlatısının geliştirilmesi (McHugh & Slavney, 1998; Spence, 1982) hem terapistin hem de hastanın ortak sorumluluğundadır. Bir bireyin yaşam olaylarını anlatısal bir çerçevede anlaması, bu olayların nasıl ilişkili olduğunu ve şu an olduğu kişiyi nasıl şekillendirdiğini kavraması, hastanın güçlü yönlerini, fırsatlarını, avantajlarını, dezavantajlarını, becerilerini ve kırılganlıklarını fark etmesine yardımcı olur. Birlikte özenle incelenen, tartışılan ve üzerine çalışılan el yapımı bir yorgan gibi, bu dikkatlice inşa edilen ve işbirlikçi bir şekilde geliştirilen anlatı, hem terapinin temel çalışmasını hem de nihai hedefini oluşturur. Yaşam anlatısı, terapinin somut bir ürünü olarak hastanın takdir edeceği ve kullanabileceği bir çerçeve sunar. Bu anlatı, hastanın gelecekteki durumlara nasıl tepki vereceğini öngörmesine yardımcı olur, problem çözme ve karar alma süreçlerini daha etkili hale getirir ve gerçekçi, sağlıklı bir öz-değerin [self-esteem] temelini oluşturur (Strupp & Binder, 1984).

    Daha Keskin Bir Alet

    Geleneksel psikodinamik psikoterapi, eleştirmenler tarafından sıklıkla “köreltilmiş bir araç [blunt instrument]” olarak tanımlanmıştır. Bunun anlamı, bu yaklaşımın geniş bir problem yelpazesine aynı şekilde uygulanması ve her durumda benzer bir teknik kullanılmasıdır. Böylece, terapötik etki geniş kapsamlıdır ve hedeflenmiş değildir. PPP ise tedaviyi en büyük etkiyi yaratabileceği noktalara odaklamaya çalışır ve müdahalenin yoğunluğunu, problemin doğasına ve hastanın hedeflerine uygun şekilde ayarlar.

    Tedavi planlamasının iki temel adımı vardır: hastaların hedeflerini belirlemelerine yardımcı olmak ve bu hedeflere ulaşmalarını sağlayacak bir tedavi tasarlamak. İlk olarak, hastaya doğrudan neyi başarmayı umduğunu sormak en iyi başlangıç noktasıdır. Gerçekçi olarak nelerin mümkün olduğu konusunda rehberlik ve öneriler sunmak, terapötik sürecin başarılı bir şekilde ilerleyebilmesi için önemli bir zemin hazırlar. Elbette, çoğu hasta hedeflediği değişimin tümünü gerçekleştiremeyecektir, ancak süreç içinde gerçekleştirebildikleri değişimlerden şaşırarak memnuniyet duyabilirler. Tedavi planlamasının kritik bir yönü, semptomlara ve zorluk alanlarına ne kadar odaklanılacağı ile kişisel gelişim ve yaşam döngüsüne bağlı gelişimsel görevlerin kolaylaştırılmasına ne kadar yer verileceğini belirlemektir. Bu iki alan arasındaki ayrım her zaman net olmayabilir, ancak deneyimlerimiz hastaların çoğunun çalıştıkları alanın farkında olduğunu ve odaklanmanın hastanın önceliklerine göre şekillendirilmesinin önemli olduğunu göstermektedir.

    Hastanın neyi başarmayı umduğuna dair daha net bir tablo oluştuğunda ve terapist, bu tedavi hedeflerinin çatışmalı temellerinin farkında olduğunda (unutmayalım ki, tedavi hedefleri bile bir uzlaşma oluşumudur), kapsamlı vaka formülasyonunu kullanarak tedaviyi tasarlamak mümkün hale gelir. Bu formülasyon, hastayı ve terapisti, tedavide odaklanılması gereken belirli psikodinamik senaryolara yönlendirir.

    PPP modeli, hastanın sorunlarının psikodinamik olmayan boyutlarını da dikkate aldığı için, psikodinamik tedavi unsurlarının hastanın en hazır olduğu anda uygulanmasını hedefler. Bunun klasik bir örneği, birden fazla yaşam stresörü olan ve kayıpla baş etmede işlevsiz bir örüntüye sahip ağır depresif bir hastadır. Bu tür bir hasta, başlangıçta semptom odaklı bir tedaviden -örneğin psikofarmakoloji veya amaçlı bir dinamik ya da bilişsel terapi- yarar sağlayabilir. Ancak, şiddetli depresif semptomlar bir miktar hafiflediğinde, hasta uzun vadeli psikodinamik terapiden daha fazla fayda görebilir. Psikodinamik tedavinin anksiyete tetikleyici yönleri, tedavinin başlangıç aşamasında kontrendike olmasına neden olabilir, ancak hasta daha güçlü ve daha az semptomatik hale geldiğinde, dinamik çalışmalara başlamak daha etkili olabilir. Bununla birlikte, akut stresli yaşam koşullarında yaşayan hastalar -örneğin, potansiyel istismar veya şiddet riski altında olanlar, evsizlik yaşayanlar veya ekonomik istikrarsızlık içinde olanlar- öncelikle daha stabil ve sürdürülebilir bir yaşam durumuna ulaşmaları için desteklenmelidirler. Bu aşamadan sonra, psikodinamik konular üzerine çalışmak daha faydalı hale gelir.

    PPP, kapsamlı vaka formülasyonunu bir yol haritası olarak kullanarak, psikofarmakoloji gibi diğer tedavi modaliteleriyle kolayca entegre edilebilir. Tedavi sürecinin tam olarak nasıl ilerleyeceğini önceden tahmin etmek zor olsa da, temel problem ve formülasyon, tedavinin olası seyrini öngörmek için bir temel sağlar. Bu, semptomların hafiflemesi, olgunlaşma ve kişisel gelişim süreçlerini içerebileceği gibi, muhtemel dirençleri ve engelleri de içerir. Bu nedenle, PPP, dinamik ve diğer yaklaşımların daha rasyonel bir şekilde birleştirilmesine olanak tanır ve tedavi sürecinde psikodinamik müdahalelere daha fazla veya daha az ihtiyaç duyulan farklı aşamaların olabileceğini kabul eder.

    Değişimi Teşvik Etmek

    Kişiselleştirilmiş psikoterapi, terapötik tekniğin bireysel hastaya uyarlanmasını gerektirir. Terapistin değişimi teşvik etme stratejisi, daha önce ele alınan altı değişim mekanizmasından -zihinselleştirme, bilinçdışı çatışmaya dair içgörünün geliştirilmesi, terapötik ittifak ve yeni ilişkisel deneyimler, duygulanımın yaşantılanması, uyumlu psikolojik savunmaların geliştirilmesi ve kişilerarası örüntülerin güçlendirilmesi- bir veya birkaçını devreye sokmayı içerir. Terapist, hastanın güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirerek, hangi değişim mekanizmalarının bu hasta için daha etkili olabileceğini belirler. Örneğin, içgörüsü yüksek ancak duygularından kaçınma eğilimi olan bir hasta, duygulanımın yaşantılanmasına odaklanan bir yaklaşım için uygun olabilir. Kendi hislerini ve başkalarının hislerini anlayabilen, ancak reddedilmeye karşı aşırı duyarlı olan güvensiz bir hasta, terapötik ittifakın güçlendirilmesi ve yeni ilişkisel deneyim mekanizması aracılığıyla terapiden fayda sağlayabilir.

    Etkili terapistler, hastalarını değerlendirerek tedavi stratejilerini hastanın güçlü yönlerinden yararlanarak zayıf yönleri üzerinde çalışacak şekilde planlarlar. Ardından, uyguladıkları müdahalelerin işe yarayıp yaramadığını dikkatle izlerler. Her temel psikodinamik problem, kendine özgü tipik güçlü ve zayıf yönlerle ilişkilidir ve bu bilgi, terapötik stratejiyi planlamada yardımcı olur. Birden fazla değişim mekanizmasının devreye sokulması yaygındır ve terapist ile hastanın gözlemlerine dayanarak stratejinin gerektiğinde değiştirilmesi, tedavinin etkinliğini en üst düzeye çıkarmaya yardımcı olur.

    Terapistin değişimi teşvik etmek için kullandığı teknikler, destekleyici [support] müdahalelerden keşif [exploration] ve yorumlamaya [interpretation] kadar uzanan geniş bir psikodinamik müdahale yelpazesini kapsar. Her bir değişim mekanizmasını devreye sokmak, destekleyici ve dışavurumcu/ifade edici [expressive] tekniklerin bir kombinasyonunu gerektirir. Örneğin: Zihinselleştirme, bireyin kendisi ve diğerleriyle ilgili anlatılarına yönelik destekleyici bir yaklaşım ve merak duygusunun teşvik edilmesini içerir. Bilinçdışı çatışmalara dair içgörünün geliştirilmesi, geleneksel psikodinamik keşif ve bilinçdışının yorumlanmasına dayanır (Brenner, 1974; Greenson, 1967). Terapötik ittifakın güçlendirilmesi ve yeni ilişkisel deneyimler, destekleyici bir yaklaşımı, şimdi ve burada yaşanan öznelerarası deneyime dikkat etmeyi ve aktarıma dair yaşananların netleştirilmesini ve yorumlanmasını gerektirir.

    Psikodinamik terapinin büyük bir bölümü, değişim mekanizmalarının etkili bir şekilde devreye sokulmasına odaklanır. Terapist, hastanın çağrışımlarını ve mevcut ve geçmiş deneyimleri üzerine düşünmesini teşvik ederek, seçilen değişim mekanizmalarını tekrar tekrar harekete geçirir. İçgörüyü derinleştirme, zihinselleştirme geliştirme veya duygulanımı tolere edebilme yönündeki tekrar eden çabalar, zamanla yavaş yavaş sonuç vermeye başlar. Bu titizlikle yürütülen süreç, hem terapistin hem de hastanın sabırlı olmasını ve yapılan müdahalelerin hasta üzerindeki etkisini sürekli gözlemlemesini gerektirir. Uyumlu psikolojik savunmaların geliştirilmesi ve kişilerarası örüntülerin güçlendirilmesi, yani beşinci ve altıncı değişim mekanizmaları, genellikle terapinin ilerleyen aşamalarında devreye sokulur. Çünkü önceki mekanizmaların sağladığı kazanımlar belirgin hale geldikçe, hasta bu kazanımları ilişkilerine ve işlevselliğine yansıtabilir hale gelir.

    Jackie, üniversite çağındaki kızının eşcinsel olduğunu öğrendiğinde büyük bir üzüntü yaşadı. Kızına destek olmanın önemli olduğunu biliyordu; bunun, kızının bilinçli bir seçimi değil, kimliğinin bir parçası olduğunu anlıyordu. Ancak bu durum, Jackie için büyük bir hayal kırıklığıydı ve kendini neden bu kadar kötü hissettiğini anlamakta zorlanıyor, bunun karşısında utanç ve kafa karışıklığı yaşıyordu. Bazen, kızı özellikle maskülen kıyafetler giydiğinde, Jackie için bu durum daha da rahatsız edici hale geliyordu. Zamanla bu rahatsızlık o kadar arttı ki, eskiden birçok aktiviteyi ve ilgiyi paylaştıkları kızından uzak durmaya, onunla yalnız kalmaktan kaçınmaya başladı.

    Terapi sürecinde Jackie, yalnızca kızıyla ve onun geleceğiyle ilgili beslediği değerli fantezilerin kaybıyla değil, aynı zamanda kendisine ait belirli çatışmalarla da yüzleştiğini fark etti. Sevgi dolu ancak oldukça talepkâr bir annenin tek çocuğu olarak büyümüş, annesini zaman zaman baskıcı ve bunaltıcı bulmuştu. İçinde gizli bir öfke taşıyor, ancak bunu hiçbir zaman açıkça ifade etmiyordu. Jackie, terapi sayesinde, kızının lezbiyen kimliğini kendisine bir anne olarak yöneltilmiş bir reddediliş olarak yorumladığını keşfetti. Kızının davranışlarını çoğu zaman öfkeli ve reddedici olarak algılıyordu, tıpkı kendi annesine karşı zaman zaman hissettiği gibi. Oysa kızı, tüm bu davranışlarını kendi içsel nedenleriyle sergiliyordu -cinsel kimliği konusunda netti ve bu durumun annesine karşı hissettikleriyle pek bir ilgisi yoktu. Ancak Jackie’nin onu açıldıktan sonra uzaklaştırdığını düşündüğü ortaya çıktı. Bu durum kendisini reddedilmiş ve öfkeli hissetmesine neden olmuş, birkaç kez isyankâr ve kaba bir şekilde davranmasına yol açmıştı.

    Jackie’nin güçlü yönleri arasında güvenli bağlanmalarını zihinselleştirebilme yeteneği ve güçlü duyguları tolere edebilme kapasitesi bulunuyordu. Ancak zayıf yönleri, annesiyle olan ilişkisinde tekrar eden dinamikleri fark edememesi ve reddedilme hissiyle başa çıkmak için kullandığı uyumsuz savunmalar ve baş etme stratejileriydi. Jackie’nin terapisti, değişim mekanizması olarak öncelikle bilinçdışı çatışmaya dair içgörüyü geliştirmeyi hedefledi. Daha sonraki aşamada ise, kişilerarası örüntülerin güçlendirilmesine odaklanmayı planladı.

    Jackie, neden bu kadar üzgün olduğunu daha net bir şekilde anladığında ve kızının öfkesini ve reddini yanlış yorumladığını fark ettiğinde, kendini daha iyi hissetti. Ancak, yine de kızıyla olumsuz bir döngü içinde sıkışıp kalmıştı ve birlikte vakit geçirdiklerinde, kızının onu reddetmediğini kendine hatırlatmak için yoğun bir zihinsel çaba harcamak zorunda kalıyordu.

    Terapide, Jackie korkularıyla doğrudan yüzleşmeye ve yeni davranışlar denemeye teşvik edildi; örneğin, kızına duyduğu endişeleri açıkça dile getirmesi önerildi ona. Kızının eve bir sonraki gelişinde, birlikte mümkün olduğunca fazla vakit geçirmeyi planladı ve onun ilişkileri, arkadaşları ve hatta ileride çocuk sahibi olma planları hakkında konuştu. Jackie, bu süreçte ilişkilerinin ne kadar kötü olduğunu fark edeceğinden korkuyordu, ancak tam tersi gerçekleşti.

    Jackie, artık daha fazla öz-farkındalık kazandığında, eski algılarından (öfkeli kız, duyarsız anne) uzaklaşarak yeni bir kişilerarası örüntü denediğinde (ilgi ve katılım göstermeye başladığında), kızı yumuşadı ve eleştirilmekten ve reddedilmekten korktuğunu açıkladı. Olduğu gibi kabul edilmek istiyor, gelecekte yakın bir ilişki sürdürmeyi ve bir aile kurmayı arzuluyordu. Jackie, bunu duyduğunda büyük bir rahatlama hissetti. Kızıyla olan ilişkisinin, annesiyle olan ilişkisine benzemediğini fark ettiğinde, ona dair daha geleneksel hayallerini bir kenara bırakabildi.

    Terapist, içgörünün geliştirilmesinin Jackie’nin hissettiklerini daha derinlemesine anlamasını sağladığını ve bunun da anne-kız ilişkisine dair hislerini yönetmede daha fazla esneklik kazandırdığını gözlemledi. Jackie, bu yeni öz-deneyimini ve artan esnekliğini kullanarak, kızıyla olan işlevsiz kişilerarası örüntüsünü daha etkili bir şekilde ele aldı. Yeni davranışlar denemesi, ilişkisel yakınlığının ve tatmininin artmasına olanak sağladı.

    Şeffaflık

    PPP’de hasta ile terapist arasındaki ilişki, terapötik değişim için gerekli ancak tek başına yeterli olmayan bir araçtır. Tekniklerin uygulandığı ortam olmasının yanı sıra, iyileşmenin vazgeçilmez bir unsurudur. Terapist ile hasta arasındaki empatik ve duygulanımsal bağ, yalnızca aktarım ve karşıaktarım boyutlarını içermekle kalmaz; aynı zamanda gerçek ve doğrudan bir boyuta da sahip olmalıdır. Pragmatik psikodinamik terapist, profesyonel ve nispeten anonim bir duruş sergilese de, hastanın fantezilerinin ve ihtiyaçlarının terapötik ilişki içinde kaçınılmaz olarak yeniden sahnelenebileceğinin farkındadır. Örneğin, PPP’de eğilim, hastaların terapisti sürece dahil etme girişimlerine ve sorularına yanıt vermek yönündedir. Öncelikle hastanın sorularına doğrudan yanıt vermek, ardından bu etkileşimi analiz etmek ve anlamlandırmak daha etkili bir yaklaşımdır. Ancak, verilen yanıtın hasta tarafından nasıl algılandığını ve içselleştirildiğini sorgulamayı unutmamak önemlidir. Hastaların, terapistten gelen doğrudan iletişime nasıl yanıt verdiği ve aynı zamanda aktarıma yönelik merak ve ilgilerini nasıl sürdürebildikleri şaşırtıcıdır.

    PPP’de, tedavi sürecine dair şeffaflığın terapötik sürece büyük katkı sağladığını gözlemliyoruz. Temel problemin, vaka formülasyonunun, tedavi yöntemlerinin ve alternatiflerinin, hatta kullanılan teknik unsurların açıklanması, terapötik başarının önemli bir bileşenidir. Bu yaklaşım yalnızca bilgilendirilmiş onam gibi çağdaş tıbbi-hukuki gerekliliklerle (Beahrs & Gutheil, 2001) uyumlu olmakla kalmaz, aynı zamanda psikoterapi ilişkisine gerçeklik boyutunu kazandırır ve hastanın sağlıklı yetişkin işlevselliğini destekler. Bu süreç, hastanın kendi problemi hakkında eğitilmesini ve yaşam döngüsündeki önemli olabilecek konulara dair farkındalık kazanmasını içerir. Geleneksel dinamik terapi, terapistin daha “gizemli” bir rol üstlendiği ve hastaya kendisi ve tedavi süreci hakkında daha az açıklama yapıldığı bir yaklaşımı benimsemiştir. PPP ise, bu açıklamaların hastanın iyileşme sürecine katkı sağladığını ve terapötik işbirliğini güçlendirdiğini savunur.

    Genel tıbbi bakımda olduğu gibi, hastaların bilgi edinerek güçlendirilmesi, bazı klinisyenler tarafından rahatsız edici, zaman alıcı ve bazen yanlış yönlendirici olabileceği gerekçesiyle dirençle karşılanabilir. Ancak, çoğu durumda bu yaklaşımın faydalı olduğu görülmektedir. Bilgi sağlamak, belirli bir psikoterapötik müdahaleye özgü olmasa da, hastanın kontrol kaybı hissini azaltan ve tedaviye daha bilinçli ve uyumlu bir şekilde devam etmesini sağlayan önemli bir unsurdur. Şeffaflık, hastanın durumu, prognozu ve tedavisiyle doğrudan ilgili konular hakkında açık ve kapsamlı bilgilendirme yapılmasını ifade eder. Ancak, bu, terapistin kişisel tepkilerini doğrudan paylaşması anlamına gelmez -bu tür tepkiler dikkatle izlenmeli ve bilinçli bir şekilde terapötik sürece entegre edilmelidir. Ayrıca, danışmaya ve dış girdilere açık olmak, şeffaf psikoterapi yaklaşımının önemli bir parçasıdır.

    ÖZET

    PPP, açıkça tanımlanmış kuramsal ilke ve teknikler içeren bir psikoterapi yaklaşımıdır. Gelişimsel ve çatışma temelli bir zihinsel yaşam modeli üzerine kuruludur ve tedaviyi psikodinamik tanı ve formülasyon etrafında organize eder. Bu tedavi yaklaşımı, hastanın eğitilmesini teşvik eder, terapistin daha şeffaf olmasını sağlar, diğer tamamlayıcı tedavi modaliteleriyle entegrasyonu destekler, aktif ve katılımcı bir terapötik duruşu benimser, değişime özel bir vurgu yapar. Bu özellikler, PPP’yi geleneksel psikodinamik psikoterapiden ve diğer psikoterapi yaklaşımlarından ayıran temel farklardır.

  • Neden Dinamik Psikoterapi? (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice kitabının 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    PSİKİYATRİST: Biz burada bilinçdışınızı anlamak için bulunuyoruz.
    MASON: Benim bilinçdışım beni ilgilendirmez.

    -Jackie Mason, The World According to Me!

    Hepimiz, hayatımıza anlam kazandıran ve yaşamamıza yardımcı olan bir hikâye [story] arayışındayız. Bu hikâye hem özgürleştirici hem de kısıtlayıcı olabilir ve psikoterapötik ilişki, yeni bir hikâyenin şekillenebileceği yeni bir bağ kurma alanı sunar. Terapötik ilişki ve hastanın tedaviye başladığı yaşam anı benzersizdir; bu süreç, hastanın daha önce bilinmeyen ya da fark edilmeyen yönlerini ve deneyimlerini kendi hikâyesine dahil etmesi için yeni bir fırsat yaratır. Bir psikoterapist olmayı öğrenmek, bu oyunda [drama] bir koç [coach], bir editör [editor], bir ilham kaynağı [muse] ve bazen de bir önder [protagonist] olmayı gerektirir.

    Ancak terapinin temel amacı değişimdir. Yeni bir hikâye oluşturma süreci ve bunu destekleyen terapötik ilişki, hastanın kendini farklı ve daha iyi hissetmesine olanak tanımalıdır. Hasta, terapiye bunun için gelir. Duyguya, ilişkilere ve öznel şimdiki anın doğrudan deneyimine vurgu yapması nedeniyle, psikodinamik terapi bir hikâyeler terapisidir [therapy of stories]. Bu süreçte, eskimiş ve yıpranmış kişisel anlatılar, içsel olarak yankı uyandıran, köklü ve kendiliğinden anlaşılır hakikatlere dönüşerek, daha anlamlı bir yaşamın kapılarını aralar.

    Haydi, bir hastanın psikodinamik terapi deneyimine dair bir örnekle başlayalım.

    Beth, depresyon, yalnızlık ve ilişki sorunları nedeniyle terapiye gelen, 31 yaşında, bekar, cisgender, heteroseksüel, beyaz bir kadındı. Şefkati ve yetkinliğiyle tanınan bir klinik hemşire uzmanıydı. Protestan, işçi sınıfı bir aileden geliyordu. Kendinden emin tavrı ve uzun, etkileyici duruşu kısmen gizlese de, belli belirsiz bir güvensizlik hissi taşıyordu. Orta yaşlı, beyaz bir erkek terapist olarak, onun için endişeleniyor ve acısının derinliğini ve şiddetini anlamaya çalışırken hafif bir huzursuzluk hissediyordum.

    Beth, iki yıldır birlikte olduğu partneri tarafından terk edildiği için terapiye gelmişti ve kısa sürede depresif semptomlar geliştirmişti. Bu semptomlar arasında tipik nörovejetatif belirtiler, kendine yönelik nefret ve sosyal izolasyon bulunuyordu. İlk birkaç seansta hızla dökülen hikâyesini dinlemek sarsıcıydı. Babası alkolikti ve annesine karşı istismarcı davranışlar sergiliyordu; ebeveynleri Beth altı yaşındayken boşanmıştı. Ayrılıktan kısa bir süre sonra babası tarafından kaçırılmış ve birkaç hafta boyunca başka bir şehirde onunla birlikte kalmaya zorlanmıştı. Bu süre zarfında fiziksel olarak güvende olsa da, ancak defalarca yalvarmasının ardından babası pes etmiş ve onun annesinin yanına dönmesine izin vermişti.

    Beth’in annesi, onun ve küçük kız kardeşinin bakımını sağlamakta zorlanıyordu. Beth 10 yaşındayken annesi, evi katı bir disiplinle yöneten otoriter bir adamla evlendi. Beth, annesinin duygusal olarak kendisinden uzak olduğunu ve kimsenin onunla gerçekten ilgilenmediğini hissediyordu. Ergenlik döneminde aşırı alkol tüketti ve birkaç kez halüsinojen maddeler kullandı. Üniversiteye başladı ancak kendini yalnız ve mutsuz hissetti. İkinci sınıfın ardından silahlı kuvvetlere katıldı ve üç yıl boyunca yurt dışında görev yaptı. Bu yıllar görece daha istikrarlı olsa da, Beth hâlâ amaçsız ve yalnız hissediyordu. Birkaç romantik ilişkisi oldu ancak her biri ya terk edilerek ya da partnerinin sadakatsiz olduğunu keşfetmesiyle sona erdi. Romantik olmayan birkaç kadın arkadaşı vardı, ancak bu ilişkiler çok yakın değildi ve kendisini duygusal olarak mesafede tutuyor gibi görünüyordu.

    Beth’in hafif ürkütücü tavrı ve görünüşü kısa sürede zihnimden silindi; onun için giderek daha fazla şefkat hissetmeye ve zorluklarla başa çıkma biçimine saygı duymaya başladım. İlk izlenimim, çocukluğunun son derece travmatik olduğu ve ailesindeki erken dönem çatışmaların, yakın ilişkilere güvenmesini zorlaştırdığı yönündeydi. Kaçırılma deneyimi ve katı üvey babası, muhtemelen erkeklere yönelik korkularını pekiştirmişti. Onun dünyasında kadınlar meşguldü ve erkekler potansiyel olarak tehlikeliydi. Madde kullanımı ve seyahat etmek, ona bir kaçış sağlamıştı, ancak geriye sadece bir boşluk kalmıştı.

    2 aylık terapinin ardından, Beth 17 yaşındayken tecavüze uğradığını ve en son sevgilisinin kendisini dövdüğünü açıkladı. Beth’in tehlike ve ihmal içinde geçen hayatı beni zaten rahatsız ediyordu, ancak bu an, terapötik bağımızı derinleştirdi. Şimdiye kadar, yaşadıklarını bana rapor eder gibi anlatıyordu ve biz de onun erken dönem korku ve yalnızlık duygularıyla, sonraki izolasyonu ve erkeklerle yaşadığı sorunlar arasındaki bağlantıları kurmaya çalışıyorduk. Ancak bu yeni açıklamalar farklıydı. O anları anlatırken, korkusu ve öfkesi odada hissediliyordu. Artık sadece dinleyen biri değil, bu hikâyenin içinde yer alan biri haline gelmiştim.

    Beth kısa süre sonra yaşadığı ayrılığa ve ardından gelen depresyona geri döndü. Partnerinden gördüğü istismar, ebeveynlerinin boşanması ve kaçırılma deneyimine dair erken dönem anılarını tetiklemişti—onun yanında kontrolü kaybetmiş hissediyor ve eski bir suçluluk ve sorumluluk duygusuna kapılıyordu. Partneriyle babası arasındaki bağlantıyı fark etmek onun için korkutucuydu, ancak bu konuya tekrar tekrar döndüğümüzde, zamanla bir miktar rahatlama ve alışık olmadığı bir sakinlik hissetmeye başladı. Ayrılık ve gördüğü istismarın yarattığı üzüntünün karmaşık olduğunu kavramıştı, ancak çocukluk deneyimlerinin etkisiyle bu duygular daha yoğun ve katlanılmaz hale gelmişti.

    Eğer psikoterapist, hasta için yeni bir deneyimde bir koç, editör, ilham kaynağı ve önder rolünü üstleniyorsa, okuyucu Beth’in şu ana kadar yaşadıklarını nasıl anlayabilir? Terapist, terapötik ilişkiyi ve hastanın yeni deneyimini kolaylaştırmak için ne yapıyor?

    Bir seansta Beth, eski erkek arkadaşından gelen bir telefon görüşmesini gözyaşları içinde anlattı. Eski partneri, bir yandan ilişkilerini yeniden başlatmaya çalışırken, bir yandan da ona sadık ve sevgi dolu olmadığı için onu sert bir şekilde eleştiriyordu. Beth bu durum karşısında kafası karışmış haldeydi. Onun suçlamaları karşısında kendini kötü hissediyor, ayrılıktan kendisinin sorumlu olup olmadığını sorguluyordu. Sevme ve sadık olma kapasitesinden şüphe duyuyor, ancak onu tekrar görecek olmanın yarattığı heyecanı da hissediyordu ve bunun kötü bir fikir olduğunu biliyordu. Onun manipülasyonuna öfkeliydi ve bu ilişkiye yeniden kapılmaktan korkuyordu.

    Ben de (belki biraz fazla hızlı bir şekilde) ilişkinin ne kadar yıkıcı olduğunu ve Beth’in eski partnerinden uzak durmasının ne kadar önemli olduğunu vurguladım. O anda odada hissedilir bir değişim yaşandı; Beth bana karşı şüphe ve kızgınlıkla yaklaşmaya başladı. O ana kadar beni, yardımcı ve bilge bir aile büyüğü gibi görmüştü. Ancak şimdi, önce ima ederek ardından doğrudan suçlayarak, onu kontrol etmeye çalıştığımı ve ona, nasıl hissettiğini bilmeden tavsiyelerde bulunduğumu söyledi. Güçlü ve bağımsız olması gerektiğini söylemenin benim için kolay olduğunu, ancak yalnız kaldığında ya da korktuğunda parçaları toparlamasına yardım edecek kimsenin olmadığını ifade etti. Başlangıçta gözlemlediğim etkileyici duruşunun geri döndüğünü fark ettim; şimdi uzun, soğuk ve öfkeli görünüyordu.

    Bu değişim çok hızlı gerçekleşti ve beni şaşırttı. Sadece dinledim ve başımı sallayarak tepki verdim. Ne söylemem gerektiğinden emin değildim, bu yüzden olanları daha iyi anlayana kadar zaman kazanmaya çalıştım. Kısa süre içinde fark ettim ki, Beth’in tekrarlayan bir senaryosundaki bir sonraki kişi haline gelmiştim -babasından ve erkek arkadaşından sonra, şimdi de otoriter ve kontrol edici bir erkek figürü olarak algılanıyordum. Bana güvenip benden yardım alabileceğini hissediyordu, ancak aynı zamanda güvenilmez, bencil ve hatta potansiyel olarak tehlikeli biri olabileceğimden şüpheleniyordu. Erkek arkadaşını reddetmesi yönündeki teşvikim, bu güçlü tepkisini tetiklemişti.

    Bu kısa klinik örnek [vignette], dinamik psikoterapinin özünü yakalamaktadır: mevcut çatışmaların ve ilişkilerin geçmişle nasıl bağlantılı olduğunu keşfetmek, güçlü duyguları dinleyerek açığa çıkarmak, tekrar eden kalıpları aramak ve çatışmaların nasıl yeniden üretildiğini görmek için terapötik ilişkiye odaklanmak. Tedavi süreci, terapistin hastanın duygularını anlamada sıcak ve empatik olmasını gerektirirken, aynı zamanda ilişkinin derinleşmesi ve eski kalıpların yeniden sahnelenmesi karşısında sakinliğini koruyabilmesini de zorunlu kılar.

    Beth’in uzak duran annesi ve korkutucu babasının, erkeklerle yaşadığı sorunlar ve terapiye gelme nedeni üzerinde etkisi olduğu kesindir. Çocuklukta ve günümüzde yaşadığı travmatik deneyimlerden bahsettiğinde ve seanslarda yoğun duygular hissettiğinde, terapist bu sürece daha da derinlemesine dahil oldu. Ancak Beth aniden terapiste öfkelendiğinde, onun geçmişteki travmatik senaryoya dayalı duygu ve ilişki kurma kalıplarını şimdi terapötik ilişki içinde yeniden sahnelediğini fark etti. Peki, terapistin şimdi ne yapması gerekiyordu?

    Bu an, hem ilişkisel bir kriz hem de psikodinamik bir fırsattır. Terapinin temel görevi, odada neler olup bittiğini açıklığa kavuşturmaktır. Hasta terapiye, terapistle yaşadığı sorunu çözmek için değil, depresyonunu hafifletmek amacıyla gelmiştir. Ancak terapötik ilişkide ortaya çıkan bu sahnelenme [enactment], altta yatan sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlayarak onun çözümüne katkıda bulunma fırsatı sunar.

    Psikodinamik Psikoterapinin Tanımlanması

    Geniş çapta uygulanmasına rağmen, psikodinamik psikoterapinin tanımı belirsizdir. Genellikle, psikanalizin daha verimli ancak seyreltilmiş bir versiyonu olarak görülmektedir -yani, psikanalizin [psychoanalysis] bir uçta, destekleyici psikoterapinin [supportive psychotherapy] ise diğer uçta yer aldığı bir süreklilik içinde konumlandırıldığı düşünülmektedir. Birçok yazar bu temel kavramsallaştırmayı benimsemiştir (Luborsky, 1984; Rockland, 2003). Psikanalitik ya da ifade edici/yorumlayıcı [expressive/interpretative] uçta, klasik parametreler ve teknikler yer alır: sık seanslar, terapistin tarafsızlık ve çekimserlik tutumu, geçmişe olan ilgi, yorumlamaların kullanımı, direnç (hastanın sorunları hakkında konuşmakta zorlanması), aktarım (hastanın terapiste yönelik duyguları) ve karşı aktarım (terapistin hastaya yönelik duyguları) gibi kavramlara odaklanma. Bu kavramların her birini, ilerleyen bölümlerde pragmatik modelimizi açıklarken ele alacağız. Destekleyici psikoterapinin bulunduğu uçta ise ego desteği, tavsiye, rehberlik ve şimdiye daha fazla odaklanma yer almaktadır. Psikanalitik [Psychoanalytic] ya da psikodinamik [psychodynamic] psikoterapiyi (bu iki terimi eş anlamlı olarak ele alıyoruz), bu iki yaklaşımı harmanlayan ve birleştiren bir yöntem olarak görüyoruz; genellikle haftada bir veya iki kez yapılan seanslarla uygulanmaktadır.

    Günümüz yazarları psikodinamik psikoterapiyi farklı şekillerde tanımlamaktadırlar. Kernberg (1999), dinamik psikoterapiyi geleneksel psikanalitik tekniklerin dikkatli ve ölçülü bir şekilde kullanılması olarak görmektedir. Ona göre, psikodinamik psikoterapi ve psikanaliz, aktarım ve karşı aktarım süreçlerine, şu anda ve burada bilinçdışının anlamlarına, karakter analizinin önemine ve erken dönem ilişkilerin etkisine olan ortak ilgileri nedeniyle kesişmektedir. Kernberg’in iş birlikleri, aktarıma odaklanan terapiyi (transference-focused therapy) geliştirmesine yol açmıştır (Yeomans, Clarkin & Kernberg, 2015). Bu yaklaşım, sınır [borderline] kişilik bozukluğunun tedavisi için belirli teknikler içeren, kılavuzlaştırılmış bir psikodinamik terapi biçimidir. Ayrıca, daha üst düzey kişilik bozukluklarının ve genel olarak kişilik bozukluklarının psikodinamik tedavisine yönelik sistematik yaklaşımlar geliştirilmiştir (Caligor, Kernberg & Clarkin, 2007; Caligor, Kernberg, Clarkin & Yeomans, 2018).

    Gabbard, psikodinamik psikoterapinin temel amacının hastanın kendini daha iyi anlamasını sağlamak ve terapist-hasta ilişkisine odaklanmak olduğunu vurgulamakla birlikte, bunu farklı bir şekilde tanımlamaktadır. Ona göre psikodinamik psikoterapi, “terapist-hasta etkileşimine dikkatle odaklanan, aktarım ve direncin özenle zamanlanmış yorumlarıyla birlikte, terapistin iki kişilik alana katkısını derinlemesine kavrayan bir terapi biçimidir” (Gunderson & Gabbard, 1999, s. 685).

    Luborsky’nin (1984) psikodinamik psikoterapinin teori ve tekniğini sistematik hale getirmeye yönelik öncü çalışması, onun tarafından destekleyici-ifade edici psikoterapi [supportive-expressive psychotherapy] olarak kavramsallaştırılmış ve geniş çapta etkili olmuştur. Bu dinamik tedavi modeli, Book (1998) tarafından daha da geliştirilmiş ve geniş bir hasta ve durum yelpazesi için uygun olarak tanımlanmıştır. Destekleyici-ifade edici psikoterapi, çoğu kılavuzlaştırılmış psikodinamik tedavi yöntemi gibi, terapist müdahalelerini seans bazında kesin bir şekilde belirlemez; bunun yerine, genel tedavi ilkeleri ve terapistler için rehber niteliğinde yönergeler sunar. Örneğin, depresyon gibi semptomlar, kişilerarası veya içsel çatışmalar bağlamında ele alınır ve bu çatışmalar, destekleyici-ifade edici psikoterapide Temel Çatışmalı İlişki Temaları (TÇİT) [Core Conflictual Relationship Themes] (CCRT]; Luborsky & Crits-Christoph, 1990) olarak adlandırılır.

    Bateman ve Fonagy (2010), zihinselleştirmeyi [mentalization] “birbirimizi ve kendimizi öznel durumlar ve zihinsel süreçler açısından, örtük ve açık bir şekilde anlamlandırma süreci” (s. 11) olarak tanımlayarak, bunu zihnin merkezi bir işlevi olarak ele alırlar. Onlara göre, bu işlev, ciddi travma ve olumsuz yaşam deneyimlerine maruz kalan bireylerde zarar görebilir. Pek çok kişi tarafından psikodinamik terapi ailesinin bir parçası olarak kabul edilen zihinselleştirme temelli terapinin [mentalization-based therapy] terapötik mekanizması, bu kritik zihinsel işlevin yeniden kazandırılması üzerine kuruludur.

    Stephen Mitchell (1988), ilişkisel psikanalizin [relational psychoanalysis] en önemli temsilcilerinden biri olarak, bireyin erken dönem kişilerarası matrisine, hasta ile terapist arasındaki bağlantının karmaşıklığına ve psikolojik yaşamın itici gücünün dürtülerden ziyade ilişkiler olduğuna vurgu yapmıştır. İlişkisel psikanaliz, psikoterapötik sürecin tek kişilik bir sistemden (yalnızca hastaya odaklanan) iki kişilik bir sisteme (terapist-hasta ilişkisini merkeze alan) geçiş yapmasına öncülük etmiştir.

    McWilliams (2004), psikodinamik psikoterapinin özünü farklı bir şekilde tanımlayarak, terapistin duyarlılığına [sensibility] odaklanır. Ona göre, merak ve hayranlık tutumu, karmaşıklığa saygı, özdeşim ve empatiye yatkınlık, öznelliğe ve duygulanıma değer verme, bağlanmaya dair derin bir kavrayış ve inanç kapasitesi, psikodinamik terapistin yaklaşımının temelini oluşturur. Her ne kadar esas çaba keşfedici [exploratory] ve reflektif [reflective] olsa da, onun ilgisi teknik ayrıntılardan çok terapistin yönlendirmeye çalıştığı sürece yöneliktir.

    Özetle, günümüzde psikodinamik psikoterapi pratiğini, bir kısmı keşif odaklı, bir kısmı ise destekleyici olan çeşitli tekniklerin (Bkz. Tablo 1.1) önemli bir terapötik ilişki bağlamında kullanıldığı bir bileşim olarak görmekteyiz. Seanslar, terapötik ilişkinin kendi başına etkili olacak düzeyde bir yoğunluk kazanmasını sağlayacak sıklıkta, genellikle haftada bir veya iki kez gerçekleştirilir. İncelediğimiz tüm tanımlamalarda aktarım ve karşı aktarım süreçlerine verilen önem ve hasta ile terapist arasındaki ilişkinin karmaşıklığı ortak noktalar olarak öne çıkmaktadır; bu yönleriyle psikodinamik psikoterapi, kendine özgü ve ayırt edici bir yaklaşımdır.

    Tablo 1.1. Günümüzde Psikodinamik Psikoterapinin Temel Özellikleri
    Keşif odaklı, yorumlayıcı ve destekleyici müdahalelerin uygun şekilde kullanılması
    Sık seanslar
    Acı verici duygulanımları açığa çıkarma, geçmişte yaşanan zorlayıcı deneyimleri anlama vurgusu
    Duygusal deneyimi kolaylaştırma, içgörüyü artırma ve uyumu geliştirme hedefi
    Terapötik ilişkiye odaklanma; aktarım ve karşı aktarım süreçlerine dikkat
    Farklı terapistlerin farklı şekillerde uygulayabileceği geniş bir teknik yelpazesinin kullanımı

    Psikoterapi alanında, farklı terapi türlerinin entegrasyonuna yönelik geniş çaplı bir eğilim bulunmaktadır; bu yaklaşım, her ekolün en etkili unsurlarını bir araya getirerek hastaya özel uyarlanmasını mümkün kılar. Terapistler genellikle tek bir kuramsal yönelimle eğitim alıp kimlik kazanmakta, ancak zamanla farklı bakış açılarını da eklemektedirler. İnsan davranışının karmaşıklığını kabul eden Eubanks, Goldfried ve Norcross (2019), psikoterapilerin bir “çoklu evreni [multiverse]” olduğunu öne sürerek, psikoterapi entegrasyonunun giderek artacağını savunmaktadır. Bu eğilim, özellikle zihinsel süreçlerin nörobiyolojik temellerine dair artan anlayış ve bireysel deneyim üzerinde kültür ile sosyal bağlamın etkisinin -terapi odası dahil- daha fazla kabul görmesi ile birlikte hızlanacaktır.

    Burada sunduğumuz psikodinamik terapi modeli, saf bir yaklaşımdan ziyade daha bütünleştirici [integrative] bir yapıya sahiptir; ancak yine de duygusal keşif, seans sıklığı ve aktarım ile karşı aktarım süreçlerine verilen dikkati temel psikodinamik unsurlar olarak içermekte ve vurgulamaktadır. Beth’in tedavisinde, terapistin onun öfkesine ve güvensizliğine nasıl yanıt vereceğini belirlemesi gerekmektedir. Terapist, destekleyici bir yaklaşım benimseyerek Beth’e terapinin güvenli bir alan olduğunu ve onu eleştirmek, kontrol etmek ya da yargılamak gibi bir niyetinin olmadığını hatırlatabilir. Bu, birçok farklı terapi türünde yaygın olarak kullanılan destekleyici bir müdahale olacaktır. Alternatif olarak, Beth’in algısında bir çarpıtma olduğunu belirterek, onun bu algıyı sorgulamasını sağlayabilir ve algısının kanıtlarını değerlendirmesini isteyebilir. Bu ise bilişsel terapinin bir müdahalesidir. Ancak terapist, Beth’in öfkeli duygularını odada tutarak onları yatıştırmaya veya tartışarak çürütmeye çalışmak yerine, bu duyguların varlığını kabul etmesine yardımcı olabilir. Beth’in hislerini gözlemlemesine ve bunları daha önce ele aldıkları temalarla bağlantılandırmasına destek olabilir. Bu son yaklaşım, psikodinamik psikoterapiye özgüdür.

    PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİNİN DEĞERİ

    Psikodinamik terapi, hem entelektüel hem de klinik alanlarda, özellikle bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve onun türevleriyle rekabet etmektedir. Ancak, psikodinamik terapinin kanıt temeli [evidence base] sağlamdır ve hem ruh sağlığı profesyonelleri arasında hem de çağdaş Batı kültüründe güçlü bir yer edinmiştir.

    Ampirik Veri Tabanı

    Barber, Muran, McCarthy, Keefe ve Zilcha-Mano (2021), psikodinamik terapinin randomize klinik deneylerini kontrol koşulları ve diğer aktif tedavilerle karşılaştıran bir dizi meta-analiz gerçekleştirmiştir. Bu çalışmaların özetleri, depresyon, anksiyete bozuklukları ve kişilik bozuklukları için ayrı ayrı yapılmıştır. Üç meta-analizin sonuçları, psikodinamik terapinin kontrol koşullarına kıyasla anlamlı ölçüde daha etkili olduğunu ve alternatif tedavilerle karşılaştırıldığında etkinlik açısından bir fark göstermediğini ortaya koymuştur (Bkz. aşağıdaki bilgi kutusu). En güncel olarak, Leichsenring ve çalışma arkadaşları (2023), ampirik olarak desteklenen tedaviler için güncellenmiş kriterlere dayalı bir şemsiye/genel inceleme [umbrella review] gerçekleştirmiş ve psikodinamik terapinin bu bozukluklar için güçlü bir şekilde önerildiği sonucuna varmıştır.

    Derinlemesine İnceleme: Psikodinamik Terapi Sonuç Araştırmaları
    Barber ve çalışma arkadaşları (2021), depresyon, anksiyete ve kişilik bozuklukları için psikodinamik terapiye yönelik bir dizi meta-analiz gerçekleştirmiştir. Psikodinamik terapiye ilişkin klinik deneyler, kontrol koşulları ve diğer aktif tedaviler ile karşılaştırılmıştır.
    Depresyon için, psikodinamik terapi ile kontrol koşulları arasındaki karşılaştırmayı içeren 12 çalışma bulunmuştur. Psikodinamik terapi, kontrol koşullarına kıyasla orta büyüklükte bir etki büyüklüğü ile daha iyi sonuçlar vermiştir (g = –0.58, p < .001; Barber ve ark., 2021). Beklendiği gibi, bekleme listesiyle karşılaştırıldığında, psikodinamik terapi aktif kontrol koşuluna (örneğin, standart tedavi veya placebo tedavisi) kıyasla daha etkili olmuştur. Ancak her iki durumda da, psikodinamik terapi anlamlı şekilde daha etkili bulunmuştur (Barber ve ark., 2021).
    Depresyon için psikodinamik terapiyi aktif tedavilerle, özellikle Bilişsel-Davranışçı Terapi (BDT) ile karşılaştıran 20 randomize klinik çalışma bulunmuştur. Meta-analiz sonuçlarına göre, tedavi bitiminde psikodinamik terapi ile diğer aktif tedaviler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (g = –0.01). Aynı durum, yalnızca BDT ile karşılaştırılan çalışmalarda da geçerliydi (g = 0.24, p = .13). Benzer bulgular, takip değerlendirmelerinde de elde edilmiştir.
    Barber ve çalışma arkadaşları (2021), psikodinamik terapinin anksiyete bozuklukları için etkinliğini incelemek amacıyla, randomize kontrollü çalışmalarda (RKÇ) ele alınan tüm anksiyete bozukluklarını tek bir grup altında toplamıştır, çünkü her bir anksiyete bozukluğu için yeterli sayıda bağımsız çalışma bulunmamaktaydı. Beklendiği gibi, psikodinamik terapinin kontrol koşullarıyla karşılaştırıldığı yedi RKÇ, psikodinamik terapinin kontrol gruplarına kıyasla daha etkili olduğunu göstermiştir (büyük etki büyüklüğü, g = –0.94). Ancak, aktif tedavilerle karşılaştırılan 15 çalışmada, psikodinamik terapi ile diğer aktif tedaviler arasında tedavi bitiminde anlamlı bir fark bulunmamıştır (g = –0.01, p = .945). Ayrıca, psikodinamik terapi ile BDT karşılaştırması ile psikodinamik terapi ve BDT dışındaki aktif tedavilerin karşılaştırması arasında da anlamlı bir fark görülmemiştir (BDT için g = 0.07, p = .757). Benzer sonuçlar takip değerlendirmelerinde de elde edilmiştir.
    Bu meta-analiz, kişilik bozukluklarının herhangi bir türü için psikodinamik terapinin diğer koşullarla karşılaştırıldığı 16 çalışmayı da içermektedir ve çeşitli sonuç ölçütlerine odaklanmıştır. Araştırmacılar, yalnızca temel kişilik bozukluğu semptomlarına odaklanmıştır. Kontrol koşulunu içeren beş çalışmada, psikodinamik terapinin kontrol koşullarına kıyasla daha etkili olduğu bulunmuştur (g = –0.63, p = .002). Ancak, temel kişilik bozukluğu semptomlarını inceleyen ve psikodinamik terapi ile diğer tedavileri karşılaştıran yedi çalışmada, tedaviler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (g = 0.05, p = .708).
    Özetle, depresyon, anksiyete bozuklukları ve kişilik bozuklukları için yapılan bu üç psikodinamik terapi meta-analizi, psikodinamik terapinin kontrol koşullarına kıyasla anlamlı ölçüde daha etkili olduğunu ve diğer aktif tedavilerle karşılaştırıldığında etkinlik açısından bir fark göstermediğini ortaya koymuştur.

    Bu meta-analitik bulguların, psikodinamik terapinin etkinliğine dair mevcut literatürü yansıttığına inanıyoruz ve psikodinamik terapinin diğer tedavilere kıyasla daha az etkili olduğunu öne süren çok az sayıda çalışma bulunduğunu not etmek istiyoruz. Günümüzde, psikodinamik terapi, yetişkinlerde depresyon için önerilen tedaviler arasında yer almaktadır (American Psychological Association, 2021; bkz. www.apa.org/depression-guideline/decision-aid-adults.pdf).

    Uzun süredir kullanılan birçok terapi türü gibi, “tedavinin [the treatment]” neyi kapsadığı net bir şekilde tanımlanması zor olduğundan, bilimsel olarak test edilmesi de güçtür. Bu nedenle, çeşitli araştırmacılar psikodinamik terapi için kılavuzlar geliştirmişlerdir. Bunlar arasında, Luborsky’nin (1984) destekleyici-ifade edici terapi [supportive–expressive therapy] kılavuzu (Book, 1998) ve Yeomans ve çalışma arkadaşlarının (2015) aktarıma odaklı psikodinamik terapi [transference-focused psychodynamic psychotherapy] kılavuzu bulunmaktadır; bu yöntem [aktarım odaklı terapi] özellikle borderline kişilik bozukluğu tedavisine yönelik olarak geliştirilmiştir. Diğer güncel psikodinamik terapi kılavuzları arasında Abbass ve Macfie’nin (2013) yoğun kısa süreli dinamik psikoterapi [intensive short-term dynamic psychotherapy] üzerine çalışmaları, Milrod ve çalışma arkadaşlarının panik bozukluğu (Busch, Milrod, Singer & Aronson, 2012), çocuk ve ergen anksiyetesi (Preter, Shapiro & Milrod, 2018) ve travma (Busch, Milrod, Chen & Singer, 2021) alanlarındaki çalışmaları ile Diamond, Yeomans, Stern ve Kernberg’in (2021) patolojik narsisizmin tedavisine yönelik çalışmaları yer almaktadır.

    Bazı klinisyenler, kılavuzlaştırılmış [manualized] tedavilerde, terapötik ilişki içindeki benzersiz kişisel bağın kaybolup kaybolmadığı konusunda şüpheci yaklaşmıştır. Ancak, Vinnars, Hauschild ve Taubner (2005), İsveç sağlık sisteminde kişilik bozukluğu olan hastalar için kılavuzlaştırılmış, süre sınırlı destekleyici-ifade edici terapinin, açık uçlu ve kılavuzlaştırılmamış, toplum temelli terapiyle etkinliğini karşılaştırmıştır. Araştırmalarında, birinci ve ikinci yıl takiplerinde iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadığını göstermişlerdir.

    Bu bulgular önemli bir ilerleme kaydetse de birçok soruyu gündeme getirmektedir. Bu kılavuzlaştırılmış tedaviler, psikodinamik psikoterapi tekniklerinin tüm yönlerini mi yansıtmaktadır, yoksa yalnızca belirli unsurları mı seçmektedir? Teknik açısından en önemli unsurlar nelerdir, değişimi en etkili şekilde ne sağlar ve bu değişim hangi türden bir değişimdir?

    Derinlik

    Psikodinamik terapi, neredeyse bir asırdır psikoterapötik yeniliğin bir kuluçka merkezi olmuştur; bu nedenle büyük bir değer taşımaktadır. Günümüzde uygulanan pek çok psikoterapi yöntemi -ve zaman içinde geliştirilip terk edilen birçok yaklaşım- psikodinamik terapiden doğmuştur. Daha sonraki tedavi yöntemleri, kavramsal olarak Freudyen mirastan türetilmiş ya da bu gelenek içinde eğitim almış veya ona maruz kalmış kişiler tarafından geliştirilmiştir. Biz, terapinin derinliğinin, kişilerarası etkileşimin yoğunluğunun ve kişisel olarak büyük önem taşıyan meseleler tartışıldığında ortaya çıkan içsel anlam hissinin, yaratıcı düşünceyi teşvik ettiğini öne sürüyoruz. Belki de bu yüzden psikodinamik terapi, yeni fikirlerin gelişmesi için verimli bir zemin oluşturmuştur. Bu yaklaşım, empati yeteneği yüksek bireyleri kendine çeker ve hasta ile derin duygusal etkileşime dayalı anlamlı bir model sunar. Beth ile çalışmak terapist için zorlayıcı ve duygusal olarak yoğun bir deneyimdi. Sıkı bir şekilde belirlenmiş bir protokolü takip etmek, terapistin aynı düzeyde kişisel katılımını ve merakını uyandırmayabilirdi.

    Derin bir terapi, temel sorunları ve özsel çözümleri ele alan bir yaklaşımdır. Bireyi derinlemesine dönüştürmeyi amaçlar ve iyileşme [cure] kavramına yaklaşır. Daha derin bir terapi, kendi kendini ifade eder ve kendi içsel gerekçesini sağlar. Günümüzde psikodinamik terapi, psikoterapi alanında derinliğin temsilcisi olma görevini üstleniyor olabilir.

    Psikodinamik Anlatı Kültüre İşlenmiştir

    Psikodinamik terapi, Freudyen fikirlerin çağdaş Batı kültürüne nüfuz etmiş olması ve diğer kültürleri de etkilemiş olması nedeniyle büyük bir değere sahiptir. Bilinçdışı, erken çocukluk deneyimlerinin sonraki yaşam üzerindeki etkisi, içsel çatışmanın normal bir durum olması, bağlanmanın karmaşıklığı, gelişim evreleri ve anksiyetenin yaygınlığı gibi kavramlar, adeta içinde yaşadığımız kültürel atmosferin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu kavramlar, Batı kültürünün birey, yaşam döngüsü ve kişilerarası ilişkiler anlayışına derinden işlemiştir. Dolayısıyla, bu fikirler dünya görüşümüzü şekillendirirken, psikoterapi yaklaşımlarının da bu inançları içermesi, onlara referans vermesi ve onları kapsaması gerekmektedir. Nitekim, Jerome Frank (Frank & Frank, 1991), terapinin içinde bulunduğu kültürün hakim değerlerini yansıtması ve bireye bu dil aracılığıyla hitap etmesi gerektiğini öne sürmüştür. Son birkaç on yılda beşeri bilimlerde psikanalize ve Freud’a yönelik artan ilgi, bu fikirlerin Batı kültürel ve entelektüel geleneğine ne kadar derinlemesine yerleştiğini gözler önüne sermektedir.

    Batı dışı kültürler ve Batı içindeki alt kültürler, psikanalitik kavramların bazılarına alternatif yaklaşımlar barındırmaktadır; örneğin, bireyden ziyade kolektifin önemi, aile üyelerinin rolleri, tanımları ve işlevlerine dair farklı anlayışlar gibi unsurlar, psikanalitik düşüncenin Batı merkezli bakış açısını sorgulamamıza olanak tanımaktadır. Bu farkındalık, deneyimin hangi yönlerinin evrensel olduğunu ve hangilerinin kültür tarafından şekillendiğini daha iyi anlamamızı sağlar. Bu farklı perspektifler, psikanalitik kültürün bazı yönlerine eleştirel bir bakış getirirken, aynı zamanda psikanalitik tekniklerin, geliştikleri bağlamın ötesinde nasıl anlam kazanabileceğini düşünmemize olanak tanır.

    Psikodinamik temelli tedavilerin, özellikle kişisel bir anlatının [personal narrative] yeniden yazılması üzerine yoğunlaştığını öne sürüyoruz. Anlatısal bir anlam geliştirme ihtiyacı, insan doğasının temel bir özelliğidir ve bu ihtiyaç, anlatı geleneğinde, edebiyatta, sanatta ve hemen herkesin hayatının bir noktasında hissettiği otobiyografik anlatım dürtüsünde kendini göstermektedir. Psikodinamik terapi, bu temel insani görevi bir meydan okuma olarak ele alır ve hastaların kendi hikâyelerini anlatmalarını ve derinlemesine yeniden şekillendirmelerini teşvik ettiği için güncelliğini korumaya devam eder.

    Terapistler İçin Terapi

    Terapistler, kendi tedavileri için genellikle psikodinamik psikoterapiyi tercih etmektedir; bu durum, psikiyatri asistanlarını konu alan bir çalışmada da belgelenmiştir (Habl, Mintz & Bailey, 2010). Gözlemlerimize göre, diğer terapi alanlarında eğitim görenler de sıklıkla dinamik yönelimli tedavileri seçmektedir. Ancak, diğer psikoterapi türlerinin hızla yaygınlaştığı bir dönemde bunun neden böyle olduğu ilginç bir sorudur. Terapistler genellikle mesleklerinin erken dönemlerinde kendi terapilerine başlarlar ve bu süreçte öğretmenleri ve mentorlarından etkilenirler; dolayısıyla terapi tercihleri kuşak etkisini [cohort effect] yansıtıyor olabilir. Daha yeni psikoterapi yaklaşımlarının giderek daha baskın hale gelmesi ve bu yaklaşımları benimseyenlerin eğitim ve mentorluk alanında daha fazla yer edinmesiyle birlikte, psikodinamik terapi gelecekte daha az tercih edilen bir seçenek haline gelebilir.

    Ancak terapistler, psikodinamik psikoterapiyi özellikle kendileri için faydalı buldukları için de tercih ediyor olabilirler. Belki de terapistler, psikodinamik terapinin derinliğini ve anlatıya verdiği açık önemi kişisel olarak daha anlamlı bulmaktadırlar. Bu yaklaşımın duygulanıma vurgu yapması ve yoğun duygusal deneyimleri anlama yolları sunması, terapistlerin zor durumdaki ve acı çeken bireylerle çalışırken ihtiyaç duydukları netliği ve dayanıklılığı geliştirmelerine yardımcı olabilir. Ayrıca, psikodinamik terapinin terapötik ilişkiye yoğun şekilde odaklanması, terapistlerin eyleme dökme [enactment], aktarım [transference] ve karşı aktarım [countertransference] süreçlerini daha iyi anlamalarına olanak tanımaktadır.

    Psikodinamik Psikoterapinin Değişen Yüzü

    20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan tedavilerin çok azı günümüzde hala tanınır bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Freud’un dönemine ait diğer tıbbi tedavilerin neredeyse tamamı tarihe karışmıştır. Ancak psikodinamik terapinin güncelliğini koruması, yalnızca onun kalıcı değerine değil, aynı zamanda on yıllar boyunca sürekli olarak gözden geçirilmesine ve yeniden şekillendirilmesine de işaret etmektedir.

    Teori ve teknikteki değişimleri yönlendiren yeni fikirler ve yeni bilgiler, ayrıca psikodinamik terapinin kullanım biçimini şekillendiren güçlü sosyal dinamikler bulunmaktadır (Bkz. Tablo 1.2). Aşağıda, bu değişime yön veren en güncel etkiler detaylandırılmaktadır.

    Tablo 1.2. Psikodinamik Psikoterapide Değişimi Şekillendiren Yeni Fikirler, Bilgiler ve Sosyal Dinamikler

    Yeni Bilgiler ve Sosyal Dinamikler Psikoterapi Teorisi ve Tekniğindeki Değişimler
    Cinsiyet, ırk, etnisite ve LGBTQ+ kimliğinin psikoterapi teorisi ve uygulaması üzerindeki önemiSistemik ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer önyargı ve ayrımcılık biçimlerine artan dikkat; hasta ve terapistin özgül kimlikleri ve geçmişlerinin önemine yönelik artan odaklanma
    Terapötik ittifakın önemine yönelik artan farkındalıkTerapötik ittifakı geliştirme ve kopmaları onarmaya yönelik yeni teknikler
    Fantezi [fantasy], şema [schema] ve patojenik düşünce [pathogenic thoughts] kavramlarının yakınsamasıTravmatik deneyimlerden kaynaklanan şemalara verilen önemin artması
    Travmanın gerçekliği; terapötik ilişkinin hasta ve terapist faktörlerinin bir sonucu olduğu; travmanın bedensel etkisine yönelik farkındalıkDaha az hiyerarşik bir tedavi ilişkisi, sürecin anlık yönlerine daha fazla dikkat, travmanın bedensel belirtilerine odaklanma
    Anlatının önemiAnlatının yeniden yazılması terapinin odak noktasıdır
    Terapötik ilişkinin ortak inşa edildiğinin kabul edilmesiTerapistin kendini daha fazla açması, sürece yönelik daha dikkatli bir odaklanma
    Pozitif psikolojiKaraktere [character], olumlu duygulara ve gelişime odaklanma
    Psikoterapinin diğer tedavilerle birlikte ele alınması gerekliliğiPsikoterapinin genel tedavi planındaki rolünün netleştirilmesi
    Psikoterapinin nörobiyolojik temellerine yönelik anlayışPsikanalitik kavramlara ek bilimsel kanıtlar sağlayabilir
    Verimlilik kaygısıSüre sınırlı tedavi; tekniklerde ve amaçlarda [goal] değişimler
    Yeni teknoloji, büyük dil modelleriPsikoterapiye erişimde iyileşmeler, sanal terapide tekniklerde değişimler, uygulama verilerinin toplanması, rutin sonuç izlemesi

    Not: lgbtq+, lezbiyen, gey, biseksüel, transgender ve queer/sorgulayan.

    Birçok Batı ülkesi, ırkçılık, sömürgecilik, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı, homofobi ve transfobi geçmişleriyle ve bunların çeşitli bilinçdışı önyargılar şeklindeki yansımalarıyla yüzleşmeye başlamıştır. Psikanalitik düşüncenin erken dönem kültürel bağlamının -yani 20. yüzyılın başlarındaki Viyana’nın- incelenmesi, çarpıcı cinsiyet, sosyal sınıf ve ırk önyargılarını açığa çıkarmıştır. Bu durum, psikodinamik düşüncede içkin olan varsayımların ve ruh sağlığı alanındaki eğitim ile meslek örgütlerinde varlığını sürdüren yapısal ırkçılık ve cinsiyetçiliğin sorgulanmasını gerekli ve kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu süreç, hasta-terapist ilişkisine yönelik daha geniş kapsamlı bir düşünme ve eleştirel analiz yapma fırsatını doğurmuş, terapötik ilişkinin her iki tarafın kişisel geçmişi ve özelliklerinden nasıl etkilendiğine dair çok daha yakın bir farkındalığın gelişmesini sağlamıştır. Terapistlerin, kendi kişisel deneyimlerinin sınırlılıklarını fark etmeleri ve kendi tepkileri ile tutumlarına karşı açık, sorgulayıcı bir tutum içinde olmaları gerekmektedir (Connolly Gibbons ve ark., 2012; Leichsenring & Schauenburg, 2014). Hastanın deneyimini, onun ırkı, kültürü, cinsiyeti ve cinsel kimliği açısından anlamaya çalışmak için alçakgönüllülük ve merak gereklidir (Tao, Owen, Pace & Imel, 2015) ve terapötik ilişkiyi değerlendirirken hem hasta hem de terapistin kimliklerini ve farklılıklarını dikkate almak önemlidir (Quiñones, Woodward & Pantalone, 2017)

    Terapötik ittifakın tedavi sonucuna etkisi, psikoterapi araştırmalarında en tutarlı bulgulardan biri olmuştur. Flückiger, Del Re, Wampold ve Horvath (2018), terapötik ittifak ile terapi sürecindeki (yalnızca ilk seansta değil) tedavi sonucu arasında güçlü bir ilişki bulmuştur. Terapötik ittifakın, tedavi sonuçlarındaki değişkenliğin yalnızca küçük bir bölümünü açıklamasına rağmen (Barber, 2009), bu bulgu tekrarlanan araştırmalarla doğrulanmıştır. Farklı psikoterapi türleri sonuç açısından anlamlı ölçüde farklılık göstermediğinden, güçlü bir terapötik ittifakın geliştirilmesi, tüm psikoterapi yaklaşımlarında ortak bir başarı yolu sunmaktadır.

    Güncel bulgular, terapötik ittifakın farklı psikoterapilerde farklı roller üstlendiğini göstermektedir. BDT tedavilerinde, terapötik ittifak etkili bir tedavinin arka planında yer alan, genel ve özgül olmayan bir faktör olarak işlev görme eğilimindeyken, psikodinamik terapilerde ise aktif bir bileşen olarak rol oynayabilmektedir (Zilcha-Mano & Fisher, 2022). Terapötik ittifakın önemine yönelik artan farkındalık ve ittifaktaki kopuklukları ele alma tekniklerinin geliştirilmesi, ittifakın baştan sona terapötik bir unsur haline gelmesini sağlamaya yönelik yeni yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Terapötik ittifaktaki kopmalar kaçınılmazdır ve giderek daha net hale gelen bir bulgu, bu kopmaların onarılmasının yalnızca gerekli olmadığı, aynı zamanda kopma ve onarım döngüsünün etkili bir terapötik ilişkinin temel bir özelliği olabileceğidir. Bu durum, terapistin potansiyel ve gerçekleşmiş ittifak kopmalarına dikkatle odaklanmasını ve bu kopmaların nasıl onarılabileceğini değerlendirmesini gerektirir. (Bu konu, 4. bölümde daha ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır.)

    Psikanalitik yaklaşımdaki bilinçdışı fantezi [unconscious fantasy] kavramı ile şema terapisi ve BDT’de kullanılan şema [schema] kavramı arasında bir yakınsama bulunmaktadır. Şemalar, erken yaşam deneyimlerinden gelişen ve sonrasında çarpıtılmış algılar tarafından sürdürülen derin bilişsel yapılardır; bunların kalıcılığı, psikopatolojinin özünü oluşturur (Young, Klosko & Weishaar, 2006). Bu kavram, Luborsky ve Crits-Christoph’un (1990) Temel Çatışmalı İlişki Temaları (TÇİT) modeli ile benzerlik taşımaktadır; TÇİT, kişilerarası bağlamda şekillenen bir şemaya örnek teşkil etmektedir. Slap ve Slap-Shelton’ın (1991) psikanalitik teoriyi bir şema modeli etrafında yeniden formüle etmesi, çocuklukta gelişen merkezi bir travmatik senaryonun [a central traumatic scenario] semptomların ortaya çıkmasına neden olduğunu öne sürmektedir. Benzer şekilde, kontrol-ustalık teorisi [control–mastery theory], Mount Zion Psikoterapi Araştırma Grubu tarafından geliştirilmiş bir psikanalitik model olup, semptomların “bilinçdışı patojenik inançlardan [unconscious pathogenic beliefs]” kaynaklandığını savunmaktadır; bu inançlar, bireyin travmatik olaylara dair bilinçdışı çıkarımlarından oluşur (Weiss, Sampson & Mount Zion Psychotherapy Research Group, 1986). Tüm bu yaklaşımlar, zihnin bilişsel ve düşünsel düzeyde işleyen derin organizasyon ilkelerine işaret etmektedir. Şemalar veya travmatik senaryolar, bireyin sonraki algılarını, duygularını ve düşüncelerini önemli ölçüde şekillendirmektedir.

    Travma yaşamış bireylere yönelik özel bir dikkat gösterme gerekliliği yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu gereklilik, travmanın sosyal bağlamının fark edilmesini de içerir; çünkü sosyal çevre, dayanıklılığı destekleyebilir veya engelleyebilir. Ayrıca, travmatik deneyimlerin doğrulanmasının kritik önemi ve sağlık sistemlerinde travmanın tekrarını önlemeye yönelik duyarlılığın artırılması da bu kapsamda ele alınmaktadır. Psikodinamik çerçeve, hastanın iç dünyasında fantezilerin ve uzlaşma [compromise] süreçlerinin rolünü açığa çıkarırken, travma yaşamış bireyler için bu unsurlara verilen dikkatin, hastanın gerçek yaşantısını kabul etmekle dengeli bir şekilde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım değişikliği, gerçekliğe daha fazla vurgu yapılmasını, terapötik süreçte daha fazla iş birliği sağlanmasını ve aktarım olaylarına daha seçici bir dikkat gösterilmesini beraberinde getirmektedir. Travmanın bedensel etkilerinin anlaşılması, halen tam olarak çözümlenmemiş bir alan olmakla birlikte, psikoterapötik tedavide vazgeçilmez bir unsur olarak kabul edilmektedir.

    Tıpkı akademik beşeri bilimler alanlarında metinlerin eleştirel incelenmesinin analiz için temel oluşturması gibi, anlatının iyileştirme sürecinde kullanılması tıp alanında da giderek daha fazla kabul görmekte ve psikanalistler tarafından uzun süredir incelenmektedir (Spence, 1982). Anlatısal tıp [narrative medicine] kavramına yönelik ilgi artmaktadır (Charon, 2006); bu yaklaşım, hastanın kişisel hikâyesini anlama, yönetme ve iyileşme sürecinde merkezi bir unsur olarak ele almaktadır. Bu gelişmeler, psikoterapide anlatının rolüne yönelik artan bir ilgiye yol açmıştır (Madigan, 2019). Coombs ve Freedman (2012), anlatı terapisinde “mevcut olmayan ancak örtük” [absent but implicit] unsurların göz önünde bulundurulmasını, ayrıca hikâyelerin geliştirilmesi ve “yoğunlaştırılması [thickening]” gerektiğini vurgulayan özel uygulamalar önermektedir. Bizim bakış açımıza göre, psikoterapinin temel görevi, hastanın yaşamını ve deneyimlerini, daha karmaşık ve işlevsel bir anlatıya dönüştürerek, yeniden yazmasına yardımcı olmaktır.

    Terapötik ilişkinin tek kişilik [one-person] bir modelden iki kişilik [two-person] bir modele geçişi, aktarım-karşı aktarım etkileşiminin hem hastanın hem de terapistin bilinçdışı süreçleri tarafından ortaklaşa inşa edildiği anlayışıyla şekillenmiş ve bu değişim, tedavi ilişkisinin inceliklerine dair kavrayışımızı önemli ölçüde genişletmiştir. An be an [minute-to-minute] etkileşimlerin inceliklerine daha fazla dikkat edilmesi, terapistin kabul edici ancak kendini sorgulayıcı bir bakış açısını koruma gerekliliği ve gerçeğin öznelliğine dair artan farkındalık, intersubjektif [intersubjective] veya ilişkisel [relational] perspektifin temel özellikleridir. Bu yeni gelişmeler doğrultusunda önerilen teknikler arasında, terapistin kendini daha fazla açması ve terapötik sürecin, terapistin tutumları, düşünceleri ve duygularından kaynaklanan yönlerine daha yakından odaklanması yer almaktadır (Mitchell, 1988).

    Pozitif psikoloji alanı, olumlu duygular, mutluluk ve olumlu deneyimi artırmaya yönelik teknikleri araştırarak psikoterapiye yeni bir bakış açısı sunmaktadır (Jankowski ve ark., 2020; Peterson, 2006; Rashid, 2015; Seligman, 2002). Bu alanın katkıları arasında karakter [character] ve erdem [virtue] kavramlarına yapılan vurgu, olumlu duyguların olumsuz duygulardan görece bağımsız olduğu fikri ve öznel tatmini artırmaya yönelik müdahaleler yer almaktadır. Her ne kadar pozitif psikoloji çalışmaları yalnızca olumlu deneyimleri artırmaya odaklanma eğiliminde olsa da, bu yaklaşım daha geleneksel psikodinamik tekniklerle entegre edilebilir (Summers & Lord, 2015).

    Geleneksel olarak, psikoterapi kendi içinde, diğer tedavilerle olan entegrasyonundan ayrı bir alan olarak incelenmiştir; ancak psikofarmakoloji, çift ve sistem terapisi ile eğitimsel ve davranışsal müdahaleler gibi yaklaşımlarla sıklıkla birlikte kullanıldığı gerçeği göz ardı edilmiştir. Bu tedaviler arasındaki olası sinerji (ve aynı zamanda gerilim) yeni yeni araştırılmaya başlanmıştır. Psikoterapinin, depresyonun akut evre tedavisinin ardından ardışık entegrasyonunun (ilaç veya psikoterapi ile) nüks ve tekrarlamayı azalttığına dair bulgu, bu yeni nesil araştırma çalışmalarından elde edilen yakın tarihli bir bulguya örnektir (Guidi & Fava, 2021). Bu tür bulgular, psikoterapinin genel olarak tedavi süreçlerindeki rolünü daha iyi anlamamıza yardımcı olurken, aynı zamanda spesifik psikoterapi yaklaşımlarının doğal klinik ortamlarda nasıl işlediğini de daha açık hale getirmektedir.

    Yeni nörobiyolojik bulgular, psikoterapinin beyin üzerindeki etkilerini gözler önüne sererek, psikoterapötik değişimin ve belirli psikoterapilerin yol açtığı özgül değişimlerin daha iyi anlaşılmasının önünü açmaktadır. Psikodinamik terapiye ilişkin nörogörüntüleme bulgularının bir incelemesi, etkili psikodinamik tedavinin, limbik sistem, orta beyin ve prefrontal bölgelerde sinaptik veya metabolik aktivitenin normalleşmesi ile ilişkili olduğunu göstermektedir (Abbass, Nowoseiski, Bernier, Tarzwell & Beutel, 2014). Nörogörüntüleme, başarılı tedavilerde hedeflenen nörobiyolojik mekanizmaları aydınlatma potansiyeline sahiptir. Her ne kadar şu anda nörogörüntüleme verilerini kullanarak müdahaleleri test etmek ve iyileştirmek mümkün olmasa da, bu gelecekte mümkün olabilir.

    Psikodinamik psikoterapinin uygulamasında değişime yol açan birçok sosyal dinamik bulunmaktadır. Hasta savunuculuğu organizasyonları, hastaların güçlenmesi için hastalıklar hakkında bilgi sahibi olmanın önemini vurgulamaktadır. Bu durum, semptomların ve hastalıkların doğası, tedavi alternatifleri ve tedavilerin kendisi hakkında eğitici müdahaleleri teşvik etmektedir (Walitzer, Dermen & Connors, 1999). Bilinçli onam gerekliliği, yalnızca tıbbi ve cerrahi tedavilerle sınırlı kalmayıp psikoterapi alanına da yayılmıştır. Bu süreç, tanı ve tedavi seçimi ile psikoterapiye başlamanın daha açık ve şeffaf bir hale gelmesine katkıda bulunmuştur. Bazı uzmanlar, psikoterapinin risklerini de içeren açık bir bilinçli onam sürecinin, tıpkı tıbbi bakım sistemindeki diğer prosedürlerde olduğu gibi, psikoterapi için de standart hale geleceğini öngörmektedir.

    Verimlilik kaygısının artması, süre sınırlı tedavilerin yaygınlaşmasına yol açmıştır (örneğin, Barber & Ellman, 1996; Crits-Christoph, Barber & Kurcias, 1991). Hem hastalar hem de ödeme yapanlar tedavinin hızına daha fazla odaklanmaktadır, oysa ki psikodinamik terapinin toplumda uygulandığı şekliyle maliyet açısından etkili olduğuna dair yeterli kanıt bulunmaktadır (Lazar, 2014). Bu eğilim, semptomları hedeflemeye ve tedavi hedeflerine odaklanmaya yönelik bir teknik yenilik ve hedeflerin yeniden değerlendirilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Tedavi süresini ve maliyetini azaltmaya yönelik baskılar, psikoterapinin yalnızca semptomları azaltması mı gerektiği yoksa sağlıklı gelişimi mi teşvik etmesi gerektiği sorusunu gündeme getirmiştir. Bunun yanı sıra, belirli psikodinamik tedavilerin belirli bozukluklara odaklanmasına olan ilgi de artmıştır (örneğin, panik bozukluğu için Milrod, Busch, Cooper & Shapiro, 1997; yaygın anksiyete bozukluğu için Crits-Christoph, Connolly Gibbons, Narducci, Schamberger & Gallop, 2005). Öte yandan, yakın zamanda yapılan bir randomize klinik çalışma, İngiltere sağlık sisteminde 18 ay boyunca haftalık psikodinamik terapi alan hastaların, standart tedavi gören hastalara kıyasla daha az depresif olduğunu ve sosyal açıdan daha iyi uyum gösterdiğini ortaya koymuştur.

    Son olarak, teknoloji psikoterapinin geleceğini derinden şekillendirmektedir. Sanal terapinin [virtual therapy] yaygınlaşması, pandemi öncesinde başlamış olmakla birlikte, karantina ve kısıtlamalarla birlikte dramatik bir şekilde hızlanmış, bu durum erişimi iyileştirirken teknik ve sonuçlara ilişkin çeşitli tartışmaları da gündeme getirmiştir (Markowitz ve ark., 2021). Bu konular, 13. bölümde daha ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır. Ayrıca, hastaların ruh hali, aktiviteleri ve diğer ruh sağlığı göstergelerini takip, izleme ve raporlama amaçlı mobil uygulamalar kullanmalarının artması, hasta verilerinin ruh sağlığı tedavisi üzerindeki etkisini yeni yeni ortaya koymaya başlamıştır. Hastaların düzenli olarak kendi durumlarını değerlendirip terapiste bildirdiği rutin sonuç takibi, terapi sonuçları üzerinde önemli faydalar sağlayabileceğini göstermektedir (Lambert, Whipple & Kleinstäuber, 2018). Yapay zekâ ve büyük dil modellerinin [large language model] psikoterapi pratiğini nasıl değiştireceği henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu teknolojilerin, psikoterapinin ilişkisel yönlerini güçlendirip güçlendirmeyeceği ya da zayıflatıp zayıflatmayacağı önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

    Pragmatik Bir Psikodinamik Psikoterapi

    Psikodinamik psikoterapinin değerini ortaya koyarken, aynı zamanda bu yaklaşımın nasıl değişmesi gerektiğini gösteren yeni fikirleri ve sosyal dinamikleri de ele aldık.

    Beth, haftalık psikoterapiye 2,5 yıl boyunca devam etti. Zamanla, yalnızlık hissinin ve özellikle erkeklere yönelik güvensizliğinin, çocukluk döneminde yaşadığı çok acı verici deneyimlerin tekrar eden anıları tarafından tetiklendiğini fark etti. Çocukluğuna dair daha net ve anlaşılır bir bakış açısı geliştirdi. Aynı zamanda, mevcut yaşamının aslında o kadar da kötü olmadığını fark etmeye başladı. Bu süreçte, yeniden biriyle çıkmaya başladı ve bu deneyimi daha önce olduğundan daha fazla keyifle yaşadı. Bir süre sonra, önceki partnerlerinden çok daha nazik, dengeli ve psikolojik açıdan sağlıklı bir adamla tanıştı. Bunun yanı sıra, romantik olmayan arkadaşlıklarını da genişletmeye başladı.

    Beth ile terapötik ilişkim zaman zaman sancılı geçti. Bu ilişkiyi anlamaya çalışmanın yanı sıra, Beth’in terapi sürecinde kendini güvende ve rahat hissetmesine yardımcı olmak için önemli bir zaman harcandı. Bu süreç, terapi hakkında bilgilendirme, açıklamalar yapma ve özellikle güvensizlik anlarına dikkat etme gibi unsurları içeriyordu. Onun, kendisinden neredeyse yirmi yaş büyük bir erkek terapistle terapi sürecinde olma konusundaki duygularını inceledik. Beth, bana duyduğu güven ve olumlu duygular ile ani öfke, şüphecilik ve içe çekilme arasında gidip geliyordu. Ancak zamanla, bu tepkilerinin, çocukluk döneminde hissettiği güven ile ihanet ve korku arasında yaşadığı değişken duygusal deneyimleri yansıttığını daha fazla fark etmeye başladı. Ben de, bu duygusal geçişlerin ne zaman yaşanacağını daha iyi öngörebilir hale geldim ve bu durumları daha net bir şekilde yorumlayıp açıklayabildim.

    Beth ile aramızda bir ritim tutturduk -yeni ilişkisini, ebeveynleriyle olan periyodik etkileşimlerini ve bana dair hislerini ve düşüncelerini ele aldığımız bir süreç oluştu. Bu farklı alanlar arasında gidip geldikçe, her durumda tekrar eden eski ilişki kalıplarını fark edip anlamlandırmaya başladı ve bu sayede daha güçlü ve kendine daha fazla güvenen biri haline geldi. Ayrıca, önceki hâline kıyasla daha rahat, daha neşeli ve daha esprili görünüyordu. Bu esneklik, günlük hayatını tarif ederken de kendini belli ediyordu. Kendi ifadesiyle, artık kendini daha çekici hissediyordu.

    Beth, yeni ilişkisinden memnundu ve bunun evliliğe doğru ilerleyebileceğini düşünüyordu. Sonunda, hayatını kendi başına sürdürmeyi denemenin ve terapiden ayrılmanın zamanı geldiğine karar verdi. Ancak, terapinin sona ermesinden hemen önce, korku, şüphe ve güvensizliğin son bir kez ortaya çıktığı bir an yaşadı -kendi başına devam edebilip edemeyeceğinden emin olamıyordu. Fakat bu kaygı hızla çözüldü, çünkü bunun yine yalnızlık ve korku üzerine kurulu eski bir ilişki kalıbının tekrarı olduğunu fark etti. Yeni öz-farkındalığı, insanları daha net algılayabilmesi ve daha uyumlu davranışlarıyla, artık hayatına devam etmeye hazırdı.

    Beth’in tedavisinin başarılı olup olmadığı sorusu, geleneksel psikodinamik terapi anlayışını (duyguların deneyimlenmesine vurgu, geçmişin keşfi, tekrar eden kalıpların aranması, farkındalığın artırılması, terapötik ilişki üzerine çalışma) içermesinin yanı sıra burada ele aldığımız birçok yeni fikri de barındırması açısından değerlendirilebilir; bunlar arasında terapötik ilişkiye ve kopmalara dikkat edilmesi, travmaya yönelik farkındalık, hasta ve terapistin cinsiyeti ve geçmişine duyarlılık, eğitim ve açıklamalarla sürecin desteklenmesi, şeffaflık, anlatının yeniden yazılması gibi unsurlar bulunmaktadır. Bir sonraki bölüm, güncellenmiş modelin temel kuram ve tekniklerini sunacak. Pragmatik psikodinamik psikoterapi olarak bilinen bu model, sonraki bölümlerde daha ayrıntılı şekilde ele alınarak açıklamalar, örnekler ve pratik önerilerle desteklenecektir.




  • Psikodinamik Formülasyon (7. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Therapy: A Guide to Evidence-Based Practice kitabının 7. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Bir problemin formülasyonu, çoğu zaman onun çözümünden daha önemlidir.

    —Albert Einstein

    Eğitim aldığımız dönemde, bir olgu sunumunu dinleyip hastanın temel sorununu anında kavrayabilen eğitmenler bizim için adeta ışık saçan bir niteliğe sahipti. Hastaların temel çatışmalarını algılıyor ve bunları, yaşamlarındaki tüm önemli olayları açıklamak için kullanıyorlardı. Bu, neredeyse büyü gibi görünen yeti, bizim için ulaşılmaz bir beceriydi ve onu, yeni mesleğimizde ulaşılması gereken en yüksek yeterlilik olarak görüyorduk. Şimdi ise biliyoruz ki, bize büyü gibi gelen bu durum aslında bir olguyu hızla formüle etme becerisinin öğrenilmiş bir yeti olmasından ibarettir.

    Perry ve meslektaşları (1987), bir formülasyonu yazıya dökmenin yalnızca eğitsel bir alıştırma olmadığını, aksine, hastaya dair belirli bir düşünme biçimine kendini adama açısından önemli ve somut bir yöntem olduğunu vurgulamaktadır. Yazarlar, E. M. Forster’a atfedilen “Ne düşündüğümü, ne söylediğimi görene kadar nasıl bilebilirim?” (1927, s. 152) sözünü referans gösterirler. Terapist için açık fikirli olmak, esneklik gösterebilmek ve düşünce biçimini değiştirebilmek temel beceriler olsa da, belirsizlik ve muğlaklık çoğu zaman kafa karışıklığımızı gizlememize ve bulanık düşünmeye sığınmamıza neden olmuştur; oysa özenle hazırlanmış bir formülasyon, bu durumun ötesine geçme çabasının bir ifadesidir.

    Bir hastanın yaşamına dair tüm materyali, temel psikodinamik problemle nasıl bütünleştirmeli, merkezi çatışmaları nasıl örneklendirerek açıklamalı ve yalnızca tahmin edebildiğimiz, ancak yine de önemli olan nörobiyolojik faktörleri nasıl ele almalıyız? Hastanın yaşı, kültürü, ırkı, cinsiyeti ve cinselliğinin deneyimlerini nasıl şekillendirdiği ve bunların kimliğine ve içsel temsillerine nasıl dahil olduğu net bir şekilde görülebiliyor mu? Her karmaşık zihinsel görev gibi, bir formülasyon yazmak da en iyi şekilde onu bileşenlerine ayırarak, her bir parçaya odaklanarak ve sonunda tüm sürecin bütünleştiği ana ulaşmayı bekleyerek gerçekleştirilir. Kursiyerlerimiz ilk formülasyon girişimlerinde genellikle bunaltıcı bir his yaşarlar ancak deneyim kazandıkça süreç kolaylaşır. Üçüncü girişimlerinde başarılı formülasyonlar yazmaya başlarlar ve artık asıl mücadele, hastayı daha derinlemesine anlamakla ilgilidir; çünkü formülasyon yazımının, klinik düşüncelerini netleştirmeye iten değerli bir araç olduğunu fark ederler.

    İşte, 5. Bölümde ele alınan depresyondaki genç adam Peter için hazırlanmış bir formülasyon örneği. Öğrencilerimizden edindiğimiz deneyime göre, yapıyı ve bileşenleri tartışmadan önce formülasyonun tamamını baştan sona okumak faydalı olmaktadır. Formülasyonun her bir bileşeni, daha kolay başvurulabilmesi için etiketlenmiştir.

    Bölüm 1: Özetleyici Açıklama

    Peter, üniversite birinci sınıfta okuyan, kronik düşük düzeyde depresyon, sosyal anksiyete, aşk hayatında hayal kırıklıkları ve yüksek akademik başarı öyküsüne sahip, 18 yaşında, beyaz, heteroseksüel ve cisgender bir erkektir. Aşırı yalnızlık, anksiyete ve sürekli intihar düşünceleri yaşadığını ifade etmektedir. Hem bir kadınla romantik bir ilişki içinde hem de erkek arkadaşlarıyla yakınlık kurmaya yönelik derin bir özlem duymakta ve sürekli hayal kırıklığına uğradığını hissetmektedir. Çalışmalarını tamamlamakta ve son teslim tarihlerine uymakta zorluk çekmektedir. En yoğun depresyon, anksiyete ve intihar düşünceleri, sosyal hayal kırıklıklarını takip etmektedir. Çocukluk döneminde belirgin bir çekingenliği, ergenlik öncesi dönemde başlayan depresif semptomları ve ailesinde depresyon ve şizofreni öyküsü bulunmaktadır.

    Bölüm 2: Dinamik Olmayan Faktörlerin Tanımlanması

    Peter’in Protestan ailesi, duygusal çekingenliğe ve resmiyet kültürüne sahiptir. Aile, maddi olarak rahat bir yaşam sürmekte olup bireysel başarı ve kimliğe, ayrıca geleneksel cinsiyet rollerine büyük önem vermektedir. Peter, majör depresif bozukluk için tanı kriterlerini karşılamaktadır. Paternal büyükannesi paranoyak şizofreni tanısı almış olup babası, saygın bir akademisyen olarak, duygusal olarak mesafeli, aşırı rasyonel ve içe dönük biri olarak tanımlanmaktadır. Annesi ise kronik düşük düzeyde depresyon yaşamaktadır ve sıklıkla Peter’in ilgisine muhtaç bir tutum sergilemektedir. Peter, kaygılı ve kronik olarak çekingen bir çocukluk geçirmiş, davranışsal inhibisyon göstermiştir. Ergenlik öncesi dönemde yoğun sosyal anksiyete başlangıcı ve düşük benlik saygısı ile birlikte belirgin dalgalanmalar gösteren bir duygudurum yaşamıştır. Önceki travmatik deneyimleri arasında, ergenlik döneminde diğer erkekler tarafından sık sık alay edilme ve küçük düşürülme ile ilk kız arkadaşı tarafından reddedilme ve toplum içinde aşağılanma bulunmaktadır. Daha önce aldığı psikoterapiyi faydalı bulmuş ve selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) antidepresanlarla yapılan önceki tedaviye nispeten iyi yanıt vermiştir; bu tedavi, kişilerarası duyarlılığını azaltmış ve hayal kırıklıklarına karşı yıkıcı tepkilerini hafifletmiştir.

    Bölüm 3: Merkezi Çatışmaların Psikodinamik Açıklaması

    Peter’in temel psikodinamik problemi depresyondur. Başlıca çatışmaları, erken dönem kayıp duygusu ile bağlantılı olup öfke, suçluluk ve başkalarını idealize etmeye yönelik eğilimi ile bu kişilerden hayal kırıklığına uğraması etrafında şekillenmektedir [temel psikodinamik problemin ve temel çatışmaların tanımlanması].

    Peter, çocukluk döneminde sürekli bir yalnızlık hissi yaşadığını hatırlamakta ve annesinin evliliğindeki hayal kırıklıkları ile hayattan duyduğu memnuniyetsizlikleri kendisine açtığı, babasının duygusal soğukluğundan şikâyet ettiği birçok anıyı anımsamaktadır. Annesi, özellikle babasının cenazesinde Peter’in omzuna dokunmasından dolayı ona teşekkür etmeye büyük önem atfetmiştir [belirli bir çocukluk vinyeti/kısa hikayesi]. Annesinin onu özel bir yoldaş olarak seçmesi, ona çok yakın hissetmesine neden olmuş ancak aynı zamanda annesinin yoğun ihtiyaçlılığı karşısında bunalmış hissetmesine yol açmıştır. Anne, kendisine bağlı kalacak bir yoldaş ister gibi görünmekteydi; bu durum bir yandan Peter için sıcak ve iyi hissettirse de, diğer yandan bağımsız ve güçlü hissetme arzusuyla çelişmekteydi. Babası aşırı entelektüel bir figürdü ve Peter onun yanında hiçbir zaman rahat hissedememiş, daha erkeksi hissetmeyi özlemiştir. Hayal kırıklığı duyguları, her iki ebeveyne yönelik yoğun bir öfke ile bağlantılıydı ve bu öfke, derin bir suçluluk duygusu ile iç içe geçmişti [çocukluk vinyetinin psikodinamik açıklaması].

    Bu meseleler, Peter’in üniversitedeki derslerini tamamlama, teslim tarihlerine riayet etme ve ders dışı etkinliklerde istikrarlı olma konusundaki zorluklarında da yansımaktadır. Lise yıllarında, bireysel bir çevre kampanyası başlatmış, okul gazetesinde çevresel tehditler hakkında yazılar yazmış ve toplantılar düzenlemiştir. Ancak, protestosuna başkalarını dahil etme girişiminde bulunmamıştır [seminal/belirleyici yaşam olayı]. Bu protesto aracılığıyla öfkesini dışa vurmuş ve bu süreçte suçluluk hissetmemiştir. Başkalarını sürece katmamak suretiyle reddedilme ve bunun ardından gelişebilecek kırgınlık hissini önlemiş, ancak aynı zamanda tam da bu duyguları ortaya çıkarmıştır. Bu örnekte, Peter kendi ihtiyaçlılığını saldırgan ve hatta tartışmacı bir tutum sergileyerek yönetmiştir [seminal yaşam olayının psikodinamik açıklaması].

    Yakın zamanda yaşadığı romantik bir hayal kırıklığının ardından Peter, uyluğunda yüzeysel kesikler oluşturmuştur [yakın tarihli deneyim]. Son dönemde giderek daha fazla depresif, öfkeli ve intihara meyilli hale gelmiş, birçok kız tarafından reddedildiğini hissederek yalnız ve dışlanmış hissetmiştir. Herkesin bir romantik partneri varken yalnızca kendisinin bir ilişkiye sahip olamadığını düşünerek yoğun bir reddedilme hissi yaşamış ve kendisini reddeden kadınlara karşı büyük bir öfke beslemiştir. Kendini kesme davranışı, yaşadığı incinmeyi, kendine yönelttiği öfkeyi ve anlaşılmaya yönelik derin özlemini ifade etmektedir [seminal yaşam olayının psikodinamik açıklaması]. Erkeklerle -diğer öğrenciler ve profesörlerle- yakınlık kurma arzusunu yoğun bir şekilde hissetmekte, yönlendirilmek ve korunmak istemektedir. Ailesinin bireycilik odaklı kültürü, muhtemelen onun yalnızlık ve farklılık duygusunu daha da şiddetlendirmiştir [kültür, ırk, cinsiyet ve cinselliğin deneyimi şekillendirmedeki etkisi]. Başkalarına duyduğu ihtiyaç ve yetersiz kalma korkusuna, kendine zarar verici davranışlarla tepki vermektedir; ödevlerini geç teslim etmek, insanları bekletmek ve depresyon geçmişi hakkında aşırı itiraflarda bulunmak gibi [seminal yaşam olayının ek psikodinamik açıklaması].

    Peter’in Temel Çatışmalı İlişki Teması (TÇİT) [Core Conflictual Relationship Theme (CCRT)] , başkalarına yakın olma ve onları idealize etme arzusu, ancak onlar tarafından hayal kırıklığına uğrama ve reddedilme algısıyla şekillenmektedir. Kendi içsel yanıtı, hayal kırıklığı ve öfke olup, bu duygular genellikle öfkeli ve yapışkan (clingy) davranışlarla dışa vurulmaktadır [opsiyonel: CCRT].

    Dikkat çekici zekâsı, kendini açık ve etkili bir şekilde ifade edebilmesi ve inatçı bir kararlılığa sahip olması, Peter’in tüm bu zorluklarla başa çıkmasına yardımcı olmuştur. O, bir “savaşçı”ydı [güçlü yönler].

    Peter’in sosyal anksiyete ve çekingenliğe yönelik nörobiyolojik yatkınlığı ile depresyona olan eğilimi, muhtemelen çocukluk döneminde reddedilmeye daha duyarlı olmasına ve hayal kırıklığı ile öfke deneyimlerinin daha yoğun yaşanmasına katkıda bulunmuştur. Bu durum, onun annesine daha bağımlı hale gelmesine ve babasıyla olan ilişkisindeki hayal kırıklıklarına karşı daha hassas olmasına neden olmuş olabilir. Şizotipal yatkınlığı (şizofreni tanılı büyükannesi ve bazı şizotipal özellikler sergileyen babası), bu kayıplara ve hayal kırıklıklarına verdiği tepkinin beklenenden daha kaotik ve düzensiz olmasına yol açıyor olabilir [biyolojinin psikodinamik süreçlere etkisi].

    Öte yandan, Peter’in reddedilme korkusu ve bununla ilişkilenen kendine zarar verici davranışları, yineleyici depresyonunu ve sosyal anksiyetesini sürdürme eğilimindedir. Reddedilmeye karşı duyarlılığı, hastalık epizotlarını tetikleyen bir unsur haline gelmiştir. Bu nedenle, depresif psikodinamiği muhtemelen biyolojik yatkınlıklarını daha da pekiştirmiş ve tedaviye başvurduğunda sergilediği akut semptom tablosunun ortaya çıkmasına neden olmuştur [psikodinamiğin biyolojik yatkınlığı/zayıflığı tetiklemesi/uyarması].

    Bölüm 4: Terapötik Duruma Verilecek Yanıtların Öngörülmesi

    Peter’in olumlu prognostik özellikleri arasında yüksek akademik işlevsellik düzeyi, çatışmalı olsa da tutarlı ve istikrarlı ebeveyn ilişkileri ve daha önce terapiye katılmış olması yer almaktadır. Güçlü bir terapötik ittifak kurma konusundaki yatkınlığı, zekâsı, sözel becerisi ve kararlılığı, aktarım süreçlerinde karşılaşacağı zorlukları aşmasında yardımcı olacak ve muhtemelen kritik bir rol oynayacaktır.

    İlk olumlu aktarım tutumunun gelişmesini takiben, Peter’in babasıyla ilişkili öfkeli ve rekabetçi duygularının, annesiyle bağlantılı çatışmalı bağımlılık hislerinin terapiste yönelmesi olasıdır. Bu nedenle, hayal kırıklığına uğramış ve reddedilmiş hissedebilir; buna karşılık, kendine zarar verici davranışlar sergileyebilir veya öfkeli bir karşı-bağımlı tepki geliştirebilir. Peter’in psikofarmakolojiye yönelik tutumu da benzer bir örüntü izleyebilir; yardım isteme arzusu taşırken, yardım aldığında buna karşı ambivalans geliştirebilir.

    Bu formülasyonu okurken ne tür tepkiler verdiğinizi merak ediyoruz. Umuyoruz ki, bu metin hastanın incinme, öfke ve kendine zarar verici davranış temalarını aktarmakta ve bunların erken kökenlerinden mevcut semptomlara nasıl uzandığını göstermektedir. Aynı zamanda, bu dinamikler, kültürel bağlam ve biyolojik yatkınlık arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmaktadır. Kapsamlı bir formülasyon, deneyim ve yatkınlıkların iç içe geçmiş yönlerini zengin bir biçimde sunabilse de, çoğu zaman yanıtladığından daha fazla soru doğurabilmektedir.

    Formülasyon, altı temel psikodinamik problemi -her ne kadar genel olsalar da- önünüzdeki kendine özgü [unique] hastaya uygulamanızı sağlar. Aynı zamanda, uygun tedavi hedeflerini belirlemenize ve terapötik ilişkinin nasıl gelişeceğini öngörmenize yardımcı olur. Çoğu terapi biçimi, tedavi hedeflerini yönlendirmek ve en iyi müdahaleleri belirlemek için bir formülasyon oluşturmanın gerekliliğini vurgular (formülasyonlara dair kapsamlı bir inceleme için bkz. Eells, 2022). Burada tarif edilen formülasyon yaklaşımı bütüncül bir modeldir; yani hastanın sorununu sadece psikodinamik açıdan değil, aynı zamanda nörobiyolojik, sosyal ve sistemsel açılardan da ele alır. Bu yaklaşım, hastanın durumunun gelişimi ve devamlılığında psikodinamik etmenlerin diğer faktörlere kıyasla ne ölçüde belirleyici olduğunu değerlendirmeyi gerektirir.

    Peter örneği, bir formülasyonun yapısını ve içeriğini gözler önüne sermektedir. Bu bölümde, formülasyonun klinik bir araç olarak nasıl geliştiğini ve onu oluşturmak için hangi verileri toplamanız gerektiğini ele alıyoruz. Son olarak, formülasyon oluşturma sürecinde karşılaşabileceğiniz pratik tuzaklar ve sorunlara dair bazı önemli noktaları tartışarak bölümü tamamlıyoruz.

    PSİKODİNAMİK FORMÜLASYON GELENEĞİ

    Freud, formülasyon [formulation] terimini kullanmadan da hastalarıyla ilgili özlü kavramsallaştırmalar yapmıştır -örneğin, ünlü Dora vakasında (Freud, 1905), hastanın babası ve diğer erkeklerle olan çatışmalarını belirlemiştir. Psikodinamik formülasyonun yapısı ve formatına yönelik sonraki ilgi, daha çok klinik bağlamlardan ziyade eğitsel ortamlardan doğmuştur. Formülasyon, genç klinisyenlerin hastalar hakkında düşüncelerini keskinleştirmeleri ve netleştirmeleri için iyi bir yöntem olarak görülmüş, ayrıca öğretmenler ve süpervizörlerle yapılan tartışmaları teşvik eden bir araç olarak değerlendirilmiştir (MacKinnon & Michels, 1971; MacKinnon & Yudofsky, 1991; McWilliams, 1999). Bu görüşe katılıyor ve formülasyon oluşturmanın yalnızca eğitim sürecindeki klinisyenler için değil, kıdemli klinisyenler için de faydalı bir alışkanlık olduğunu düşünüyoruz. Tüm hastalarımız için temel bir problemi belirleyip bir formülasyon geliştiriyoruz; ancak, bunu uzun süredir yaptığımız için artık yazılı hale getirmiyoruz. Yine de, formülasyonu yazıya dökmek özellikle eğitim sürecindeki klinisyenler için son derece faydalı görünmektedir.

    Psikodinamik formülasyonun kullanımına yönelik kapsamlı bir inceleme, Perry ve meslektaşlarının (1987) titiz çalışması ile başlamıştır. Bu çalışma, bizim de burada takip ettiğimiz özlü bir formülasyon formatı sunmuştur. Formülasyonun dört temel bileşeni şunlardır: 1) Olgunun genel özeti, 2) “Dinamik olmayan faktörlerin” gözden geçirilmesi, 3) Ego psikolojisi, nesne ilişkileri veya kendilik psikolojisi modellerinden biri kullanılarak temel psikodinamiklerin açıklanması, 4) Direnç potansiyeli taşıyan alanları belirleyen prognostik değerlendirme. Perry ve meslektaşları, formülasyona nörobiyolojik faktörlerin dahil edilmesinin önemini vurgulamaktalar ve psikodinamik formülasyonun dinamik olmayan yaklaşımlara sahip tedaviler açısından da anlam taşıdığını belirtmektedirler. Ancak, bu unsurların nasıl sistematik bir şekilde dahil edilebileceğine dair net bir format sunmamaktadırlar.

    Luborsky’nin (1977) psikodinamik süreçler üzerine araştırmaları kolaylaştırmak amacıyla geliştirdiği Çekirdek Çatışmalı İlişki Teması (ÇÇİT) yöntemi, açık ve yapılandırılmış bir formülasyon sunmaktadır. ÇÇİT, özellikle yeni klinisyenler için, klinik materyali odaklamaya ve organize etmeye yardımcı olabilir ve burada tanımladığımız daha kapsamlı psikodinamik formülasyonun bir bileşeni olarak işlevsel bir şekilde kullanılabilir.

    Summers (2002), Perry ve meslektaşlarının (1987) ortaya koyduğu kavramları temel alarak ve genişleterek psikodinamik formülasyon için güncellenmiş bir yapı ve format sunmuştur. Bu çalışma, ÇÇİT yöntemiyle birlikte, bu bölümün temel çerçevesini oluşturmaktadır.

    Kültürel formülasyonun [cultural formulation] güçlü bir geleneği (American Psychiatric Association, 2013; Lewis-Fernández, 2002), büyük ölçüde psikodinamik ve psikanalitik literatürün dışında gelişmiş olsa da, artık kapsamlı bir formülasyonun kritik bir unsuru olarak kabul edilmelidir. Kültürel formülasyon kavramı, zamanla sağlık ve ruh sağlığının sosyal belirleyicilerine yönelik daha genel bir farkındalığa dönüşmüştür (Compton & Shim, 2015). Psikodinamik Formülasyon Topluluğu [Psychodynamic Formulation Collective] (2022), 2020’de George Floyd cinayetinin ardından bir araya gelen bir grup psikanalitik düşünür tarafından oluşturulmuş ve psikodinamik formülasyonu, sosyal olarak belirlenen yaşam deneyimlerinin bilinçli ve bilinçdışı zihin üzerindeki derin etkisini açıkça kabul ederek ileri taşımıştır. Bu süreç, genel kültürel etkileri içermekle birlikte, özellikle ırksal travmanın, ekonomik yoksunluğun, ayrımcılığın ve baskının kimlik, çatışmalar, deneyimler ve semptomlar üzerindeki göz ardı edilen etkilerine dikkat çekmiştir.

    TARİHSEL ZAMAN ÇİZELGESİ

    Toplayacağınız ilk klinik veriler, hastanın mevcut ve geçmiş öznel deneyimlerine dair olacaktır. Hangi olaylar üzücü, acı verici ve zorlayıcı olmuştur ve bu acı verici deneyimlerle ilişkili hisler, düşünceler ve fanteziler nelerdir? Belirgin semptomlar nelerdir ve hastanın yaşamında tekrarlayan deneyimler veya davranış örüntüleri nasıl ortaya çıkmaktadır?

    Göreviniz, semptomların zaman içindeki artış ve azalışlarını net bir şekilde ortaya koyan tarihsel bir zaman çizelgesi oluşturmaktır; ayrıca, bu semptomları tetiklediği düşünülen deneyimleri belirlemektir. Olası tetikleyicilere odaklanmak son derece önemlidir ve hasta semptomlarının “hiçbir sebep olmadan ortaya çıktığını” iddia etse bile, bu konuda nazik ama kararlı bir şekilde soru sormak gerekir. Eski televizyon dizisi Columbo’nun karakteri gibi, terapist mütevazı, anlayışlı ama ısrarcı bir tutum benimsemelidir. Hastaya doğrudan, basit ve meraklı bir şekilde yaklaşmak, onun iç dünyasını açmasına yardımcı olur. Kuşkucu olun, ancak daima saygılı kalın!

    Gelişimsel öyküyü ve hastanın yaşamı boyunca yaşadığı deneyimlerin genel seyrini toplamak için, hasta konuşkan ve geçmişini tartışmaya istekli olduğunda daha açık uçlu sorular sormak faydalıdır. Ancak, bazı hastalar için erken yaşam öyküsüne daha odaklı bir seans veya seansın bir bölümünü ayırmak gerekebilir. Bu durumda terapist, aile geçmişini ve hastanın yaşamındaki her dönemi başlangıçtan itibaren sistematik bir şekilde ele alarak hastanın öyküsünü yapılandırmaya yardımcı olur.

    Hastanın öyküsü yalnızca semptomları değil, aynı zamanda yaşamındaki önemli deneyimleri de içermelidir. Yaygın bir hata, hastanın semptomlarına aşırı odaklanarak, seminal/belirleyici yaşam olaylarını ve hastanın güçlü yönlerini göz ardı etmektir. İlgili kişilerarası dinamikler ve kültürel ile sosyal bağlam, formülasyonun ayrılmaz parçalarıdır. Örneğin, içe çekilme, anksiyete ve korku hisleri nedeniyle terapiye başvuran bir hastanın, evliliğinin dağılmakta olması, aynı semptomlara sahip ancak evliliği devam eden bir hastaya kıyasla farklı bir çerçevede ele alınmalıdır. Hastanın ırkı ve kültürel geçmişi nedir ve ailedeki önemli bireylerin kimlikleri nasıl şekillenmiştir? Hastanın ayrımcılık, ırksal travma ve ekonomik fırsatlar konusundaki deneyimleri nasıl olmuştur? Bu faktörler, hastanın psikolojik yapısını ve mevcut sorunlarını anlamada kritik öneme sahiptir.

    Bir kişinin sorunlarını anlamak için bağlamı değerlendirirken, nörobiyolojik yatkınlığın da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu yatkınlık, genellikle aile öyküsü veya belirli psikiyatrik semptomlar aracılığıyla belirlenir. Çoğu zaman, hastanın semptomları ve aile geçmişine dair kendi anlatımına dayanarak bir değerlendirme yapılır. Ancak, hangi faktörlerin nörobiyolojik kökenli olduğunu ve hangilerinin psikodinamik süreçlerle ilişkili olduğunu ayırt etmek zor olabilir. Bu, hem klinik hem de teorik açıdan önemli ancak karmaşık bir mesele olup, ilerleyen bölümlerde bu konuyu daha ayrıntılı ele alacağız.

    PSİKODİNAMİK FORMÜLASYON TASLAĞI [WORKSHEET]

    Psikodinamik Formülasyon taslağı (bkz. Şekil 7.1), kapsamlı bir formülasyon için temel veri alanlarını takip etmek ve hastanın yaşamının uzunlamasına seyrine ilişkin bilgileri göz önünde bulundurmak amacıyla kullanılır. Bu çizelge, bilgi toplama sürecini daha somut ve sistematik bir hale getirir. İlk dört ila altı seans boyunca, formülasyonun her bir bileşenine dair gerekli bilgiler bu çizelgeye işlenmelidir. Ancak, bir insanın benzersiz ve karmaşık yaşam öyküsü, yalnızca birkaç kutucuk içine sığdırılamaz ve bazen hasta, geçmişinin önemli bölümlerini henüz dile getirmemiş olabilir. Yine de, gelişimsel sürecin her bir temel yapı taşında önemli meseleleri belirlemek için ön değerlendirme yapılmalıdır. Bu bölümde sunulan çizelge, Peter’in geçmişine dair notlar içermektedir. Ayrıca, hastanın yaşamının her on yıllık dönemine (örn. 20–30 yaş, 30–40 yaş) yönelik ek bir sütun kullanılarak gelişimsel seyrin daha ayrıntılı izlenmesi sağlanmaktadır.

    Şekil 7.1 (Psikodinamik Formülasyon)

    0-5 yaş5 yaş-erinlikErgenlik
    Önemli yaşam olayları, kültürel ve ırksal bağlam
    Temel öznel deneyimler, psikiyatrik semptomlar, cinsiyet ve cinsellik
    Nörobiyolojik faktörler, sendromal patoloji
    Psikodinamik temalar
    Tedaviler ve yanıtlar

    ŞEKİL 7.1. Peter İçin Psikodinamik Formülasyon Taslağı

    En üst satır, önemli yaşam olaylarına [important life events] ayrılmıştır. Bu, büyük aile değişiklikleri veya kesintileri, travmatik ya da tıbbi olaylar, yeni bir okula başlama veya evden ayrılma gibi hayatı değiştiren gelişimsel olaylar ile mesleki veya ilişkiye dair olayları içerir. Ayrıca, formülasyonda ırk ve kültür de dikkate alınarak, sosyal deneyimlerin değerlendirilmesine yardımcı olması amaçlanmıştır. Bu kategori, bireycilik ve kolektivizm arasındaki farklar, geleneksel kültürel inançlar ve cinsiyet rolleri gibi önemli kültürel değerleri içerebilir. Burada ele alınan faktörler, hastanın yaşamında gerçekten gerçekleşmiş dışsal olayları yansıtır.

    Temel öznel deneyimler [key subjective experiences], hastanın sık yaşadığı zihinsel durumları ve öznel deneyimlerini tanımlar ve bunlar genellikle belirgin psikiyatrik semptomlarla bağlantılıdır (örneğin, yoğun anksiyete, depresyon, obsesif düşünceler). Bu kategori, hastanın geçmişte ve şu anda nasıl hissettiğini ve zaman içinde gelişen semptomları içerir. Bu satırda yer alan bilgiler, genel deneyimleri (yalnızlık, korku, huzur) ve daha özel kaygıları (örneğin, fiziksel çekicilikle ilgili endişeler, maddi kaygılar, kariyerle ilgili kafa karışıklığı) içerebilir. Ne kadar fazla bilgi toplanırsa, formülasyon o kadar derinlik kazanır. Ayrıca, bu kategoride hastanın cinsiyet [gender] ve cinsel kimliği [sexual identity] de not edilir. Bu bilgiler, bireyin kendini nasıl tanımladığını ve cinselliğini nasıl deneyimlediğini anlamaya yardımcı olur.

    Travmanın psikopatoloji gelişiminde dışsal bir faktör olarak oynadığı rol açık olup, kişilik gelişimi ve içsel psikolojik yaşam üzerindeki derin etkileri iyi belgelenmiştir. Psikodinamik bir formülasyon, travmatik deneyimlerin hastanın kendilik ve ötekilerle olan deneyimlerine, benlik saygısına ve psikopatolojinin gelişimine nasıl etki ettiğini dikkatle kavramsallaştırmalıdır. Bu süreçte, tekil travmatik olaylar, tekrarlayan travmalar ve mikro-travmaların etkileri ayrı ayrı ele alınmalıdır. Önemli yaşam deneyimleri ile tekrarlayan öznel deneyimler ve semptomlar arasındaki ilişkiler, formülasyon çizelgesinde açıkça belirtilmelidir. Travmaya ilişkin soru sormada meraklı ve açık bir tutum sergilemek önemlidir. Ancak, hastanın anılarını yönlendirmekten veya hatırlamaya teşvik etmekten kaçınılmalıdır. Terapist, hastanın kendi deneyimlerini özgürce keşfetmesine olanak tanıyan bir yaklaşım benimsemelidir.

    Nörobiyolojik faktörler [neurobiological factor], hastanın psikodinamik olmayan yönlerini kapsar ve duygudurum bozukluklarına yatkınlık (örneğin, majör depresyon, bipolar bozukluk), psikotik bozukluklara eğilim (örneğin, şizofreni, şizotipal özellikler), anksiyete bozukluklarına biyolojik yatkınlık, madde kullanımı, yeme bozuklukları ve dikkat sorunları gibi nörobiyolojik temelli psikiyatrik bozukluklar ile biyolojik olarak belirlenen mizaç ve kişilik özellikleri (örneğin, davranışsal inhibisyon, düşük dürtü kontrolü, yüksek duygusal reaktivite) gibi unsurları içerir. Hastanın klinik sunumunda nörobiyolojik faktörlerin rol oynayıp oynamadığını belirlemek bir çıkarımdır, ancak psikodinamik formülasyon zaten çıkarımsal ve değişime açık bir çalışma dokümanıdır. Terapistler olarak, erken ilişkilerin ve içsel çatışmaların hastaya etkisine dair hipotezler geliştirme gerekliliğini kabul ediyoruz -bu noktada hipotez geliştirme konusunda cesur, ancak kesin yargılar verme konusunda temkinli bir yaklaşım benimsiyoruz. Biyolojik ve çevresel faktörler arasındaki ayrımı anlamaya çalışırken de aynı tutumu sürdürmeli, nörobiyolojik bileşenlere yönelik hipotezler üretmekten çekinmemeliyiz.

    Summers (2002), değerlendirme sürecinde aşağıdaki faktörlerin göz önünde bulundurulmasını önermektedir:

    1. Mizaç [temperament], kişiliğin doğuştan gelen bir bileşeni olarak, bireyin davranışlarını ve deneyimlerini önemli ölçüde belirler ve çocuğun gelişen kendilik deneyimini ve ötekilerle/başkalarıyla olan deneyimini şekillendirir (Chess & Thomas, 1996; Rutter, 1987). Psikodinamik formülasyon, içsel çatışmalardan ve/veya gelişimsel zorluklardan kaynaklanan unsurlar ile mizaca bağlı olanları ayırt etmeye çalışmalıdır.

    2. Çocukluk psikopatolojisinin daha iyi sınıflandırılması ve tanımlanması, çocukluk dönemindeki psikiyatrik bozuklukların gelişim ve yetişkin psikopatolojisi üzerindeki olası etkilerini açıklığa kavuşturmaya yardımcı olmuştur (Biederman et al., 1993). Bu süreç, öğrenme güçlükleri ve diğer nörogelişimsel yatkınlıkların belirlenmesini ve bunların birey üzerindeki ve kişilik dinamikleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesini içermelidir (Brown, 2000). Çocukluk döneminde konulan psikiyatrik tanılar psikodinamik formülasyona dahil edilmeli ve bu tanıların hastanın gelişimi üzerindeki etkileri tartışılmalıdır.

    3. Eşikaltı hastalıkların [subsyndromal illnes] duygusal gelişim üzerindeki etkisi yeterince araştırılmamıştır (Akiskal, 2001) -örneğin, ilerleyen yıllarda tam teşekküllü bir bozukluğa dönüşen hafif duygudurum sendromları veya klinik olarak belirli bir eşiği aşmayan anksiyete problemleri. Genç yaşlarda deneyimlenen eşikaltı semptomlar, benlik saygısının gelişimi üzerinde derin bir etkiye sahip olabilir ve duygusal gelişimin kritik bileşenleri arasında yer alabilir (Biederman, Hirshfeld-Becker & Rosenbaum, 2001). Bu tür etkiler, ancak yetişkin bir hastanın gelişimi yeniden yapılandırıldığında geriye dönük olarak [retrospectively] belirgin hale gelebilir.

    4. Giderek daha etkili ve güçlü farmakolojik tedavilerin ortaya çıkmasıyla birlikte, birçok birey erken gelişimsel dönemlerde ve uzun süre boyunca etkili ilaç tedavisi görmüştür. Bu tür müdahaleler ve bunların hastaların deneyimleri üzerindeki etkileri, hiç şüphesiz onların kendilik algısını da şekillendirmiştir. Bu etkiler artık, hastanın sonraki gelişimini etkileyen önemli çevresel deneyimler olarak ele alınmalı ve psikodinamik formülasyona dahil edilmelidir.

    Sendromal patoloji [syndromal pathology], belirgin psikiyatrik semptomların uzunlamasına bir hastalık sürecinin parçası olarak varlığını ifade eder. Hastanın öyküsünde belirgin bir sendrom tanısı veya nörobiyolojik yatkınlık ortaya çıktığında, bu durum mutlaka not edilmelidir. Nörobiyolojik faktörlere ilişkin bilgi toplamanın zor olabileceğinin farkındayız ve hasta her zaman yeterli bilgi sağlayamayabilir. Bazı durumlarda, hastanın öyküsünü daha kapsamlı şekilde değerlendirebilmek için aile üyelerinden bilgi almak faydalı olabilir. Bu nörobiyolojik faktörlerin listelenmesi, bu alanlara dair soru sormayı teşvik etmek amacıyla hazırlanmıştır; ancak, eğer bu faktörler hastanın formülasyonu açısından anlamlı değilse, formülasyonda yer almaları zorunlu değildir.

    Bir hastanın formülasyonundaki dinamik olmayan faktörler üzerine düşünmek, kişi [person] ile hastalık [illness] arasındaki kritik ayrımı hatırlatır. Kişi psikodinamik çatışmalara sahipken, hastalık kişinin başına gelen, onu etkileyen ve onun tarafından etkilenen bir durumdur. Bipolar bozukluk, şizofreni, bağımlılık veya obsesif-kompulsif bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklar, önemli dinamik olmayan faktörlerdir. Bu hastalıkların her biri için psikososyal stres bir risk faktörü olsa da, bu hastalıkları psikodinamik olarak belirlenmiş, yani kimlik, ilişkiler ve gelişimsel travmaların dinamikleriyle doğrudan nedensel olarak ilişkili bozukluklar olarak anlamayız.

    Yıllar boyunca birçok farklı kitleyle temel psikodinamik problemler üzerine tartışırken, bağımlılığın neden ayrı bir temel problem olarak ele alınmadığı sıkça sorulmuştur. Bu anlamlı soru, bağımlılıkla mücadele eden bireylerle psikoterapötik çalışmalar yürüten klinisyenlerin, psikoterapinin bu bireyler için faydalı olduğuna dair klinik gözlemlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak, bu sorunun yanıtı, kişi ile hastalık arasındaki ayrımda yatmaktadır. Çoğu klinisyen, psikodinamik yaklaşımı benimseyenler de dahil olmak üzere, bağımlılığın kimlik, duygudurum, işlevsellik ve psikodinamik çatışmalar üzerinde derin etkileri olan bir hastalık [illness] olduğunu kabul etmektedir. Baurer (2021), bağımlılığın kişilik üzerindeki yıkıcı etkilerini ve bağımlılığın sonuçlarının nasıl şekillendiğini etkileyici bir şekilde açıklarken, hastanın iyileşme sürecine girdiğinde psikodinamik terapinin bireyin iyileşmesine nasıl katkıda bulunduğunu da vurgulamaktadır. Bu nedenle, bağımlılığı, hastaların psikodinamik çatışmalarını anlamada ve kavramsallaştırmada son derece önemli bir dinamik olmayan faktör olarak ele alıyor, ancak bağımlılığı bir psikodinamik problem olarak görmüyoruz. Aynı durum bipolar bozukluk için de geçerlidir; burada duygulanım yoğunluğu, bireyin düzenleyici kapasitesini aşarak, bu duygulanımı yönetme çabası nedeniyle psikolojik strese yol açmaktadır. Şizofreni açısından bakıldığında ise, paranoya ve halüsinasyonlar gibi pozitif semptomlar hastanın psikodinamiği üzerinde etkili olmakta ve psikodinamik formülasyonda önemli dinamik olmayan faktörler olarak yer almaktadır.

    Psikodinamik temalar başlıklı satır (bkz. Şekil 7.1), klinisyenin gelişmekte olan dinamik çatışma alanlarını not almasına olanak tanır. Bu notlar, problemlerin ve çatışmaların nasıl ortaya çıktığını tanımlamak için yapılan ilk gözlemleri içerir. Kayıp, bağımlılık, rekabet, suçluluk, kadınlar veya erkeklerle çatışma, otorite sorunları, ayrılma, benlik saygısı problemleri, katılık, öfke ve dürtüsellik, bedensel zarar görme korkusu gibi temalar örnek olarak verilebilir. Bu temalar, doğrudan altı temel psikodinamik problemle (depresyon, obsesyonellik, terk edilme korkusu, düşük benlik saygısı, panik anksiyetesi ve travma) birebir örtüşmese de, bu mini-çıkarımlar, hastanız için hangi temel psikodinamik problemin en açıklayıcı olduğunu belirlemenize yardımcı olacaktır. Ayrıca, bu satır, TÇİT [Temel Çatışmalı İlişki Teması] formatını kullanarak tekrarlayan ilişki örüntülerini not etmek için de uygun bir yerdir.

    Önceki tedaviler [previous treatment] ve bu tedavilere verilen yanıtlar, çalışma çizelgesinin son satırına not edilir ve bu, hem psikoterapiyi hem de psikofarmakolojiyi kapsar. Tedavi yanıtlarını bu çizelgeye düzenli bir şekilde yerleştirmek, bize tedavinin yaşam döngüsü boyunca gerçekleşen dinamik bir süreç olduğunu hatırlatır. Daha önce hangi tedavi yaklaşımlarının işe yaradığı veya yaramadığı hakkında bilgi edinmek, gelecekteki müdahaleleri şekillendirmek için kritik öneme sahiptir. Ayrıca, aktarım örüntüleri önceki terapi süreçlerinde nasıl ortaya çıktığını göstererek hastanın temel psikodinamik problemlerine dair önemli ipuçları sunabilir.

    FORMÜLASYONU YAZMAK

    Formülasyon çizelgesine topladığınız ve not ettiğiniz verilerin sentezlenmesi gerekir. Temel psikodinamik problemi ve bunun hastanın yaşamı boyunca nasıl tekrarlandığını açıkça görebilirsiniz ya da bu bağlantılar hala belirsiz olabilir. Verileri bir araya getirerek bütünlüklü bir anlatı oluşturmak, hastanın psikodinamik çatışmalarını anlamak ve tedavi hedeflerini belirlemek için kritik bir adımdır.

    İdeal bir formülasyon yaklaşık 750–1.000 kelime uzunluğunda olmalıdır. Açık ve anlaşılır bir şekilde yazılmalı, mümkün olduğunca az teknik terim içermelidir. Belirli örnekler, sunulan noktaları desteklemek ve açıklığa kavuşturmak için kullanılabilir. Formülasyon bir öykü değildir, bu yüzden topladığınız tüm bilgileri ayrıntılı bir şekilde yazma eğilimine direnmelisiniz. İyi bir formülasyon, öyküden daha yüksek bir çıkarım düzeyinde yer alır ve klinik bilgiyi sentezleyerek organize eder. Burada, Perry ve arkadaşları (1987) ile Summers’ın (2002) modeline dayanan dört bölümlü yazılı formülasyon yapısını anlatacağız. Bu model, bazı güncellemeler ve değişiklikler içermektedir ve Tablo 7.1’de özetlenmiştir. Bölümün başında verilen örnek formülasyon da bu formatı takip etmektedir.

    TABLO 7.1. Kapsamlı Psikodinamik Formülasyonda Bileşenler

    Bölüm 1: Özetleyici açıklama

    • Hasta kimliği
    • Çok kısa bir özet:
      • Tetikleyici olaylar
      • Geçmişteki en belirgin yatkınlık faktörleri
      • Önemli tarihsel olaylar
      • Kişilerarası ilişkilerin kapsamı ve niteliği
      • Nörobiyolojinin önemli yönleri
      • Formülasyonun açıklamaya çalışacağı davranışlar

    Bölüm 2: Dinamik olmayan faktörlerin tanımlanması

    • Mevcut sendromal tanı
    • Irk, kültür, ayrımcılık ve yoksunluk deneyimleri
    • Psikiyatrik hastalığın aile öyküsü
    • İlgili bilgilerin kısa özeti:
      • Sendromal psikiyatrik hastalık
      • Mizaç faktörleri
      • Çocukluk psikopatolojisi
      • Eşikaltı hastalık
      • Psikofarmakoloji deneyimleri
      • Diğer faktörler -tıbbi hastalıklar, zihinsel engel, beyni etkileyen ilaçlar/fiziksel faktörler dahil
      • Travmatik deneyimler

    Bölüm 3: Merkezi çatışmaların psikodinamik açıklaması

    • Temel psikodinamik problem
    • Temel sorunun ve ilişkili çatışmaların kişisel tarih boyunca izlenmesi
    • Çocukluk örneği, önemli yaşam olayı, son örnekler dahil edilmelidir
    • Hastanın bu problemi çözme girişimlerinin açıklanması, uyumsuz ve uyumlu olanlar
    • Hastanın ırksal/kültürel/cinsiyet/seksüel kimliğinin, temel problemle nasıl iç içe geçtiğinin en az bir örnekte açıklanması
    • Psikodinamik modeller kullanılarak temel problemler ve merkezi çatışmaların formülasyonu -önemli bilinçli ve bilinçdışı istekler, motivasyonlar, davranışlar, savunmalar dahil edilmelidir
    • Tekrarlayan bir TÇİT türetilmesi (isteğe bağlı)
    • Ana güçlü yönler ve bunların sorunlarla nasıl etkileşime girdiği
    • Dinamik olmayan faktörlerin, kendilik, ötekiler ve ilişkiler deneyimine etkisiyle psikodinamik problemi şekillendirmedeki rolü
    • Dinamik faktörlerin sendromal hastalıkların gelişimi ve sürdürülmesindeki etkisi

    Bölüm 4: Terapötik duruma verilecek yanıtların öngörülmesi

    • Hastanın tedavi deneyimine odaklanarak prognozun değerlendirilmesi
    • Muhtemel aktarım örüntüleri -beklenen dirençle
    • Tedavi sürecinde muhtemelen kullanılacak güçlü yönler
    • Psikofarmakolojik tedaviye olası tepkiler

    Not. Summers (2002)‘den alınmıştır. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin izniyle uyarlanmıştır. © Amerikan Psikiyatri Derneği. Tüm hakları saklıdır.

    Genel Bakış

    Bölüm 1 [Part 1], hastanın kimlik bilgilerini özetleyerek başlar; bu, cinsiyetini, hastalığı tetikleyen olayları ve belirgin yatkınlık faktörlerini içerir. Bu bölüm, formülasyonun geri kalanına zemin hazırlar, bu nedenle önemli tarihsel olaylar, kişilerarası ilişkilerin kapsamı ve niteliği, önemli nörobiyolojik faktörlerin bir özeti gibi kritik bilgileri içermelidir. Bölüm 1, formülasyonun açıklamaya çalışacağı davranışların genel bir değerlendirmesiyle sona ermelidir. Bu bölüm, okuyucuya hastanın genel bir profilini sunar ve formülasyonun geri kalanında ele alınacak temel problemi, semptomları, yatkınlıkları, güçlü yönleri ve yaşam olaylarını özetler.

    Dinamik Olmayan Faktörler

    Bölüm 2, formülasyonla ilgili dinamik olmayan faktörleri ayrıntılı olarak ele alır. Bu bölüm, majör depresyon veya bipolar bozukluk gibi mevcut sendromal tanılarla başlar. Ardından, hastanın ırkı ve kültürü ile ailesindeki ırk ve kültürle ilgili önemli unsurları içeren bir açıklama gelir. Daha sonra, “sistemlerin gözden geçirilmesi” tarzında nörobiyolojik yatkınlığın bir özeti sunulur; bu özet şunları kapsar: ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, mizaç, çocukluk psikopatolojisi (sendromal perspektiften), eşikaltı veya Ön belirti/prodromal hastalık öyküsü, psikofarmakolojiye yanıt ve belirlenebilir travmatik deneyimler. Bu faktörler, temel destekleyici kanıtlarla birlikte açıklanmalıdır. Elbette, bu faktörlerin kesinliği değişkenlik gösterebilir; iyi verilerle desteklenen tanılardan çıkarımsal hipotezlere kadar geniş bir yelpazede yer alabilirler. Formülasyon her zaman gelişmeye açık bir çalışma olduğundan ve zamanla gözden geçirilip geliştirileceği umulduğundan, çıkarımlara yer vermek yalnızca mümkün değil, aynı zamanda hastanın kapsamlı bir resmini oluşturmak için gereklidir.

    Psikodinamik sentez, Bölüm 3’te sunulmaktadır. Bu bölüm yazılması en zor, ancak en önemli bölümdür. İlk olarak, hastanın altı temel psikodinamik problemden hangisiyle mücadele ettiği belirtilir ve bölümün geri kalanı bu belirlemeyi destekleyip örneklendirir. Bu psikodinamik problemle ilişkili merkezi çatışmalar örneklerle açıklanmalıdır. Üç temel olay seçilerek bu çatışmalarla nasıl bağlantılı olduğu gösterilmelidir: bir çocukluk deneyimi, önemli bir yaşam olayı ve yakın geçmişte yaşanan bir olay. Her üç olayın da hastanın temel problemini ve bu probleme karşı geliştirdiği tipik çözüm yolunu nasıl yansıttığını göstermelisiniz. Bu psikodinamik problemi en iyi açıklayan psikanalitik model -ego psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı, kendilik psikolojisi, mentalizasyon veya ilişkisel psikanaliz (bkz. Bölüm 3, Tablo 3.1)-hastanın psikodinamik yapısını tanımlamak için uygun bir dil sağlayacaktır. Hastanın ırkı, kültürü, cinsiyeti ve cinselliğinin bu yaşam olaylarını nasıl etkilediği ve psikodinamik yapıyla nasıl iç içe geçtiği, bu üç örnekten en az biriyle ele alınmalıdır.

    Bu bölümde formülasyona dahil edilecek üç çok spesifik olayı seçmek zorluk yaratabilir. Yeni başlayanlar genellikle belirli bir olay yerine hasta hakkında genel bir gözlem yapmayı tercih eder, ancak bu durum formülasyonun yazılmasını daha da zorlaştırır. Olaylar spesifik olduğunda, hastanın duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını olayla bağlantılı olarak tanımlamak daha kolay hale gelir ve ardından temel psikodinamikler kullanılarak (1) hastanın neden böyle hissettiğini ve neden bu şekilde tepki verdiğini açıklamak ve (2) hastayı anlamak için anlamlı bir çerçeve olarak temel psikodinamik problemi seçmeyi destekleyen daha fazla kanıt sunmak mümkün olur.

    Peter’in terapisti, temel problem olarak depresyonu seçti; çünkü hastanın mevcut ve yoğun şekilde deneyimlediği depresif semptomlar, geçmişte ve günümüzde yaşadığı kayıplarla kurduğu güçlü bağ, belirgin öz-eleştirisi ve ilkel savunma mekanizmalarını oldukça sınırlı kullanımı bu seçimi desteklemektedir.

    Ancak, bağlanma ile ilgili kaygıların önemli olduğuna dair yeterli veri bulunmaktadır ve bu nedenle, formülasyonun terk edilme korkusu etrafında yapılandırılması alternatif bir yaklaşım olabilir. Bu durumda, temel çatışma ayrılma ve öfkeye odaklanacaktır; bu çatışmalı duygular, önemli ilişkilerde kendini gösterecek ve kritik yaşam olaylarında ortaya çıkacaktır. Bölüm 6’da tartışıldığı gibi, nesne ilişkileri kuramı, mentalizasyon kuramı ve ilişkisel psikanalitik kuram, terk edilme korkusunu anlamak için en uygun kavramsal çerçeveyi sunmaktadır. Nesne sürekliliği ile ilgili tipik problemler ve bölünmüş kendilik ve nesne temsilleri, bir ebeveynle yaşanan çocukluk deneyimi, kritik bir yaşam olayı ve yakın geçmişteki bir olayla örneklendirilebilir. Bu örnekler, çatışmayı, mentalizasyondaki bozulmayı veya belirli ilişkisel düğümleri daha ayrıntılı bir şekilde açıklamak için tarihsel veriler kullanılarak geliştirilebilir. Peter’in temel problemi terk edilme korkusu olarak ele alındığında, Temel Çatışmalı İlişki Teması (TÇİT), yakınlık arzusu olarak tanımlanır; diğerlerinin yanıtı uzaklaşma, kendisinin yanıtı ise öfkedir.

    Formülasyon, hastanın bu acı verici çatışmaları nasıl yönetmeye çalıştığını, ayrıca önemli savunmalarını, arzularını ve özdeşimlerini açıklar. Tekrar eden bir tema veya geçmişin içinden geçen bir “ana fikir [red thread]” gibi, iyi bir formülasyon temel problemleri, bunların hastanın yaşamı boyunca nasıl ifade edildiğini ve hastanın bunlarla nasıl başa çıktığını (örneğin, savunma mekanizmaları aracılığıyla) gösterir. Kişiliğin güçlü yönleri [personality strength], bu problemlere karşı direnç ve denge sağlayarak onların etkisini hafifletir ve bunlar da [kişiliğin güçlü yönleri] burada tanımlanmalıdır.

    Gelişim, birçok dinamik olmayan faktör tarafından da yönlendirildiğinden, modern bir psikodinamik formülasyon, hastanın yaşamını anlamada dinamik ve dinamik olmayan faktörleri bütünleştirmeyi amaçlar. Bu nedenle, formülasyonun 3. bölümünde tamamlanması gereken iki ek görev bulunmaktadır.

    Öncelikle, hastanın nörobiyolojisinin psikodinamik çatışmaların biçimi ve içeriği üzerindeki etkisini ele almalısınız. Kendilikle ve ötekilerle ilgili deneyimler nasıl yaşantılar tarafından şekilleniyorsa, bireyin nörobiyolojisi tarafından da şekillenir. Örneğin, mizaç olarak aktif ve saldırgan bir çocuk, ayrışma-bireyleşme sürecini, ödipal dönemi, ergenliği ve yetişkinlik yaşam döngüsünü daha sakin bir bireyden farklı şekilde deneyimler. Geç ergenlik döneminde sendromal hastalık geliştiren ve çocukluk dönemine bakıldığında pre-ergenlik yıllarında sendromaltı belirtiler sergilemiş olan bipolar yatkınlığına sahip bir çocuk, duygudurum düzenleme süreçlerinde hafif düzeyde eksiklikler yaşamış olabilir ve bu durum, olgunlaşmayı daha zor hale getirebilir. Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri gösteren bir çocuk, kurallara bağlı davranışlarda yaşadığı zorluklar nedeniyle benlik saygısında ciddi yaralanmalar yaşamış olabilir ve bu da bir yeterlilik duygusu geliştirmesini zorlaştırabilir. Çocukluk döneminde obsesif-kompulsif bozukluk belirtileri gösteren bir birey, derin bir güvence ihtiyacıyla birlikte erken bir özerklik ve yalnızlık hissi taşıdığından, ayrılma güçlükleri daha da şiddetlenebilir. Çocukluk deneyimleri gelişim üzerinde özel bir etkiye sahip olsa da, bu nörobiyolojik faktörler şüphesiz tüm sonraki gelişim sürecini etkilemektedir.

    İkinci olarak, dinamiklerin nörobiyolojiyi nasıl etkilediğine dair bir hipotez oluşturmalısınız -yani, psikodinamik meseleler sendromal bir hastalığın gelişimine, tekrarlamasına, sürdürülmesine veya çözülmesine nasıl katkıda bulunmuştur? Bu bağlamda tipik örnekler arasında, üç kuşak boyunca panik bozukluk öyküsü bulunan bir hastada, iş ortamında saldırganlıkla ilgili çatışmaların tetiklenmesiyle panik atakların ve panik bozukluğunun ortaya çıkması veya erken ayrılık ve kayıp öyküsü olan bir hastada artan evlilik gerilimlerinin majör depresyonun tekrarlamasına yol açması yer alır.

    Dinamikler ve nörobiyoloji arasındaki ilişkiye dair hipotezler, formülasyonun diğer unsurlarına kıyasla genellikle daha spekülatiftir. Bazıları bunun yapılamayacağını düşünse de, biz bu zorluğun farkında olmakla birlikte, formülasyon geliştirmenin, sınırlı verileri kullanarak kapsayıcı bir açıklama oluşturma süreci olduğuna inanıyoruz -bu yalnızca bu alana özgü değil, formülasyonun tüm bölümleri için geçerlidir. Formülasyon, sürekli olarak gözden geçirilen, değiştirilen ve doğruluğu artırılan bir süreçtir. Eğer nörobiyoloji ve dinamikler arasındaki ilişkiye dair açık bir hipotez oluşturmazsanız, siz (ve hasta) bu ilişkiye dair varsayımlarda bulunursunuz ve bu varsayımlar açıkça tartışılmadan ve değerlendirilmeden kalır. Sonuç olarak, yanılma hakkınız var!

    Özetle, Bölüm 3, temel psikodinamik problemi, hastanın spesifik çatışmalarını ve savunmalarını, bu fikirleri destekleyen ve açıklayan en az üç kısa vaka örneğini (çocukluk, önemli bir yaşam olayı, yakın geçmiş) ve dinamik olmayan faktörlerin hastanın dinamiklerini, dinamiklerin ise dinamik olmayan faktörleri nasıl etkilediğine dair değerlendirmeleri ortaya koyar.

    Terapötik Duruma Yanıt

    Bölüm 4, hastanın terapötik duruma nasıl yanıt vereceğini öngörmeye odaklanır ve bunu Bölüm 3’ün sentezine dayanarak yapar. Bu bölüm, hastanın tedavi sürecini nasıl deneyimleyebileceğini ve olası aktarım örüntülerini ele alır. Ayrıca, hastanın tedavi boyunca özellikle dayanacağı güçlü yönler hakkında hipotez geliştirmek, değişim stratejisini planlamada yardımcı olacaktır. Savunma tarzı ve aktarım modeli, kaçınılmaz olarak hastanın ilaç tedavisine karşı tutumunu da etkileyeceğinden, formülasyon hastanın psikofarmakolojiye vereceği olası tepkileri ve gelişmekte olan tedavi ilişkisini de öngörmelidir.

    Prognoz, terapinin aşamaları hakkında tahminleri içermelidir. Örneğin, daha önceki psikofarmakolojik ve psikoterapötik tedavilere direnç göstermiş depresyonu olan bir hastanın tedavisi, psikofarmakolojik denemelerin uzun süreceği bir başlangıç aşamasını içerebilir ve bu süreçte tedaviye direnç göstermesine katkıda bulunan psikolojik faktörlere de dikkat edilmelidir. Bu ilk aşamada, hasta zaman zaman terapiste yakınlık hissedebilir ve terapist tarafından bakım aldığı duygusunu yaşayabilir; bu tepki, psikofarmakolojik yanıtta iyileşmeyi sağlayabilir. Tedavinin bir sonraki aşaması, daha yoğun bir psikoterapötik çalışma içerebilir ve hasta bu aşamada daha çatışmalı bir aktarım tepkisi geliştirebilir. Ancak, psikofarmakolojinin depresif semptomları hafifletmesi sayesinde, hasta bu aşamada daha etkili bir şekilde çalışabilir.

    SORUNLAR VE GÜÇLÜKLER

    Başlangıçtaki formülasyon genellikle belirsizlikler içerir -bu, dört ila altı seans sonunda oluşan genel bir çerçevedir. Bu aşamada tam olarak anlaşılamayan birçok şey olsa da, yararlı bir formülasyon, verileri düzenlemek için net bir yaklaşım benimser. Bu sayede terapist, belirsizlik alanlarına odaklanabilir ve başlangıçtaki formülasyonun doğrulanıp doğrulanmadığını anlamak için dikkatle dinleyebilir. Formülasyon, hasta ile aktif bir tartışma zemini oluşturmalıdır; eğer bu gerçekleşmiyorsa, sorgulayıcı ve işbirlikçi bir yaklaşımla yeniden ele alınmalıdır. Formülasyonu, anlamaya yönelik kişisel bir test olarak değil, sürekli gözden geçirilmesi, tartışılması ve gerektiğinde değiştirilmesi gereken bir çalışma olarak görmek gerekir.

    Tek bir temel probleme [core problem] odaklanmak önemlidir, ancak bunun yanında başka önemli sorunlar olabileceğini veya tedavi sürecinde daha merkezi hale gelebilecek yeni meselelerin ortaya çıkabileceğini kabul etmek gerekir. Formülasyonun amacı, terapist olarak hastaya yaklaşımınızı yönlendirmektir. Eğer iki veya üç eşit derecede önemli problem arasında ayrım yapamazsanız, hastanın kendisini anlamaya başlamasına nasıl yardımcı olabilir ve hangi konulara odaklanacağınızı nasıl belirleyebilirsiniz? Çoğu hasta, özellikle tedavinin erken aşamalarında, aynı anda iki veya üç farklı problem üzerinde çalışamaz. Bazen terapist, farklı bir temel problemin terapi sürecini daha verimli hale getirebileceğini fark eder ve bu durum, terapötik ilişkinin derinleşmesine ve yeni, taze materyallerin ortaya çıkmasına yol açabilir (Summers, Xuan & Tavakoli, 2013).

    Bir formülasyon yazmak, hem sizi hem de nihayetinde hastayı, gelişim, psikopatoloji, sosyal belirleyiciler, nörobiyoloji ve bunların nasıl bir araya geldiği konusundaki mevcut bilginin sınırlarıyla yüzleşmeye zorlar. Ayrıca, üzerinde çalıştığımız belirli bir hasta hakkında neyi bilmediğimizi veya bilemeyeceğimizi de açıkça ortaya koyar. Hastanın çocukluğunun gerçekte nasıl olduğunu veya temel çatışmaların en basit şekilde nasıl ifade edileceğini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Hem hasta hem de terapist, tedavi sürecinin başında belirli fikirlere sahip olsa da, bu fikirler zamanla kaçınılmaz olarak değişecektir.

    Peter’in formülasyonunu yazarken, hastanın sosyal anksiyetesinin ve ailesinde depresyon ve psikoz öyküsünün etkileri üzerine spekülasyon yaptık. Bu faktörler, duygusal ifadeye ket vuran ve resmiyetin ön planda olduğu aile kültürüyle nasıl etkileşime girdi? Çoğu zaman, mizaç veya kişilik genetiğinin bir hastalığın gelişimine ne kadar katkıda bulunduğunu ve hastanın olumsuz çevresel deneyimlerinin etkisinin ne kadar büyük olduğunu kesin olarak belirleyemeyiz. Bu tür bir anlayış, popülasyon çalışmalarıyla alanımızda gelişmeye devam etse de, belirli bir vaka için bu sorulara nadiren kesin yanıt verebiliriz. Yine de, formülasyon bu konuda bir tahminde bulunmayı gerektirir. Elbette, sınırlı bilgiye sahip olmak, meraklı bir dinamik terapistin erken ilişkiler ve gelişimsel deneyimler hakkında hipotez geliştirmesini hiçbir zaman engellememiştir, dolayısıyla biyoloji, toplum ve psikodinamikler arasındaki ilişki hakkında spekülasyon yapmamızı da engellememelidir. Bu bağlantıyı kavramsallaştırmak terapist için önemli olduğu kadar, bazı hastalar da bu bağlantıları anlamak ister. Modern benlik anlatıları, bireyin kendine özgü nörobiyolojik özelliklerine dair bir izlenimi de içerir ve özellikle duygusal sorunlarla mücadele eden birçok hasta genetik yatkınlıklarını düşünmektedir. Benzer şekilde, ayrımcılık, baskı, ırkçılık ve travmanın etkilerine dair farkındalık da, kişinin kendini anlamasının önemli bir parçasıdır.

    Peter, beş yıl süren yoğun psikoterapi ve ilaç tedavisinin ardından çok daha huzurlu ve dengeli hissederek tedavisini tamamladı. Kayıplara ve depresyona karşı hâlâ hassasiyet gösterse de, bunları çok daha iyi yönetiyordu. Kadınlar tarafından bunaltılmaya karşı duyarlılığını, güçlü erkeklerle bağ kurma arzusunu ve öfkesini suçluluk ve kendini sabote edici bir şekilde ifade etme eğilimini anladı. Bu duygular üzerinde terapistle kurduğu aktarım ilişkisi içinde çalıştı ve giderek daha sağlıklı, olumlu, yakın ilişkiler geliştirdi. Flört ediyordu ve kadınlarla tatmin edici, yakın ilişkiler kurmuştu. Başlangıçtaki formülasyonda belirlenen temel temalar gerçekten önemli ve anlamlı çıktı. Ancak, erteleme davranışı ve ilgi alanları ile yeteneklerine dair belirsizlik, tedavinin erken döneminde net bir şekilde görülmüyordu. Bunlar, onun yoğun depresif semptomları ve hayatta kalma çabası tarafından gölgelenmişti. Daha sonra, bu sorunlar tedavinin odak noktalarından biri haline geldi. Peter sonunda rekabetçi bir lisansüstü programına başvurup kabul alarak kariyerine adım attı ve terapiden, geleceğe dair açık ve heyecanlı hissederek ayrıldı.

    Bu bölümü, vaka açıklamasına dair bir uyarı notuyla bitiriyoruz. Hastanın, burada tanımladığımız tedavi süreci nedeniyle değiştiğini hipotez olarak öne sürüyoruz, ancak terapötik alçakgönüllülüğümüz bize bunun kesin olmadığını hatırlatıyor. Psikoterapi, tıpkı hayat gibi, kontrollü bir deney değildir. Seçimler yapar, eylemlerde bulunur, öğrenir ve değişiriz; ancak terapinin olmadığı bir senaryoda ne olacağını asla bilemeyiz.

    ÖZET

    Psikodinamik formülasyon, hastanın temel psikodinamik problemiyle başlayan ve semptomları, kilit çocukluk deneyimleri, önemli yaşam olayları ve mevcut yaşam sorunları arasındaki bağlantıları gösteren özlü bir kavramsallaştırmadır. Kapsamlı bir formülasyon, hastanın yaşam sürecini anlamada psikodinamik ve dinamik olmayan faktörleri bir araya getirir. Formülasyon, terapistin tedavi sürecinin nasıl gelişeceğini öngörmesine yardımcı olur; bu süreçte değişim fırsatlarını, engelleri ve dirençleri, ayrıca terapötik ilişkide ortaya çıkabilecek temaları içerir

  • İlişkisel Örüntüleri Değerlendirme (8. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
    Case Formulation
    adlı kitabının 8. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    Bir kişinin özdeşimleri sorusuyla yakından ilişkili olan, sorunun başkalarına ilişkin tekrarlayıcı yollarıdır [repetitive way]. Özdeşim konusu, esas olarak hastanın modellerinin kimler [who] olduğunu ve onlarla ilgili benimsemek ya da reddetmek istediği özelliklerin neler [what] olduğunu ele alırken, ilişkisel örüntü [relational pattern] konusu, kişinin ana sevgi nesneleriyle [love object] olan bağlantılarının nasıl [how] ifade edildiğiyle ilgilidir. Bir anne sevgi dolu ve olumlu şekilde değer verilen bir figür olabilir ve kızı da pek çok açıdan ona benzemek isteyebilir; ancak kızın anneyle ilişki kurmayı öğrendiği temel yol uyumlu ya da isyankâr, içe çekilmiş ya da katılımcı, talepkâr ya da kendini feda eden bir biçimde olabilir ve bu olasılıklar neredeyse sınırsızdır. Bakımverenlerin kişilerarası stilleri [interpersonal style] ve ilişkiler hakkında ifade ettikleri temel temalar [theme], çocuklar tarafından içselleştirilir ve insanların genellikle “kişilik özellikleri [trait]” olarak adlandırdığı daha durağan niteliklerle birlikte özümsenir. Yedinci bölümde içselleştirilmiş nesnelerden [internalized object] bahsetmiştim; bu bölümde ise daha karmaşık bir konu olan içselleştirilmiş nesne ilişkilerini [internalized object relation] ele alıyorum.

    İlişki örüntüleriyle [relationship pattern] ilgili belirli sorular, bir değerlendirme görüşmesinde [intake interview] genellikle gereksizdir. Tekrarlayan kişilerarası sorunlar [interpersonal problem], insanların psikoterapi arayışındaki başlıca nedenler arasında yer aldığından, danışanlar çoğunlukla seansa, kalıcı ve uyumsuz bir ilişki örüntüsünü tanımlayarak başlarlar. “Sürekli istismarcı erkeklere âşık oluyorum,” ya da “Biri hakkında heyecanlandığımda, onun kusurlarını bulup hayal kırıklığına uğruyorum,” veya “Otorite figürleriyle ilgili bir sorunum var,” gibi ifadeler, danışanın bir ruh sağlığı profesyoneline başvurma nedenini açıklaması için yapılan ilk davete verilen yaygın yanıtlardır. Eğer bir ilişki örüntüsü başlıca şikâyet olarak sunuluyorsa, bu konuda bir formülasyon geliştirmek nispeten daha basittir. Ancak, başvuru nedeni bir duygudurum bozukluğu, obsesif düşünceler, travma sonrası tepki ya da doğrudan kişilerarası bir tema içinde gömülü olmayan başka bir sorun olduğunda, terapistin temel ilişkisel çatışmaları [central relational conflict] aktarım verilerinden [transference data] ve tarihsel bilgilerden [historical information] çıkarması gerekir. Bazen, “En önemli ilişkilerinizi nasıl tanımlarsınız?” veya “Evliliğiniz nasıl?” ya da “Birine yakın hissediyor musunuz?” veya “İnsanlarda neye değer verirsiniz?” gibi sorular sormak da yardımcı olabilir. Ancak en güvenilir bilgiler genellikle danışanın terapiste verdiği tepkilerde kendiliğinden ortaya çıkar.

    Tedavinin ilk görüşmesinde kendini gösterebilecek tekrarlayan ilişki örüntülerine birkaç örnekle başlamak istiyorum. Kısa bir süre önce terapi almak isteyen bir kadınla görüştüm. Bana, erkek otorite figürlerini idealize etmeye yönelik kalıcı bir eğilimi olduğunu ve mutlu bir evliliği olmasına rağmen belirli erkeklere karşı yoğun bir hayranlık duyduğunu anlattı. Onu dinledim, ona karşı sıcak bir yakınlık hissettim, muhtemelen bu sorununda ona yardımcı olabileceğimi düşündüm ve kendisiyle çalışmayı dört gözle beklediğimi fark ettim. Görüşmemizin sonlarına doğru, daha önceki terapi ve danışmanlık deneyimlerini anlatırken -tümü kadın terapistlerle gerçekleşmişti- tekrarlayan ilişki örüntülerinin böyle bir durumda hemen harekete geçebileceğini göz önünde bulundurarak, hiç erkek bir terapiste gitmeyi düşünüp düşünmediğini sordum. Yüzü bir anda düştü ve sorumu, onunla çalışmak istemediğim şeklinde yorumladığını anlayabildim.

    Oldukça hızlı bir şekilde bir erkek terapist görmenin iyi bir fikir olabileceğini düşünmeye başladı. Bölgedeki erkek terapistler hakkında bana sorular sormaya başladı, ancak bu konuşmaya gerçekten gönülden katılmadığı açıktı. Onu durdurup sadece merakımdan sorduğumu, yalnızca neden sadece kadın terapistleri tercih ettiğini anlamak istediğimi açıkladığımda bile şüpheli görünmeye devam etti. Kendi ihtiyaçları ve kararları için durmak yerine, bana bakmak zorunda hissettiği izlenimini veriyordu; eğer onu reddetmek istiyorsam, bana zorluk çıkarmayacaktı. Bu durumu araştırdıkça, hem kadınlarla hem de erkeklerle ilişkilerini şekillendiren, reddedilme korkusuna ikincil olarak gelişmiş, boyun eğme ve bakım verme örüntüsünün tüm yönleriyle tekrarlayan bir dinamik olduğunu keşfettik.

    Yakın zamanda görüştüğüm bir diğer kişi, benimle terapiye başlamak isteyen ancak takvimimde yeni bir hasta için yer olmadığı için kendisine bir yönlendirme yapmayı amaçladığım, derin bir distimi yaşayan bir kadındı. Depresyonunun kaynağının, aile geçmişinde son çocuk olması, plansız bir şekilde dünyaya gelmesi ve her zaman fazlalık gibi muamele gördüğünü hissetmesi olabileceğini düşündüğünü belirtti. Erken çocukluk yıllarında, ebeveynlerinin aşırı yük altında, maddi sıkıntı içinde ve meşgul olduklarını; bu nedenle kendisini dinlemeye ilgi gösterdiklerini hiçbir zaman hissetmediğini anlattı. Özel duygularını ebeveynlerinden büyük bir özenle saklamayı öğrendiğini söyledi. Daha önce birkaç kez terapi almıştı, ancak bu terapilerin yalnızca ne kadar az enerjisi olduğuna dair kendisini daha suçlu hissettirdiğini düşündüğünü ifade etti. Görüşmenin sonunda, onu anlama sürecimin rahatsız edici derecede eksik kaldığını hissettim.

    Onun izniyle, değerlendirme için beni kendisine yönlendiren sosyal hizmet uzmanını arayarak, bu kadın için ne tür bir terapistin iyi bir eşleşme olabileceğine dair görüşlerini sordum. Beklenmedik bir şekilde, bana bu danışanın aslında hiçbir zaman gerçek bir psikoterapi almadığını düşündüğünü söyledi. Sırasıyla kendilerini Hristiyan danışmanlar olarak tanımlayan kişilere gitmişti ve bu kişiler esas olarak ikna yöntemleri ile İncil’in otoritesini kullanarak danışanlarına nasıl hissetmeleri ve nasıl davranmaları gerektiğini söylemişlerdi. Artık daha geleneksel bir eğitim almış bir terapiste gitmeye karar vermişti, ancak bununla ilgili kaygılıydı; çünkü derin bir dini inanca sahipti ve seküler bir terapistin inancını çürütmeye çalışacağını düşünüyordu. Annesinin kendisine duygusal olarak ulaşamaması karşısında hayatta kalmasını sağlayan gizlilik örüntüsüyle (muhtemelen benim onu düzenli bir danışan olarak alamayışımın da pekiştirdiği bir durum), bu konuların hiçbirini bana anlatmamış olması dikkat çekici bir paralellik taşıyordu.

    Bir terapist, danışanın içsel dünyasına [internal world] aşina olmalıdır. Bu dünyanın sakinleri cömert mi yoksa cimri mi, kontrol edici mi yoksa izin verici mi, müdahaleci mi yoksa mesafeli mi, onaylayıcı mı yoksa zayıflatıcı mı, sömürücü mü yoksa destekleyici mi, otokratik mi yoksa uzlaşmacı mı, merhametli mi yoksa cezalandırıcı mı, eleştirel mi yoksa kabul edici mi, sıcak mı yoksa soğuk mu, aktif mi yoksa pasif mi, ketlenmiş mi yoksa dışavurumcu mu, tutkulu mu yoksa kayıtsız mı, ilgili mi yoksa ihmalkâr mı, öngörülebilir mi yoksa kaotik mi, çilekeş mi yoksa kendini şımartan biri mi? Danışanın, çocukluk dönemindeki duygusal ortamına tepkileri nelerdi? Hangi tekrarlayan çatışmalar yaşandı? Bir kişinin kişilerarası geçmişindeki incelikler, mevcut ilişkilerinde yaşamaya devam eder, terapötik bağı renklendirir ve terapistin herhangi bir terapötik etki yaratabilmesi için ele alması gereken bir alanı oluşturur.

    Bu gözlem, vurgularında bazı farklılıklar olmakla birlikte, kavramsal çerçevenin olağanüstü bir ortaklık taşıdığı şekilde, oldukça geniş bir araştırmacı grubu tarafından ortaya konmuştur. Bazıları birbirlerini etkilemiş, bazıları ise izole pozisyonlardan ya da ana akım dışı teorik varsayımlardan yola çıkarak, verilerinin benzer ilişkisel fenomenlere işaret ettiğini keşfetmiştir. Aklıma gelen kavramlar arasında Malan’ın (1976) “çekirdek çatışma [nuclear conflict]”, Gill ve Hoffman’ın (1982) “hastanın terapistle ilişkisine dair deneyimi [patient’s experience of the relationship with the therapist]”, Bucci’nin (1985) “göndermeli set [referential set]” Stern’ün (1985) “Genelleştirilmiş Etkileşim Temsilleri [Representations of Interactions that have been Generalized]” (“RIGs”), Henry, Schacht ve Strupp’un (1986) “döngüsel uyumsuz örüntü [cyclical maladaptive pattern]” Tomkins’in “çekirdek sahne [nuclear scene]” (bkz. Carlson, 1986), Weiss, Sampson ve çalışma arkadaşlarının (1986) “yüksek zihinsel işlevsellik hipotezi [higher mental functioning hypothesis]”, Dahl’ın (1988) “temel tekrarlayan ve uyumsuz duygusal yapı [fundamental repetitive and maladaptive emotional structure]” ya da “çerçeveler [frames]”, Horowitz’in (1988) “kişisel şema [personal schema]” kavramı, Lachmann ve Lichtenberg’in (1992) “model sahneleri [“model scenes]” kavramı, Luborsky ve Crits-Christoph’un (1998) “çekirdek çatışmalı ilişki teması [core conflictual relationship theme]” ve Bretherton’un (1998) “temsiller [representations]” kavramları bulunmaktadır. Lorna Smith Benjamin’in (1993) ampirik olarak geliştirdiği Sosyal Davranışın Yapısal Analizi [Structural Analysis of Social Behavior] ilişkisel örüntülerin tanısal açıdan kritik olduğu yönündeki vurguyla tutarlı olan en kapsamlı ampirik araştırma projelerinden birini temsil etmektedir. Psikanalitik olmayan yazında da benzer bir tekrarlayan örüntüler vurgusu görmek mümkündür; örneğin, Klerman ve çalışma arkadaşlarının (Klerman, Weissman, Rounsaville & Chevron, 1984) “kişilerarası psikoterapi [interpersonal psychotherapy]” üzerine yaptığı çalışmalarda bu yaklaşım dikkati çekmektedir.

    Araştırmacılar, tekrarlayan senaryoları (şablonlar, hikâye çizgileri, bilişsel haritalar, kişisel kayıtlar, öznel yapılar -hangi metaforu tercih ederseniz) bireysel psikoloji ve psikopatolojiyi anlamada merkezi bir unsur olarak tanımlamadan çok önce, terapistler danışanlarının içsel dünyalarında ve dışsal ilişkilerinde sınırlı sayıda temanın tekrar eden doğasından etkilenmişlerdi. İnsanlara saatler boyunca yardımcı olma çabasına sürekli olarak dâhil olmak, bir terapisti, her danışanın otorite, bağımlılık, yakınlık, cinsiyet, güç, duygu ve diğer ilişki boyutlarına dair kendine özgü varsayımlarını ortaya çıkaran bir rol içine tekrar tekrar sokar. Çağdaş psikodinamik klinik literatür, bu tekrarlayan kişilerarası yapılandırmaları genellikle “içselleştirilmiş nesne ilişkileri [internalized object relations]” olarak adlandırmaktadır (örneğin, Kernberg, 1976; Ogden, 1986; Bollas, 1987; Horner, 1991; Scharff & Scharff, 1987, 1992). Sandler ve Rosenblatt’ın (1962) bireyin öznel “temsili dünyası [representational world]” kavramı ve Atwood ve Stolorow’un (1984) “öznellik yapıları”na [structures of subjectivity] yaptığı vurgu, bireysel psikolojinin bu boyutunu kavrama çabasına yönelik ilgili kavramlardır. İlişkisel temaları anlamaya yönelik daha popüler ve oldukça basitleştirilmiş bir yaklaşım, 1970’lerde Eric Berne’ün (1974) belirli yaygın “oyunlar [games]” ya da “senaryolar”ı [scripts] betimleyen “transaksiyonel analiz”inde [transactional analysis] ortaya çıkmıştır.

    Psikoterapide, hasta ile terapist arasında ve hastanın hayatındaki en önemli kişilerle tekrar tekrar ele alınan meseleler, bir süre sonra hem danışan hem de terapist için son derece tanıdık hale gelen tekrarlayan (derinlemesine çalışılan [working through]) dramatik örüntüler olma eğilimindedir. Oliver Wendell Holmes’un herkesin aslında tek bir konuşması olduğunu ve bunu hayatı boyunca farklı biçimlerde tekrar tekrar gerçekleştirdiğini söylemesi doğruysa, terapide de her bireyin, ne kadar farklı açılardan ele alınırsa alınsın, keşfetmesi ve genişletmesi gereken tek bir temel ilişkisel alanı olduğu söylenebilir. Hepimizin tekrarlayan örüntüleri vardır; bunların çoğu uyumsaldır ve zararsızdır. Ancak, merkezi temamız kalıcı ve çözümlenemeyen bir çatışmayı barındırdığında, bu durum sorun haline geldiğinde psikoterapiye başvururuz. Örneğin, yakınlık özlemi duyarız ancak insanları uzaklaştıran bir şekilde davranırız; ketlenmeden kurtulmak isteriz ancak dürtüselliğimizden korkarız; özerklik ararız ancak bir edimsellik (agency) pozisyonundan hareket ettiğimizde utanç ve şüphe hissederiz.

    AKTARIMDAKİ İLİŞKİSEL TEMALAR

    Aktarım fenomeni [phenomenon of transference] bazen, çocuklukta bakımverenlere yönelik tutumların doğrudan yer değiştirmesi olarak yanlış anlaşılmıştır. Oysa gerçekte çok daha karmaşıktır. Klinik duruma yalnızca belirli kişiler değil, bütünüyle atmosferler, duygusal yoğunluklar ve savunmacı konstelasyonlar da aktarılır. Terapist, Freud’un en önemli olarak tanımladığı “Ben bu kişi için kimim?” ve “Bu figür ağırlıklı olarak olumlu mu, olumsuz mu?” sorularıyla kendini sınırlayamaz; aynı zamanda aktarılanın nüanslarını ve anlamlarını da hissetmelidir. Bu değerlendirme sürecinde iki aşamalı bir yaklaşım gereklidir: (1) Sürekli olarak yeniden sahnelenen [reenacted] örüntü nasıl tanımlanabilir? ve (2) Bu kişi için bu örüntünün kökenleri, anlamları, güdüleri ve pekiştiricileri nelerdir?

    Oldukça yaygın bir örüntü olan ilişkileri cinselleştirme eğilimini [sexualize relationships] ele alarak konuyu somutlaştırmak istiyorum. Bu eğilim, kimi zaman daha ilk görüşmede kendini gösterebilir; örneğin, heteroseksüel bir kadın danışanın erkek bir terapistle terapi sürecine başlaması durumunda. Bu noktada, parantez içinde bir yorum yapmak gerekirse, çoğu terapist, heteroseksüel bir erkeğin kadın bir terapistle terapiye başlaması durumunda ilişkileri cinselleştirme eğiliminin aynı derecede hızlı ve gözle görülür olmadığını kabul etmektedir. Bunun muhtemel nedeni, Batı kültürlerinde yüksek otorite konumundaki bir kadın ile daha düşük otorite konumundaki bir erkeğin bir araya gelişinin aynı erotik potansiyeli barındırmadığının algılanmasıdır. Aynı şekilde, danışan eşcinsel ya da lezbiyen olduğunda ve terapist ile aynı cinsiyeti paylaştığında, özellikle de terapistin heteroseksüel olduğu varsayılıyorsa, bu örüntünün aktarımda kendini göstermesi genellikle daha uzun sürmektedir. Bunun nedeni büyük olasılıkla, danışanın toplumsal olarak küçümsenen arzulardan kaynaklanan ketlenmeleridir.

    Yaygın kanıların aksine, “analistine âşık olma (falling in love with
    one’s analyst
    )” fenomeni ne kaçınılmazdır ne de kolayca anlaşılabilirdir. Freud, bu tür tepkileri anlamaya çalışan ilk kişiydi, ancak onları büyük ölçüde basitleştirdi. Freud, erotik aktarımı [erotic transference], infantil nesnelerden mevcut nesnelere doğru pozitif cinsel güdülerin yer değiştirmesi olarak yorumladı. Başka bir deyişle, Freud’a göre erkek terapistine karşı cinsel bir takıntı geliştiren heteroseksüel bir kadın, bir zamanlar babasına karşı bilinçli olarak hissettiği ve ödipal döneminin sonunda bastırdığı duyguları yeniden deneyimliyordu. Ancak analistler uzun zamandır erotik aktarımın bundan çok daha fazlasını temsil ettiğini bilmektedirler; terapötik ilişkinin cinselleştirilmesi [sexualization] ya da erotize edilmesi [erotization] hiçbir zaman basit bir süreç değildir. Buna karşın, psikoterapide bazı sevgi türleri oldukça doğrudan ve yüksek düzeyde çatışmalı olmayan deneyimler olabilir. Nitekim Bergmann’ın (1987) belirttiği gibi, terapiste yönelik sevgi geliştirme deneyimi, tedavi sürecinin beklenen ve terapötik açıdan temel bir unsurudur. Aslında, analitik psikoterapinin etkinliği tam da bu tür duygulardan kaynaklanır. Bir terapistin danışanı için duygusal açıdan ne kadar önemli olduğu, onun erken dönem bakımverenlerinden içselleştirdiği güçlü ve tutkulu olumsuz etkileri dengeleme gücünü de o kadar artırır.

    Günümüz terapistleri, terapi ilişkisinin cinselleştirilmesini anlamada birçok alternatif olasılığa açıktır. Burada, tüm ilişkilerde -profesyonel olanlar da dâhil- zaman zaman ortaya çıkabilen geçici erotik duygulardan değil, terapistin sevgilisi olma fantezilerine kronik olarak gömülme durumundan bahsediyorum. Örneğin, danışanın terapistine yönelik sürekli cinsel çekimi, güçlü ve baştan çıkarıcı bir anneyle özdeşim kurduğunu gösterebilir. Ya da bunun tam tersi bir tutumdan kaynaklanabilir ve bilinçdışı düzeyde gücün erkeklere özgü olduğu inancını barındırarak, erkeklerin bu gücü paylaşmaya ikna edilmesi gerektiğini ifade edebilir. Bu durum, Weiss ve arkadaşlarının (1986) tanımladığı gibi, çocuklukta yaşanan cinsel istismarın yarattığı kaygıyı pasif-aktif dönüşümüyle [passive-into-active transformation] denetim altına alma girişimi de olabilir. Veya, nefret edilen bir ebeveyni yenme arzusunu barındırarak, terapisti profesyonel rolünden çıkmaya zorlamaya yönelik bilinçdışı bir çaba içerebilir. Bir kadın için bir erkekle cinselleştirilmiş bir ilişkiye girmek, çocuklukta duygusal olarak yoksun bırakılmış bir kız çocuğu olarak bakım ve sıcaklık ihtiyaçlarını karşılamayı öğrenmiş olmasının bir sonucu olabilir. Bunun yanı sıra, lezbiyen olmadığını kanıtlama gereksinimini yansıtan savunmacı bir tutum da olabilir. Erotizm konusundaki ketlenmelerin aşılmasına yönelik bilinçdışı bir zafer ifadesi de olabilir. Ya da yasak figürler dışında kimseye cinsel arzu duyamama örüntüsünün bir parçası olabilir. Bazı durumlarda ise, kişinin aksi takdirde yok edici ve ölü hissedeceği bir duruma canlılık ve duygu katmaya yönelik umutsuz bir girişimi temsil edebilir. Sürekli cinselleşmiş bir aktarım, bu dinamiklerden herhangi birinin ve daha pek çoğunun bir tezahürü olabilir ve genellikle, erotik bir durumu aşırı şekilde belirleyen [overdetermined] birkaç farklı bilinçdışı tutumun birleşimi olarak ortaya çıkar (bkz. Gabbard, 1994, 1996).

    Danışanların terapistleri tarafından cinsel olarak istismar edilme sıklığına ilişkin ampirik literatür (Pope, 1989) ve sınır ihlallerine dair analitik literatür (Gabbard & Lester, 1995), oldukça ciddi bir soruna işaret etmektedir. Bu durum, danışanın terapi ilişkisini cinselleştirmesinin karmaşık anlamlarının birçok uygulayıcı tarafından yeterince anlaşılmadığını göstermektedir; zira bazı terapistler, danışanlarının kendilerine duyduğu çekimi, kendi doğuştan gelen çekiciliklerine verilen beklenen tepkiler olarak görmeyi tercih etmektedir. Ancak, terapistlerin narsisizmi tarafından körüklenen yıkıcı cinsel eylemleri bir kenara bıraksak bile, klinisyenlerin temel görevi, bireysel danışanlarını cinsel takıntılarından özgürleştirerek, terapi sürecini başvurma nedenleri olan sorunları çözmek için kullanmalarına yardımcı olmaktır. Terapötik ilişkinin cinselleştirilmesi, yalnızca etik bir netlik ve rutin bir diplomatik tutum gerektirmekle kalmaz; bu fenomenin yorumlama, yüzleştirme, sınır koyma ya da zamanla kendiliğinden sönümlenecek önemli bir güdünün sessizce tolere edilmesi yoluyla ele alınması, ancak belirli bir kişi için cinselleştirilmiş bir bağlanmanın temel ilişkisel anlamının doğru kavranmasına bağlıdır.

    Danışanın başka biriyle bağ kurma eğilimi, ilk görüşmede kendini gösterecektir ve genel bir formülasyonun içine dahil edilmelidir. Bir vakayı doğru şekilde formüle etme süreci, kısmen, terapistin kendi öznelliğini kullanarak danışanın şekillendirdiği ilişkisel formun muhtemel anlamını kavrayabilme becerisine bağlıdır. Terapist, belirli bir ilişkisel eğilimin merkeziliğini açıklayabilecek, danışanın geçmişine dair bilgileri dikkate almanın yanı sıra, kendi içsel duygusal tepkilerini de tanısal bir araç olarak kullanır. Bunu nasıl yapacağını göstermek için, ilişkileri cinselleştirme eğilimi olan bir danışan örneği üzerinden devam edelim. Baştan çıkarıcı bir danışana yönelik öznel tepki, zevk, korku, rahatsızlık, cinsel uyarılma ya da narsistik yücelme gibi çeşitli duygular tarafından şekillenebilir. Her bir tepki, bu danışan için erotizasyonun ne anlama geldiğine dair farklı bir şey ifade eder.

    Doğal olarak, görüşmecinin tepkileri, kendi ilişkisel eğilimleri ile danışandan gelen duygusal etkilerin birleşimi olacaktır; bu nedenle, iyi eğitilmiş terapistler, etkileşimde “kendilerine ait” olanı, danışanın getirdiğinden ayırt etmeye çalışırlar (Roland, 1981). Nitekim, birçok çağdaş psikanalist, aktarımın terapi sürecine katılan her iki tarafın öznellikleri tarafından “birlikte inşa edildiğini [co-construction]” vurgulamaktadır (örneğin, Orange, 1995). Psikanalitik eğitim enstitülerinin geleneksel olarak terapistin kişisel analizine büyük önem vermelerinin bir nedeni de budur: Kendi örüntülerine dair farkındalık geliştirmek, terapistin, danışanın tetiklediği duygular ile kendi kişilerarası deneyimlerinde hissetmeye eğilimli olduğu duygular arasındaki farkı ayırt edebilmesini sağlar.

    Yıllar içinde, birçok analitik süpervizörün, bir danışan terapistte güçlü duygusal tepkiler uyandırdığında, yeni başlayan terapistlerin öncelikle “kendi meselelerini” tanımlamaları gerektiğini fazlasıyla vurguladıkları sonucuna vardım. Eğer danışanın bir duygulanımı harekete geçirdiği her durumda terapistin ana yönelimi bu olursa, kişi kendini sürekli bir öz-analiz döngüsünde kaybedebilir ve iki kişi arasındaki zorlayıcı bir duygusal durumun çözümünün esas olarak terapistin kendi çatışmalarını çalışmasına bağlı olduğu sonucuna varabilir. Bu, yanlış yönlendirilmiş bir görüştür; hem kusursuz bir kendini tanımanın [self-knowledg] ve otokontrolün [self-control] ulaşılamaz oluşu nedeniyle, hem de danışanların terapistlerinin çatışmalarını değil, kendi çatışmalarını çözmek için terapiye gelmeleri nedeniyle. Daha da önemlisi, böylesi bir odaklanma, terapistleri kendileri üzerinde etkili olan duygusal dinamikleri fark etmekten alıkoyarak, her iki tarafı da danışanın etkileşime ne getirdiğini daha derinlemesine anlamaktan mahrum bırakır. Terapötik ikilide [therapeutic dyad: terapist-danışan ikilisi] yaşananların şekillenmesinde terapistin duygusal katkısı ne kadar önemli olursa olsun, tanısal amaçlar açısından öncelikle danışanın herhangi bir etkileşime ne kattığını kavramak esastır.

    Bu noktayı vurguladıktan sonra, önemli bir uyarı eklemeliyim: Bir danışanın yanında belirli bir duygu hissetmek, otomatik olarak bu duygunun danışan tarafından oraya “yerleştirildiği” anlamına gelmez. Karşıaktarım tepkilerinin tanısal değerine ilişkin farkındalık, bugün artık ana akımda rahatça kabul gören özgürleştirici bir bakış açısıdır; ancak ne yazık ki, bazı uygulayıcılarda, kendilerinde fark ettikleri rahatsız edici zihinsel durumları doğrudan danışana atfetme eğilimini de beraberinde getirmiştir (örneğin, “Şu an öfkeli hissediyorum, öyleyse beni öfkelendirmeye çalışıyorsun” ya da “Kafam karıştı, demek ki senin de gerçekte hissettiğin bu” gibi yorumlar). Terapistin öznelliğinin danışanın psikolojik dinamikleri hakkında çok şey söyleyebileceğini bilmek, yine de disiplinli bir yaklaşımı, iç gözlemi ve birden fazla açıklama olasılığını tartmayı gereksiz kılmaz.

    Yıllar önce, ilk değerlendirme görüşmesini yaptığım bir erkek danışan, beni doğrudan “Nance” diye hitap ederek karşıladı, ofis kapısını benim için tuttu ve kıyafetim hakkında iltifat etti. Görünüşe göre, benimle tamamen flörtöz bir tarzda ilişki kurmaya ihtiyaç duyuyordu. Onun tavırlarından rahatsızlık duyduğumu fark ettim ve kendimi küçümseyici ve yargılayıcı bir tepki vermeye eğilimli hissederken buldum -sanki ona “Davranışın profesyonel bir ortamda son derece uygunsuz” demek istiyordum. Ancak, onun baştan çıkarıcı tavrına karşı kendi tepkimi tam olarak anlamadan bu duygularımı doğrudan dışa vurmak istemediğim için, hem sınırlarımı koruyarak hem de sıcak bir yaklaşımı sürdürebilerek görüşmeye devam ettim ve kişisel geçmişine dair bilgi toplamaya başladım. Sonunda, annesini son derece baskın ve hatta sadistik biri olarak deneyimlediğini öğrendim. Flörtöz tavrının, potansiyel olarak güçlü gördüğü kadınlar üzerinde üstünlük kurma çabası olabileceğini fark etmeye başladım. Benim rahatsızlığım ise, onun beni aşağı konuma yerleştirme girişimine karşı verdiğim savunmacı tepkiyi yansıtıyordu. İlginç bir şekilde, seansın ilerleyen dakikalarında, yargılayıcı bir ton kullanmadan onun bana flört etme eğilimi hakkında yorum yaptığımda, kendisini açığa çıkmış ve önemli bir “silahını” kaybetmiş gibi hissetti. Ardından, görüşmenin geri kalanına odaklanamayacak kadar uykulu hale geldi. İlgisini çeken kadınlarla -ki yalnızca görece güçlü kadınlara ilgi duyuyordu- tekrarlayan bir örüntüyü anlatmaya başladı: Önce onları etkilemeye çalışıyor, bu işe yaramazsa onların yanında katlanılmaz bir yorgunluk hissediyordu. Bu danışanı terapiye aldım, ancak kısa süre içinde ikimiz de bu dinamiğin terapötik ilişkimizi fazlasıyla baskılayıcı hale getirdiği sonucuna vardık -sürekli uykuya dalan biriyle terapi yapmak kolay değildir- ve sonunda onu, kadınlarla yaşadığı bu örüntüyü doğrudan seanslarını sabote etmeden konuşabileceği bir erkek terapiste yönlendirdim; burada daha iyi ilerleme kaydetti.

    Uzun yıllar birlikte çalıştığım başka bir adam aramızdaki erotik duyguya daha incelikli ve yavaş bir şekilde katkıda bulundu. Onun saati sırasında kendimi cinsel fantezilerle meşgul bulduğumda, hem cinsel heyecan hem de korkunun rahatsız edici bir kombinasyonunu hissettim. Ayrıca bu duyguları görmezden gelmek, sanki ortamda erotik hiçbir şey yokmuş gibi davranmak ve kesinlikle beni tahrik eden hiçbir şey yokmuş gibi davranmak konusunda güçlü bir istek duydum. Bir süre sonra, hissettiğim “titreşimler [vibes]” hakkında yorum yapmadan onunla çalışırken o kadar samimiyetsiz hissettim ki, onunla birlikte kaçınmaya suç ortaklığı yaptığımız bazı cinsel materyaller olduğu hissini uyandırdım (bkz. Davies, 1994). Önce inkarla, sonra da korku ve utançla karşılık verdi. İlk görüşmede bana cinsel tacize uğradığını söylememiş olsa da, üç yaşından yedi yaşına kadar ritüelleştirilmiş, sadist ve erotik bir şekilde ona lavman yapan annesiyle yaşadığı tekrarlayan bir deneyime dair güçlü çağrışımları vardı. Annesinin ona düzenli olarak dayattığı bu özel, gizli aktiviteden hem travmatize olmuş hem de heyecanlanmış hissediyordu. Lavmanların dramının dışında, gizli ritüellerinden asla bahsetmemek konusunda zımni bir anlaşmaları vardı. Heyecanım, korkum ve cinsel atmosferi göz ardı etme isteğim, daha sonra ilişkilerinin çoğunda bir sorun olarak ortaya çıkan bu karmaşık kişilerarası dinamiği yansıtıyordu.

    Ofisimde cinsel bir atmosfer yaratan bir başka danışan ise bende tamamen farklı bir duygusal tepki uyandırdı. Derin bir şekilde ketlenmiş, şizoid bir adamdı ve otuz altı yaşına geldiğinde, birçok kadınla ciddi ilişkiler geliştirme fırsatına sahip olmasına rağmen hâlâ bakir ve bakir olmasının bir sorun teşkil ettiğini hissetmeye başlamıştı. Psikolojisi, hiçbir suçluluk duymayan çapkın bir baba figürüyle kurduğu karşıt özdeşim [counteridentification] tarafından şekillendirilmişti; babası, ergenlik döneminin başlarından itibaren onu kendisiyle birlikte seks işçilerinin hizmetlerinden yararlanmaya teşvik ediyordu. Danışanımın zihninde cinsellik, babasının sapkın gündemine boyun eğmekle tamamen iç içeydi ve bu gündem, kadınları aşağılamaya yönelik ince örtülü bir zorlanımı da içeriyordu. Ancak danışanım annesini seviyordu ve bu oyunu oynamayı reddetmişti.

    Görüşmenin sonlarına doğru, tepkisini yorumlaması için yaptığım davet üzerine, bu danışan beni çekici bulduğunu belirtti. Bu durumda benim öznel tepkim basitçe bir hoşnutluk duygusuydu -yalnızca iltifat edilmenin doğal bir sonucu olan narsistik yücelme değil, aynı zamanda onun, babasının zorlayıcı şekilde cinselleştirdiği yaklaşımdan farklı bir erotik eğilimi hissedebilme ve adlandırabilme kapasitesine sahip olabileceğine dair daha annesel bir beklenti de söz konusuydu. Çoğu erotik aktarımın aksine, onun terapi ilişkisini zihinsel olarak erotize etmesi öncelikli olarak bir direnç işlevi taşımıyordu (örneğin, güç meselelerine ya da istismar geçmişine dair anılara direnç olarak ortaya çıkan önceki iki örnekte olduğu gibi). Bunun yerine, bu süreç, yakınlığa yönelik bir gelişim potansiyelinin ortaya çıkışını temsil ediyordu ve nihayetinde, yıllardır beğendiği ve hayranlık duyduğu bir kadınla kurduğu cinsel ilişkiyle kendini gösterdi. Benim ilk karşı aktarım [countertransference] tepkim en azından kısmen olumlu bir nitelik taşıyordu; çünkü bu danışanda, daha çatışmalı ve dirençli bir süreçten ziyade, gelişimsel açıdan olumlu bir süreç işliyordu (bkz. Trop, 1988).

    Bu bölümde ele almak istediğim fenomenleri açıklamak için cinselleştirilmiş etkileşimleri kullanmamın nedeni kısmen, terapistlerin başa çıkmakta en çok zorlandıkları konulardan biri olması, kısmen de günümüz terapi öğrencilerinin danışanlarına yönelik daha cinsel tepkilerini kabul etmekte ve keşfetmekte tereddüt ettiklerini gözlemlememdir. (Belki de eğitim programlarımız, terapötik sınırları ihlal eden cinsel eylemleri caydırmaya o kadar büyük bir vurgu yapmıştır ki, terapistler uyarılmaya dair en ufak bir belirtiyi fark etmekten bile korkar hale gelmişlerdir.) Ancak burada ele alınan ilkeler, aktarımda ortaya çıkan herhangi bir kişilerarası dinamik ve buna eşlik eden tüm duygusal unsurlar için geçerlidir. Bir terapist, danışanın kendisinde uyandırdığı duygulara -cinsel uyarılma, nefret, sadizm, utanç, sıkıntı, küçümseme ve kıskançlık gibi rahatsız edici olanlar da dâhil- tam anlamıyla açık olduğunda, terapi odasında bütün bir dramatik anlatının (Freud’un çarpıcı ifadesiyle bir “aile romansı [family romance]”) geliştiğini ve bu sürecin terapi yoluyla yeni olay örgüleri, karakterler ve çözümler için bir alan açtığını keşfedecektir.

    Psikanaliz ve Psikoterapide Aktarım Temalarının Göreli Sonuçları

    Klasik psikanalitik tedavide, analist [analyst] ile analizan [analysand] arasında temel çatışmalı ilişkinin aşamalı olarak yeniden yaratılması, aktarım nevrozu [transference neurosis] olarak adlandırılmıştır (Freud, 1920). “Psikanaliz bir hastalık yaratıp sonra onu tedavi etmeye çalışır” şeklindeki esprili yorumlar bütünüyle yanlış değildir; çünkü analitik durum, problematik ilişkisel örüntülerin olağanüstü ayrıntılı ve tam duygusal yoğunlukla ortaya çıkmasını teşvik eder. Bir aktarım nevrozunun karşılıklı olarak tanınması ve ardından derinlemesine çalışılması, aslında psikanalizi daha az iddialı tedavilerden niteliksel olarak ayıran unsurdur. Aktarım nevrozunun ortaya çıkmasını en üst düzeye çıkarmak için kullanılan teknik prosedürler -divanın kullanımı, serbest çağrışım, seans sıklığının yüksek olması, süre sınırlamasının olmaması-çoğunlukla psikanalizi psikanalitik yönelimli terapilerden ayıran belirleyici faktörler olarak kabul edilir. Ancak, gerçekte bunlar sadece tam bir analizin mümkün hale gelmesini sağlayan koşullardır. Bilindiği üzere, analitik çalışmaya motive olmuş daha sağlıklı bireyler arasında, bazıları haftada iki kez yapılan terapide bir aktarım nevrozunun gelişimini ve çözümünü deneyimlerken, haftada beş kez yapılan analizde bile temel ilişkisel örüntünün analitik ortaklık içinde tam olarak yeniden üretilemediği danışanlar da bulunmaktadır. Şimdiye kadar, “analiz edilebilirlik [analyzability]” sorusuna büyük önem verilmesine rağmen, tedaviye başlamadan önce hangi danışanın derin bir aktarım nevrozu geliştireceğini ve hangisinin geliştirmeyeceğini güvenilir bir şekilde belirlemenin yolu henüz bulunamamıştır (Greenson, 1967; Etchegoyen, 1991). Kısıtlı ancak regresif bir deneyim olarak erken dönem duygusal ilişkilerin yeniden yaşantılanması, terapist ile danışanın birlikte danışanın kişilerarası temalarının ve tekrar eden örüntülerinin gücünü fark etmelerini, bu örüntülerin neden bu kadar etkili olduğunu derinlemesine anlamalarını ve içerdiği çatışmaları çözmek için yeni yollar geliştirmelerini mümkün kılar.

    Klasik analiz, genellikle yüksek ego gücüne [ego strength], yüksek motivasyona ve kişisel öznel dünyasına mümkün olduğunca derinlemesine inmeye yönelik mesleki ya da bireysel ilgiye sahip kişiler için tercih edilen tedavi olarak kabul edilir. Ancak, borderline ya da psikotik yapıdaki bireyler için veya belirli türde patolojilere sahip danışanlar için (örneğin, disosiyatif semptomlar, paranoyak eğilimler) en iyi tedavi yöntemi değildir -bu bireyler nevrotik spektrumda yer alsalar bile. Dahası, klasik analiz her ne kadar ideal bir yaklaşım olsa da, birçok durumda pratik açıdan uygulanabilir değildir. Daha az yoğun terapilerde, terapist ve danışan tam anlamıyla gelişmiş bir aktarım nevrozu yerine, aktarım tepkileri [transference reaction] ile çalışırlar. Ancak hedef aynıdır: Terapi sürecinde tekrar eden çatışmaları fark etmek ve bunlar için birlikte farklı çözüm yolları geliştirmek.

    Psikodinamik terapi, klasik psikanalizden daha zor uygulanır. Analizde, ilişkisel örüntüler aşamalı ve doğal bir şekilde ortaya çıkar; terapistin, hangi kişilerarası meselelerin en önemli olduğunu düşündüğüne dair yönlendirici baskısı bu süreci nispeten bozmaz. Ancak, daha az sıklıkla yapılan, zaman sınırlı olan ya da analiz sürecinin kontrolsüz regresyonu fazla teşvik edeceği danışanlarla yürütülen terapilerde, terapistler dinamikleri onlar acı verici derecede belirgin hale gelmeden önce formüle etmeye daha fazla özen göstermek zorundadır. Bu terapistler, müdahalelerinde daha aktif olmalı ve keşfetmeye başladıkları örüntüler konusunda yanılma veya tamamen hatalı olma riskini almaya daha istekli olmalıdırlar. Analizin doğası gereği dinamik yönelimli terapilere kıyasla daha üstün olduğuna dair geçmişten gelen bazı önyargılar (bu önyargı psikanalistlerin narsisizmini beslemiş ancak klinik sonuçlarla yalnızca dolaylı olarak ilişkili görülmüştür [Wallerstein, 1986]) varlığını sürdürmekle birlikte, çağdaş klinisyenler daha sınırlı terapilerin -ifade edici (expressive) ve destekleyici (supportive) yaklaşımlar da dâhil- yürütülmesinin daha zor olduğunu, daha fazla yaratıcılık gerektirdiğini ve çoğu zaman danışanın ihtiyaçlarını analize kıyasla daha yeterli bir şekilde karşıladığını giderek daha fazla takdir etmektedirler.

    Aktarımdan Belirgin Şekilde Eksik Olan İlişkisel Örüntüler

    Duyarlı terapistler, terapötik ikilide tekrar eden ilişkisel örüntüleri fark etmekle kalmaz, aynı zamanda danışanın deneyiminde hangi ilişki biçimlerinin eksik olduğunu da sezmeye çalışırlar. Bu, tanısal süreç açısından var olan ilişkisel paradigmaları belirlemekten daha zor bir boyuttur; çünkü, doğası gereği, danışanın söze dökemediği boşluk ve yokluk alanlarına empatik bir sıçrama yapmayı gerektirir. Tamamen yetersiz beslenmiş, sadece lapa yiyerek büyümüş bir kişi, bir şeylerin yanlış olduğunu hissedebilir, ancak salatanın ne olduğunu bilemez. Bir vakanın formüle edilmesinde önemli bir boyut, bir kişinin deneyiminin hiç parçası olmamış ilişki türlerini değerlendirmek ve ardından bu kavramları danışanın duygusal olarak anlamlı bir şekilde deneyimleyebilmesini sağlamak için ona nasıl tanıtılabileceğini keşfetmektir. Böylece, kişi yoksun kaldığı şeyler için yas tutabilir ve daha önce hayal bile edemediği ilişki kurma kapasitelerini geliştirebilir. Mevcut ve problemli olanı anlamanın yanı sıra, eksik [deficit] olanı da sezebilme yetisi, genel klinik teorinin uzun bir süre temel bir özelliği olmamıştır. Ancak, kendilik psikolojisi [self psychology] ve öznelerarası [intersubjective] yaklaşımlar gibi eksiklik formülasyonlarının [deficit formulation] gelişmesiyle (örneğin, Kohut, 1977; Stolorow & Lachmann, 1980; Ornstein & Ornstein, 1985; Stolorow, Brandschaft & Atwood, 1987; Wolf, 1988), terapistler artık danışanlarının önceden göz ardı edilen duygusal ihtiyaçlarını ve çıkmazlarını anlamak için daha fazla modele sahiptir.

    Uzun zamandır, 1950’ler ve 1960’larda birçok psikopatolojinin anne yetersizliklerine bağlanmasına yönelik etiyolojik spekülasyonların, o dönemin kültürel çocuk yetiştirme iklimini yansıtan klinik bir durumun ürünü olduğunu düşünüyorum: Çok fazla anne, ama yeterince baba yoktu. Başka bir deyişle, duygusal olarak belirgin bir şekilde olmayan babaları olan bireyler, içselleştirilmiş anne sorunlarını terapi odasına taşıma eğilimindeydi. Danışanlar anneleriyle ilgili sıkıntılar yaşadıklarını biliyorlardı; ancak çoğu zaman, hayatlarında daha fazla baba figürü olsaydı, annelerinin bu kadar baskın ve ezici görünmeyeceğini fark etmiyorlardı. Annesinin etkisinden kurtulmak için bu kadar çok enerji harcamaları gerekmeyebilirdi. Bir annenin fazla yaptıklarına üzülmek, bir babanın eksik bıraktıklarına üzülmekten daha somut ve daha az acı vericiydi. Terapistler açısından da, aktarımda bulunanla çalışmak, yani danışanlar tarafından tekrar tekrar anne olarak görülmek daha çekiciydi; çünkü terapistler orada ve aktif bir şekilde varlık gösteriyorlardı. Buna karşın, aktarımda eksik olanla -yani deneyimin babasal boyutuyla-çalışmak daha zordu.

    Danışanın terapistle kurduğu bağlantıda mevcut olan ilişkisel örüntüleri tam olarak hissetmek kadar, mevcut olmayan ilişkisel örüntüleri değerlendirmek de aynı derecede önemlidir. Bir keresinde, depresyon nedeniyle terapiye gelen ve bu durumunu otuz dokuz yaşına girmiş olmasıyla ilişkilendiren bir erkek danışanla yaptığım erken seanslardan birinde, bana daha önce söylediği şeyleri tekrarlama eğiliminde olduğunu fark ettim. “O kadar da dikkatle dinlenmediğin hissine kapılıyorum,” diye yorum yaptım. “Ne demek ‘dinlenmek’?” diye sordu, ‘dinlenmek‘ kelimesine hafif bir alaycı ton yükleyerek. “Tam olarak bilmiyorum,” diye yanıtladım, “ama bana sanki söylediklerini yeterince dikkatle dinlemiyormuşum gibi tekrar ediyorsun. Belki de seni yetiştiren kişiler dikkatleri dağılmış ya da meşguldü ve sen de onlara daha önce söylediklerini hatırlatmaya alıştın diye düşündüm.” Bunun üzerine, “Yani çoğu ebeveyn çocuklarını dinler mi?” diye sordu. Bu onun için yeni bir kavramdı. Herkes, kendi aile ortamını norm olarak kabul eder ve genellikle ancak yetişkinlik döneminin ilerleyen aşamalarında, ailelerinde eksik olan ancak hiç bilinçli olarak özlenmemiş şeyleri fark edebilirler.

    Günümüz travma ve dissosiyasyon araştırmacıları (örneğin, McFarlane & van der Kolk, 1996) da benzer bir noktayı vurgulamaktadır. Erken dönem travmatik yaşantıları olan bireylerde -örneğin cinsel istismar, fiziksel kötü muamele ya da acı verici tıbbi müdahaleler gibi deneyimler- genellikle dikkat çeken şey yaşanan travmanın kendisidir. Ancak, bu bireylerin psikolojisini anlamada ihmalin rolü en az yaşanan travma kadar önemlidir. Çocuklukta var olmayan şeyler, var olanlar kadar belirleyicidir. Aslında, bir çocukla yeterince vakit geçirilip yaşananları anlamasına ve duygusal olarak işlemesine yardımcı olunursa, neredeyse her deneyim travmatik olmaktan çıkabilir. Özellikle iki yaşından sonra, çocukların konuşabildiği bir dönemde, travmanın kendisinden çok, ailenin onu küçümseyerek ya da inkâr ederek ele alması psikopatoloji açısından belirleyici hale gelir. Bir istismar mağduruyla görüşme yapıldığında, kişinin yaşadığı korkunç olayları anlatışı büyüleyici ve etkileyici olabilir. Ancak, bir terapistin asıl dikkat etmesi gereken şey, anlatılan dramada eksik olan unsurlardır: Kimse çocuğun yaşadıklarını dinlemedi. Kimse ona teselli sunmadı. Kimse, olanları söze dökmesine yardımcı olmadı. Kimse, başa çıkmanın bir yolunu modellemedi. İşte, terapi sürecinde en iyileştirici unsurlar, danışanın geçmişte deneyimleyemediği ancak terapi ilişkisi içinde yeniden inşa edilebilecek olan bu unsurlar olacaktır.

    TERAPİ ORTAMI DIŞINDAKİ İLİŞKİSEL TEMALAR

    Her şey aktarımda -ne mevcut olarak ne de eksikliğiyle- görünür hale gelmez, özellikle de ilk değerlendirme görüşmesinde. Bir danışanın geçmişine detaylı şekilde bakmanın -aile, sosyal, cinsel, iş ve önceki terapi deneyimlerini değerlendirme- önemli nedenlerinden biri, yıllar boyunca ve farklı bağlamlarda farklı biçimlerde tekrar eden ilişkisel örüntüleri tespit etmektir. Tekrarlayan temalara dair farkındalık kazanmak, yalnızca danışan için terapötik olacak temel odak noktalarını belirlemeye yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda terapötik ittifakı [working alliance] yeterince sağlamlaştırarak danışanın terapiye devam etmesini sağlamak açısından da önem taşır.

    Bu alanda özellikle önemli olan, danışanın geçmişte aldığı terapilerin detaylı bir şekilde incelenmesidir. Bu, özellikle birden fazla başarısız terapi girişiminde bulunmuş danışanlar için kritik bir noktadır. Danışanın yalnızca şanssız bir şekilde birkaç kötü eğitim almış ya da yeteneksiz terapiste denk gelmiş olması elbette mümkündür. Ancak, bir terapistin ilk görüşmede benimseyebileceği en iyi ön hipotez, danışanın önceki terapistlerle yaşadığı sorunların büyük olasılıkla kendisiyle de yaşanacağıdır. Danışanın önceki tedavilere dair şikayetlerini dikkatle değerlendirmek iki nedenden ötürü kritiktir: 1) Önceki terapistlerin hatalarından kaçınma şansı yaratır. Önceki terapistlerin hangi noktalarda problemli sahnelemelere dahil olduğunu tespit etmek, terapistin benzer bir durumu önceden fark etmesini ve yönetmeye hazırlanmasını sağlar. 2) Daha da önemlisi, terapist ne kadar iyi hazırlanırsa hazırlansın, önceki profesyonellerin yaptığı hatalara -nesnel olarak olmasa bile danışanın algısı açısından- “yakalanma” olasılığı yüksektir. Dolayısıyla, önceki terapötik başarısızlıkların örüntüsünü titizlikle incelemek, terapiste danışana, benzer bir şeyin bu terapide de yaşanabileceğini önceden söyleme fırsatı sunar. Bu noktada kritik soru şudur: Danışan, bu kez terapiyi yarıda bırakmak yerine, öfkesini ve hayal kırıklığını söze dökerek çalışmayı sürdürebilir mi?

    Bir danışanın bana, çok sayıda terapiste gittiğini, ancak daha önce hiç kimsenin onu gerçekten anlamadığını ve benim son umudu olduğumu söylediğinde, benlik saygım anında harekete geçer ve kendimi, bu danışana daha önce gördüğü profesyonellerden farklı olduğumu ve ona gerçekten yardımcı olabileceğimi garanti etmek isterken bulurum. Ancak, yıllar süren klinik deneyim, beni alçakgönüllü olmaya zorladı -bu içsel tepkimi tamamen değiştirmeye yetmese de, onu dışa vurmaktan kaçınmamı sağlayacak kadar. Şimdi danışanlarla açıkça şu pozisyonu alıyorum: Hatalar yapacağım, bu hatalar muhtemelen önceki terapistlerin yaptığı hatalara bir şekilde benzeyecek, ancak bu hataları danışanımla birlikte anlamaya çalışabilir ve onlara yapıcı bir şekilde nasıl tepki verebileceğimizi keşfedebiliriz. Bu yaklaşım, hem danışanı hem de beni gerçekçi olmayan beklentilerden korur ve şu mesajı iletir: “İnsanlar hayal kırıklığı yarattığında, bu deneyim yalnızca umutsuzluk yaratmak zorunda değildir; bundan başka bir şey de çıkabilir.”

    Kariyerimin erken dönemlerinde, psikopatik eğilimleri olan bireylerle çalışmaya ilgi duymaya başladım. Bu tür danışanların gerektirdiği farklı terapi tarzını benimseyerek terapötik repertuarımı genişletmeyi seviyordum -yani, çoğu danışana dokunan daha yumuşak ve açıkça empatik yaklaşımdan çok farklı olarak, daha sert, doğrudan konuşan, gerçeği olduğu gibi söyleyen, yüzleştirici bir ton kullanmayı. Bu tür danışanlara yardımcı olamayan diğer terapistlerin safdilliğini eleştirel bir gözle değerlendiriyordum. Antisosyal bir danışanın terapisti “kandırmasına” izin vermemenin çok önemli olduğu öğretilmişti ve bir “hedef” olarak görülüp anında değersizleştirilmemek için bu danışanların denediği her türlü manipülasyonu açığa çıkarmaya çalışıyordum (bkz. Bursten, 1973). Bu yaklaşım belirli bir noktaya kadar işe yarasa da, kısa sürede ne kadar zeki olursam olayım, bir psikopatik danışanın beni bir şekilde manipüle etmenin yolunu bulabileceğini öğrendim. Bu nedenle, en önemli terapötik iletinin “Deneyebilirsin, ama beni kandıramayacaksın” değil, “Bak, eğer seans süresince beni kandırmak istiyorsan, bunu kesinlikle yapabilirsin -gerçek ile inandırıcı bir yalanı ayırt edebilecek büyülü bir yeteneğim yok- ama gerçekten burada geçireceğin zamanı bu şekilde harcamak istiyor musun?” olması gerektiği sonucuna vardım. Önceki terapistlerle ya da kişinin kendine özgü yeteneklere sahip olduğunu düşündüğü hayali diğer uygulayıcılarla rekabet etmek, içsel bir motivasyon kaynağı olarak işlev görebilir; ancak bu tür bir rekabeti dışa vurmak terapötik süreç açısından yıkıcı olabilir.

      Sosyal, cinsel ve iş geçmişinin incelenmesiyle ortaya çıkan kişilerarası örüntüler, terapi sürecinde ortaya çıkabilecek sorunları öngörmeye ve önleyici müdahaleleri belirlemeye yardımcı olabilir. Buna uygun bir örnek, danışanın ilişkilerden (arkadaşlıklar, işler veya cinsel partnerler) her bunaltıcı hale geldiğinde, kendini açığa çıkmış hissettiğinde veya derin bir bağlılık ya da bağımlılık hissetmeye başladığında otomatik olarak ayrıldığını bildirmesidir. Bu tür bir örüntü, yalnızca danışanın ve geride bırakılan kişilerin yaşadığı derin yalnızlık hissiyle yüklü olmakla kalmaz, aynı zamanda analitik terapinin en derinlemesine iyileştirici etkilerinden birine sahip olabileceği sorunlardan biridir -tabii ki kişi terapi sürecinde kalabilirse. Bağ kurduğu anda aşırı, otomatik ve zorlayıcı bir şekilde ilişkiden çekilen bir danışanla karşılaşan bir terapistin, bu tepkinin bilinçsizce eyleme dökülmesini önlemek için danışanla hemen bir anlaşma yapması gerekir. Daha spesifik olarak, terapist ve danışan, bu kaçış örüntüsünün terapi sürecinde de ortaya çıkması durumunda -danışanın herhangi bir nedenle (genellikle maddi gerekçeler veya zaman kısıtlamaları öne sürülür) aniden terapiyi sonlandırmaya karar vermesi halinde- danışanın belirlenmiş sayıda ek seansa gelip yaşananları işlemeye çalışacağına dair bir sözleşme yapmalıdır. Bu önlem, şahsen bildiğim birden fazla terapötik sürecin kurtarılmasını sağlamıştır. Danışan yine de terapiyi bırakmaya karar verse bile, en azından yalnızca duygusal baskı altında hareket etmek yerine bu süreci konuşarak ele alma deneyimi kazanır ve muhtemelen kendisi hakkında önemli bir şey öğrenir. Şanslıysa, bir sonraki terapisti, danışanın genişleyen öz farkındalığından faydalanabilir.

      Cinsel örüntüler, ilişkisel temaları son derece dolu ve yoğunlaştırılmış bir biçimde barındırır. Klinik deneyimler, tekrarlayan cinsel motiflerin, ya bireyin hayatındaki baskın kişilerarası örüntüleri ifade ettiğini ya da yalnızca cinsellikte ortaya çıkan, kısmen dissosiye olmuş ve bastırılmış bir ilişkisel temayı temsil ettiğini ve bunun kişinin daha geniş deneyim dünyasına entegre edilmesi gerektiğini göstermektedir. Görüşmeyi yürüten terapist, cinsellik hakkında rahatça konuşabiliyorsa, danışan çoğu zaman büyük bir rahatlama yaşar; çünkü özel ve muhtemelen utanç verici erotik hayatının, ifade edilemeyecek kadar gizemli ya da sapkın olmadığı hissine kapılır. Bir terapistin cinsellikle ilgili açık ve rahat bir üsluba sahip olması, danışanda daha dürüst bir açılmayı teşvik eder ve romantik yaşamlarındaki zorlukların iyileştirilebileceğine dair umut yaratır. Cinsellik hakkında doğrudan konuşmakta zorlanan terapistlerin, güvenilir arkadaşlarıyla cinsel eylemleri ve beden bölümlerini yüksek sesle adlandırma pratiği yapmaları faydalı olabilir. Süpervizyon gruplarımın bazıları, bir oturumu tamamen bu tür bir çalışmaya ayırdı; katılımcılar genellikle heyecan, rahatsızlık, utanç ve kahkahanın bir karışımını deneyimlediler, ancak bu egzersiz, terapistler için gerekli olan sözel disinhibisyona [verbal disinhibition] katkı sağladı.

      Açık ve doğrudan bir yaklaşım sergileme gerekliliği, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerle yapılan görüşmelerde ve ayrıca parafililer, kompulsif eylemler (“seks bağımlılığı” gibi son yıllarda popülerleşen terimlerle tanımlanan durumlar) gibi cinsel sorunlarla başvuran kişilerle yapılan görüşmelerde özel bir önem taşır. En azından, bu danışanlar bir ruh sağlığı profesyonelinin cinsel yönelimleri veya tercihleri karşısında şok olmayacağını bilmelidir; ideal olarak ise, görüşmeyi yürüten kişinin erotik çeşitliliğe gerçekten değer verdiğini ve saygı duyduğunu hissetmelidirler. Örneğin, gey danışanlarla yapılan görüşmelerde, “Cinsel tercihleriniz daha çok oral mı yoksa anal mı?” ve “Daha çok ‘pasif [bottom]’ mi ‘aktif [top]’ mi olma eğilimindesiniz?” gibi sorular, önemli ilişkisel dinamikleri aydınlatabilir. Biseksüel bireylerle yapılan görüşmelerde ise, kadınlarla ve erkeklerle yaşadıkları tatminin hangi açılardan farklılaştığını incelemek anlamlı olabilir. Terapistin tonu ne kadar samimi ve doğrudan olursa, süreç o kadar verimli ilerler; ancak, kişisel ve hassas alanlara girildiğinde, danışana kendisini rahatsız eden herhangi bir soruya yanıt vermek zorunda olmadığını bildirmek, saygılı bir yaklaşımın parçasıdır. Ayrıca, danışanın tercih ettiği cinsel terimleri yansıtmak önemlidir; örneğin, bir erkek danışan “gelme [coming]” ifadesini kullanıyorsa, görüşmeyi yürüten kişi bunun yerine “boşalma [ejaculating]” terimini kullanmamalıdır.

      İnsan motivasyonlarının her türü cinselleştirilebileceğinden, bir bireyin belirli bir cinsel örüntüsünü bilmek, onun temel zihinsel meşguliyetleri hakkında önemli ipuçları sunar. Bazı kişiler bağımlılıklarını cinselleştirir (cinselliğin oral ve sarılmaya dayalı yönlerine diğer faktörleri dışlayacak şekilde değer verirler); bazıları saldırganlıklarını cinselleştirir (cinsellikte baskınlık ve boyun eğme dinamiklerini ön planda tutarlar); bazıları ise cinselliği esas olarak narsistik ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde kullanır (teşhircilik ve röntgencilik yönlerini ön plana çıkarır, arzularının büyüleyici bir biçimde bilinmesi ve söze dökülmeden tatmin edilmesi fantezisini yaşar ya da karşı tarafı yenilgiye uğratma ve küçük düşürme senaryoları kurar). Bazen, özellikle çocuklukta genital bölgeyle ilgili fiziksel acı yaşanmışsa (cinsel istismar, kazalar veya tıbbi müdahaleler nedeniyle), orgazmın gerçekleşmesi için acı vermek ya da acı çekmek gerekli hale gelebilir. Bu koşulların her birinde, bir ilişkisel tema, cinsellik alanında belirgin ve yoğun bir şekilde vücut bulur.

      UZUN DÖNEM VE KISA DÖNEM TERAPİLER AÇISINDAN İLİŞKİSEL ÖRÜNTÜLERİN SONUÇLARI

      Süresi belirsiz terapilerde, danışanın terapiden kaçma riski açık bir şekilde mevcut olmadıkça, temel ilişkisel temaların zaman içinde doğal olarak ortaya çıkması beklenebilir. İlk görüşmede terapistin önemli bir kişilerarası motifi gözden kaçırması genellikle büyük bir hata olarak değerlendirilmez, çünkü önem taşıyan herhangi bir tema er ya da geç açık bir şekilde kendini gösterecektir. Ancak, süre sınırlı terapilerde, terapistin danışanın en merkezi çatışmalı ilişkisel örüntüsüne odaklanma yeteneği, kısa süreyi verimli kullanabilmek açısından kritik öneme sahiptir. Kısa süreli dinamik terapi üzerine ampirik literatüre aşina olmayan okurlar için, Stanley Messer ve Seth Warren’ın (1995) çalışmalarını öneririm; bu yazarlar, zaman sınırlı analitik tedaviye yönelik günümüzdeki başlıca yaklaşımların çoğunda, danışanın temel ilişkisel dinamiklerini [central relational dynamic] anlamaya yapılan vurgunun tekrarlandığını belirtmektedir.

      Daha uzun süreli terapilerde ve klasik psikanalizde, değişimi motive eden unsurlardan biri olarak analitik literatürde nadiren ele alınan bir gerçek, danışanların eninde sonunda kendilerini farkında, mahcup ve hatta sıkılmış hissetmeleri ve aynı etkileşimleri tekrar tekrar anlatmaktan yorulmalarıdır. Bir süre sonra, yeni bir şey denemek, terapiste geri dönüp yine aynı eski örüntüyü eyleme döktüğünü itiraf etmekten daha kolay hale gelir. Kendi merkezi “nevrozunu” defalarca tanımlayıp anlatmak, danışanın irrasyonelliğine tanıklık eden biriyle birlikte olması nedeniyle, hem danışan hem de terapist için bıkkınlık [ad nauseam] ve hayal kırıklığına yol açar; bu da, yeni bir davranış sergileme riskinin, sürekli tekrarın yol açtığı sıkıntıdan daha cazip hale gelmesini sağlar. Bu motivasyonel fayda muhtemelen psikoterapide değişimi sağlayan, ancak henüz araştırılmamış en önemli unsurlardan biridir. Ancak bu yalnızca şu koşullarda mümkün olabilir: 1) Terapist belirli bir örüntüyü fark etmiş ve adlandırmış olmalıdır. 2) Bu örüntünün tekrar tekrar ele alınabileceği güvenli bir ortam yaratılmış olmalıdır. Dolayısıyla, terapist bir ilişkisel dinamiği ne kadar erken söze dökebilirse, danışanın bunu daha sağlıklı bir kişilerarası başa çıkma biçimine dönüştürmesine o kadar hızlı yardımcı olabilir.

      ÖZET

      Bu bölümde, bireyin öznel dünyasını şekillendiren tekrarlayan kişilerarası temaları anlamaya yönelik çabanın nasıl ve neden gerekli olduğunu ele aldım. Bu örüntülerin, yalnızca içselleştirilmiş nesneler değil, aynı zamanda içselleştirilmiş nesne ilişkileri olarak kavranması gerektiğini, çünkü bunların temelinde dramatik etkileşimler ve çatışmalar bulunduğunu vurguladım. Tekrarlayan etkileşim örüntülerine dair ampirik ve klinik literatüre referans verdim ve bu örüntülerin hem terapötik ilişki içinde hem de terapi dışındaki yaşam alanlarında nasıl ortaya çıktığını inceledim. Ayrıca, psikanaliz ile psikoterapiyi ve uzun süreli ile kısa süreli dinamik terapileri karşılaştırarak, bu örüntülerin hem danışan hem de terapist tarafından nasıl fark edildiğini ve terapötik olarak nasıl ele alınabileceğini tartıştım.

      Danışanın geçmişini iyi bir şekilde değerlendirme sürecinin, tedavinin merkezine oturacak temaları nasıl aydınlatabileceğini göstermeye çalıştım; bazı durumlarda, danışanın terapi ilişkisinden ayrılmasını önlemek için bu temaların hemen anlaşılması ve dile getirilmesi gerekmektedir. Terapötik ikilide ortaya çıkan ilişkisel örüntüler bağlamında, terapistin disiplinli öznelliğinin tanısal önemini vurguladım. Ayrıca, danışanın kişilerarası repertuarında belirgin şekilde eksik olan ilişki türlerini fark etmenin değerini öne çıkardım. Son olarak, merkezi bir dramatik örüntünün sürekli tekrar ettiğine dair derin bir farkındalığın, danışanın değişime yönelik motivasyonunu nasıl destekleyebileceğine kısaca değindim.

    1. Özdeşimi Değerlendirme (7. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 8. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Bir kişinin psikolojisinin merkezi bir yönünün, hayatındaki önemli sevgi nesneleri [love object] ve modelleri [model] olduğunu anlamak için ruh sağlığı uzmanı olmak gerekmez. Ön görüşme [intake interview] sırasında, danışanlar genellikle kendilerini benzer hissettikleri, örnek almak istedikleri ya da her ne pahasına olursa olsun benzememeye çalıştıkları kişiler hakkında açıkça konuşurlar. Standart betimleyici tanı sisteminin en büyük sınırlılıklarından biri, herhangi bir davranışın psikolojik anlamının, bireyin bilinçli ya da bilinçdışı olarak kendisini özdeşleştirdiği kişiye bağlı olarak son derece farklı olabilmesidir.

      Muhtemelen hiçbir davranış veya tutum, özdeşimlerden [identification] bağımsız değildir ve bu özdeşimlerin içeriği büyük ölçüde değişebilir. Örneğin, sürekli eleştiren ve şikâyet eden bir kadın, bilinçdışı düzeyde hem çok sevdiği ama aşırı kontrolcü büyükannesine benzemeye çalışıyor, hem de başkalarının onu ezmesine göz yuman pasif ve ihmalkâr annesine benzemediğini kendine kanıtlamak istiyor olabilir. Ya da her ikisi birden. Duygusal yoğunluğu yüksek durumlarda rahatsız edici derecede “rasyonel” davranan bir adam, bilinçdışı olarak hiper-entellektüelleşmiş bir babayla özdeşim kuruyor olabilir ya da küçük meseleler yüzünden öfkelenen babasına karşı bilinçli veya bilinçdışı olarak ilham verici bir karşı örnek oluşturan, zihinsel gücüyle öne çıkan lise öğretmeniyle özdeşim kuruyor olabilir. Ayrıca, duygusallıkları çocuksu olarak etiketlenen küçük kardeşleriyle özdeşleşmemek için belirgin bir karşıt özdeşim [counteridentification] geliştirmiş de olabilir. Eğer ailesinde duygusal olan kişi annesi idiyse, bilinçdışı düzeyde kadınsı olmamak için kendini bu özellikten uzaklaştırıyor olabilir. Terapinin en etkili şekilde ilerleyebilmesi için, terapistin danışanlarının tutum ve davranışlarının arkasındaki özdeşimsel anlamları anlaması gerekir.

      Genellikle, ilk görüşmelerde danışana annesi, babası veya diğer birincil bakımverenleri hakkında sorular yöneltilir: Hayatta mı? Eğer değilse, ne zaman ve hangi sebeple vefat etti? Hayattaysa, kaç yaşında? Meslekleri nedir (veya neydi)? Kişilikleri nasıldı ve ebeveyn olarak nasıl davrandılar? Danışanın hangi ebeveyne benzediği ve hangi yönlerden benzerlik taşıdığı sorulduğunda, bazen oldukça fazla bilgi edinilebilir. Ayrıca, danışanın büyürken üzerinde etkili olan diğer önemli kişiler olup olmadığını sormak da önemlidir. Bazen, bir öğretmen, din adamı, kamp lideri, terapist veya arkadaş, danışanın o kişiyle özdeşim kurması nedeniyle güçlü bir etki bırakmış olabilir. İnsanlar, özdeşimlerinin birçok yönünün farkındadır; ancak bireyin içselleştirdiği unsurlara dair çok daha farklı ve derin bir bilgi düzeyi, daha az bilinçli ve daha az sözel yollarla da ortaya çıkabilir.

      AKTARIM TEPKİLERİNİN İŞARET ETTİĞİ ÖZDEŞİMLER

      Bir klinik görüşmede, bir kişinin temel özdeşimlerini en hızlı şekilde değerlendirmek, aktarımın [transference] genel tonunu hissetmekle mümkündür. Bazen aktarımın dışavurumu oldukça ince ve dolaylı olabilir. Örneğin, sevgi dolu ebeveynler tarafından yetiştirilmiş ve onların cömert ruhunu içselleştirmiş bir danışanın yaydığı iyi niyetli bağlılık hissi, ilk görüşme sürecine yansıyabilir. Benzer şekilde, daha az tatmin edici ama yine de ince bir aktarım tonu, terapistin kendini belirsiz bir şekilde değersizleştirilmiş hissetmesiyle ortaya çıkabilir. Örneğin, danışan, terapistin eğitim geçmişi hakkında ortalamadan fazla soru sorduğunda, bu durum şüpheci veya güvensiz bir figürle özdeşim kurmuş olabileceği yönünde bir ön hipotez geliştirmeye neden olabilir.

      Bazen ilk aktarım daha çarpıcı ve keskin olabilir. Bir meslektaşım, yakın zamanda, öfkesini yönetme sorunuyla başa çıkmak için birçok terapist görmüş bir kadın danışanı değerlendirdiğini aktardı. Danışan, önceki terapistlerinin onu yeterince anlayamaması nedeniyle hata yaptıklarını ve bu yüzden hayal kırıklığına uğradığını anlatmıştı. Benzer bir hayal kırıklığı yaşamaktan endişeliydi ve meslektaşımın da onu anlamakta başarısız olacağından korkuyordu. Meslektaşım, danışanın anlaşılmamaya karşı hassasiyetini fark ederek, ilk görüşmede erken ve aceleci çıkarımlardan kaçınmaya özellikle özen gösterdi. Ancak, görüşmenin sonunda şunları söyledi: “Genellikle birini ön değerlendirmek için birkaç seansa ihtiyacım olur. Sizinle bu biraz daha uzun sürebilir, çünkü psikolojiniz oldukça karmaşık görünüyor.” Bunun üzerine danışan, “karmaşık” kelimesinin aslında dolaylı bir şekilde onu delilikle suçlamak anlamına geldiğini öne sürerek şiddetli bir öfke patlaması yaşadı. Burada tanıdık bir dinamik görüyoruz: Keskin bir algı ile (danışanın, terapistin onun sorunlarını ciddi gördüğünü fark etmesi) çarpıtılmış bir yorumun (terapistin eleştirel veya küçümseyici bir tutum içinde olduğu düşüncesi) birleşimi. Bu tepki, terapistin, danışanın en az bir otorite figürünü yoğun şekilde eleştirel ve yargılayıcı bir tutumla içselleştirmiş [internalized] olabileceği sonucuna varmasına yol açtı.

      Bazen insanlar, erken dönem sevgi nesnelerine olan benzerliklerinin tamamen farkında olmayabilirler. Görüştüğüm bir kadın danışan, ilk seansın büyük bir bölümünü, annesinin müdahaleci, kontrolcü ve gereksiz yere titiz tutumundan şikâyet ederek geçirdi. Onu memnun etmenin ne kadar zor olduğu göz önüne alındığında, kendimi danışanın durumuna karşı oldukça empatik hissettim. Zor bir ebeveynin çocuğu olmanın güçlüklerine duyduğum anlayış, terapötik ilişkiye olumlu yansımış ve onunla iyi bir bağ kurduğumuzu düşünmeme neden olmuştu. Seans boyunca danışana yönelik karşı aktarımım [countertransference] sıcak ve olumlu bir tondaydı, ta ki odadan ayrılmadan hemen önce duvardaki tablolara bakana kadar. Yüzünde açık bir rahatsızlık ifadesiyle resimlerin düzgün asılmadığını fark etti ve hepsini düzeltti. Ardından şöyle dedi: “İşte, şimdi ofisinizin görünümü konusunda utanmak zorunda kalmayacaksınız.” Bu anlık davranış, onun aslında eleştirdiği ve rahatsızlık duyduğu titiz, müdahaleci ve kontrolcü tutumu kendisinin de bilinçdışı olarak sergilediğini gösteriyordu.

      ÖZDEŞİM, İÇEALIM, İÇEATIM VE ÖZNELERARASI ETKİLEŞİM

      Freud (1921), iki tür özdeşim süreci tanımlamıştır: Erken ve görece çatışmasız “anaklitik [anaclitic]” nesne sevgisi (Yunanca “lean on” – “dayanmak” kelimesinden türemiştir ve doğrudan bağımlılığı ima eder) ve daha sonraki bir süreç olan “saldırganla özdeşim [identification with the aggressor]”, ki bu terim daha sonra A. Freud (1936) tarafından detaylandırılmıştır. Anaklitik özdeşim, çocuğun (veya yetişkinin) sevdiği bakımverenin sahip olduğu, onu sevilebilir kılan özelliklere sahip olmayı istemesiyle gerçekleşen olumlu bir süreçtir. Bu tür bir özdeşim, çocuklukta kişilik oluşumu açısından daha belirgin ve etkili olmakla birlikte, yetişkinlerde de gözlemlenebilir. Örneğin, küçük bir çocuk “Annem gibi olmak istiyorum, çünkü o çok tatlı” dediğinde, anaklitik bir özdeşim ifade etmektedir. Buna karşılık, saldırganla özdeşim, travmatik veya rahatsız edici durumlarda bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar ve korku ve güçsüzlük hissine karşı bir koruma işlevi görür. Bu süreç daha otomatik olup, daha az bilinçli ve gönüllü bir şekilde gerçekleşir. Eğer bu sürecin bilinçli olarak ifade edilmesi mümkün olsaydı, şu şekilde özetlenebilirdi: “Annem beni korkutuyor. Bu korkuyu, kendimi korkmuş ve çaresiz bir çocuk olarak görmek yerine, annenin kendisi olduğumu hayal ederek yenebilirim. Bu sahneyi, korkuya neden olan değil, onu başlatan kişi olarak yeniden canlandırırsam, artık kurban olmayacağımı kendime kanıtlamış olurum.” Weiss ve Sampson ile meslektaşları (Weiss, Sampson & Mount Zion Psikoterapi Araştırma Grubu, 1986) bu süreci “pasifin aktife dönüşümü [passive-into-active transformation] olarak adlandırmaktadırlar.

      Freud, saldırganla özdeşim süreci üzerine daha fazla yazmış ve bu konu hakkında ayrıntılı spekülasyonlarda bulunmuştur; bunun nedeni, bu tür özdeşimin daha yaygın olması değil, daha bilinçdışı, problematik ve sağduyuya, rasyonalist açıklamalara ve davranışçı yaklaşımlara aykırı olmasıdır. Freud’un ödipal durumdan kaynaklanan özdeşim sürecine ilişkin açıklaması, aslında saldırganla özdeşim modeliyle paralellik göstermektedir, ancak sağlıklı aile ortamlarında, bu süreçteki saldırganlık ebeveynde var olan bir özellikten çok, çocuğun ebeveyne yönelik projeksiyonu sonucu ortaya çıkar. Klasik ödipal üçgende, çocuk bir ebeveyne karşı arzu duyar (örneğin, anneye), diğer ebeveynle rekabet içinde hisseder (örneğin, babayla), henüz duygu ve eylemleri tam olarak ayıramadığı için, kendi saldırganlığının tehlikeli olabileceğinden endişe duyar, saldırganlık yönelttiği ebeveynden misilleme geleceğinden korkar ve bu kaygı yüklü durumu çözmek için korktuğu ebeveyn gibi olmaya karar verir (örneğin, “Babayı ortadan kaldırıp annemi elde edemem, ama babaya benzeyerek annem gibi bir kadına sahip olabilirim.”). Bu senaryo, edebiyatta sürekli tekrarlanan üçgen ilişkileri ve rekabet temaları, kişisel bir başarı elde ettiğinde insanların sıklıkla yaşadığı kaygı ve depresif tepkiler ve üç ila altı yaş arasındaki çocukların, kendi saldırgan hayal güçlerinden kaynaklanan canavarlar tarafından tehdit edildikleri kabuslar görme eğilimleri gibi çeşitli psikolojik fenomenleri anlamlandırmada önemli bir açıklama sunar.

      Yirminci yüzyılın ortalarında, ödipal ve saldırganla özdeşim kuramları, özdeşimi anlamanın o kadar popüler bir yolu hâline geldi ki, araştırmacı psikologlar çatışmasız [nonconflictual] bir özdeşim türünün varlığını kanıtlamak için önemli ölçüde çaba harcamaya başladılar. Sears ve meslektaşları (örneğin, Sears, Rau & Alpert, 1965), otomatik ve duygusal olarak karmaşık olmayan bir özdeşim biçimini ortaya çıkaran bir dizi yaratıcı deney tasarladıktan sonra, bu süreci Freud’un kaygı dolu ve savunmaya dayalı ödipal senaryosuna bir karşıtlık oluşturacak şekilde tanımlamak için “modelleme [modeling]” terimini ortaya attılar. İlginç bir şekilde, modelleme kavramı, Freud’un anaklitik bağlanmalar [anaclitic attachment] hakkındaki gözlemleriyle kavramsal olarak büyük benzerlik taşımaktadır.

      Okul öncesi çocuklarının oyunlarını izleyen herkes, onların bir ebeveynin ses tonunu ve jestlerini en ince ayrıntısına kadar taklit etmelerinin ne kadar çarpıcı olduğunu fark etmiştir. Bazı özdeşimler, özellikle küçük çocuklarda görülen tür, sanki özdeşim kurulan kişinin “bütünüyle yutulması [swallowing whole]” gibidir. Daha büyük bireylerde bile -örneğin, belirli bir öğretmene hayranlık duyan bir üniversite öğrencisinde ya da kutsal kabul edilen bir guruyu taklit eden bir tarikat üyesinde- bazen o kadar kapsamlı bir içealım/enkorporasyon [incorporation] görülür ki, özdeşim kuran kişinin bireyselliği kaybolmuş gibi görünür ve neredeyse hayran olduğu kişinin bir kopyasına dönüşür. İdealize eden bir hayran, birinin yürüme, konuşma, gülme, iç çekme biçimini ve hatta spagetti yeme tarzını bile benimseyebilir. Ancak bazı durumlarda, özdeşim daha ince ayrıntılara sahip, daha bilinçli ve seçici bir süreç gibi görünür; birey, nesnenin bazı özelliklerini benimserken bazılarını reddeder. Çoğumuz, çocukluk dönemimizde etkisinde kaldığımız bir figüre benzemek istememizi temsil eden yanlarımız ile o tür özdeşimlere direnç gösterdiğimiz yönlerimizi kolayca tanımlayabiliriz.

      Freud sonrası psikanalitik yazında, terapistlerin danışanlarının uyumsuz özdeşimleriyle karşılaşırken yaşadıkları sıkıntıdan beslenen ve normal özdeşim süreçlerinin gelişimini anlamaya çalışan uzun bir akademik gelenek vardır. Roy Schafer (1968), çocukların bakımveren kişiyi bütünüyle yutan türde bir içselleştirmeden [swallowing-whole type of assimilation] başlayarak, giderek artan ayırt etme ve refleksiyon [reflection] aşamalarından geçerek nihayetinde daha olgun bir özdeşim [identification] sürecine ulaştıklarını tanımlamıştır (bkz. Jacobson, 1964). Bu son aşamada, çocuk, özdeşim kurduğu nesneyi daha karmaşık, farklılaşmış bir “Öteki [Other]” olarak kavrar ve bu kişinin özelliklerini, daha seçici ve gönüllü hissettiren bir şekilde içselleştirir. Örneğin, iki yaşındaki bir çocuk annesinin çantasını taşıyarak özdeşim kurarken, ödipal dönemdeki çocuklar, hangi ebeveynlerinin hangi özelliklerini benimsemek istediklerine dair daha bilinçli ve anlamlı yorumlar yapabilirler.

      Bazı yazarlar “özdeşim” terimini oldukça geniş bir anlamda kullanırken, Schafer gibi bazıları ise erken dönem içealım ile daha sonraki dönemlerde başkalarının niteliklerini içselleştirme süreçleri arasındaki farkı vurgulamaya çalışmıştır. Günümüzdeki ampirik bulgular, bakımverenlere dair içsel temsillerin [internal representation] gelişiminin, kendiliğe dair içsel temsillerin gelişimiyle eş zamanlı olarak ilerlediğini (Bornstein, 1993) ve bu kendilik ve öteki temsillerinin [representations of self and other], hiyerarşik aşamalar boyunca evrildiğini, çocuğun algılarını, beklentilerini ve davranışlarını şekillendirdiğini göstermektedir (Horner, 1991; Schore, 1997; Wilson & Prillaman, 1997). Çağdaş psikanalitik yazında, daha olgun özdeşim süreçlerinden önce gerçekleşen içselleştirme türleri için “içeatım [introjection]” terimi daha yaygın olarak kullanılmaktadır; muhtemelen bu süreç, “yansıtma/projeksiyon” [projection] ile net bir karşıtlık içinde tanımlanabildiği için tercih edilmektedir. Gelişmekte olan çocuk için önemli kişilere dair içselleştirilmiş imgeler, bu bağlamda “içeatımlar [introject]” olarak adlandırılmaktadır. İçselleştirme süreci, bilinçsiz taklitten, belirli özellikleri seçerek ve daha bilinçli, gönüllü bir şekilde içselleştirmeye doğru ilerledikçe, süreç giderek daha az içeatımsal [introjective] ve daha çok bilinçli bir kimlik belirleyici [identificatory] gibi görünmeye başlar.

      Özdeşim süreci [identification process], aileler ve kültürler arasında oldukça benzer bir biçimde ilerlemektedir. Ancak, özdeşim içeriği [content] hem olumlu hem de derinlemesine problematik olabilir. Erken dönemde içselleştirilen temsillerin uyumsuz olması, bunların ön-dilsel/sözcük öncesi [preverbal] ve otomatik doğası nedeniyle, daha sonraki terapötik süreçte ciddi zorluklar yaratmaktadır. Doktora araştırmasında, eski öğrencim Ann Rasmussen (1988), partnerleri ve eşleri tarafından sürekli ve acımasızca istismar edilen kadınlarla görüşmeler gerçekleştirdi. Çalışmasına katılan kadınlar, kadın sığınma evlerinde çalışan sosyal hizmet uzmanlarını ve destek ekiplerini en çok zorlayan gruba dahildi; çünkü tekrar tekrar istismarcı partnerlerine geri dönüyorlardı. Bu görüşmelerden birinde, danışanlardan birinin iki yaşındaki oğlu, oyun hamuruyla (Play-Doh) bir yara izi yaptı ve bunu büyük bir gururla yanağına yapıştırarak annesine ve araştırmacıya gösterdi. Çocuğun içeatım süreci olağan bir şekilde işliyordu; ancak, çabanın içeriği, geleceği açısından son derece olumsuz bir tablo çizmekteydi.

      Bu konudaki klasik psikanalitik literatür, çocuğun ebeveyn özelliklerini edinmesi üzerine yoğunlaşmış ve bu süreci, çocuğun gelişiminin dinamik, ebeveynin etkisinin ise nispeten statik olduğu bir çerçevede ele almıştır. Ancak, daha güncel psikanalitik araştırmalar ve gelişim kuramları (örneğin, Brazelton, Koslowski & Main, 1974; Brazelton, Yogman, Als & Tronick, 1979; Trevarthan, 1980; Lichtenberg, 1983; Stern, 1985, 1995; Beebe & Lachmann, 1988; Greenspan, 1981, 1989, 1997), özdeşim süreçlerini daha öznelerarası [intersubjective] bir perspektiften ele almakta ve çocuk ile bakımverenin birbirleri üzerindeki karşılıklı etkilerini vurgulamaktadır. Aslında, bireyin bireysel kimliğini nasıl geliştirdiği konusunda bilgi arttıkça, özdeşim sürecinin de giderek daha fazla karşılıklı bir etkileşim olduğu anlaşılmaktadır: Bebek, annesinin belirli özelliklerini içselleştirir; anne, bebeğinin özel ihtiyaçlarına uyum sağlamak için değişir; bebek ise değişmiş olan bu anneyi yeniden içselleştirir ve süreç bu şekilde devam eder.

      Bu öznelerarası “dansın” varlığı (bkz. Lerner, 1985, 1989), içselleştirilmiş bir nesnenin gerçek, yaşayan bir kişiyle eşdeğer olmadığını gösteren nedenlerden biridir. Özdeşim kurduğum baba, benim en erken idealleştirilmiş algılarımda her şeyi bilen ve her şeye kadir bir figürdü; ancak yetişkinliğe ulaştığımda, onun aslında özsaygısı kırılgan ve anlayışında zaman zaman belirsizlik yaşayan bir adam olduğunu fark ettim. Tarihsel rastlantılar da içselleştirme süreçlerinin doğasını etkileyebilir. Bir keresinde, yaygın bir duygusal mesafe sorunu olan genç bir adamı tedavi ettim. Tüm ilişkileri, benimle kurduğu bağ da dahil olmak üzere, soğuk ve reddedici bir etkileşimle karakterize ediliyordu. İnsanlardan uzak durma eğilimini açıklarken, annesinin “insan buzdolabı” gibi olduğunu, sıcaklık göstermekten aciz olduğunu öne sürüyordu. İlk görüşmelerimizde, karşılıklı etkileşim kurmaktan tamamen yoksun görünüyordu ve hatta kendi kişisel geçmişini bile anlatmaya isteksizdi, bu da onu çalışılması zor ve kafa karıştırıcı bir danışan hâline getiriyordu. Annesiyle görüşme yapma iznini istediğimde, mekanik, duygusuz bir insanla karşılaşmaya kendimi hazırladım. Ancak, beni şaşırtan bir şekilde, annesi sadece sıcak ve şefkatli değil, aynı zamanda oğlunu derinden seven ve onunla ilgili endişe duyan bir kadındı. Görüşme sırasında, çocuğun yaşamının ilk aylarında, annesinin ciddi ve bulaşıcı bir hastalık geçirdiği, bu yüzden ona dokunmasının veya onu kucağına almasının yasaklandığı ortaya çıktı. Bu süreçte, diğer aile üyeleri ona sadece minimal düzeyde bakım sağlamıştı. Danışanın içselleştirdiği “buz gibi anne” imgesi, aslında kanlı canlı, gözyaşları içinde oğlunun ona mesafeli tavrından ötürü üzülen annesiyle hiç benzerlik göstermiyordu.

      Tanısal formülasyonun önemli bir bileşeni, danışanın özdeşim süreçlerinin ne kadar ilkel veya olgun olduğunu değerlendirmektir. Kernberg (1984), erken dönem nesneler hakkında danışana soru sormanın önemini kavrayan uzun bir terapist geleneğinin en yetkin tanı uzmanlarından biri olarak, danışanın ebeveynlerini ve diğer önemli figürleri nasıl tanımladığını sorgulamanın tanısal açıdan özel bir değeri olduğunu savunmuştur. Genel olarak, sınır ve psikotik düzeyde örgütlenmiş bireyler, başkalarını ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak betimleyen, bütünsel [holistic] ve aşırı uçlarda değerlendiren anlatımlar sunma eğilimindedirler. Buna karşın, nevrotik ve sağlıklı düzeyde işleyen bireyler, insanları daha dengeli ve çok boyutlu bir perspektiften tanımlama eğilimindedirler (bkz. Bretherton, 1998). Bu tür bilgiler, terapistin tedaviyi nasıl bir model doğrultusunda -destekleyici mi [supportive], dışavurumcu mu [expressive] veya açığa çıkarıcı mı [uncovering]- sürdüreceğine karar vermesi açısından kritik bir rol oynar (Kernberg, 1984; Rockland, 1992a, 1992b; McWilliams, 1994; Pinsker, 1997).

      Bahsedilen her iki danışan da -öfke sorunu yaşayan kadın ve mesafeli genç adam- ebeveynlerini tek boyutlu bir şekilde tasvir etmişlerdi. Bu tür anlatımları dinlerken, görüşmeci genellikle, anlatılan kişinin gerçekte nasıl biri olduğuna dair net bir fikir edinememe hissine kapılır. Danışanın sunduğu nesne, ya bir aziz ya da bir şeytan gibi görünür; ebeveyn olmanın getirdiği zorluklarla, kendi yaşam öyküsü ve mevcut koşulları içinde başa çıkmaya çalışan bir insan olarak tasvir edilmez. Her iki danışan da gelişimsel olarak borderline örgütlenme düzeyinde tanılanmaya uygundu. Tipolojik olarak, kadın ağırlıklı olarak paranoid bir örgütlenme sergilerken, adam daha çok şizoid özellikler taşıyordu. Kadının sergilediği paranoid ve sınır dinamiklerinin birleşimi, terapistin daha destekleyici bir yaklaşım benimsemesini gerektirirken, adam dışavurumcu terapiye iyi yanıt vermekteydi.

      Ancak, psikolojik olarak oldukça olgun bireyler bile, bazı alanlarda belli nesneleri düşünmeden tamamen iyi [all-good] veya tamamen kötü [all-bad] kategorilerine yerleştirebilirler. Örneğin, histerik örgütlenmeye sahip danışanlar, genellikle insanlar hakkında oldukça izlenimci/kolay etkilenen [impressionistic] yargılara sahip olmalarıyla tanınırlar, hatta diğer açılardan keskin ve derin içgörüler geliştirme kapasitesine sahip olsalar bile (Shapiro, 1965). Benzer şekilde, yüksek işlevselliğe sahip depresif bireyler, daha ağır depresyon belirtileri gösteren kişiler gibi, özdeşimlerinde “ya hep ya hiç” yaklaşımı sergileyebilirler. Genellikle kendilerine yönelik tamamen olumsuz bir algıya sahipken, başkaları hakkında yalnızca olumlu şeyler söyleme eğiliminde olabilirler (Jacobson, 1971). Histerik ve histrionik danışanlarda, idealize etme veya değersizleştirme eğilimi, yoğun duygular karşısında bunalmaktan veya incinmekten korkmaya karşı bir savunma mekanizması olarak işlev görür; depresif bireylerde ise, iyi nesnelerle özdeşleşme yoluyla kendi içlerindeki kötülüğün telafi edilebileceğine dair umutlarını koruma işlevi taşır.

      ÖZDEŞİMLERİ ANLAMANIN KLİNİK ÇIKARIMLARI

      İçselleştirmelere dair veriler, özellikle tamamen iyi veya tamamen kötü temalar taşıyanlar, psikoterapi açısından destekleyici, dışavurumcu/ifade edici veya bilinçdışı süreçleri açığa çıkarıcı tedavi modelleri arasındaki seçimden çok daha derin etkiler taşır. Öncelikle, bu tür bilgiler, terapistin danışanla ilk bağlantıyı nasıl kurması gerektiğine dair önemli ipuçları sağlar. Genel olarak, terapistin, danışanın patojenik içselleştirilmiş nesnelerinden nasıl farklı olduğunu standart mesleki uygulamalar çerçevesinde ortaya koyması iyi bir ilk kuraldır. Örneğin, danışan ebeveyninin son derece bencil ve benmerkezci olduğunu bildirmişse, terapistin özgecil bir duyarlılık sergilemesi faydalıdır. Eğer içselleştirilmiş ebeveyn eleştirel bir figürse, terapötik ilişkinin kabul edici ve onaylayıcı yönleri özellikle vurgulanmalıdır. Eğer içselleştirilmiş nesne baştan çıkarıcı bir özellik taşıyorsa, terapistin mesleki sınırlarını özellikle titizlikle koruması gerekmektedir. Bu tür hassas tepkiler, danışanın terapisti içselleştirilmiş nesneleriyle özdeşleştirmesini (aktarım sürecinde terapisti geçmiş nesnelerle aynı konuma yerleştirmesini) tamamen önlemese de, danışanın, aktarımlar ortaya çıktığında terapistin gerçek özellikleri ile kendi projeksiyonları arasındaki farkı daha iyi fark etmesine olanak tanır.

      İkinci olarak, önceki paragrafta ima edildiği gibi, bu veriler terapiste, tedavi sürecinde ortaya çıkacak başlıca aktarımlar hakkında önceden bilgi sağlar. Özdeşimler, güçlü ve yönlendirici psikolojik güçlerdir. Terapistin bilinçli ve kararlı bir şekilde nazik olması, çocuklukta istismara uğramış bir danışanın, terapist tarafından istismar edilmek üzere olduğu (veya zaten istismara uğradığı) hissini yaşamasını önleyemez. Benzer şekilde, danışanın içselleştirilmiş nesnesi reddedici bir figürse, terapistin ne kadar kabul edici bir tutum sergilediği, danışanın yaklaşmakta olan bir reddedilme beklentisini engellemeye yetmeyecektir. Ayrıca, terapistin içselleştirilmiş nesnelerden ayrışma çabalarının uzun vadede tam anlamıyla başarılı olması, çoğu danışan için avantajlı da olmayacaktır. Danışanlar, çocukluklarında şekillenen beklentilerini çürütmesi gereken deneyimlerin bunu başaramadığı için terapiye gelirler. Bu nedenle, terapiste, büyüme ve doyumlarını sürekli olarak sabote eden içselleştirilmiş figürleri yansıtmak ve ardından onlarla çocukluklarında geliştirdiklerinden farklı bir şekilde ilişki kurmayı öğrenmek zorundadırlar. Freud (örneğin, 1912), aktarımın terapötik potansiyeli üzerine düşünürken, düşmanla yokluğunda [in absentia] savaşmanın mümkün olmadığını sıkça vurgulamıştır.

      Üçüncü olarak, danışanın zihninde yaşamış olan figürleri ve her birinin onun için ne anlama geldiğini anlamak, etkili bir terapi stratejisi geliştirmek açısından kritik öneme sahiptir. Bazen bu, terapistin danışan üzerinde etkili olabilmesi için ilerleyebileceği tek yol olabilir. Birkaç yıl önce, kronik ve durmaksızın intihara meyilli olan bir danışanla çalıştım. Bipolar hastalığı onu tamamen ele geçirmediği zamanlarda, büyüleyici, yaratıcı ve son derece başarılı bir din adamı, eş ve baba olarak işlev görüyordu. Ağır depresif olmadığı zamanlardaki seanslarımız, hem etkileyici hem de derinden dokunaklıydı. Aynı zamanda son derece verimliydi, çünkü kendisi hakkında öğrendiklerine değer veriyor ve davranışlarında birçok olumlu değişiklik yapabiliyordu.

      Ancak, depresif duyguları onu ele geçirdiğinde, onu seven ve ona güvenen birçok insanın tüm yalvarışlarına rağmen yaşamak için hiçbir neden bulamıyordu. Evinde bir intihar kiti vardı -kendini öldürmek için fazlasıyla yeterli bir ilaç stoğu- ve bu kendini yok etme araçlarını ortadan kaldırması için onunla yaptığım tüm pazarlıklar, yalnızca şu yanıtı almama neden oldu: “Eğer bu konuda ısrar ederseniz, sizi memnun etmek için onları attığımı söylemekten mutluluk duyarım, ama bana nihai kontrol ve özerklik hissi veren bu imkândan vazgeçmeye hiç niyetim yok.” Tahmin edilebileceği gibi, bu danışan bana birçok uykusuz gece yaşattı ve birkaç kez, yaşama ilgisinin ölme arzusundan daha zayıf göründüğü anlarda onu hastaneye yatması için cesaretlendirdim.

      Bu danışanın intihara yönelik eğilimleri son derece fazla belirleyici faktörle şekillenmişti [overdetermined]. Aile öyküsü, bipolar bozukluğa genetik bir yatkınlığı açıkça ortaya koyuyordu. Bunun yanı sıra, annesi tarafından sürekli eleştirilmiş, kontrol altında tutulmuş ve fiziksel olarak istismar edilmişti, bu da onda cezalandırılmayı hak ettiğine ve kendisinin doğuştan kötü olduğu için onu gerçekten tanıyan herkes tarafından eninde sonunda reddedileceğine dair bir içsel inanç oluşturmuştu. Çocukken, annesinin kötü muamelesinden kaçabilmesinin tek yolu, fiziksel olarak oradan uzaklaşmaktı ve bunu hareket edebildiği andan itibaren, büyük ya da küçük ölçekli kaçışlarla sürekli yapmıştı. Hayat katlanılmaz hale gelirse dünyadan çıkış yapabileceğini bilmek ona rahatlık veriyordu. Zihninde, intihar kiti, çocukken kullandığı kaçış yollarının eşdeğeriydi. Ayrıca, toplum tarafından katı bir şekilde öfkesini asla ifade etmemesi, hatta öfke duygusunun varlığını dahi kabul etmemesi gerektiği yönünde sosyalleştirilmişti. Bunun sonucunda, her türlü saldırgan duyguyu kendisindeki kötülüğün bir parçası olarak deneyimliyor ve en küçük bir farkında olmadan sergilenen düşmanca ya da bencilce davranış için bile kendini acımasızca eleştiriyordu. Öz-değeri [self-esteem], ailesinin, onun içsel olarak nasıl hissettiğinden çok, dışarıdan nasıl göründüğüne önem vermesiyle zarar görmüştü. Özerklik ve etki gücü hissi, annesinin öfkeli tiratlarına ya da babasının pasif-agresif ve alkolle şekillenen tepkilerine karşı hiçbir şekilde etki edememesi nedeniyle neredeyse tamamen yok olmuştu.

      Onun inatçı intihar eğilimiyle yüzleşmesini sağlamak için -psikiyatristi, duygusal açıdan sezgisel bazı akrabaları ve arkadaşları gibi- ben de çeşitli yollar denemiştim. Öfkesini daha bilinçli hale getirmeye çalıştım, kendini kötü biri olarak görme konusundaki irrasyonel ama anlaşılabilir inancını analiz ettim, annesinden, yaşattığı istismarın intikamını almak için, onu intiharıyla perişan etmek isteme arzusuna dikkatini çektim, kendini öldürmesinin eşi ve üç çocuğu için ne anlama geleceğini gerçekçi bir şekilde değerlendirdik, ve Tom Sawyervari cenaze fantezilerini -insanların onun ölümü hakkında ne hissedeceği ve ne söyleyeceği üzerine kurduğu hayalleri- keşfetmeye çalıştım. Ayrıca, aktarımı fark etmesini sağlamaya çalıştım, ölümünün beni nasıl etkileyeceğini hayal etmesini istedim, bu senaryodaki düşmanca duygularını görmesini ve bunları kendini yok edici olmayan yollarla ifade etmesini teşvik ettim. Ancak bunların hiçbiri, üzerinde anlamlı bir etki yaratmadı.

      Ancak, onunla gerçekten bağlantı kurmamı sağlayan şeylerden biri, babasıyla özdeşim sürecini keşfetmek oldu. Bu danışanın yaşam öyküsündeki kritik bir özellik, babası tarafından gerçekleştirilen intihardı; babası, eşinin özellikle incitici bir sözü sonrasında yaşamına son vermişti. Danışanım, annesinin saldırılarından korunmak ve yetişkinliğe dair alternatif bir model edinmek için çaresizce babasına yönelmişti. Terapide, babasının intiharını derinden hayranlıkla karşıladığı ortaya çıktı, çünkü bu, hayatı boyunca annesinin karşısında ilk ve tek kez birinin son sözü söylediği bir an olarak zihnine kazınmıştı. Babasının intiharını kusursuz, dramatik bir final hareketi olarak görüyor, onu annesine karşı geri alınamaz bir “Siktir git!” mesajı olarak algılıyordu. İntiharın en büyük cazibelerinden biri, onun gözünde eril bir direniş biçimi olarak, kadınsı tahakkümü reddetmenin en kesin yolu olmasıydı.

      Bu bağlantıyı kurduktan sonra, babasının intiharının gerçekten bir cesaret eylemi olup olmadığını ya da onun bunu böyle görmek zorunda kalıp kalmadığını birlikte inceleyebildik. Gerçekle yüzleşmek yerine, babasını annesinin kötü muamelesine karşı koyamayacak kadar zayıf ve yılgın biri olarak görmekten kaçınmak için mi bu intiharı kahramanca bir hareket olarak idealize etmişti? Sonunda, danışan bir tür aydınlanma [epiphany] yaşadı ve babası tarafından terk edilmesine karşı aslında büyük bir öfke duyduğunu fark etti. Tam da bu noktada, kendi intiharının çocukları için ne anlama geleceğini yalnızca entelektüel düzeyde değil, duygusal olarak da kavramaya başladı. Bununla birlikte, annesinin davranışlarına karşı başka bir erkeğin nasıl tepki verebileceğini düşünmeye başladı ve erkekliğin çok daha az kendini yok edici, daha sağlıklı bir güç formu olabileceğini hayal edebildi. Babasına olan özdeşim bağı zayıfladı ve başka erkek figürlerinin olumlu niteliklerini içselleştirmeye yönelik duygusal açıklığı arttı.

      Son olarak, terapistlerin ilkel ve tek boyutlu içsel temsilleri anlaması büyük önem taşır, çünkü ötekilerde ve kendilikte karmaşıklık ve çelişkileri takdir edebilmek, psikolojik olgunluğun ve içsel huzurun merkezî bir bileşenidir. Bu farkındalığın gelişimi, uzun süreli psikoterapinin temel hedeflerinden biridir. Bu doğrultuda, terapist, danışanın aşırı/tamamen iyi ve aşırı/tamamen kötü imgelerini dengeli hale getirmesine yardımcı olmaya çalışır. Nefret edilen bir nesnenin olumlu yönlerini ve yüceltilen bir figürün olumsuz taraflarını fark etmesini sağlar. Sadece nefret duyulan bir yerde sevgiyi, yalnızca sevgi hissedilen bir noktada ise nefreti keşfetmesine olanak tanır. Etkili bir terapi sürecinde, keskin ve tek boyutlu imgeler, insan doğasının güçlü ve zayıf yönlerini daha gerçekçi bir şekilde kavrayan algılarla yer değiştirir. Başkalarının duygusal ve ahlaki karmaşıklığını daha fazla kabul edebilen bireyler, kendi olumlu ve olumsuz yanlarını, çelişkilerini ve eksikliklerini de daha büyük bir kabulle karşılayabilir hale gelirler.

      Bu aşırı kötü ve aşırı iyi içselleştirilmiş imgeleri değiştirme ilkesi, erken dönem otorite figürleri tarafından vahşice kötü muamele görmüş ve terapist tarafından neredeyse canavarca olarak algılanan kişiler için bile geçerlidir. İnsanlar, ne kadar kötü olursa olsun içselleştirilmiş nesnelerine tutunurlar, tıpkı istismara uğramış çocukların, kendilerine zarar veren bakımverenlerine sıkı sıkıya bağlanmaları gibi. Eğer terapist, danışanla birlikte ebeveynini tamamen “kötü” olarak sınıflandırırsa, danışanın o ebeveyni sevmiş olduğu gerçeği bilinç düzeyine çıkamaz ve kendiliğinin bir parçası olarak içselleştirilemez. Böyle bir durumda, terapist, danışanın kişiliğinin önemli bir yönünü inkâr etmesine istemeden de olsa ortak olmuş olur. İstismara uğramış danışanlar, kendilerine zarar verilmiş olmasına duydukları öfkeyi keşfetmeli, travmatik geçmişleri için yas tutabilmeli ve nihayetinde onlara zarar veren kişilerin de genellikle kendi korkunç geçmişleri olan, hasar görmüş insanlar olduğunu fark edebilmelidirler. İstismarcılarını hem sevmiş hem de onlardan nefret etmiş olduklarını hatırlamaları gerekir (Terr, 1992, 1993; Davies & Frawley, 1993).

      KARŞIT ÖZDEŞİM BASKIN OLDUĞUNDA ORTAYA ÇIKAN KLİNİK OLASILIKLAR

      Kendini yıkıcı bir ebeveynin veya bakımverenin tam zıttı olarak konumlandırmaya kararlı bir danışan, klinik ortamda sıkça karşılaşılan bir olgudur. Hem danışanlarım hem de arkadaşlarım ve meslektaşlarım arasında, karşıt özdeşim [counteridentification] geliştirme kapasitelerinin, zor bir geçmişin en kötü olası sonuçlarından korunmalarını sağladığını gözlemlediğim birçok insan tanıyorum. Çocukluk çağı istismarının etkileri üzerine yapılan araştırmalar (örneğin, Haugaard & Reppucci, 1989), istismarcı ebeveynlerin çoğunun kendilerinin de istismara uğramış olduğunu göstermesine rağmen, acımasız bir çocukluğun, bireyi zorunlu olarak bir zalime dönüştürmediğini ortaya koymuştur. Pek çok kötü muameleye maruz kalmış birey, ebeveynlerinin hatalarını tekrar etmeme konusundaki güçlü içsel kararlılıkları sayesinde, çocuklarını insanca yetiştirmeyi başarmıştır. Karşıt özdeşim, duygusal yıkımla, ailevi bir kendini sabote etme döngüsüne boyun eğmeme ve bunun getirdiği öz-değer arasındaki farkı belirleyebilir.

      Karşıt özdeşimle ilgili temel sorunlardan biri, bunun genellikle katı ve ödünsüz bir biçimde gerçekleşmesidir. Örneğin, hipokondriyak annesine büyük bir küçümsemeyle bakan bir arkadaşım, hasta olduğunda bile tıbbi tedaviden kaçınmaktadır. Başka bir tanıdığım ise, alkolik babasına benzememek konusunda o kadar kararlıydı ki, aşırı ahlakçı bir yeşilaycıya/içki karşıtına [teetotaler] dönüştü; bu da çocuklarının, uyuşturucu madde kullanımıyla deneyler yaparak ona karşı isyan etmesine neden oldu. Terapistler sıklıkla, yalnızca karşıt özdeşim kurdukları kişi de bazen benzer şekilde davrandığı için, davranışlarını olumlu yönde değiştirmeyi reddeden danışanlarla karşılaşırlar. Örneğin, tanıdığım bir kadın, babasının ikinci eşini soğuk ve reddedici biri olarak deneyimlediği için, onun titizlik ve düzen tutkusuna karşı çıkarak sürekli bir dağınıklık ve düzensizlik içinde yaşamaktadır. Oldukça başarılı ve entelektüel biri olmasına rağmen, bu kadın kendini toparlamanın üvey annesine fazla benzeyeceğini düşündüğü için bunu yapamadığını açıklamaktadır. Onun için düzenli olmak, soğuk biri olmakla eşdeğerdir. Muhtemelen, bu tür danışanlar, psikoterapide bilişsel boyutun gelişimini teşvik eden davranışçı ekolün ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Çok sayıda insan, geçmişte nefret ettikleri biri gibi hissetmelerine neden olduğu için terapide kendilerine verilen ev ödevlerini yapmayı reddetmiştir -bu kişilere karşı besledikleri güçlü ama irrasyonel duygular, onların değişimi kabullenmelerini zorlaştırmıştır.

      Bu dinamikleri anlamak, terapistin, değişim yollarını keşfetmeye çalışırken sürekli inatçı bir dirençle karşılaşıp hayal kırıklığı yaşamasını önlemek açısından kritiktir. Bazen görece hafif bir gözlem (örneğin, “Üvey anneniz hem düzenli hem de soğuktu, bu yüzden düzenli olmanın soğuk olmak anlamına geldiğini varsaymışsınız.”) danışanı, otomatikleşmiş karşıt özdeşim duruşundan özgürleştirebilir. Bazı durumlarda ise, daha güçlü yorumlar yapmak gerekebilir (örneğin, “Üvey annenize benzemekten o kadar korkuyorsunuz ki, onun iyi özelliklerini bile reddediyorsunuz.” veya “Açıkça kendinizi sabote eden bu düzensizliği, sadece artık hayatta bile olmayan üvey annenize en ufak bir şekilde benzememek için tercih ediyorsunuz!”). Genellikle, karşıt özdeşim tarafından belirlenen davranışlarla ilerleme kaydetmek, ancak bu eğilimler aktarımda ortaya çıktığında mümkün olur. Örneğin, “Sırf beni düzenli biri olarak deneyimliyor ve soğuk üvey anneniz gibi algılayarak, ona ne pahasına olursa olsun meydan okumanız gerektiğini hissediyorsunuz diye, seanslara geç geliyorsunuz ve parasını ödediğiniz zamanı kendinizden çalıyorsun. şeklindeki bir yorum, danışanın farkındalığını artırabilir.

      Bazen, karşıt özdeşim eğiliminden faydalanarak danışanın istenen yönde değişmesine yardımcı olmak mümkündür. Uyumsuz bir davranışın güçlü bir panzehiri, bu davranışın, danışanın farklı olmaya büyük çaba harcadığı erken dönem bir nesneyle özdeşim kurduğunun fark edilmesi ve açığa çıkarılmasıdır. Örneğin, birlikte çalıştığım bir kadın danışan, babasıyla özdeşim kurmaktan bilinçli olarak kaçınan biri olarak terapiye gelmişti. Babasının büyüklük taslayan, manik ve kontrolcü tarzını dayanılmaz bulmuş, bu nedenle onun tam zıttı gibi davranmaya büyük özen göstermişti. Başkalarına karşı hassas olmaya, onların alanlarına saygı duymaya ve kendi isteklerinin yakın olduğu insanlara baskın gelmemesine dikkat etmeye özen gösteriyordu. Ancak, terapiye başvurma nedenlerinden biri, parayı yönetme konusunda ciddi zorluklar yaşamasıydı. Özellikle, partnerinin bütçelerini aşan harcamalar yapma taleplerine direnemiyor ve bunu genel olarak uyumlu bir insan olmasına, yani kontrolcü babasına karşıt bir kimlik geliştirmiş olmasına bağlıyordu. Ancak, terapide fark ettiğimiz şey, onun finansal alandaki davranışlarının ince ama önemli bir şekilde babasına çok benzediğiydi. Babası gücünü göstermek adına para saçmaktan hiçbir zaman vazgeçememişti ve danışanın, partnerinin harcama taleplerine direnememesi de benzer bir işlev görüyordu. Bu farkındalık, danışanın, babasına benzememe konusundaki güçlü kararlılığını ekonomik davranma yönünde kullanmasını sağladı ve böylece karşıt özdeşim mekanizması, ilk kez kendisini gerçekten koruyacak bir şekilde işlev görmeye başladı.

      Özdeşim ve karşıt özdeşim konusuna değinirken, meslektaşım Kathryn Parkerton’ın (1987) doktora araştırmasını anmadan geçemeyeceğim. Parkerton, analistlerin analiz süreçleri sona erdiğinde ya da sonlanma aşamasında danışanları için yas tutup tutmadıklarını merak etmiş ve bu soruya yanıt aramak için kendi alanında on çok deneyimli uygulayıcıyla görüşmeler yapmıştır. Bu bağlamda, terapinin sonlanma süreciyle ilgili pek çok uygulama hakkında bilgi toplamıştır. Son haftalarda kendilerini daha fazla açıyorlar mıydı [self-disclosure]? Tedavi sürecinin sonunda danışanlardan hediye kabul ediyorlar mıydı? Danışanları, tedavi sonlandıktan sonra kendileriyle bir meslektaş ya da arkadaş olarak ilişki kurmaya teşvik ediyorlar mıydı, yoksa onları bundan caydırıyorlar mıydı? Eski analiz danışanlarıyla iletişimde kalıyorlar mıydı? Onlara Noel kartı gönderiyorlar mıydı? Gelecekte “küçük düzeltmeler [tune-ups]” için tekrar gelmelerini teşvik ediyorlar mıydı?

      Bu on analistin, bir analiz sürecinin sona ermesiyle ilgili yas tutup tutmadıkları konusunda oldukça farklı görüşlere sahip oldukları ortaya çıktı. Bir kadın analist, herhangi bir üzüntü hissetmediğini belirterek, danışanına “Bon voyage [İyi yolculuklar]” diyerek onu uğurlamanın kendisine coşkulu bir mutluluk verdiğini ve yeni bir danışanla tanışmanın keyifli beklentisi içinde olduğunu açıkladı. Bir erkek analist ise, her “mezun olan [graduated]” danışanı için Kübler-Ross’un yas evrelerinin tamamını yaşadığını ve bu süreçten büyük acı çektiğini itiraf etti. Ayrıca, katılımcılar spesifik sorulara verdikleri yanıtlar açısından da büyük farklılıklar gösterdiler. Sadece çarpıcı biçimde farklı düşünmekle kalmıyorlardı, aynı zamanda -bana en ilginç gelen nokta- her biri kendi kurallarının ve uygulamalarının “klasik” veya “kabul görmüş” psikanalitik standartlar olduğunu düşünüyordu! Ancak gerçekte, bu inançlarının, kendi analistlerinin terapiyi sonlandırma biçimleriyle doğrudan ilişkili olduğu ortaya çıktı. Katılımcılar, ya kendi analistlerinin uygulamalarını birebir benimsemiş ya da tam tersini yaparak karşıt bir yol izlemişlerdi. Teknik seçimlerini destekleyen gerekçeler sunuyorlardı, ancak bu durumda, öncelikle özdeşim sürecinin gerçekleştiği ve açıklamaların sonradan üretildiği izlenimi uyandırıyordu.

      ETNİK, DİNİ, IRKSAL, KÜLTÜREL ve ALT KÜLTÜREL ÖZDEŞİMLER

      Günümüz kültürel ikliminde, çeşitlilik konularının, benim terapi eğitimi aldığım döneme kıyasla çok daha fazla gündeme getirildiği düşünüldüğünde, terapistlerin danışanlarının etnik, dini, ırksal, sınıfsal, kültürel ve alt kültürel özdeşimlerini anlamalarının gerekliliği vurgulanmaktan kaçınılmamalıdır. Böylesi bir anlayış çağrısı, terapistlerin danışanlarının geldikleri her arka plan hakkında önceden uzman olmaları gerektiği anlamına gelmez (elbette her konuda olduğu gibi, genel bilgiye sahip olmak her zaman faydalıdır); bunun yerine, kendi özdeşimlerimizden çok farklı olabilecek kimliklerin potansiyel etkilerine karşı duyarlı olmamız gerektiğini ifade eder (Sue & Sue, 1990; Comas-Diaz & Greene, 1994; Foster, Moskowitz & Javier, 1996). Hatta Batı’da bireyselleşmiş bir kendiliğin var olduğu fikri, bu kültürde yetişmiş olanlarımız için otomatik bir varsayım gibi görünse de, bu kavram insan psikolojisinin evrensel bir unsuru değildir (Roland, 1988). Bununla birlikte, özdeşim fenomeninin, gelişimsel açıdan kritik bir süreç olarak evrensel olduğu anlaşılmaktadır.

      DSM’de, İrlandalı ailelerin bireyleri duygulanımlarını kontrol edecek şekilde sosyalleştirme eğiliminde olmalarının, buna karşın İtalyan ailelerinin duyguları dışa vurmayı teşvik etmelerinin veya insanların kendi kültürel kökenlerinden gelen mesajlara aykırı davrandıklarında hangi türde suçluluk veya utanç duygularına kapılabileceklerinin etkili bir terapötik bağ kurmada ne denli önemli olduğu hakkında hiçbir şey yer almamaktadır. Ethnicity and Family Therapy (McGoldrick, Giordano & Pearce, 1996) adlı kitapta ele alınan konular, aile sistemleri modeliyle çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın, terapistler için paha biçilmez bir değere sahip olmuştur. Benzer şekilde, Lovinger’in (1984) Working with Religious Issues in Therapy adlı çalışması, terapistlerin, Protestanların kaçınılmaz olarak bencil duygularına göre hareket etmelerinden kaynaklanan suçluluk duygusu ile Katoliklerin bencil duygulara sahip olmaktan dolayı hissettikleri suçluluk arasındaki psikolojik farkları anlamalarını kolaylaştırmıştır. Grier ve Cobbs (1968), Black Rage adlı eserlerinde, bir nesil boyunca beyaz terapistleri Afrika kökenli Amerikalı olmanın psikolojik etkilerine karşı daha duyarlı hale getirmiştir. Daha yakın bir tarihte, Nancy Boyd-Franklin (1989), Black Families in Therapy adlı çalışmasında, siyah alt kültürler üzerine onlarca yıllık birikimi özetleyerek terapistlere önemli bir rehber sunmuştur.

      Bazen bir kişinin Ukraynalı olduğunu bilmek, onun distimik bozukluktan muzdarip olduğunu bilmekten daha önemli olabilir. Psikoterapide sağlam bir çalışma ittifakı kurmak zorunlu bir koşuldur ve bu ittifakı mümkün kılan anlayışlar, belirli bir semptomun dinamikleri hakkında terapistin ne kadar yetkin olduğundan daha kritik bir rol oynar. Eğer kendi etnik kökeninden önemli ölçüde farklı bir nüfusun bulunduğu bir bölgede terapi yapılıyorsa, o gruptan bireylerle çalışmaya dair mevcut bilgileri araştırmak büyük önem taşır. Son yirmi yılda yapılan çalışmalar (örneğin, Acosta, 1984; Trevino & Rendon, 1994) göstermektedir ki, nispeten kısa süreli bir eğitimle bile, terapistler, azınlık gruplarına mensup danışanların kendilerini baskın kültüre ait terapistlere anlatma çabaları sırasında yaşadıkları hayal kırıklıklarını azaltabilir ve bunun sonucunda ortaya çıkan erken terapi sonlandırmalarını önleyebilirler.

      Eğer bir terapist, danışanın belirli bir etnik, ırksal veya kültürel kökenden gelmesinin psikolojik etkileri hakkında yeterince bilgi sahibi değilse ve bu konuda iyi bir kaynak bulamıyorsa, en basit ve etkili yöntem, danışandan kendi grubunun değerleri ve varsayımları hakkında bilgi istemektir. Böylesi bir soru, yalnızca terapide hiçbir konunun konuşulamaz (tabu) olmadığını göstermekle kalmaz (çoğu sosyal ortamda, insanlar arasındaki ırksal, etnik ve cinsel yönelim farklılıkları özel olarak fark edilse de nadiren açıkça konuşulur), aynı zamanda danışanların, terapistin, miraslarına karşı gösterdiği samimi merakı memnuniyetle karşıladıklarını, bu ilgiyi takdir ettiklerini ve bilgilerini cömertçe paylaştıklarını kendi deneyimlerimden biliyorum. Hatta, danışanın terapistine bir şeyler öğretebilme deneyimi, yardım arayan kişinin, yalnızca bilgisiz olduğu ve terapistin ise uzman olduğu tek yönlü bir konumda bulunduğu hissini dengeleyerek, olumsuz bir alt pozisyonda olma algısına karşı etkili bir karşıt süreç yaratabilir.

      Terapi sürecinde, farklı geçmişlerden gelen terapist ve danışan arasında kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek yanlış anlamalar karşısında, terapistin ders kitaplarında yer alan genellemelere hemen başvurmaması, bunun yerine danışanın deneyimini, beklentilerini ve varsayımlarını açığa çıkarmaya çalışması oldukça önemlidir. Etnik farklılıkların, terapötik olan ile zarar verici olan arasındaki sınırı belirleyebildiği ve hata yapmamanın zor olduğu alanlardan biri, danışanın terapiste hediye getirdiği durumlardır. Kültürler, hediyelere karşı tutumları, hediye vermenin işlevleri ve hediyelerin nasıl karşılanması gerektiğine dair beklentileri açısından büyük farklılıklar gösterir. Standart psikanalitik uygulamada, terapistin hediyeleri reddetmesi -bunu sıcak ve nazik bir şekilde yapması, ancak psikoterapide her türlü etkileşimin eylemlerle değil, sözcüklerle gerçekleşmesi gerektiğini net bir şekilde iletmesi- her zaman temel bir ilke olmuştur. Genel olarak, bir danışan terapistine hediye getirme isteği duyduğunda, bu eylem yoluyla ifade edilen bir anlam olduğu ve bu anlamın söze dökülerek birlikte anlaşılması gerektiği varsayılır. “İncele, tatmin etme (Analyze, don’t gratify)” anlayışı -bu bağlamda, danışanın dışarıdan cömertçe görünen jestini doğrudan kabul etmek yerine, hediyenin neyi ifade ettiğini anlamaya çalışmak- dinamik yönelimli terapistlerin süperegosuna yerleşmiş temel bir prensip haline gelmiştir. Aslında, psikoterapi kuramına dair ateşli tartışmaların, klinisyenin herhangi bir açıklama yapmaksızın yalnızca “Teşekkür ederim” diyerek bir hediyeyi kabul edip edemeyeceği gibi basit bir mesele etrafında döndüğü bilinmektedir (örneğin, Langs & Stone, 1980).

      Terapistin, kişisel ve iş ilişkilerinde hediye vermenin beklendiği bir alt kültürde bakımverenlerle güçlü bir özdeşim kurmuş bir danışandan gelen küçük bir hediyeyi -ne kadar nazik bir şekilde olursa olsun- reddetmesi, terapötik bir krize davetiye çıkarabilir. Danışan, cömertliği ile birlikte hediye verebilmenin getirdiği güç ve onuru da temsil eden saygın figürlerle özdeşim kurma çabasındayken, ne kadar incelikle açıklanırsa açıklansın, hediyesinin geri çevrilmesiyle yaralanmış hissetme olasılığı yüksektir. Geleneksel olarak, psikoterapide hediye kabul etmeme tabusunun nihai gerekçesi, danışanın duygu ve düşüncelerini eylemlerle dışavurmak yerine özgürce konuşmasını sağlamaktır. Ancak, terapistin, hediye kabul etmeme “kuralını” katı bir şekilde uygulaması, eğer hediyenin kabul edilmesi danışanın kendini daha rahat ifade etmesini sağlayacaksa ve reddedilmesi onu incinmiş bir şekilde içe çekilmeye itiyorsa, amacın ve aracın tehlikeli bir şekilde birbirine karıştırılması anlamına gelir (bkz. Whitson, 1996).

      İnatçı bir dirençle varlığını sürdüren bir mit, yoksul, marjinal, baskın kültüre yabancılaşmış veya önemli bir şekilde alışılmışın dışında olan bireylerin analitik yönelimli terapi için uygun olmadığını öne sürer. Bu gruplara mensup bireylerin, terapi sürecinin ne olduğu konusunda belirli bir eğitim gerektirdiği ve terapistin, onların özel koşullarına duyarlılık ve esneklikle yaklaşmasının önemli olduğu doğrudur. Ancak, sözel ve içgörü odaklı terapilerin bu gruplara uyarlanamayacağına dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Aslında, bir kültürün baskın kesimindeki bireylerin, azınlık mensuplarını işbirliğine dayalı, sözel ve derinlemesine terapiye “uygun değil” olarak nitelendirmesi, kibirli bir önyargının en uç biçimlerinden birini temsil edebilir (bkz. Singer, 1970; Javier, 1990; Altman, 1995; Thompson, 1996). Bununla birlikte, etnik köken, din, ırk, sınıf, kültür ve cinsel yönelim açısından kendilerinden önemli ölçüde farklı bireylerle çalışan terapistlerin, yalnızca danışanlarının özdeşimlerini değil, aynı zamanda kendi sessiz önyargılarını ve varsayımlarını da anlamak için ekstra çaba harcamaları gerektiği kesindir.

      ÖZET

      Bu bölümde, danışanın bireysel özdeşimlerinin [identification] önemini ve bunların terapi sürecine etkilerini inceledim. İçselleştirme [internalization] süreçlerinin gelişimsel yelpazesine -ilkel içeatım [introjection] fenomenlerinden, öznel olarak gönüllü ve daha incelikli özdeşimlere kadar-değindim ve bir bireyin içselleştirilmiş nesnelerinin [internalized object] doğasının ve gelişimsel tonunun, aktarım [transference] tepkilerinden nasıl çıkarılabileceğini açıkladım. Ayrıca, hem özdeşimlerin hem de karşıt özdeşimlerin [counteridentification] anlaşılmasının bazı klinik sonuçlarını ele aldım ve son olarak, etnisite, ırk, din, sınıf, kültür ve azınlık statüsünün bir bireyin psikolojisine olan katkılarının klinik açıdan önemine dair gözlemlerle bölümü tamamladım.

    2. Duygulanımları Değerlendirme (6. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 6. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Psikanalitik gelenek, klinik uygulama ile teorinin görünürde dayandığı kuramın her zaman tamamen uyumlu olmadığı karmaşık bir teorik geçmişe sahiptir. Freud, çağdaşı olan davranışçılar Watson ve Hull gibi, psikolojik teorisini içgüdüsel dürtünün (instinctual drive) (trieb, Almanca’da güçlü bir davranışsal zorunluluğu ve organizmanın doğuştan gelen ihtiyaçlarına dayalı bir kavramı ima eder) hayal kırıklığına uğraması ya da tatmin edilmesinin sonuçlarına dayandırmaya çalıştı. Sulloway (1979), Freud’un kendini bir bilim insanı olarak görmesinin, onun nihai açıklayıcı birimler olarak içgüdüsel dürtüyü seçmesinde etkili olduğu yönünde ikna edici bir argüman sunmuştur. O dönemde, bugün olduğu gibi, bir kişilik teorisyeni, fizik ve nöroanatomi gibi “katı bilimler”deki meslektaşları tarafından yeterince titiz ve eleştirel görülmeme riskiyle karşı karşıyaydı. Belki de özellikle Freud’un mesleki geçmişi tıbbi araştırmalara dayandığı için, “psikanaliz biliminin” biyoloji bilimine dayanması onun için önemliydi ve 19. yüzyıl biyolojisi büyük ölçüde dürtülerle ilgileniyordu. Spezzano’nun (1993) Freud’un aslında bir duygu teorisine sahip olduğu görüşüne katılmama rağmen, bu teori esasen türetilmiş bir yapıdaydı ve içgüdüsel dürtülere ve bunların değişimlerine yaptığı vurguya dayanmaktaydı.

      Freud’dan bu yana pek çok akademisyen, biyolojik dürtüye dayanan bir metapsikolojinin sonuçlarını çeşitli nedenlerle eleştirmiştir. İntersubjektif kuramcılar (ör., Stolorow & Atwood, 1992), ilişkisel analistler (ör., Greenberg & Mitchell, 1983), kendilik psikologları (ör., Kohut, 1971) ve feminist yazarlar (ör., Benjamin, 1988) gibi birçok isim, insanın biyolojik dürtü durumlarının bireysel psikolojileri anlamak ve bu anlayıştan terapötik ilkeler çıkarmak için en iyi başlangıç noktası olmadığını savunmuşlardır. Yine de, çoğumuzun “id” fikrine veya birbiriyle çelişen ihtiyaçların, arzuların ve dürtülerin yoğun bir durumu olarak betimlenen bir yapıya, ya da organik bir boşalmaya doğru içsel bir yönelim hissine dair bir şekilde rezonans kurduğu bir gerçek. Freud’un oral, anal ve genital ifadelerle evrilen cinsel ve saldırgan eğilimler kavramı, muhtemelen birkaç kuşak psikanalitik düşünür için oldukça cazipti; çünkü büyük ölçüde bilinçdışı güçlü kuvvetler tarafından yönlendirildiğimize dair hislerimizi ifade edebilecek bir dil sunuyordu. Eğer bu hissi bize veren dürtü değilse, o zaman bu nedir?

      Devem ediyor…

    3. Savunmayı Değerlendirme (5. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 5. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Psikanalitik düşünce, uzun zamandır savunma süreçleri (defensive processes) olarak bilinen mekanizmaların anlaşılmasıyla karakterize edilmiştir. Freud’un psikopatolojiye yönelik orijinal merakı, dissosiyasyon (dissociation) veya inkâr (disavowal) olarak değerlendirebileceğimiz bazı gözlemlerle başlamıştır (Freud, 1894): Bir kişi nasıl hem bir şeyi bilebilir hem de aynı anda bilemez? Bu genel savunma konusunu, Psychoanalytic Diagnosis kitabımın Beşinci ve Altıncı Bölümlerinde ele aldım; kavramsal arka plan için okuyucuya bu bölümlere başvurmasını öneririm. Diğer özetler ve bakış açıları için ise A. Freud (1936), Laughlin (1967) ve Vaillant (1992) gibi kaynaklar incelenebilir. Burada esas kaygım, bir kişinin savunma eğilimlerini değerlendirmenin psikoterapiyi mümkün olduğunca etkili hale getirmeye nasıl katkıda bulunduğunu göstermek. Alışkanlık haline gelmiş savunmalar (habitual defenses), Reich’in (1933) etkileyici bir şekilde “karakter zırhı” (character armor) olarak adlandırdığı biçimde sertleşmiş olanlar ve daha çok durumsal olarak tetiklenmiş reaktif savunmalar (reactive defenses) üzerinde duracağım.

      Bir anlamda, görüşme sürecinin tamamı savunma mekanizmalarını tetikler; bu durum, klinisyene danışanın özel ve acı verici bilgileri bir yabancıya açıklamaya davet edilmenin stresiyle nasıl başa çıktığını gözlemleme fırsatı sunar. İnsanlar, güçlü bir umut ve utanç (hope and shame) birleşimiyle terapistlere gelirler. Bir yandan mücadele ettikleri psikolojik meseleleri açığa vurmak isterken, diğer yandan bu meseleleri en aza indirgeyerek terapistin kendilerine karşı, kendi kendilerine oldukları kadar olumsuz yaklaşmamasını sağlamaya çalışırlar. Danışanlar, aynı anda hem savunmasız olmaya çabalar hem de anksiyeteleri (anksiyete) nedeniyle alışılmıştan daha savunmacı hale gelirler. Bu nedenle, terapistin savunma mekanizmalarına ilişkin gözlemlerinin çoğu, kişinin görüşme sırasında genel davranışlarından kaynaklanır. Bununla birlikte, savunma işlevini özellikle vurgulayan bazı spesifik sorular şunları içerebilir: “Kaygılı olduğunuzda genelde ne yaparsınız?”, “Üzgün olduğunuzda kendinizi nasıl teselli edersiniz?”, “Temel kişiliğinizi yansıttığı iddia edilen favori aile hikayeleriniz var mı?”, “Diğer insanlar sizinle ilgili ne tür gözlemler, eleştiriler veya şikayetlerde bulunma eğilimindedirler?”, “Bana karşı nasıl bir tepki verdiğinizi fark ediyorsunuz?”

      Psikanalitik kavramlar arasında, bazıları ampirik yöntemlerle çalışılması zor olan bir üne sahip olsa da, savunma (defense) en titizlikle araştırılmış olanlardan biridir. Savunma süreçlerinin öznel ve istemsiz doğasına rağmen ve “savunma” (defense) hâlâ hipotetik bir yapı olarak kabul edilse de, “bastırma” (repression), “inkâr” (denial), “geri çekilme” (withdrawal), “idealleştirme” (idealization) gibi mekanizmaları operasyonel hale getirerek kontrollü deneylere açık hale getirmek mümkündür. Savunma kavramı -bazen psikanalitik çağrışımlardan arındırılmış bir terim olan “başa çıkma stili” (coping style) etiketiyle- yeterince ampirik doğrulama kazanmış ve DSM-IV’e dahi dahil edilmiştir (Eksen VI: Savunma İşlevi Ölçeği (Defensive Functioning Scale), “İleri Çalışmalar İçin Sağlanan Kriter Setleri ve Eksenler” başlığı altında). Ancak bu, teşhis bilgilerinin tamamlayıcı ve isteğe bağlı bir kategorisi olarak kabul edilmiştir. Vaillant ve McCullough (1998), savunmaların Eksen II tanımlamaları açısından teşhis edici önemine ilişkin araştırma bulgularını sunmuşlardır. Bu tanımların mevcut versiyonları daha çok gözlemlenebilir davranışlara odaklanmakta, içsel motivasyonları ise geri planda bırakmaktadır. Bu durum, geçerliliği (validity) güvenilirlik (reliability) lehine feda etme eğilimini beraberinde getirmiştir.

      Vaillant’ın (1971) belirttiği gibi, savunmalar kişinin şu unsurların herhangi birini veya tamamını algılama şeklini değiştirebilir: kendilik (self), öteki (other), fikir (idea) veya duygu (feeling). Savunmalar şu alanlarda işleyebilir: Biliş (cognition): Örneğin, acı verici durumlardan fikirleri manipüle ederek rahatlama sağlamaya çalışan rasyonalizasyon (rationalization). Duygu (emotion): Örneğin, rahatsız edici bir duyguyu tersine çevirerek başa çıkan tepki oluşumu (reaction formation). Davranış (behavior): Örneğin, acı veren çatışmalardan dışsal davranışlarla kaçış sağlayan dışa vurum (acting out). Bunların bir kombinasyonu: Örneğin, tersine çevirme (reversal), hem biliş hem de davranış yoluyla işler: “Bu duyguyu hisseden ben değilim—sensin, bu yüzden senin varsayılan duygunu hafifletmek için sana bu şekilde davranacağım.”

      Psikanalitik akademisyenler arasında, bazı savunmaların diğerlerine göre daha iyi genel uyumlar sağladığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır (örneğin, Laughlin, 1967; Kernberg, 1984). Ayrıca, savunmaların göreceli psikopatoloji açısından bir hiyerarşiye yerleştirilebileceğini varsaymak için sağlam bir ampirik temel vardır (Weinstock, 1967; Haan, 1977; Vaillant, 1977). Ancak, sağlıksız savunmaların sağlıklı olanlardan sapma gösterdiği bir normatif savunma modeli mevcut değildir. Terapistler arasında, Kernberg’in (örneğin, 1984), ilkel ya da birincil (primitive or primary) ve ikincil ya da olgun (secondary or mature) savunmalar arasında ayrım yapma gerekçesi muhtemelen en yaygın kabul gören yaklaşımdır. Kernberg şöyle der:
      “Bastırma (repression) ve buna bağlı yüksek düzeyli mekanizmalar -tepki oluşumu (reaction formation), izolasyon (isolation), telafi (undoing), entelektüelleştirme (intellectualization) ve rasyonalizasyon (rationalization) gibi- egoyu, dürtü türevlerinin ya da bunların düşünsel temsillerinin, ya da her ikisinin, bilinçli egodan reddedilmesi yoluyla, içsel çatışmalardan korur. Bölme (splitting) ve buna bağlı diğer mekanizmalar ise, egoyu, çelişkili kendilik ve önemli diğerleri deneyimlerini ayrıştırma ya da aktif olarak ayrı tutma yoluyla çatışmalardan korur.” (s. 15)

      “Diğer ilgili mekanizmalar” (other related mechanisms) arasında ilkel idealleştirme (primitive idealization), yansıtmalı özdeşim (projective identification), inkâr (denial), her şeye kadirlik (omnipotence) ve ilkel değersizleştirme (primitive devaluation) bulunmaktadır. Daha önce belirttiğim gibi (McWilliams, 1994, s. 98), daha arkaik savunmalar (more archaic defenses), genellikle kendilik ile dış dünya arasındaki sınırla ilgilidir. Buna karşılık, daha üst düzey süreçler (higher-order processes) ego, süperego ve id gibi yapılar arasındaki veya egonun gözlemci (observing) ve deneyimleyen (experiencing) parçaları arasındaki içsel sınırlarla ilgilenir.
      İnsanların savunma örüntüleri (pattern), sesleri ya da parmak izleri kadar bireyseldir. Bazı insanlar, öfkeye karşı savunma olarak üzüntüyü kullanırken, diğerleri üzüntüye karşı savunma olarak öfkelenir. Bazıları yaygın bir utanç (shame) duygusuna karşı savunma geliştirirken, diğerleri suçluluk (guilt) hissetmemek için çaba gösterir. Kimi bireyler geniş bir savunma repertuarına sahipken, kimileri koşullardan bağımsız olarak birkaç denenmiş ve güvenilir mekanizmayı tekrar tekrar kullanır. Birine yardımcı olabilmek için, onun düşünceleri, duyguları ve davranışları rahatsız edici içsel durumları hafifletmek için nasıl kullandığını anlamamız gerekir.

      KLİNİK VE (VERSUS) ARAŞTIRMA AMAÇLI SAVUNMA DEĞERLENDİRMESİ

      Araştırma amaçları için, gözlemlenebilir davranışları vurgulayan nosolojiler, içsel ve çıkarımsal süreçleri kullananlara göre tercih edilir. Ancak, klinik uygulamada, bir kişinin davranışını dışarıdan bir gözlemci gibi doğru bir şekilde tanımlamaktan ziyade, bu davranışın anlamını bilmek daha önemlidir. Antisosyal kişilik bozukluğu (veya betimleyici psikiyatri ve psikanalizin eski dilindeki adıyla psikopati) fenomeni, çoğunlukla gözlemlenebilir davranışlara dayalı bir değerlendirmenin, bir kişinin çıkarımsal savunma eğilimlerinin anlamını göz ardı etmesinin sınırlamalarını iyi bir şekilde örnekler. 1980’den itibaren DSM, psikopatik fenomenleri tanımlarken teorik türetim yerine betimsel (descriptive) ve ampirik olarak belirlenmiş (empirically determined) kriterleri tercih eden sosyolog Lee Robins’in (örneğin, 1966) antisosyal davranışlarla ilgili araştırmalarına büyük ölçüde dayanmıştır. Robins’in, antisosyal kişilik bozukluğunu değerlendirmek için geliştirdiği davranışsal ve gözlemlenebilir kriterler, psikanalistin motivasyon ve kişisel anlamla ilgilenmesine karşın, sosyoloğun geleneksel normlardan sapmalarla ilgisini yansıtır. Bu nedenle bu kriterler, geleneksel araştırmalara oldukça uyumludur. DSM-IV, Robins’in çalışmalarına bağımlılığını yansıtarak, Antisosyal Kişilik Bozukluğu için yedi kriter belirlemiştir; bunlardan yalnızca biri, “pişmanlık duymama” (lack of remorse), içsel bir özelliktir.

      Ancak bir terapist için, psikopatik bir yönelimin kritik göstergeleri neredeyse tamamen içsel özelliklere dayanır. Bunlar arasında, sürekli gözlemlenen ve iyi belgelenmiş şu fenomenler bulunur: duygusal samimiyetsizlik (emotional insincerity) (Cleckley, 1941), vicdan eksiklikleri (defects of conscience) (Johnson, 1949), başkalarını “alt etmekten” duyulan küçümseyici bir keyif (contemptuous delight) (Bursten, 1973), aşırı uyarılmaya duyulan çekim (attraction to extreme stimulation) (Hare, 1978), empati eksikliği (lack of empathy) (Hare, 1991), benmerkezcilik veya büyüklük hissi (egocentricity or grandiosity) (Cleckley, 1941; Hare, 1991), öfke ve kıskançlık (rage and envy) dışında, duygulara karşı ilgisizlik (obliviousness to affects) (Modell, 1975), ve belki de en önemlisi (ve bu bölümün tartışması açısından hayati olan), ilkel her şeye kadirlik savunmasına (primitive defense of omnipotent control) dayanma eğilimidir (Kernberg, 1984; Meloy, 1988; Akhtar, 1992).
      Terapistler, ilk görüşme sırasında gözlemlenebilen verilere dayanarak Antisosyal Kişilik Bozukluğu (Antisocial Personality Disorder) için DSM kriterlerini karşılamayan birçok insanla karşılaşırlar. Örneğin, bu kişiler, yasa dışı davranışlarda bulunma, dürtüsel hareket etme, açık şekilde huzursuzluk ve saldırganlık sergileme, kendilerinin ve başkalarının güvenliğine pervasızca kayıtsızlık gösterme, sorumluluk sahibi olmayan davranışlarda bulunma gibi belirtileri göstermeyebilirler. Bununla birlikte, kronik olarak manipülatif, empati yoksunu ve güç odaklı bir yaşam yaklaşımı benimseyen bazı insanlar, yüzeyde oldukça geleneksel, sevimli ve uyumlu bireyler olarak görünebilirler. Ancak deneyimli klinisyenler, bu tür bir kişilik yapısını, bireyin ilkel her şeye kadirlik savunmasına (primitive defense of omnipotent control) kronik olarak bel bağladığına dair kanıtlar yoluyla fark edebilirler. Bu durum, bir kadının biraz müdahaleci sorularından, bir erkeğin kadın terapistine kapıyı son derece çekici bir şekilde açışından ya da bir şirket yöneticisinin düşmanca bir devralma sürecindeki rolünü anlatırken duyduğu neşeden çıkarılabilir. DSM kriterlerinden hiçbirini açıkça karşılamayan, yüzeyde çekici ve görünüşte yasalara saygılı orta sınıf bireyler, projektif testler yapıldığında antisosyal taraflarını açığa vurabilirler (Gacano & Meloy, 1994).

      DSM kriterleri, marjinal alt gruplarda -örneğin ergen çetelerinde ve suç örgütlerinde-psikopati teşhisinin aşırılığına ve buna karşılık, ana akım rollerde başarılı olanlar arasında yetersiz teşhis konmasına yol açabilir. Bu kriterler, antisosyal kişilik bozukluğu tanısını, genellikle maddi durumu kötü olan ya da güçlü bağlantıları olmayan bireylerde daha kolay bir şekilde teşhis koyar. Bu kişiler, kişiliklerinin yarattığı zorluklardan kurtulma olasılığı düşük olanlardır. Ancak, psikopatik bireyleri siyasette, iş dünyasında, orduda, eğlence sektöründe -güç kullanma fırsatının büyük olduğu herhangi bir rolde- bulmak nadir değildir. Başka bir deyişle, DSM, başarısız psikopatik bireyleri (örneğin, çocuklukta davranış bozukluğu tanısı almış ya da ergenlik veya yetişkinlikte yasa dışı eylemler nedeniyle tutuklanmış olanları) tanımlamakta oldukça etkili olabilir. Ancak, dolandırıcılık becerileri son derece gelişmiş ve etkili olan bireyleri tanımlamada fazla yardımcı olmaz.

      Psikopatik eğilimleri olan bir kişinin içsel öznel dünyasını anlamak, onu “antisosyal” bir role yerleştirmekten terapötik açıdan çok daha yararlıdır. Bu tür bir anlayışın klinik yansımaları şunları içerir: terapistin, danışana karşı açıkça güç odaklı (power-oriented) bir duruş sergilemesinin önemi, yozlaştırılamaz (incorruptibility) bir tutum sergilemesi, karar alırken ahlaki bir pusula yerine faydacı (utilitarian) bir yaklaşım varsayan müdahalelerde bulunması (Greenwald, 1958; Meloy, 1988, 1992; Akhtar, 1992; McWilliams, 1994). Özellikle, bir kişinin antisosyal eğilimlerinin okul veya hukuk sistemi tarafından fark edilmediği daha incelikli durumlarda, terapistin savunma mekanizmalarını değerlendirmesi kritik önem taşır. Bu değerlendirme, görüşmeciye, psikopatik bir psikolojinin davranışsal sonuçları belirgin hale gelmeden çok önce antisosyal dinamikleri fark etme imkanı tanır -bu teşhis söz konusu olduğunda bu durum özel bir öneme sahiptir. Psikopatik bireyler sıklıkla terapiye, bir tür manipülasyon amacıyla başvururlar. Örneğin, terapistin lehlerinde ifade vermesini sağlamak, engellilik gelirine hak kazanmak, ya da, terapiye başvurdukları için yıkıcı bir davranış modelini değiştirmeye samimi şekilde çalıştıkları fikrini desteklemek gibi. Bu tür durumlar, genellikle, kişinin bu davranış modelinin ortaya çıkmasından korktuğu zamanlarda görülür.

      Psikopati, bir danışanın genellikle görünmez olan savunma sisteminin doğasını değerlendirmenin önemine dair yalnızca bir örnektir, ancak oldukça çarpıcı bir örnektir. Görüşme sırasında bir kişinin her şeye kadirlik kontrolüne (omnipotent control) sürekli olarak başvurması, terapisti danışanın potansiyel psikopatik eğilimlerine karşı uyarabileceği gibi, başka bir savunmaya ya da bir dizi savunma mekanizmasına sürekli olarak başvurması da belirli karakterolojik eğilimlerle ilişkilendirilmiştir (veya benim bakış açıma göre, bu eğilimlerin tanımsal bir özelliğidir). Her bir eğilim, klinik ve teorik araştırmaların seçkin bir geçmişine sahiptir:

      • Bölme (splitting), yansıtmalı özdeşim (projective identification) ve diğer “ilkel” savunmalara başvurma, sınırda düzeyde kişilik organizasyonuyla ilişkilidir (Kernberg, 1975).
      • İdealleştirme (idealization) ve değersizleştirme (devaluation) narsisizmi işaret eder (Kohut, 1971; Kernberg, 1975; Bach, 1985).
      • Fanteziye çekilme (withdrawal into fantasy), şizoid eğilimleri gösterir (Guntrip, 1969).
      • Tepki oluşumu (reaction formation) ve yansıtıcı savunmalar (projective defenses), paranoyak süreçlerle ilişkilidir (Meissner, 1978; Karon, 1989).
      • Regresyon (regression), konversiyon (conversion) ve somatizasyon (somatization), psikosomatik kırılganlık ve duygulara sözcük bulamama (alexithymia) ile ilişkilidir (Sifneos, 1973; McDougall, 1989).
      • İçe atım (introjection) ve kendine yönelen saldırı (turning against the self), depresif ve mazoşistik psikolojilerde görülür (Menaker, 1953; Berliner, 1958; Laughlin, 1967).
      • İnkâr (denial), maninin temel savunmasıdır (Akhtar, 1992).
      • Yer değiştirme (displacement) ve sembolleştirme (symbolization), fobik tutumları işaret eder (MacKinnon & Michels, 1971; Nemiah, 1973).
      • Duyguları yalıtma (isolation of affect), rasyonalizasyon (rationalization), ahlakileştirme (moralization), bölümlendirme (compartmentalization) ve entelektüelleştirme (intellectualization), obsesyonel eğilimlerin tanımsal özellikleridir (Shapiro, 1965; Salzman, 1980).
      • Telafi (undoing), kompülsivitenin (compulsivity) temel savunmasıdır (Freud, 1926).
      • Bastırma (repression) ve cinselleştirme (sexualization), histerik meseleleri işaret eder (Shapiro, 1965; Horowitz, 1991).
      • Dissosiyatif tepkiler (dissociative reactions), travma sonrası zihinsel durumların karakteristiğidir (Putnam, 1989; Kluft, 1991; Davies & Frawley, 1993).

      Bu düşünme tarzı, DSM ve genel olarak betimleyici psikiyatrik tanılama sistemlerinin etiketleme ve patolojikleştirme eleştirilerine tabi olsa da, savunmanın sofistike bir şekilde anlaşılmasıyla ilişkili etiketler en azından daha büyük ve karmaşık yapılar sunar. Bu etiketlere bağlı literatür, özenli bir klinisyenin tedaviye yön vermek için geniş bilgi birikimi elde edebileceği kaynaklar sağlar.

      KARAKTEROLOJİK VE (VERSUS) DURUMSAL SAVUNMA TEPKİLERİ

      Belirli bir savunma tepkisi, bireylerin karakter yapısından (character structure) veya bulundukları durumdan kaynaklanabilir. Bu, bir önceki bölümde ele alınan olgunlaşma meselelerinde olduğu gibi bir olgudur. Karakterolojik bir savunma kalıbına örnek olarak, paranoyak bir kişiliğe sahip bir adamı ele alabiliriz. Paranoyak işleyişin temel göstergesi, yansıtma savunmasına (projection) bağımlılıktır. Karakterolojik olarak paranoyak bir kişi, neredeyse her durumda yansıtma mekanizmasını kullanır:

      • Bir araba tarafından yolu kesildiğinde, öfkesini sürücüye yansıtarak, bu kişinin kasıtlı olarak düşmanca bir şekilde yolunu engellemeye çalıştığına inanır.
      • Tehdit edici bir cinsel çekim hissettiğinde, kendi erotik arzularını karşı tarafa atfeder ve o kişiyi şehvet düşkünlüğü (lustfulness) ile suçlar.
      • Kendisine kıskançlık uyandıran biriyle birlikte olduğunda, kendi sahip olduğu bir hayranlık uyandıran özelliğe odaklanır ve kıskançlığı diğer kişiye yansıtır.

      Terapi sürecinde, bu kişi kişisel saplantılarını terapistin ifadelerine yansıtarak şu tür yorumlar yapabilir:

      • Terapistin yorgun görünümünü, kendisini sıkıcı bulduğu şeklinde algılayabilir.
      • Terapistin hava durumu hakkında yaptığı sıradan bir yorumu, cinsel yönelimiyle ilgili bir ima olarak değerlendirebilir.

      Bu tür kişiler, başkalarının duygularını -terapistin duyguları da dahil olmak üzere- algılamakta oldukça sezgisel olabilirler. Ancak, herhangi bir duygunun anlamını yorumlarken genellikle yanlış sonuçlara varır ve kendine referanslı (self-referential) bir yaklaşım sergilerler, bu da gerçeklikten uzak bir anlayışa yol açar.

      Karakterolojik olarak paranoyak bir kişiyi, doğası gereği paranoya uyandıran bir durumda bulunan birinden ayırt etmek zor olabilir. Travma, bir kişinin önceki beklentilerini ve temel güvenlik hissini alt üst ettiği için, daha önce paranoyak olmayan kişilerde paranoyak yan etkiler yaratabilir (Herman, 1992). Belirsiz durumlar da yansıtmayı (projection) teşvik eder; bu, analitik terapistlerin iyi bildiği bir olgudur. Daha sağlıklı danışanlarla çalışırken, genellikle danışanların bize yansıttıklarını (project onto us) keşfetmek amacıyla kendimizle ilgili yalnızca minimal bilgi vermeyi tercih ederiz. Yeterli dış bilgi olmadığında, insanlar başlarına gelenleri anlamak için içsel verilerine başvururlar. Bir kişinin içinde bulunduğu koşullar ne kadar acı vericiyse, bunları anlamak için sahip oldukları tek bilgi kaynağı olan içsel durumlarına daha fazla başvurma ihtiyacı hissederler. Bu nedenle, bir kişinin duygusal olarak hareketlendiği (örneğin, keyfi veya adaletsiz bir şekilde muamele gördüğü) ve ne olup bittiği hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı herhangi bir durumda yansıtma ortaya çıkar. İnsanlar utandıklarında, genellikle birinin onları utandırmaya çalıştığını varsayarlar. Kendilerini incinmiş hissettiklerinde, sıkça karşı tarafa zarar verme niyeti atfederler. Tabii ki, bu varsayımlar her zaman doğru değildir; çünkü insanların eylemlerinin sonuçları, genellikle bu eylemleri tetikleyen motivasyonlardan oldukça farklıdır.

      Tüm savunma tepkileri, kişisel eğilimlerin (personal inclinations) ve durumsal kışkırtmaların (situational provocations) bir karışımını içerir. Bir tepkinin bu iki faktörden hangisini daha fazla yansıttığını değerlendirmek, klinik açıdan faydalıdır. Örneğin, bir danışan insanlık dışı bir çalışma ortamını tarif ederken patronunun ona zarar vermek istediğini söylediğinde, bu sonucun görünürdeki paranoyak niteliği, büyük ölçüde onun karakter yapısını mı yoksa yansıtmayı (projection) tetikleyen bir gerçekliğe uyumunu mu yansıtıyor olabilir. Bir savunmanın daha çok karakterolojik mi yoksa durumsal mı olduğunu belirlemenin klinik bir yolu, terapistin danışana karşı geliştirdiği içsel öznel tepkisidir.

      • Yansıtma savunması (projective defense) ağırlıklı olarak karakterolojik ise, terapist, danışanın ne kadar hızlı ve düşünmeden yansıtma yaptığına şaşıracaktır.
      • Eğer savunma daha çok reaktif ise, danışanın rahatsız edici durumla ilgili huzursuzluğuna rağmen, terapist kendisini ayrı, ilginç ve potansiyel olarak yardımcı bir figür olarak algılanmış hissedecektir.

      Kişinin geçmişi ve rahatsız edici durum dışındaki davranışları hakkında kibarca sorular sormak da durumu netleştirmeye yardımcı olacaktır. Reaktif paranoya durumunda, yansıtıcı tepkiler yalnızca tepkiyi uyandıran durumla sınırlı olacaktır. Örneğin, iş yerinde kendisini baskı altında hisseden bir kişi, aynı hissi aile üyeleri veya yakın arkadaşlar tarafından yaşadığını ifade etmeyecektir.

      Aynı noktayı farklı bir savunma mekanizmasıyla örneklemek gerekirse, inkârı (denial) ele alalım. İnkâr, ezici yaşam olayları tarafından otomatik olarak tetiklenebilen bir mekanizmadır. Hepimizin, korkunç bir haberle karşılaştığımızda verdiğimiz ilk tepki genellikle “Hayır, olamaz!” olur. Çoğumuz, karakterolojik olarak manik (characterologically manic) bir kişiyi -ki bu kişiler, tanım gereği, hemen her durumda inkâr mekanizmasını kullanır- bir yaşam zorluğuyla (örneğin, bir kanser teşhisiyle) başa çıkmaya çalışan ve felaketle daha uyumlu başa çıkma yollarını bulana kadar bir miktar inkâr kullanan birinden ayırt etmede sezgisel olarak oldukça iyiyizdir. Yine de, bir kişinin geçici ve durumsal olarak tetiklenen bir inkâr durumunda mı olduğu yoksa alışkanlık olarak rahatsız edici tüm bilgileri inkâr edip etmediği konusundaki terapistin değerlendirmesi, görüşmenin genel tonuna karşı duyarlılığına bağlıdır. Karakterolojik olarak manik ya da hipomanik (hypomanic) bir kişiye karşı tipik karşı aktarım (countertransference) tepkisi, bir şeylerin hızla döndüğü, kafa karıştırıcı olduğu, duygularla bütünleşmemiş bir his yaratır. Ciddi manik epizodlar yaşayan veya hipomanik kişilik yapısına sahip bireylerin, aslında olduklarından daha az rahatsız oldukları yönünde yanlış tanı konması oldukça yaygındır. Bu durum, terapistlerin birçok durumda inkârın kullanımına doğal bir empati geliştirmesinden kaynaklanıyor olabilir -öyle ki, siklotimik (cyclothymic) bir kişinin probleminin karakterolojik temeli gözden kaçabilir.

      SAVUNMA MEKANİZMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİNİN KLİNİK YANSIMALARI

      Uzun Vadeli ve (versus) Kısa Vadeli Yansımalar

      Bir kişinin sabit savunma örgütlenmesini dikkatlice değerlendirmek için geleneksel gerekçe, uzun vadeli analitik terapide, savunma kalıplarının değiştirilerek bireylerin daha zengin deneyimler yaşayabilmesi ve daha geniş bir seçenek yelpazesine sahip olabilmesidir. Uzun vadede, danışanlar şunları öğrenebilir:

      1. Belirli bir savunma stratejisini otomatik olarak kullanmak üzere olduklarında bunu fark etmek ve durup bu yanıtın duruma en etkili yanıt olup olmadığını sorgulamak.
      2. Düşüncesiz, istemsiz ve genellikle kendine zarar veren tepkilerin yerine bilinçli, gönüllü ve daha etkili eylemler koymak.
      3. Belirli bir savunma stilinin daha olgun versiyonlarına geçmek:
        • Örneğin, duyguların tamamen yalıtılmasından (isolation of affect), duyguların varlığını biraz daha entelektüelleştirilmiş bir şekilde kabul etmeye geçiş.
        • Ya da, ilkel idealleştirmeden (primitive idealization) olgun bir idealleştirme biçimine ilerlemek.
      4. Daha geniş ve etkili bir başa çıkma mekanizmaları repertuarını benimsemek.

      Bu tür değişiklikler, bireylerin savunma mekanizmalarına daha bilinçli bir şekilde yaklaşmalarını sağlar ve daha uyumlu ve üretken yaşam tarzlarına geçmelerine yardımcı olur.

      Günümüzün ekonomik baskılarında, terapötik müdahalelerin asgari düzeyde tutulması yönündeki eğilime rağmen, birçok insan terapiye geldiklerinde çalışmak istedikleri konuların uzun zaman alacağını içgüdüsel olarak anlamaktadırlar. Bu kişilerden bazıları, bu tür bir büyüme ve gelişimin gerektirdiği yatırımları yapmaya hem istekli hem de hazırdır. Ancak, örneğin, otomatik olarak radikal ve tamamen dissosiyasyon (radical and total dissociation) türlerine bağımlı olan bireyler gibi, savunmaları son derece uyumsuz olan kişiler de vardır. Bu tür vakalarda, üçüncü taraf ödeme sağlayıcılar dahi bazen, bu bireylerin savunma kalıplarını değiştirmek için uzun vadeli tedaviye ihtiyaç duyduğunu kabul edebilir. Bununla birlikte, sadece kısa vadeli çalışma veya kriz müdahalesi yapılabildiği diğer durumlarda bile, bir kişinin karakterolojik savunmalarını anlamak büyük bir değere sahiptir. Bu bilgi, belirli bir danışan tarafından en iyi şekilde özümsenmesi muhtemel müdahale tarzını seçmemizi sağlar.

      Klinisyenlerin çoğunun ideal durum olarak gördüğü senaryodan başlayalım: Danışan, kendi isteğiyle terapiye başvurmuş, tedaviye motive, bunu karşılayabilecek durumda ve yalnızca mevcut psikolojik problemlerinin belirtileriyle değil, bu sorunların kaynaklarıyla da çalışmak için gereken süre boyunca terapiye devam etmeye istekli.

      Bu koşullarda, eğer danışanın belirli bir yaşam stresiyle başa çıkmak için kullandığı savunmaların hem uyumsuz (maladaptive) hem de durumsal (situational) olduğunu belirlersek, bu savunmaları ona işaret ederek başka yollar düşünmesini teşvik edebiliriz. Örneğin, genel olarak duygusal olarak ilgili bir adamın, bir ebeveyninin ölümcül hastalığına geri çekilme (withdrawal) davranışıyla tepki verdiğini düşünelim. Bu durumda şunları yapabiliriz:

      1. Ona, insanların acı verici durumlardan kaçınmaya çalışmasının doğal olduğunu, ancak hayatının son aylarında babasına daha yakın olmamasından dolayı daha sonra pişmanlık duyabileceğini söyleyebiliriz.
      2. Ölmekte olan babasıyla zaman geçirmenin ona derin bir yas getireceği korkusunu araştırabiliriz ve bu acıyı hissetmenin neden bu kadar korkunç olduğunu sorgulayabiliriz.
      3. Duyguları üzerinde “kontrolünü kaybetmenin” ne anlama geleceğine dair sahip olduğu fantezileri inceleyebiliriz.
      4. Geri çekilmesinin ne babasının yaşam süresini sihirli bir şekilde uzattığını ne de babasının son günlerini daha katlanılabilir hale getirdiğini gösterebiliriz.
      5. Yasını daha proaktif ve sonunda kendisi ve ailesi için daha tatmin edici olabilecek başka yollarla nasıl yönetebileceği üzerine birlikte fikir üretebiliriz.

      Ve buna benzer pek çok müdahalede bulunabiliriz.

      Eğer bir danışanın mevcut savunmalarının hem uyumsuz (maladaptive) hem de karakterolojik (characterological) olduğu belirlenirse, klinik zorluk önemli ölçüde artar. Önceki örnekte, nispeten ifade gücü yüksek ve alakalı bir adamın kendini açıklanamaz bir şekilde geri çekilirken bulduğu durum ele alındığında, terapist danışanın bu içe kapanma davranışını anormal (aberrant) ve kendine zarar verici (self-defeating) olarak görebilen kısmına ulaşabilir. Ancak, aynı durumda olan bir kişinin, hoş olmayan gerçekliklere yaşam boyu içe kapanma (withdrawal) ile tepki verdiği bir geçmişi varsa, ona erişilebilecek bir “gözlemci” kısmı (observing part) olmayacaktır. Bu tür bir kişinin geri çekilme eğilimi, o kadar doğal ve otomatik olacaktır ki, kişi, başka bir şekilde davranmayı hayal dahi edemez. Tıpkı soluduğu hava gibi, savunma kalıbı ona o kadar tanıdık gelir ki, bunu dışarıdan bakıp düşünebileceği bir şey olarak bile kavrayamaz. Bu durum, savunma mekanizmasını fark etmesini ve değiştirmesini daha zor hale getirir.

      Bu tür durumlarda, bir savunma mekanizması o kadar yerleşik hale gelmiş ve kişi için o kadar görünmez olmuşsa, standart analitik uygulama, terapinin ilk aylarını ve hatta yıllarını, kişinin benliğe uyumlu (ego-syntonic) olarak gördüğü savunmayı benliğe yabancı (ego-alien) hale getirmekle geçirmektir. Savunmanın doğrudan ve erken bir şekilde yorumlanması, kişi tarafından yardımcı değil, eleştirel ve yıkıcı olarak algılanır. Bunun nedeni, kişinin temel yaşam tarzının (modus vivendi ) saldırı altında olmasıdır [kişinin öyle hissetmesi]; bu kişi, başka bir şekilde hareket etmeyi hayal dahi edemez. Terapist, bu tür bir danışanla sabırlı bir şekilde çalışmalı ve yalnızca yavaş yavaş, karşılaştığı stresleri ele almanın başka yollarını sorgulamaya başlamalıdır. Bir savunma mekanizması, kişinin başa çıkmaya çalıştığı ana yapı olduğunda, bunu hemen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Psikanalitik literatürde, bu uzun vadeli terapötik süreci, belirli bir karakter türüne nasıl uygulandığına dair tamamen ele alan birçok kitap bulunmaktadır. Örneğin: Mueller ve Aniskiewitz (1986), histerik hastalarla çalışmayı ele almıştır; bu kişiler bastırma (repression), regresyon (regression), konversiyon (conversion) ve dışa vurum (acting out) savunmalarını kullanır. Salzman (1980), obsesyonel danışanlar için bu süreci incelemiştir; bu kişiler duyguları yalıtma (isolation), bölümlendirme (compartmentalization), rasyonalizasyon (rationalization), entelektüelleştirme (intellectualization) ve telafi (undoing) savunmalarına başvurur. Davies ve Frawley (1993), sürekli olarak dissosiyasyon (dissociation) kullanan bireylerle nasıl çalışılacağı üzerine yazmıştır. Bu tür uzun vadeli çalışmalar, kişinin savunma mekanizmalarını fark etmesini ve daha uyumlu başa çıkma stratejileri geliştirmesini hedefler.

      Peki, yalnızca kısa vadeli çalışmalar ya da kriz müdahalesi yapabildiğimiz durumlarda ne olacak? Zaman sınırlı olduğunda, savunmanın karakterolojik olduğunu fark etmek yine de değerlidir, çünkü bu tür bir savunmayı doğrudan ele almak, uzun vadeli bir terapinin erken aşamalarında olduğu gibi mümkün değildir. Örneğin, temel olarak mazoşistik bir karakter yapısına sahip bir kadını ele alalım -bu, kişinin otomatik ve sürekli olarak kendine karşı dönme (turning against the self) ve tersine çevirme (reversal) savunmalarına dayandığını ifade etmenin kısayoludur. Bu kadın, kendi ihtiyaçlarını ancak onları başkalarına yansıtarak ve o başkalarına bakarak yerine getirebilir; kendisine gelince, sürekli olarak kendini hiçe sayar (self-effacing). Uzun vadeli bir terapide, böyle bir kişinin reddettiği, yansıttığı ve başkalarına yönelttiği dürtü ve ihtiyaçları daha iyi entegre etmesi ve ele alması makul bir şekilde beklenebilir. Ancak kısa vadede, bu kadının kendisi için kabul edilemez olarak gördüğü yönleriyle bu şekilde başa çıktığını anlamak ve bu psikoloji içinde çalışmak gereklidir. Dolayısıyla, böyle bir danışanı, kendisine kötü davranan bir partnerine karşı farklı bir davranış sergilemeyi düşünmeye teşvik etmek istiyorsanız, savunmalarına doğrudan saldırarak şu şekilde bir yaklaşım benimseyemezsiniz: “O sana kötü davranıyor! Buna katlanmamalısın. Ona durmazsa oradan çıkıp gideceğini söyle!” (Bu yaklaşım işe yarasaydı, terapide olan çok daha az insan olurdu; çünkü bu, genellikle mağdur durumdaki tanıdıklarına yardım etmeye çalışan profesyonel olmayanların tercih ettiği yöntem gibi görünmektedir.) Bunun yerine, bu kişinin psikolojik yapısını anlamak ve ona daha etkili bir şekilde destek olmak için savunmalarını dikkate alarak bir strateji geliştirmek gerekir.

      Savunmalara doğrudan saldırılar, savunma halindeki kişiyi yalnızca iki seçenekle baş başa bırakır: 1) Savunmadan vazgeçmek, ancak yerine başka bir başa çıkma mekanizması geliştirilmediği için anksiyete, utanç veya suçluluk duygularıyla boğulmak. 2) Savunmasını savunmak ve hayatla başa çıkmak için değer verdiği yöntemine saldıran kişiye karşı koymak. İnsanlar neredeyse her zaman ikinci seçeneği tercih ederler. Bazen, bir savunmadan vazgeçme süreci, terapistin idealizasyonu yoluyla mümkün olabilir. Bu durumda kişi şunu düşünebilir: “Terapistimin benden üstün biri olduğuna olan inancım nedeniyle uyum sağlayacağım. Karakterime aykırı davranma konusundaki kaygılarım, terapistimin benim için neyin iyi olduğunu benden daha iyi bildiğine dair inancımla telafi ediliyor.” Ancak bu durumda, problem sadece yer değiştirir: Artık terapist, emirler veren ve danışanın bu emirleri kendi onuru ve özerkliği pahasına yerine getirdiği hakim bir figür haline gelir. Danışanın kendine zarar veren belirli bir davranışı durdurulmuş olabilir, ancak bağımlılık eğilimi güçlendirilmiş, zayıflatılmamıştır. Bu nedenle, savunmaların üstüne gitmek yerine, danışanın bu mekanizmaları anlamasına ve daha uyumlu yollar geliştirmesine yardımcı olmak daha etkili ve sürdürülebilir bir yaklaşımdır.

      Bu nedenle, tercih edilen savunmalara doğrudan saldırılar başarısız olmaya mahkûm olduğundan, kısa vadeli çalışmalarda çoğu terapist, danışanların savunma kalıplarını dolaylı yollarla ele almayı öğrenir ya da bu savunmaları danışanların büyümesini desteklemek yerine onları felç eden bir unsur olmaktan çıkarmaya çalışır. Örneğin, varsayımsal olarak mazoşistik bir kadınla çalışırken, savunma ihtiyaçlarından çok uzak olmayan bir dil kullanarak müdahaleler yaparsanız, onu daha girişken olmaya ikna etme şansınız çok daha yüksek olur. Bu durumda şöyle bir yaklaşım benimsenebilir:

      “Bob’un seni böyle itip kakmasının onun için gerçekten iyi olup olmadığını merak ediyorum. Onun bir zorba gibi davranmasına izin vermenin onu yozlaştıracağından endişe etmiyor musun? Bu, onun gurur duyabileceği bir öz-imaj (self-image) değil. Taleplerine yanıt verebileceğin bir yol var mı, bu da ona daha mantıklı bir yetişkin olduğu, çatışmaları eşitlik temelinde müzakere ettiği hissini verebilir mi?”

      Bu tür bir yaklaşım, danışanın savunmalarına doğrudan meydan okumadan, daha yapıcı ve uyumlu bir davranış biçimini benimsemesine yardımcı olma potansiyeline sahiptir.

      Bilinçdışı nedenlerle eylemlerini her zaman başkaları için neyin iyi olduğu perspektifinden değerlendirmek zorunda hisseden bir kadın, bu davranışlarının diğer kişi için sağlıklı bir model oluşturmadığını fark ederse, alışkanlık haline gelmiş davranışlarını yeniden değerlendirebilir.

      Bu ilkenin, bir kişinin savunmalarını anlamayı ve yorumları, o kişinin alışılmış düşünme, hissetme ve davranma biçimlerine zarar vermeyecek şekilde çerçevelemeyi temel alan dramatik bir şekilde farklı bir örneğini ele alalım: Karakterolojik olarak psikopatik (characterologically psychopathic) danışanlarla yapılan terapötik müdahalelerin zorluğu. Antisosyal kişiliğe sahip bir adam, her şeyi kapsayan her şeye kadirlik savunmasını (omnipotent control) hesaba katmayan yorumları içselleştiremez. Deneyimli bir polis memuru da bir suçluyu suçunu itiraf ettirmek için, bu kişinin kendisini her zaman kontrolün zirvesinde gören kimliğiyle doğrudan çatışan bir suçlamada bulunamayacağını bilir. Örneğin, “Kontrolden çıktın,” gibi bir açıklama, bir bahane sunsa da zayıflık temelinde olduğu için itirafı teşvik etmez. Benzer şekilde, suçluluk duygusuna hitap eden ifadeler de (“Mağdurlar üzerindeki etkilerini düşünmelisin”) işe yaramaz. Her şeye kadirlik, kusur ya da ahlaki hatayı kabul etmez; bu savunma tamamen güçle ilgilidir. Bu nedenle, bir katile “Mağdurun ailesi için yaptıklarını kabul etmelisin,” demek yerine, polis memurları şöyle der:
      “Şayet ne yaptığının farkında olmadığını iddia edersen, insanlar seni akıl sağlığı bozuk biri olarak görecek. İnsanların seni böyle görmesini mi istiyorsun?” Çoğu antisosyal kişi, zayıf ve akıl sağlığı bozuk olarak algılanmaktansa hapse girme riskini göze almayı tercih eder. Bu yaklaşım, bu tür bireylerle iletişimde daha etkili olabilecek bir stratejidir.

      Bu adli örneğin terapötik karşılığı, terapistin yalan söylemeyi bırakmasını istediği psikopatik bir danışanla ilgilidir. Bu tür bir danışana, neden aldatma ihtiyacı hissettiğine dair empatik yansımalar yapmak, dürüstlüğü teşvik etmeyecektir; çünkü her şeye kadirlik hissini sürdürmeye çalışan bir kişi, ihtiyaçlarını kabul etmeyecektir. Aynı şekilde, dolaylı olarak ahlak dersi veren ifadeler de aynı şekilde dirençle karşılanır ve hayatın acımasızlığını göremeyecek kadar akılsız bir kişinin ikiyüzlü rasyonalizasyonları olarak küçümsenir. Bunun yerine, terapist şu şekilde bir yaklaşım benimseyebilir: “Bak, iyisin. Oldukça ikna edicisin ve burada dürüst olmanı teşvik etmeme rağmen bana yalan söyleme cazibesine karşı koyamadığını görebiliyorum. Eminim beni kandırmayı başaracağın birçok zaman olacak. Ama burada bunu yapman aslında senin yararına değil; çünkü bana masallar anlatmak sadece paranı ve benim zamanımı boşa harcar. Sen kendi psikolojinin uzmanısın: Burada doğruyu söyleyecek cesareti bulman için sana nasıl yardımcı olabilirim?” Danışanın büyüklük hissini (grandiose sense of self) kabul ederek ve dürüstlüğü cesaretle ve bir güç pozisyonuyla ilişkilendirerek, terapist danışanın iş birliği yapma olasılıklarını en üst düzeye çıkarır. Bu yaklaşım, danışanın savunmalarını tehdit etmek yerine onları daha uyumlu bir şekilde yönlendirmeyi amaçlar.

      Savunmaları Sistematik Olarak Ortaya Çıkarmak ve (versus) “Savunmaların Altında Kalmamak”

      Kişilik meseleleri üzerinde derinlemesine çalışmak için hem zaman hem de danışandan bir bağlılık sağlandığında, yine de kişinin özel savunma yapısını değerlendirmek gerekir. Bu, terapistin o kişiye ulaşmak için en etkili iletişim tarzını bilmesini sağlar. Klasik psikanalitik yaklaşım, savunma analizini “yüzeyden derine” (from surface to depth) doğru yapmayı içerir (Fenichel, 1941). Bu yaklaşımda, danışanın zihinsel örgütlenmesi katmanlar halinde görselleştirilir ve her katman, daha derin bir katmandaki içeriği savunur. Terapist, kişinin bilinçli veya neredeyse bilinçli deneyim bölümlerini sistematik ve nazik bir şekilde ele alır. Danışan, giderek daha fazla anlaşıldığını ve güvende olduğunu hissettikçe, savunma, anlam veya deneyim katmanlarının her biri ortaya çıkar. Terapist, bu katmanların her biri ortaya çıktıkça, terapi ilişkisi içinde onları ele alır. Bu süreç, kişinin savunmalarını doğrudan tehdit etmeden, güvenli bir şekilde derinleşmeyi ve danışanın savunmalarının altında yatan temel meselelerle çalışmayı mümkün kılar.

      Örneğin, histerik özellikler sergileyen bir kişi genellikle hoş görünmeye çalışarak (ingratiating) kendini ifade eder. Bu yüzeysel sunumun altında genellikle güvensizlik, düşmanlık ve rekabet duyguları bulunur. Bu daha sert tutumların altında ise ciddi korkular ve derin bir kişisel kırılganlık hissi yer alır. Başka bir deyişle, hoş görünme çabası, düşmanlık tutumlarına karşı bir savunma mekanizmasıdır ve bu düşmanlık da korku ve zayıflık hissine karşı bir savunmadır. Bu dinamikleri sergileyen histerik bir kişilik yapısına sahip bir bireyle çalışırken, terapist başlangıçta şöyle bir yorum yapabilir:
      “Fark ettim ki, benimle her zaman hemfikirsiniz ve genel olarak oldukça uyumlusunuz. Elbette bazen bu kadar uyumlu hissetmediğiniz zamanlar oluyordur.” Bu tür bir yorum, genellikle danışanın kendine yönelik bir öz-eleştiri yapmasına yol açar. Bu süreçte, savunma sistemi zorlanmış ancak tehdit edici boyutta olmadığı için, danışan kendini savunma pozisyonuna geçmeden durumu sorgulamaya başlar. Danışan, hoş görünme çabasını genel bir tarz olarak tanımlamaya başlayabilir ve terapist, danışanla birlikte bu hoş görünme tutumunun hangi duyguları ya da tutumları gizliyor olabileceğini keşfetmeye çalışabilir. Bu yaklaşım, savunmaların doğrudan tehdit edilmeden ele alınmasını sağlar ve danışanın derinlerde yatan duygularına ulaşmayı kolaylaştırır.

      Eğer bunun yerine savunma yapısının “altına inmek” için şu tür bir yorum yapılırsa:
      “Bence bana karşı gerçekten düşmanca duygularınız var” veya “Belki de bu hoş görünme maskesinin altında bana karşı ölümüne korkuyorsunuz” Çoğu danışan, bu tür bir atfı ya kendi bilinçli deneyimlerinden çok uzak bulduğu için belirtilen duyguyu fark etmekte zorlanır ya da kendini travmatik bir şekilde ifşa edilmiş ve tehdit altında hisseder ve tedaviyle iş birliği yapmayı reddeder. Bu yorumun doğru olduğunu varsaymak, elbette fazlasıyla iddialı bir varsayım olur. Aslında, savunmaların işlevleri hakkında hipotezler oluştururken büyük ölçüde yanılma riski olduğundan, yüzeyden derine dikkatlice ilerlemenin geleneksel nedenlerinden biri budur. Terapist, mümkün olduğunca, danışanın terapistin söylediklerini kabul edebileceği ya da reddedebileceği, bunu da üzerinde konuşulan deneyim düzeyiyle bağlantıda kalarak yapabileceği bir seviyede çalışmayı hedefler. Bu tür bir yaklaşım, danışanın, savunmalarını tehdit etmeden sürece katılımını sağlar ve terapist ile danışan arasındaki güveni güçlendirir.

      Yüzeyden derine doğru yorum yapmanın uygunluğuna dair bir başka örnek için, obsesif-kompulsif özelliklere sahip bir danışanı ele alabiliriz. Bu tür bir danışanın klinik sunumu genellikle, derin bir utancı gizleyen tartışmacı ve detaycılık (nitpicking) eğilimine karşı savunma oluşturan, son derece entelektüelleştirilmiş ve iş birliğine açık bir tavırdır. Terapist, genellikle utanç duygusunu doğrudan ele almak yerine, kişinin entelektüelleştirme eğilimini hedef alarak başlar. Bu eğilimin keşfi, genellikle danışanın daha saldırgan bileşenlerine ulaşılmasını sağlar. Danışan, bu tür hoş olmayan düşmanca tutumlarına rağmen giderek daha fazla anlaşıldığını ve kabul edildiğini hissettikçe, bu düşmanlık yumuşar ve nihayetinde utanç alanlarının ortaya çıkmasına olanak tanır. Eğer savunmalarını katman katman geçmeden doğrudan utanç duygusuna ulaşmaya çalışırsanız, danışanı ya derinden utandırma (mortify) riskiyle karşı karşıya kalırsınız ya da yaptığınız yorumun, danışanın entelektüelleştirme eğilimi nedeniyle soğuk bir şekilde reddedilmesiyle karşılaşırsınız. Bu nedenle, danışanın savunmalarını tehdit etmeden güvenli bir şekilde ilerlemek, daha derin duygusal deneyimlere ulaşmanın en etkili yoludur.

      Yüzeyden derine doğru yorum yapmak, neredeyse her zaman tercih edilen yaklaşımdır ve çoğu terapist, psikanalitik metapsikoloji eğitimi almış olsun ya da olmasın, bunu doğal ve sezgisel olarak yapar. “Danışanın olduğu yerden başla” ve “Kişinin savunmasını, yerine koyacak başka bir şey olmadıkça kurcalama” gibi ifadeler, deneyimli süpervizörlerin öğrencilerine her gün söylediği şeylerdir. Ancak, bazı savunma kalıpları, terapistin daha derinlere inen bir strateji benimsemesini gerektirir. Özellikle, hipomanik ve paranoyak danışanlar, terapistlerinin savunmalarının üst tabakasında kalmak yerine bu savunmaların “altına inme” gerekliliğini anlamasına ihtiyaç duyarlar. Bu tür durumlarda, daha doğrudan ve derinlere inen bir müdahale, bu savunma yapılarıyla etkili bir şekilde çalışmak için gerekli olabilir.

      Hipomanik veya siklotimik kişilik kalıpları, öncelikli savunma mekanizması olarak inkârı (denial) kullanan kişiler için kullanılan psikiyatrik etiketlerdir. Hipomanik kişiler genellikle ruh halleri açısından “yüksek” bir modda olur ve bir partinin neşesi, cazibesi, esprisi ve enerjisiyle dikkat çekerler. Ancak, geçmişleri, samimiyet ve hakiki duygusal bağlar konusunda derin zorluklar yaşadıklarını gösterir. Kendileri için önemli hissettirmeye başlayan ilişkilerden hızla kaçarlar. Bu kişiler, inkâr savunmasının zayıfladığı durumlarda, kayıplar, kırılganlık, ölüm gibi hayatın tatsız gerçeklerine maruz kalmaları nedeniyle ani bir şekilde depresyona sürüklenirler. İnkâr bu tür gerçeklerle yüzleşmeyi daha ilkel bir şekilde engeller. Hipomanik bireyler genellikle terapide, bu depresif çöküşlerle başa çıkmak için yardım isterler ve ruh halleri düzeldiği anda terapiyi terk etmeleriyle tanınırlar. Terapistlere genellikle cazibeli ve neşeli bir izlenim verirler, bu yüzden terapistler, bu kadar enerjik ve hafif ruhlu bir kişinin, zaman zaman derin bir umutsuzlukla mücadele ettiğini ifade etmesine şaşırabilirler. Bu dinamikler, hipomanik kişilerin, yüzeydeki enerjik görünümlerine rağmen, derin duygusal acılarla mücadele ettiklerini anlamanın önemini vurgular.

      Hipomanik kişiler inkârı (denial) kullanmada ustadır. İnkâr, son derece katı ve “ya hep ya hiç” tarzında bir savunma mekanizması olduğundan, diğer danışanlarda işe yarayan yüzeyden derine doğru kademeli bir yaklaşımla nazikçe ele alınamaz. Madde bağımlılığı gibi, inkârın kötü şöhretle sıkça rol oynadığı bir durumda deneyimi olan herkes, bazen bu savunma mekanizmasına doğrudan ve güçlü bir şekilde müdahale etmek gerektiğini bilir. Örneğin, bir terapist, hoş görünme savunmasını kullanan bir kişiye hiçbir zaman, “Bana hoş görünmeye çalışıyorsun, bunu bırak!” demeyecekken, özellikle bir danışan kendine zarar verici bir şekilde davranıyorsa, şöyle bir çıkış yapabilir: “İnkârdasın! Gerçeklerle yüzleş!” Bu tür saldırgan bir ifade yerine, “İçkinin kontrolden çıkmaya başladığından endişe ediyor musun?” gibi nazik bir soru yöneltmek genellikle daha fazla inkârı tetikler. Hipomanik bireylerle çalışırken, bu savunma mekanizmasını doğrudan hedef alan, daha kararlı bir yaklaşım gerektiği anlaşılır.

      Hipomanik hastalarda, inkârın karakterolojik doğası (örneğin, yalnızca bir bağımlılıkla sınırlı bir alanda işlememesine karşılık), terapistlerin bunu ele almak için yaratıcı yollar bulmasını gerektirir. Ancak, doğrudan bir saldırı, genellikle ters teperek süreci baltalayabilir. Klinik deneyimler, yüzeyi atlayarak doğrudan derinlere inmenin -inkâr katmanını görmezden gelmenin -çoğu zaman tercih edilen bir teknik olduğunu göstermektedir. Örneğin, siklotimik bir kadın, terapistin yaklaşan tatili bağlamında kendine zarar verici ve dürtüsel davranışlar sergiliyorsa, terapist şu şekilde bir müdahalede bulunabilir: “Bunun farkında olmayabilirsiniz, ama benim yaklaşan tatilime karşı çok fazla anksiyete ile tepki verdiğinize inanıyorum. Sanırım bu, benim geri dönmeyeceğime dair bilinçdışı korkularınıza dayanıyor.” Bu tür bir müdahale, danışan tarafından kabul edilebilir ya da reddedilebilir, ancak genellikle etkili bir şekilde derinlere işler. Öte yandan, terapist daha yüzeyden derine bir yöntemle şu şekilde bir soru yöneltse: “Son dönemdeki içki tüketiminizin ve rastgele ilişkiler kurmanızın benim yaklaşan tatilimle bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorum,” Danışan muhtemelen inkârla yanıt verir ve süreçte ilerlemek mümkün olmaz. Bu nedenle, hipomanik danışanlarda inkârı aşmak için yüzeyi atlayarak doğrudan derinlere yönelmek daha etkili bir yaklaşım olabilir.

      Paranoyak hastalar da savundukları şeyin derinine inmek için savunmalarının aşılmasını gerektirir, ancak biraz farklı nedenlerle. Paranoyak kişiler, bilinçdışı düzeyde tehlikeli derecede güçlü olduklarından korkarlar. Bu içsel tehditkâr kötülük hissiyle başa çıkmak için inkâr (denial), reaksiyon formasyonu (reaction formation) ve yansıtma (projection) gibi katı ve ilkel savunmaları kullanmaları, tehdit algısını dışarıdan gelecek şekilde dönüştürür. Bu kişiler, savunmalarını tetikleyen duygulara ve ihtiyaçlara ulaşmak için terapistin savunma yapılarını aşmasına ihtiyaç duyarlar. Bunun iki temel nedeni vardır: 1) Terapisti güçlü ve zeki biri olarak görmeleri gerekir, çünkü aksi takdirde bilinçdışı olarak kendi “kötü güçlerinin” ona zarar vereceğinden korkarlar. 2) Basit bir duyguyu pek çok kez dönüştürdüklerinden, yüzeyden derine doğru çalışmak, onların temel endişelerine asla ulaşamayacaktır. Bu nedenle, paranoyak danışanlarla etkili bir şekilde çalışmak, onların savunmalarını bypass ederek, savundukları temel duygulara ve ihtiyaçlara odaklanmayı gerektirir. Bu yaklaşım, danışanın hem terapiste hem de sürece güven duymasını sağlar ve derinlemesine çalışmayı mümkün kılar.

      İkinci noktayı açıklamak için şu örneği ele alalım: Paranoyak bir kadın, terapiste, kocasının başka bir kadınla görüştüğüne dair hiçbir kanıt olmamasına rağmen bu düşünceden kaynaklanan kaynayan bir öfke ifade eder. Terapist, bu takıntının basit bir yalnızlık hissi ve bir kadın arkadaşıyla yakın olma arzusundan başladığını fark edebilir. Ancak bu his, bir dizi katı savunma mekanizması aracılığıyla şu şekilde dönüşmüştür:

      “Ben kötü biriyim, bu yüzden bir kadından sevgi istemem benim bozulmuşluğumu yansıtıyor. Bu ihtiyaç o kadar güçlü ki, onu erotik olarak deneyimliyorum. Bu kabul edilemez. Belki de bu homoseksüel düşünceleri zihnime koyan kişi o. Kötü olan ben değil, o. Ve bu kadını arzulayan ben değilim—bu benim kocam.”

      Bu dönüşüm, danışanın savunmaları nedeniyle orijinal duygularını bastırıp dışsallaştırdığını gösterir. Terapist, bu katmanları bypass ederek savunmaların altında yatan temel duyguya ulaşmalı ve bu duyguyla çalışmalıdır. Bu tür bir yaklaşım, danışanın hem kendi hislerini anlamasına hem de terapi sürecinde ilerlemesine yardımcı olur.

      Bu nedenle, inkâr (denial), reaksiyon formasyonu (reaction formation), yansıtma (projection) ve yer değiştirme (displacement) yoluyla, basit bir ihtiyaç paranoyak bir takıntıya dönüşür. Eğer terapist yüzeyden derine doğru çalışmayı denerse (örneğin, “Kocanızın bir ilişki yaşadığı fikri hakkında aklınıza ne geliyor?” gibi bir soru sorarsa), bu yalnızca daha fazla paranoyak düşünce döngüsünü tetikleyecektir. Bu tür bir yaklaşım, savunmaları daha da güçlendirebilir ve danışanın temel duygularına ulaşmayı zorlaştırabilir. Bu nedenle, savunmaları bypass ederek, danışanın savunduğu temel ihtiyaçlara ve duygulara odaklanmak daha etkili olacaktır.

      Terapist, bu kadınla şu şekilde bir ifadeyle bağlantı kurmayı başarabilir: “Son zamanlarda kendinizi oldukça yalnız hissettiğinizi düşünüyorum, bu yüzden doğal olarak güvendiğiniz kişilerin sadakati konusunda endişeleniyorsunuz.” Bu, yalnızlığın normal bir duygu olduğu ve danışanın arkadaş bulmak için sahip olduğu seçenekler üzerine bir sorun çözme tartışmasına yol açabilir. Savunmaları bypass eden bir başka müdahale ise şu şekilde olabilir: “Bilinçdışı düzeyde, kendinizde korkunç ve tehlikeli bir şey olduğuna dair güçlü bir inancınız olduğunu hissediyorum. Belki irrasyonel bir seviyede, kocanızın sizin bu kötülüğünüzü gördüğünü ve doğal olarak sizi başka biriyle değiştireceğini düşünüyor olabilirsiniz.” Bu tür bir yaklaşım, paranoyak bir danışanın ilgisini çekebilir ve danışan ile terapist, savunmaların yarattığı paranoyak endişelerin baskısından bir ölçüde kurtulabilir. Bu, hem danışanın savunmalarının altında yatan duygulara ulaşmayı hem de terapötik bir bağ geliştirmeyi kolaylaştırır.

      ÖZET

      Bu bölümde, psikanalitik savunma kavramına dair bazı yönlendirici açıklamalar yaptım ve insanların acıdan korunmak için kullandıkları içsel, öznel ve refleksif yolların klinik pratikteki önemini vurguladım. Okuyucunun, karakterolojik savunma tepkilerini belirli stres faktörlerinin tetiklediği tepkilerden ayırt etmesine yardımcı olmaya çalıştım ve bu ayrımı yapmanın bazı klinik sonuçlarını ele aldım. Bir kişinin savunmalarının kristalleşerek kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilecek bir duruma dönüştüğü durumlarda, bu gözlemin uzun vadeli ve kısa vadeli tedaviler için teknik sonuçlarına değindim. Son olarak, savunmalarla genellikle uygulanan “yüzeyden derine” çalışma yaklaşımının geçerli olmadığı durumları ele aldım. Bu konular, terapistlerin savunmaları daha etkili bir şekilde ele almasına ve danışanlarının öznel deneyimlerini daha iyi anlamasına olanak tanır.

      Vaillant ve McCullough’un (1998, s. 154) gözlemlediği gibi, hepimiz anlaşıldığımızda daha olgun dinamikler sergileriz. Bir kişinin acı veren duygulara karşı nasıl savunduğunu anlamak, onun genel psikolojisini anlamak için kritik öneme sahiptir. Bu anlayışı, kişinin savunmalarını filtreleyip, ona çarpıtamayacağı şekilde iletmeyi öğrenmek ise psikoterapi sanatı için esastır.

    4. Gelişimsel Sorunları Değerlendirme (4. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 4. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Bir kişiyle ilgili ön hazırlık niteliğinde ve geçici bir anlayışı içeren vaka formülasyonu (case formulation) oluşturma sürecinde, çoğu terapist, klinik görüşme (clinical interview) sırasında elde edilen gelişimsel bilgilerin (developmental information) değerlendirilmesine özel bir önem verir. Genellikle, danışanın bireysel geçmişinde, şu temel tanısal soruya makul bir yanıt bulunabilir: “Bu kişi neden şu anda yardım arıyor?” Eğer bir terapist, kişinin doğasını (mizaçsal olarak ve diğer sabit özellikler açısından), mevcut stresörlerin (current stressors) doğasını ve bu stresörlerin o kişi için tetiklediği gelişimsel sorunu (developmental issue) ifade edebiliyorsa, iyi bir dinamik formülasyonun (dynamic formulation) ana hatlarını elde etmiş olur.

      Terapistlerin danışan adaylarına sormakta faydalı bulduğu pek çok soru, olgunlaşma (maturation) ile ilgilidir. Aslında, bir geçmiş (history) alma sürecinin tamamı, psikopatolojinin gelişimsel temellerine dayandığını varsayar. Örneğin, bir ön görüşmeye genellikle kişinin neden tam da bu dönemde profesyonel yardım aradığını ve benzer sorunların daha önce ortaya çıkıp çıkmadığını sorarak başlarız. Kişinin bebekliği ve erken çocukluğu hakkında neler bildiğini sorarız. İlk hatırasını ve ailesiyle ilgili anlatılan hikayeleri öğrenmek isteyebiliriz. (Alfred Adler, 1931’de, bir kişinin ilk hatırasının bireyin kişiliğinin ana temalarını içerdiğini gözlemlemiştir. Bu görüşü destekleyen pek çok ilk hatıraya rastladım, ancak bu alanda yapılmış bir araştırmadan haberdar değilim. Yine de pek çok terapist, kendi deneyimlerinin bu sorgulama yönteminin zenginliğine işaret etmesi nedeniyle Adler’in bu görüşünü benimsemiştir.) Çocukluk dönemindeki ayrılıklara  -örneğin gündüz bakım evi, anaokulu veya ilkokul gibi durumlara- ve bunlara verilen tepkilere dair bilgi edinmek isteriz. Ayrıca aile içinde yaşanan önemli taşınma ya da bozulma durumlarını ve danışanın bunlara nasıl tepki verdiğini sorarız. Çocukluk hastalıkları ve kazaları, okul geçmişi ve iş geçmişi, ilk cinsel deneyim, cinsel geçmiş ve mevcut cinsel yaşam hakkında da bilgi alırız. Bu sorulara verilen yanıtlar bir araya geldiğinde, üzerinde çalışabileceğimiz önemli bir bilgi birikimine sahip oluruz.

      Çoğu analitik uygulayıcı, psikoterapiyi esasen daha önce engellenmiş gelişim süreçlerini yeniden yapılandırmaya yönelik bir çaba olarak gördüğünden (bkz. Emde, 1990), normal gelişimi iyi bir şekilde anlamak oldukça önemlidir. Gertrude ve Rubin Blanck, yıllar önce, terapistlerin tamamlanmamış ya da kötü bir şekilde gerçekleştirilen olgunlaşma görevlerini (maturational tasks) netleştirmelerine yardımcı olmayı amaçlayarak, gelişen psikanalitik gelişim teorisinin kapsamlı bir incelemesini terapötik topluluğa sunmuştur (Blanck & Blanck, 1974, 1979, 1986). Eğer bir terapist, kişinin “doğru rotasına” nasıl geri dönebileceğini anlamak istiyorsa, bu rotanın ne olduğunu bilmesi gereklidir. Daha yakın bir tarihte Greenspan (1997), gelişim psikolojisindeki yeni keşifleri psikoterapi teorisi ile sistematik bir şekilde birleştirmiştir. Analitik terapistlerin, erken bebeklik dönemindeki araştırmalarla ilgili heyecanı, bu çok erken süreçler ile klinik fenomenler arasındaki yakın bağlantıyı görmelerinden kaynaklanmaktadır (bkz. Sander, 1980; Lichtenberg, 1983, 1989; Stern, 1985; Dowling & Rothstein, 1989; Zeanah, Anders, Seifer, & Stern, 1989; Pine, 1990; Slade, 1996; Moskowitz, Monk, Kaye, & Ellman, 1997; Morgan, 1997; Silverman, 1998).

      PSİKANALİTİK GELİŞİM TEORİSİ ÜZERİNE BAZI UYARILAR VE YÖNLENDİRİCİ YORUMLAR

      Psikanalitik teori, muhtemelen Darwin’in düşüncelerinin Freud üzerindeki derin etkisi nedeniyle, başlangıcından itibaren epigenetik bir yapıya sahip olmuştur. Başka bir deyişle, herhangi bir organizmada, dış etkileri nasıl algılayıp yorumladığını ve ardından şekillendirdiğini belirleyen doğal bir olgunlaşma değişiklikleri dizisinin kendiliğinden ortaya çıktığını varsayar. Darwinci terimlerle ifade edildiğinde, bir sel gibi bir felaket, farklı türler üzerinde, onların önceki evrimsel tarihleri ve benzersiz uyum yeteneklerine bağlı olarak farklı etkiler yaratır. Benzer şekilde, bir bireyin yaşamında meydana gelen aynı “nesnel” olay, bu olayın etkisini gösterdiği gelişimsel evreye bağlı olarak psikolojisi üzerinde tamamen farklı sonuçlar doğurur. Örneğin, bir ebeveynin ölümü, iki yaşındaki bir çocuk için dört, dokuz ya da on beş yaşındaki bir çocuğa kıyasla tamamen farklı anlamlara ve etkilere sahiptir.

      Piaget’in özümleme (assimilation) ve uyum sağlama (accommodation) kavramlarıyla uyumlu olarak (Piaget, 1937; Wolff, 1970), analitik gelişim teorisi (analytic developmental theory), bireyin olgunlaşma evresinin, bir stresöre (stressor) verdiği deneyimi belirlediğini ve gelecekteki stresörlerin anlamını ve sonuçlarını yorumlamak için bir şablon oluşturduğunu varsayar. Yetişkinlikte, bireyin hangi olgunlaşma sorunlarının daha iyi veya daha az iyi bir şekilde çözüldüğüne bağlı olarak, belirli stresler kişileri çok farklı şekillerde etkiler, çünkü bu stresler bilinçdışı düzeyde tamamen farklı anlamlar taşır. Bu nedenle, belirli bir stresörün “açık” bağımsız etkisini veya yaşamın belirli bir döneminin stresörlerden bağımsız bir tanımını kesin bir şekilde belirlemek mümkün değildir. Dışsal etkiler (external influences) ve gelişimsel evre (developmental phase), bir bireyin duyusal algıları (sensorium) ile bağlantılı olarak, o kişinin benzersiz insan deneyimi aracılığıyla bir arada anlaşılmalıdır.

      Stres altında insanlar, mevcut durumlarına benzer bir şekilde hissedilen önceki bir gelişimsel zorluğa özgü başa çıkma yöntemlerine geri dönme eğilimi gösterirler: Bu durumda, bir “fikse olma” (fixation) noktasına “regresyon” (regression) yaşanır. Psikanalitik teoride, bir kişinin erken dönemde ihmale, istismara veya diğer bunaltıcı deneyimlere maruz kalmasının, o kişiyi daha savunmasız hale getirdiği ve travmatik koşulların etkilerinin daha yıkıcı ve zamanla birikimli olacağına dair örtük bir varsayım bulunmaktadır. Freud’un olgunlaşma (maturation) ve stresin etkileşimini açıklamak için sıkça kullandığı metaforlardan biri, ilerleyen bir ordu imgesiydi (T. Reik, kişisel iletişim, 29 Ocak 1969). Bir ordu, hedeflerine doğru ilerlerken zaferlerle güçlenir, yenilgilerle zayıflar. Bir ordu ne kadar erken bir yenilgi yaşarsa, gelecekteki zorluklarla başa çıkma kapasitesi o kadar zayıflar. Erken dönem kayıplar, yalnızca bir çatışmada yenilgi anlamına gelmez; aynı zamanda, sonraki savaşları kaybetmek için de bir zemin hazırlar.

      Bu tür bir düşünce, en yıkıcı psikopatolojilerin  -özellikle bipolar bozukluk (bipolar illness) ve şizofrenik durumların (schizophrenic conditions)- psikolojik bir “oral düzeyde fikse olmayı” (fixation on the oral level) yansıttığı sonucuna varılmasına yol açmıştır. Bu fikse olma, o dönemin beklenen çatışmalarını ustalıkla yönetmede yaşanan başarısızlıklardan kaynaklanmaktadır. Daha hafif düzeydeki patolojilerin ise, kökenlerini oedipal evredeki (oedipal phase) ya da daha sonraki sorunlardan aldığı varsayılmıştır. Bazı akademisyenler (örneğin, Wilson, 1995), “ne kadar erken, o kadar kötü” şeklindeki kolaycı varsayımı eleştirmiş olsa da, bu görüş analistler arasında yaygın bir varsayım olarak varlığını sürdürmektedir. Sass (1992, s. 21), bu varsayımın, fenomenolojik anlayışa -özellikle şizofreninin anlaşılmasına- yanlış bir şekilde uygulanmış olan, eleştirel olmayan bir “Büyük Varoluş Zinciri” (Great Chain of Being) imajını ele verdiğini savunur ve bu kavramın yanlış kullanımını keskin bir şekilde eleştirmiştir.

      İlginç bir şekilde, “ilerleyen ordu” metaforuna ve benzer argümanlara rağmen, Freud erken dönem fiksasyonun (early fixation) en büyük sorunlara yol açtığını tutarlı bir şekilde savunmamıştır; aksine, oedipal evreyi (oedipal phase) preoedipal deneyimlerden (preoedipal experience) daha etkili ve önemli olarak yorumlamıştır. Daha ağır psikopatolojilerin daha erken gelişimsel evrelere fikse olmayı yansıttığına dair genel inanç için bir miktar ampirik destek bulunmasına rağmen (örneğin, Silverman, Lachmann, & Milich, 1982), bu varsayım ağır psikopatolojilere genetik katkılar konusundaki araştırmalardan önceye dayanmaktadır ve en az iki açıdan yanıltıcı olabilir: Birincisi, bazı bebeklerin dayanıklılığını (resilience) küçümser; ikincisi ise daha büyük çocukların ve yetişkinlerin dayanıklılığını abartır.

      Bebekler üzerine yapılan araştırmalar (örneğin, Tronick, Als, & Brazelton, 1977; Trevarthan, 1980; Fraiberg, 1980; Lichtenberg, 1983; Stern, 1985; Greenspan, 1989; Tyson & Tyson, 1990; Emde, 1991), yaşamın ilk aylarında küçük bebeklerin beklenenden çok daha proaktif ve uyum sağlayıcı problem çözme becerilerine sahip olduğunu belgelemektedir. Yapısal avantajlara (constitutional advantages) ve empatik duyarlılığa (empathic responsiveness) sahip bazı çocuklar, erken dönem yoksunluk (early deprivation) ve travmalara karşı dikkate değer bir şekilde telafi edici uyum gösterebilirler. Fraiberg ve meslektaşlarının öncü çalışmasından (Fraiberg, 1980) bu yana, bir yaşından küçük, ciddi şekilde zarar görmüş bebeklerle yapılan başarılı erken müdahalelere ilişkin klinik raporlar giderek artmıştır.

      Daha ileri yaştaki bireyler söz konusu olduğunda, Bettelheim’in (1960) ilk kez belirttiği gibi, Nazi toplama kamplarından en iyi şekilde sağ çıkanlar, psikanalistlerin en sağlıklı olarak nitelendireceği kişiler değildi. Mağduriyet deneyimi, erken dönem çatışmalarını sağlam bir şekilde çözmüş gibi görünen birçok kişi için derin ve kalıcı bir hasara yol açmıştır. Travma, hemen her türlü gelişimsel kazanımı aşabilir (Herman, 1992). Daha az yıkıcı bir düzeyde ise, Wallerstein ve Blakeslee (1989), iyi bir erken ebeveynlik deneyimine sahip, duygusal olarak dayanıklı yetişkinlerin bile boşanmadan ciddi şekilde etkilenebileceğini belirtmiştir. Araştırma tasarımlarında bazı zayıflıklar bulunsa da ve bireylerin boşanmaya verdikleri tepkilerde büyük farklılıklar olsa da, birçok terapist bu yazarların tarif ettiklerini doğrulayan danışanlarla karşılaşmıştır. Zor bir ayrılık, son derece yetkin ve daha önce hiçbir belirti göstermemiş yetişkinlerin ne kadar savunmasız olduğunu ortaya çıkarabilir. Ayrılık, özellikle acı verici bir stres türüdür; kamuya açık (separation in a public ) ve potansiyel olarak küçük düşürücü bir bağlamda gerçekleşen ayrılıklar ise neredeyse herkesin psikolojik sağlığını zedeleyebilir.

      Wolff (1996), analitik gelişim teorisinin bebekleri, tedavi sırasında yetişkinlerden türetilen kavramlar aracılığıyla anladığını ve ardından döngüsel bir şekilde, türetilmiş bebeklik kavramlarını yetişkinleri yorumlamak için kullandığını ileri sürer. Bebeklik dönemi araştırmalarının klinik uygulama açısından ne kadar geçerli olduğu konusundaki tartışma, analistler arasında hâlâ hararetli bir konudur ve bu tür bir genel inceleme bölümünde adil bir şekilde temsil edilmesi kolay değildir. Yine de, yaşamın en erken evrelerinde yaşanan hayal kırıklıklarının, bozulmaların, ihmalin ve kötü muamelenin daha sonraki dönemlere göre daha geniş kapsamlı etkiler yarattığına dair sağduyulu fikir, eleştirel olmayan bir şekilde uygulanmadığı sürece yararlı bir yönlendirici varsayım olabilir. Ancak, bilinen bebeklik stresörlerinden ileriye doğru mantık yürütmek, varsayılan nedenlere geriye dönük mantık yürütmekten daha sağlam temellere sahiptir. Örneğin, bir adamın annesinin yaşamının ilk yılının büyük bir kısmında ciddi bir doğum sonrası depresyon geçirmiş olması, bir görüşmecinin adamın ilk yılıyla ilgili güven (trust), kendini yatıştırma kapasitesi (capacity to soothe himself), duygularını düzenleme kapasitesi (capacity to regulate affect) ve yakınlıkla (closeness) ilgili olası çatışmalarını sormasını haklı çıkarabilir. Ancak, bir adamın güven, kendini yatıştırma, duygu düzenleme ve yakınlık konularında sorunlar yaşadığı bilgisinin, otomatik olarak erken dönemdeki annelik bakımının hatalı olduğu sonucunu doğurmaması gerekir. Bu tür varsayımsal atlamalar, gerçek anlamayı engeller ve önemli bilgiler yerine türetilmiş (derived ) bir modeli koyar.

      Klinik deneyimlerim, yetişkinlikteki stresin, bebeklik döneminde makul ölçüde çözümlenmiş olsa bile erken dönem sorunları yeniden etkinleştirebileceğine dair Silvan Tomkins’in (örneğin, 1991) gözlemini sık sık desteklemiştir. Preoedipal temaların (preoedipal themes) gözlemlenmesinden, bir kişinin derinlemesine ve karakterolojik olarak ilkel olduğu sonucuna varılmamalıdır. Örneğin, oedipal evrenin (oedipal phase) tüm önemli görevlerini başarıyla tamamlamış bir bireyde bile orallikle (orality) ilgili belirgin sorunlar olabilir. Gelişimsel fikirlerin psikopatolojiye uygulanmasıyla ilgili sorunu aydınlatmak, bilinçdışı bir çatışmayı (unconscious conflict) yansıtan sorun türleri ile bir gelişimsel duraksamayı (developmental arrest) ifade eden sorun türlerini ayırt etmekle mümkün olabilir.

      Bir Sorunun Bir Çatışma mı Yoksa Gelişimsel Bir Duraksama mı Olduğunu Değerlendirmek

      Freud’un nevrotik semptomların gelişimi modelinin merkezinde, bilinçdışı çatışma (unconscious conflict) kavramı yer alıyordu. Bu tür bir semptom oluşumunun prototipi olarak, Amy adını verdiğim, kurgusal bir Viktorya dönemi kadınını ele alalım. Amy, “iyi kızların” cinsel arzuları olmadığına inanacak şekilde yetiştirilmiştir. Geç ergenlik dönemine geldiğinde, cinsel arzularına dair fiziksel bir ifade bulamadığı için mastürbasyon yapmaya yönelir. Ancak, mastürbasyon ailesi ve altkültürü tarafından ahlaksızlık olarak görüldüğü için, bu düşünceyi bilincine getirmeyi kendisine izin veremez; bu, onun için çok fazla utanç yaratacaktır. Bunun yerine, histerik bir “eldiven felci” (glove paralysis) geliştirir. Sağ eli -mastürbasyon yapmayı kabul edebileceği bir uygulama olsaydı kullanacağı el- işlevsiz hale gelir. “Eldiven felci,” yalnızca elin anestezi ve hareketsizlik durumunu ifade eder; bu, günümüzde ve kültürümüzde sıkça görülmeyen klasik bir konversiyon (conversion) semptomudur, ancak Freud’un döneminde, günümüzde bulimia kadar yaygın bir durumdu. Bu tür bir işlev kaybı, doğrudan histerik bir kökene işaret eder, çünkü nörolojik olarak yalnızca elin felç olması mümkün değildir; kolun da etkilenmesi gereklidir.

      Freud, semptomun birincil kazancının (primary gain) mastürbasyonun bir olasılık olarak ortadan kaldırılması olduğunu, dolayısıyla çatışmanın çözüldüğünü gözlemlerdi. Semptomun “ikincil kazancı” (secondary gain) ise, Amy’nin, cinsel doyumun daha tatmin edici bir şekilde karşılayabileceği duygusal ihtiyaçlarını kısmen karşılayabilecek bir miktar sevgi, ilgi ve şefkat (TLC: Tender Loving Care) alması olabilir. Terapinin amacı, Amy’nin bu çatışmanın farkına varmasını sağlamak olacaktır, böylece kendi cinselliğinden keyif alma arzusunu tolere edebilir hale gelir. Mastürbasyon yapıp yapmamaya karar vermek yine Amy’nin elinde olacaktır; terapinin esas amacı, onun özerkliğini (autonomy) genişletmek ve otomatik olarak bilinçdışına itilip utanç ve suçluluk duygularıyla kaplanan bir konuyu kişisel seçim alanına taşımaktır.

      Örnek olarak obsesif-kompulsif bir semptomu ele alalım. Hipotetik Freudyen bir danışan olan Herman, orta yaşlı bir muhasebeci olarak, gününü, ocağını kapatmak ve kapısını kilitlemekle ilgili karmaşık ritüeller gerçekleştirmeden tamamlayamaz. Gaz kaçağı olursa (ev havaya uçabilir) ya da bir davetsiz misafir girerse (ev sakinleri öldürülebilir) diye kaygılı bir şekilde düşünceler içinde boğulur. Bu obsesif düşünceler ve kompulsif ritüeller, hasta ve huysuz babasını evine aldıklarından beri Herman’ı rahatsız etmektedir. Baba sevgisi ve ona karşı görev duygusunun tamamen bilincinde olan Herman, ona özenle bakar; ancak obsesyonları ve kompulsiyonları, babasının yanında ya da diğer uğraşlarında geçirebileceği zamanı giderek daha fazla engellemekte. Freud, Herman’ın semptomunun birincil kazancının (primary gain), babasına duyduğu bilinçli sevgisi ile bilinçdışı nefreti ve adamın ölmesini istediğine dair arzu arasındaki çatışmayı yönetmek olduğunu söyleyecektir. Babasının havaya uçması veya bir davetsiz misafir tarafından öldürülmesi korkularını, Herman’ın kabul edilemez ve reddedilmiş bir arzusunu ifade eden bilinçdışı düşünceler olarak anlayacaktır. Herman’ın bu semptomlarının ikincil kazancı (secondary gain), obsesyonları ve kompulsiyonları olmasa hasta odasında yapması gereken bazı görevlerden kurtulmuş olmasıdır. Terapide amaç, Herman’ın babasına yönelik olumsuz düşüncelerinin ve duygularının farkına varmasını sağlamak olacaktır. Böylece, tamamen bilinçli bir şekilde, babasına ne kadar çaba göstereceğine karar verebilir hale gelecektir.

      Bu anlatılanlar oldukça temel bilgiler olsa da, Freud’un en basit vakaları bile nadiren bu kadar basitti. Yine de bu kısa öyküleri, bilinçdışı çatışma (unconscious conflict) kökenli etiyolojiler ile gelişimsel bir duraksamayı (developmental arrest) ifade eden etiyolojiler arasındaki farkı göstermek için ele alıyorum. Hem Herman hem de Amy için, belirli bir durum onları psikolojik olarak dengeden çıkarana kadar her şey yolunda gidiyordu. Amy için bu, ergenlik hormonlarının etkisiyle önceki homeostazının bozulmasıydı. Herman için ise hasta babasının onun konforlu rutinlerine müdahalesiydi. Her ikisi de bilinçdışı olarak durumlarına ilişkin hissettikleri bazı yönleri bilmeye tahammül edemedi. Her ikisi de, kültürel olarak tabu olan cinsel ve saldırgan dürtüleri kabul etmenin utancıyla veya suçluluğuyla yüzleşmek yerine semptomatik hale geldi. Onların nevrozları (neuroses), koşullarının doğal olarak ortaya çıkardığı arzu ve hayal kırıklığı duygularını bilinçten uzak tutma ihtiyacından kaynaklanmıştır.

      Ancak Amy’nin eldiven felci, histerik rahatsızlıkların uzun bir serisinin yalnızca bir semptomu olsaydı; bu semptomların ergenlikle birlikte kötüleştiği, ancak temelde Amy’nin küçük bir çocukken bile bayılma, belirsiz rahatsızlıklar, duyusal bozukluklar ve fizyolojik olarak açıklanamayan anesteziler gibi durumlara karşı savunmasız olduğu öğrenilseydi; terapisti ilk görüşmede Amy’nin annesiyle her zaman kötü bir ilişki içinde olduğunu ve büyüyüp annesi gibi olma düşüncesinin her zaman dehşetle doldurduğunu fark etseydi, eldiven felci için yapılacak açıklama farklı ve daha karmaşık olurdu. Bu durumda, Amy’nin mevcut sıkıntılarının, onun hiçbir zaman tam anlamıyla “iyi” olmadığı çok daha geniş bir bozulmuş gelişim modelinin bir parçası olduğu kabul edilirdi. Bu nedenle, bu semptomu ele alacak terapi, Amy’nin mevcut acılarının daha büyük bir gelişimsel zorluklar dizisinin parçası olduğunu göz önünde bulundurmalı ve buna uygun bir şekilde tasarlanmalıydı.

      Benzer şekilde, Herman’ın hayatı boyunca obsesyonlar ve kompulsiyonlar yaşadığını ve şu anda terapiye başvurmasının tek nedeninin, karısının, Herman’ın ruminasyonları (ruminations) ve ritüelleri (ritualizing) nedeniyle hem onun hem de hasta babasının bakım yükünü tamamen üstlenmek zorunda kaldığı için onu terk etmekle tehdit etmesi olduğunu varsayalım. Ayrıca, Herman’ın en erken hatırasının, babasının bitmek bilmeyen eleştirileri ve adamın sevgisini kazanmak için gösterdiği umutsuz çabalar olduğunu düşünelim. Herman’ın banyo ritüelleri, el yıkama ritüelleri, stereotipik cinsel davranışları, kısıtlanmış sosyal ilişkileri ve kronik batıl inançları olduğunu da ekleyelim. Bu tür bir klinik tablo, Herman’ın kişiliği bir çatışma içinde gibi görünse bile, basit bir çatışmaya indirgenemez. Ve bu tür bir vaka için tedavi, bilinçdışı fantezileri bilinç düzeyine çıkarmaktan çok daha fazlasını içermelidir. Öncelikle, tedavinin amacı, uzun bir zaman dilimi boyunca, Herman’ın eleştirel olmayan (noncritical) olarak deneyimleyebileceği bir terapötik ilişki kurmak olmalıdır.

      Bu ikinci hipotetik durumlar, bir görüşmeciye her iki durumda da gelişimsel olarak ciddi bir şeylerin ters gitmiş olduğu sonucunu ilham edecektir. İkinci versiyondaki Amy, her ne sebeple olursa olsun, annesini hayranlık duyulacak kadar değerli biri olarak deneyimleyememiş ve bu nedenle hiçbir açıdan ona benzemek istememiştir. Bir görüşmeci, onun sadece kültürel olarak şartlanmış bir cinsel hazdan kaçınma değil, aynı zamanda derin bir büyüme korkusu taşıdığı sonucuna varabilir. İkinci Herman ise, psikolojik olarak, hâlâ memnun etmeyi arzuladığı bir babadan ayrışmayı ve bireyselleşmeyi başaramamıştır. Her ikisi de olgunlaşma açısından takılıp kalmışlardır. Hayatta makul ölçüde uyum sağlayarak ilerlemeyi başaramamışlardır, çünkü hâlâ yaşamın en erken yıllarındaki sorunları çözmeye çalışmaktadırlar. İlk psikolojik durumlarında, her iki birey de tatmin edici bir şekilde olgunlaşmış ve ardından stres altında regresyon yaşamışken, ikinci versiyonlarında bebeklik döneminden itibaren kötü bir şekilde ele alınmış bir saplantıyı (infantile preoccupation) aşamamışlardır. Her iki senaryoda da belirli semptomları aynı olmasına rağmen, bu semptomların anlamları ve sonuçları oldukça farklıdır.

      Psikanalitik literatür, bu yüzyılın ikinci yarısında, bu iki tür sunum (presentation) arasındaki ayrımı yapmaya büyük önem vermeye başlamıştır. Örneğin, Anna Freud, 1970 yılında şunları yazmıştır:

      “Günümüzde, analistin terapötik hedefi, çatışmaların çözümü ve yetersiz çatışma çözümlerinin iyileştirilmesinin ötesine geçmiştir. Artık temel kusurları, başarısızlıkları, eksiklikleri ve yoksunlukları da kapsamaktadır; örneğin, olumsuz dışsal ve içsel faktörlerin tüm yelpazesi ve bunların sonuçlarının düzeltilmesini amaçlamaktadır. Şahsen, bu iki terapötik görev arasında önemli farklar olduğuna inanıyorum ve teknik tartışmalarının her birinin bu farkları dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.” (s. 203)

      Anna Freud’un bahsettiği “temel kusurlar” (basic faults), dürtü (drive) ile engelleme (inhibition) arasındaki çatışmalardan ziyade, temel benlik saygısı (core self-esteem) gibi konuları ele alan ilk analistlerden biri olan Michael Balint’in (örneğin, 1968) çalışmalarına atıfta bulunmaktadır. Stolorow ve Lachmann’ın (1980), savunma süreçleri (defensive processes) ile “savunmanın gelişimsel ön evreleri” (developmental prestages of defense) olarak adlandırdıkları daha yaygın bir olgunlaşma duraksaması arasındaki ayrımı ele aldıkları çalışmaları, bu tür bir ayrım üzerine ufuk açıcı bir makale olarak öne çıkar. Kendilik psikolojisi (self psychology) geleneğinde, iki eşzamanlı gelişim hattına vurgu yapılır: biri dürtüler (drives) ve onların nesneleri (objects) ile ilgili, diğeri ise kendiliğin (self) hissedilen bütünlüğü, iyiliği ve tutarlılığı ile ilgili daha geniş, gelişimsel olarak içsel bir alanı kapsar. Kohut (1971, 1977) ve takipçileri, analistlerin bu ikinci süreci Freud ve erken dönemdeki haleflerinin çoğundan daha iyi anlaması gerektiğini tutarlı bir şekilde savunmuşlardır.

      Bu konuyu ayrıntılı olarak ele alıyorum çünkü iyi bir vaka formülasyonu (case formulation) oluşturmak açısından kritik bir öneme sahiptir. Her görüşmeci, her danışan için acılarının ne kadarının bilinçdışı çatışmalı (unconscious, conflicted) materyali tetikleyen bir tür doğrudan uyaranın sonucu olduğunu ve ne kadarının psikolojik gelişimde bir duraksamayı (arrested psychological development) yansıttığını anlamaya çalışmalıdır. Ayrıca, olgunlaşmanın (maturation) belirgin bir şekilde eşit olmayan bir süreç olabileceğini akılda tutmamız gerekir; bir kişi olağanüstü iyi gelişmiş yeteneklere sahip olabilir ancak örneğin cinsellik, yalnız kalma kapasitesi, yas tutma becerisi veya rekabetle (competitiveness) rahatlık gibi alanlarda ciddi bir eksiklikten muzdarip olabilir. “Fiksasyon” (fixation), basit, tek boyutlu bir durum değildir.

      KLASİK VE POST-FREUDİYEN GELİŞİM MODELLERİ VE KLİNİK UYGULAMALARI

      Bu bölümün geri kalanında, önce erken dönem tamamlanmamış meselelerin (unfinished business) kalıcı etkilerini anlamaya yönelik bir bakış açısıyla konuşuyorum; ardından, belirli türdeki streslerin, kişinin erken gelişiminin ne kadar başarılı olduğuna bakılmaksızın, olgunlaşma kırılganlıklarını (maturational vulnerabilities) nasıl tetikleyebileceğini anlamaya yönelik bir perspektiften ele alıyorum. Her iki kısımda da, bir danışanın bireyselliği hakkında bir anlatı geliştirme sürecinde, psikanalizin ana akım uygulamalarını takip ederek Freud’un ilk üç psikolojik gelişim evresine [oral, anal ve ödipal] en biçimlendirici ve en önemli evreler olarak vurgu yapıyorum. Son olarak, okuyucuyu bağlanma tarzı (attachment style) literatürü ve bunun olası klinik etkileriyle tanıştırıyorum.

      Öncelikle, psikanalitik evre teorisi (psychoanalytic stage theory) üzerine birkaç paragraf sunacağım. Bu konuya zaten aşina olan okuyucular, bu kısmı atlamak isteyebilirler. Bu bölümde, öğretici bir amaçla Freudcu ve post-Freudcu teoriyi basitleştiriyorum; içindeki birçok ilginç problem ve karmaşıklığa yer vermiyorum. Bireysel psikolojilerin kavramsallaştırılması açısından genel modelin alaka düzeyi nedeniyle, bu temel Freudcu çerçevenin faydalı olduğunu varsayan bir üslupla yazıyorum, hatta bir kişi bunun bazı yönlerine katılmasa veya bazı varsayımlarını rahatsız edici bulsa bile. Şunu da belirtmeliyim ki, analitik terapistlerin Freudcu gelişimsel dili kullanma eğilimleri, onların motivasyonun ana bileşeni olarak dürtüyü (drive) ya da bebeklik dönemindeki aktivitelerin ana amacı olarak haz arayışını (pleasure-seeking) görme gibi konularda Freud ile aynı fikirde oldukları anlamına gelmez (bkz. Silverman, 1998).

      Freud’un orijinal gelişim teorisi, üç “bebeklik” (infantile) evreyi, yani oral, anal ve oedipal evreleri vurgular. Bu evrelerin her biri, çocuğun mizacı (constitution) ve bakım verenlerin müdahalelerine bağlı olarak farklı şekilde çözümlenen öngörülebilir meseleler ve çatışmalar içerir. Bu evrelerin tipik olarak altı yaş civarında çözülerek, bireyin kalıcı kişilik yapısının (personality structure) ana hatlarını oluşturduğu düşünülür. Freud ayrıca, bebeklik dönemine özgü ve iki cinsiyete farklı derecelerde uygulanan bazı geçiş evrelerinden (transitional phases) de bahsetmiştir. Bu evreler arasında üretral evre (urethral phase), fallik evre (phallic phase) ve ters veya “negatif” oedipal evre (reverse or “negative” oedipal phase) yer alır. Ancak, bu geçiş evreleri literatürde daha az vurgulanmış ve burada ele alınamayacak kadar fazla bireysel farklılık içermektedir.

      Freud’a göre, oral evrede (oral phase), çocuğun duyusal deneyimi ağız etrafında örgütlenir. Ağız, ifade (expression), keşif (exploration) ve haz (enjoyment) için temel organ olduğu gibi, henüz psikolojik olarak ayrışmamış olduğu emziren anneyle bağlantının aracıdır. Yaklaşık 18 aydan 3 yaşa kadar, çocuğun ilgisi anal konulara (anal concerns) kayar. Bu, kısmen anal sfinkter kasının olgunlaşmasından, kısmen de tuvalet eğitiminin, çocuğun doğal eğilimleri ile medeniyetin -bakımverenler tarafından temsil edilen- talepleri arasındaki ilk çatışmayı temsil etmesinden kaynaklanır. Bu döneme özgü çocukluk kaygıları, uyum (compliance) ve isyan (rebellion), temizlik (cleanliness) ve dağınıklık (mess), verme (giving) ve tutma (withholding), dakiklik (promptness) ve gecikme (lateness), özerklik (autonomy) ve utanç (shame), sadizm (sadism) ve mazoşizm (masochism) gibi karşıtlıklar etrafında şekillenir -bunların tümü, yaşamın ilk bir buçuk yılındaki daha bağlantılı aura ile karşılaştırıldığında, oldukça dyadik (iki kişilik) meselelere işaret eder. Bu evredeki dramaların tümü, eylem kapasitesi (agency) sorusunu içeriyor gibi görünür. Halk arasında, Freud’un “anal” evresi, bu dönemde çocuğun iradesinin ebeveynlerin iradesiyle yoğun bir çatışmaya girdiği için “korkunç ikiler” (terrible twos) olarak anılmıştır.

      Oedipal evrenin (oedipal phase) yaklaşık üç yaşında başlamasıyla birlikte, çocuk, iki başka kişinin kendi yer almadığı bir ilişkiye sahip olabileceğini bilişsel olarak anlamaya başlar. Çocuğun ilgisi, güç (power), ilişki (relationship) ve kimlik (identity) konularına yönelik bir hayranlığa kayar. Cinsiyet farklılıklarına karşı yoğun bir ilgi geliştirir ve bu süreçte, hadım edilme (castration), sakatlanma (mutilation) gibi imgeler ve erkeklerle kadınlar arasındaki farklara ilişkin diğer çocukluk teorileri oluşturur. (Post-Freudcu analitik araştırmacılar, Galenson ve Roiphe’nin 1974’teki çalışmasından başlayarak, çocukların bu soruya Freud’un düşündüğünden çok daha erken bir dönemde ilgi duyduğunu bulmuşlardır. Bununla birlikte, küçük çocuklar bu önceki ilgilerini oedipal üçgenlerle olan deneyimlerine büyük bir yoğunlukla taşırlar.) Bu yaştaki çocuklar, bebeklerin nasıl dünyaya geldiği konusunda derin bir merak içindedirler ve ebeveynlerinin cinsel yaşamına dair karmaşık fanteziler oluştururlar ve bu durumla ilişkili kıskançlıklar yaşarlar.

      Yaklaşık üç veya dört yaş civarında, normal gelişim gösteren çocuklar, önceki evrede görülen iki kişilik güç mücadeleleriyle tanımlanmayan bir kişisel eylem kapasitesinin (personal agency) farkına varırlar.  Ayrıca ölüm gerçeğini kavramaya başlarlar. Ancak, fikirlerin eylemlerden bağımsız olduğuna dair henüz tamamlanmamış bir anlayışları olduğu için [fikirlerle eylemleri bir tuttukları için], bir ebeveyni ortadan kaldırıp diğerine sahip olma doğal arzuları onları korkutur. Yatmadan önce gizli saldırganlara dair kaygılar gibi suçluluk (guilt) ve yansıtılmış suçluluk (projected guilt) tipik olarak bu dönemde görülür. Düşmanca arzulara yönelik bir cezalandırılma korkusu, nihayetinde birincil bakımverenlerle, özellikle de çocuğun en çok rekabet ettiği ebeveynle özdeşleşme (identification) yoluyla çözülür (“Büyüdüğümde babam gibi olabilir ve annem gibi biriyle birlikte olabilirim”). Bu yaştaki çocuklar, bakımverenlerini idealleştirme (idealize) ihtiyacı duyarlar. Kendilik psikologlarının (self psychologists) belirttiği gibi (örneğin, Kohut, 1977), bu bakımverenler, idealleştirilmeye uygun bir şekilde uyumlu (attuned) olmalı ve çocuğun bu idealleştirmeyi bırakma (deidealization) sürecine karşı savunmacı olmayan bir tutum sergilemelidir. Ebeveynlerin bu normal ve beklenen “tahttan indirilmesi” (dethroning), oedipal evrenin sonlarına doğru başlar (örneğin, anaokulu öğretmeninin anneden daha bilgili görülmesi). Bu gelişim döneminin temel kazanımlarından biri, çocukluk otoriteleriyle kurulan karmaşık özdeşleşmelerin doğal bir sonucu olan karmaşık ve iyi içselleştirilmiş bir vicdan duygusunun (sense of conscience) edinilmesidir. Analitik terminolojiyle ifade edecek olursak, olgun bir süperego (superego), önceki evrenin ilkel “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” imgelerinin yerini alır.

      Freud, yaklaşık altı yaşından sonra bir gizlilik evresi (latency phase) öngörmüştür. Bu evrede çocuk, özellikle bilinçdışı rahatsız edici fikirleri bilinçten uzak tutan olgun savunma mekanizmaları, özellikle bastırma (repression), geliştirdiği için güçlü ilkel dürtülerle başa çıkma yoğunluğundan geçici olarak kurtulur ve öğrenmeye ve sosyalleşmeye odaklanabilir. Ergenlikte hormonların etkisi, ergenlik dönemini başlatır ve erken dönem çatışmaların ve çözümlerin nihai ve bazen çalkantılı bir şekilde pekiştirilmesini sağlar. Cinsel olgunlukla birlikte, bireylerin tüm oral, anal ve oedipal meselelerini yetişkin cinselliğinin (adult genitality) keyifli bir deneyimine dönüştürmesi mümkün hale gelir. Bu ideal durum, kişinin sevgi, saldırganlık, bağımlılık ve cinselliği başka bir kişiyle ilişkisinde bütünleştirme kapasitesiyle karakterizedir. Freud’un klinik yazılarının çoğu, bu anlatımda olduğu gibi, ilk üç evreye odaklanmıştır. Bunun nedeni, Freud’un, yetişkinlikteki nevrotik sorunların, evrensel birer “çocukluk nevrozu”ndan (childhood neuroses) kaynaklandığına inanmasıdır.

      Freud’un döneminden bu yana, psikanalitik gelişim teorisi, aynı anda iki zıt yönde ilerlemiştir: 1) Preoedipal evrelerin (preoedipal stages) bileşen alt evrelere ayrıştırılması: Bu yaklaşım, Klein (1946), Balint (1960), Winnicott (1965), Mahler (1968; Mahler, Pine & Bergman, 1975), Blanck’ler (G. Blanck & R. Blanck, 1974, 1979; R. Blanck & G. Blanck, 1986) ve Greenspan (1989, 1997) gibi araştırmacıların çalışmalarında görülmektedir. 2) Evre kavramının yaşam döngüsünün daha sonraki bölümlerine genişletilmesi: Bu yönelim ise Erikson (1950), Sullivan (1953), Bios (1962), Levinson, Darrow, Klein, Levinson ve McKee (1978), Kaplan (1984) ve Osofsky ve Diamond (1988) gibi isimlerin çalışmalarıyla temsil edilir. Bu iki yöndeki ayrıntılandırmalar, klinik müdahaleler açısından önemli sonuçlara sahiptir. Preoedipal evrelerin daha ayrıntılı incelenmesi, erken gelişim sorunlarının daha iyi anlaşılmasını sağlarken, evre kavramının yaşamın ileri aşamalarına uygulanması, gelişimsel sorunların yetişkinlik ve yaşlılıkta nasıl devam ettiğini anlamada yeni bir çerçeve sunar.

      Bunun yanı sıra, Erikson’un en etkili isimlerden biri olduğu birçok teorisyen, klasik latans öncesi evreleri (prelatency stages) yeniden yorumlayarak, Freud’un merkezine aldığı gelişimsel temalardan farklı temalara vurgu yapmıştır. Kısacası, Erikson, Freud’un vurguladığı dürtü tatmini (drive satisfaction) çabalarının aksine, ilk üç evrenin kişilerarası görevlerini (interpersonal tasks) ifade etmiştir. Erikson, kendi katkısını Freudyen teorinin bir genişlemesi olarak görmüş, onu tamamen değiştirme amacı taşımamıştır. Günümüz analistlerinin çoğu, Erikson’un izinden giderek, dürtüyü (drive) tek başına vurgulamak yerine, her evreyi karakterize eden ilişkisellik kalitesine (quality of relatedness) odaklanmaktadır. Biyolojik dürtülerin düzenleyici rolünü vurgulamada Freud’un yaklaşımını benimseyenler bile (örneğin, Kernberg, 1992; Bernstein, 1993), bu dürtülerin ilişkisel (relational) ve duygusal (affective) etkilerine Freud’un açıkça yaptığından daha fazla önem vermektedir.

      Bir ön görüşme sırasında, hem bebeklikten ergenlik öncesine kadar olan (infantile-through-preadolescent) ikilemlere, evrelere ve “anlara (moment)” (Pine, 1985) hem de ergenlik sonrası krizlere, evrelere ve geçişlere karşı duyarlı olmak gerekir. Herhangi bir danışanın psikolojisini değerlendirirken, yalnızca kişinin mevcut gelişimsel zorluklarının doğasını değil, aynı zamanda bu zorlukların dayandığı önceki görevlerin doğasını da anlamak önemlidir. Örneğin, genç bir yetişkinle çalışırken, hem yirmili yaşların ortalarındaki gelişimsel görevlerin (özellikle başka bir kişiyle derin bir yakınlık kurma becerisinin kazanılması) hem de bu olgunlaşma zorluklarının yeniden canlandırdığı erken güven ve güvensizlik (trust vs. distrust) meselelerinin farkında olunmalıdır. Bu noktada, psikanalitik bilginin yaşamın ileri evreleri hakkındaki gelişiminin henüz yeterince ilerlemediğini belirtmek gerekir. Erikson, yaşamının son on yılında, yaşam boyu gelişim teorisini (lifespan theory) tekrar yazacak olsaydı, altmış yaşından itibaren her şeyi tek bir kategoriye toplamayacağını sıkça dile getirmiştir (bkz. Erikson, 1997). Ancak kendisi yaşlılık dönemine ulaştığında, altmış beş yaşındaki bir kişinin psikolojisiyle seksen beş yaşındaki bir kişinin psikolojisi arasındaki derin farkı duygusal olarak anlamaya başlamıştır. Psikanalitik fikirlerin gerontolojiyle entegrasyonu bir süredir devam etmektedir (örneğin, Myers, 1984), ancak bu kitap, bu alanın şu anki sınırlamalarını yansıtacaktır.

      Karakter Organizasyonunun Gelişimsel Yönleri

      Klinik bir görüşmenin temel tanısal görevlerinden biri, kişinin karakterolojik olarak organize olduğu gelişimsel düzeyi değerlendirmektir. Kişinin tekrar tekrar mücadele ettiği temel meseleler, yaşamın en erken evresine, Freud’un oral evre (oral phase), Mahler’in ise simbiyotik evre (symbiotic phase) olarak adlandırdığı döneme mi aittir? Eğer öyleyse, görüşmeci şu temaları duyacaktır: Erikson’un temel güven ve güvensizlik (basic trust vs. distrust) çatışması, Sullivan’ın “ben ve ben olmayan” (me vs. not me) karmaşası, R. D. Laing’in (1965) “ontolojik güvensizlik” (ontological insecurity) kavramı ve diğer türevler, bebeğin varoluş ve bireylik (personhood) duygusunu tanımlama mücadelesini yansıtır. Bu düzeydeki bir danışan, düşünceler ve duyguların kendi içinden mi yoksa dışarıdan mı geldiği konusunda kafası karışmış görünebilir. Gerçeklik testi (reality testing) sorunlu olabilir. Duygu düzenleme (affect regulation) zorlayıcı bir mesele haline gelebilir. Danışanın dünyasındaki ana figürlerin bir resmini çıkarmak güçtür, çünkü bu figürler genellikle belirsiz veya genel ifadelerle tanımlanır ve yaşayan bireylerden çok gölgeli kavramlar gibi görünürler. Danışan, kendi temel doğasına ilişkin belirsizlikler ifade edebilir; örneğin, erkek mi kadın mı, heteroseksüel mi homoseksüel mi, her şeye gücü yeten mi yoksa güçsüz mü, iyi mi kötü mü olduğu konusunda emin olmayabilir. Görüşmeci, belirsiz ve rahatsız edici bir şekilde bunaltılmış hissedebilir.

      Yoksa Kişi Freud’un anal evre (anal phase), Mahler’in ise ayrışma-bireyleşme evresi (separation-individuation phase) olarak adlandırdığı dönemin temaları ve çatışmalarıyla mı meşgul? Eğer öyleyse, klinisyen görüşmede iki kişilik bir mücadele (dyadic struggle) hisseder; bu mücadele, Erikson’un (1950) “özerklik ve utanç ile şüphe” (autonomy vs. shame and doubt), Sullivan’ın (1947) “iyi ben ve kötü ben” (good me vs. bad me), Mahler’in (1971) “yaklaşma ve uzaklaşma” (coming closer and darting away), Masterson’ın (1976) “yutulma ve terk edilme depresyonu” (engulfment vs. abandonment depression) veya Kernberg’in (1975) “alternatif ego durumları” (alternating ego states) kavramlarıyla açıklanabilir. Bu durumda, kişinin kendiliğinin (self) varlığı kırılgan görünmez; ancak bebeklik çağı çaresizliği ile saldırgan güçlenme (infantile helplessness and aggressive empowerment) arasındaki mücadele yoğun olur ve klinisyende çok güçlü karşı aktarım (countertransference) tepkileri uyandırır. Bunlar genellikle düşmanlık (hostility), moral çöküntüsü (demoralization) ve kurtarma fantezilerini (rescue fantasies) içerir. Danışanın hayatındaki figürlere dair elde edilen imgeler keskin ve nüanssız olur; bu kişiler, kişinin öznel sahnesinde tamamen iyi (all-good) ya da tamamen kötü (all-bad) rollerde görünür. Ana figürlerin sık sık değiştiğine, ancak her zaman bu tamamen iyi veya tamamen kötü rolleri üstlendiğine dair işaretler olabilir. Gerçeklik testi (reality testing) yeterli düzeyde olsa da, kimlik (identity) zayıf görünür ve kişinin sorunlarını çözme çabalarında inkâr (denial), bölme (splitting) ve yansıtmalı özdeşim (projective identification) gibi ilkel savunmalar baskın olur.

      Yoksa Kişi Dünyayı Oedipal Evre (Oedipal Phase) Merceğinden mi Görüyor? Eğer öyleyse, danışanın cinsellik (sexuality), saldırganlık (aggression) ve/veya bağımlılık (dependency) ile ilgili çatışmalara yatkınlığı gözlemlenir. Ancak bu çatışmalar, şu genel becerilerle birlikte görülür: nesne sürekliliği (object constancy) kapasitesi, kendinin ve başkalarının karmaşıklığını takdir etme, çelişkiye (ambivalence) tolerans, duygusal hayatına dışarıdan bakabilme yeteneği, pişmanlık (remorse) ve sorumluluk (responsibility) duygusu. Bu kişilerde gerçeklik testi (reality testing) güvenilirdir. Başkalarıyla olan ilişkileri bağlılık (devotion), düşüncelilik (consideration) ve başkalarının karmaşıklığını takdir etme özellikleriyle belirginleşir. Danışan, hayatındaki önemli kişileri anlatırken, onları teşhis koyan kişinin zihninde üç boyutlu, canlı birer insan olarak canlandırır. Oedipal organizasyona sahip birey, güçlü bir “benlik” (sense of I-ness) duygusuna sahip ayrı bir kişi olarak algılanır ve acısı belirli bir alanda net bir şekilde tanımlanmış görünür. Görüşmecinin, bu tür bir danışanla karşılaştığında, karşı aktarımı (countertransference) genellikle olumlu ve yapıcıdır (benign).

      Bu tanı yönü, genellikle danışanın karakterolojik olarak simbiyotik-psikotik (symbiotic-psychotic), sınırda (borderline) veya nevrotik (neurotic) düzeyde organize olup olmadığının değerlendirilmesi olarak tanımlanır (hepimizde bu düzeylerin bazı yönleri bulunur, ancak genellikle biri baskındır). Bu kavramsallaştırma yönünün tarihine ve klinik sonuçlarına dair çok daha ayrıntılı bir inceleme, Psychoanalytic Diagnosis (1994) adlı eserimde yer almaktadır. Aynı eserde, bu farklı karakter yapısına sahip hastaların tedavisinde sırasıyla şunların uygulanabilirliği üzerinde de duruyorum: destekleyici terapi (supportive therapy), dışavurumcu terapi (expressive therapy), açığa çıkarıcı terapi (uncovering therapy). Burada yalnızca, görüşmecinin bu kavramsallaştırmasının danışanın nasıl tedavi edileceğini nasıl etkileyebileceğine dair bir örnek vereceğim.

      Destekleyici, dışavurumcu ve açığa çıkarıcı psikoterapilerin hepsi psikanalitik yaklaşımlardır, ancak belirgin bir şekilde farklılık gösterirler. Örneğin, bir kadın patronunun eleştirilerinden ne kadar rahatsız olduğunu anlatıyor olabilir. Destekleyici terapide, klinisyen şu şekilde bir şey söyleyebilir:

      “Bu durumun ne kadar rahatsız edici olabileceğini anlayabiliyorum. Kendinizi bu kadar öfkeli ve incinmiş hissetmek sizin için zor olmalı. Umarım iş yerinde duygularınızı kontrol edebilirsiniz, böylece patronunuz daha fazla eleştiride bulunmaz.”

      İfade edici terapide (expressive therapy), uygun bir müdahale şu şekilde olabilir:

      “İş yerindeki durumların ne kadar kötü olduğunu takdir etmediğimi düşündüğünüzde bana çok öfkeleniyorsunuz. İşinizle ilgili size empati gösterdiğimde, oradaki durumu değiştirme gücüm olmadığı için bana saldırıyorsunuz. Ancak, işleri daha iyi hale getirebileceğiniz yollar önerdiğimde ise, sizi eleştirdiğimi hissettiğiniz için öfkeleniyorsunuz. Sanırım bende yarattığınız, ne yaparsam yapayım yanlış olduğu hissi, sizin sürekli mücadele ettiğiniz bir duygu.”

      Açığa çıkarıcı terapide (uncovering therapy) ise, klinisyen basitçe şu soruyu sorabilir:

      “Patronunuz size birini hatırlatıyor mu?”

      Bu, teknik açısından büyük farklılıklar göstermektedir ve hangi yaklaşımın tercih edileceği, esas olarak bireyin kişilik örgütlenmesinin (personality organization) gelişimsel bir değerlendirmesine bağlıdır.

      Anksiyete ve Depresyon Deneyimine Gelişimsel Katkılar

      Kişilik yapısının farklı olgunlaşma yönlerini anlamak, bir bireyin anksiyete (anxiety) veya depresyon (depression) deneyiminin doğasını değerlendirmede son derece faydalıdır. Bir hastanın anksiyetesi (anxiety) hakkında konuşmalarını dinlediğimizde, genellikle kendi kaygı eğilimlerimizi tanımlayan meseleleri bu anksiyeteyi anlamımıza yansıtırız. Ancak, kaygıların kökeni simbiyotik evre (symbiotic phase), ayrışma-bireyleşme evresi (separation-individuation phase) ya da oedipal evre (oedipal phase) gibi farklı gelişimsel aşamalardan geldiğinde, bu kaygılar belirgin şekilde farklılık gösterir. İlk tür, genellikle yok olma kaygısı (annihilation anxiety) olarak adlandırılır (Hurvich, 1989), ve kendiliğin (self) kuşatılacağı, bir başkası tarafından yutulacağı ya da varlığını tamamen yitireceği korkusudur. Bu, akut şizofrenik bir durumdaki (acute schizophrenic state) tedavisiz bir kişinin yaydığı türden bir kaygıdır ve bunu tanık olarak görmek bile dayanılmazdır, hissetmek ise çok daha zorlayıcıdır. Çoğumuz, bu tür ilkel korkunun (archaic dread) yoğun bebeklik formunu deneyimlemeye karşı güçlü savunma mekanizmalarına sahibiz ve bu savunmaların başarılı bir şekilde kontrol edemediği kişilerde bu acının derinliğini anlamakta zorlanırız. Yok olma kaygısı, yetişkinlerin çoğunun psikolojisinde yakınlık (intimacy) korkularının kalıntıları şeklinde varlığını sürdürür. İnsanların, bir başkasıyla yakın olmanın kendi bağımsız varlıklarını tehdit edeceğine dair kaygılarının kanıtlarını bulmak oldukça kolaydır.

      İkinci tür olan ayrılık kaygısı (separation anxiety), bir şekilde hepimizi etkiler, çünkü ayrılıklar kaçınılmaz olarak ürkütücü çocukluk dönemindeki kopuşların bilinçdışı izlerini (unconscious memory traces) tetikler. Ancak bu kaygı, özellikle sınır düzeyde (borderline level) organize olmuş bireylerin deneyimlerinde yoğun ve merkezi bir rol oynar. Ayrılık kaygısı, kendiliği (self) bir çözünme/basitleşme (dissolution) tehdidiyle karşı karşıya bırakır; ancak bu, yok olma kaygısındaki (annihilation anxiety) kadar radikal bir çözünme değildir. Kişi, bağlandığı kişi olmadığında, kendisini boş (empty) veya önemsiz (insubstantial) hisseder. Bu kaygı, fiziksel şiddet gibi hayatı tehdit eden durumlarda bile bir kişinin bu durumdan çıkmasını engelleyecek kadar güçlü olabilir; örneğin, istismara uğrayan bir eş, fiziksel istismarın acısıyla, yalnız kalma korkusundan (terror of aloneness) daha kolay başa çıkabilir. Bu kaygı, şaşırtıcı derecede regresyonlara ve görünüşte açıklanamaz düşmanlık patlamalarına yol açabilir; bu düşmanlıklar, katatimik cinayet (catathymic homicide) düzeyine kadar varabilir (bkz. Meloy, 1992).

      Üçüncü tür anksiyete, oedipal ya da süperego anksiyetesi (oedipal or superego anxiety), kabul edilemez cinsel, saldırgan veya bağımlı dürtüler nedeniyle cezalandırılma korkusunu içerir. Bu anksiyetede, kendilik (self) ve gerçeklik algısına bir tehdit yoktur; ancak kişinin kendini “yeterince iyi” (good-enough) hissetme duygusu ciddi şekilde zarar görebilir. Bu anksiyete, çocuğun benlik ve gerçeklik duygusunu pekiştirmesinden sonra ortaya çıkmasına rağmen, oldukça yoğun olabilir. Bunun nedeni, oedipal fantezilerin genellikle ölüm ve cezalandırma fikirlerini içermesidir. Kişisel başarı deneyimi, oedipal anksiyetenin yaygın bir tetikleyicisidir: Eğer bir başarı, kişi için bir ebeveyn üzerindeki zaferin duygusal anlamını taşıyorsa, bu kişi, o “suç” için cezalandırılmayı bilinçdışı bir şekilde bekleyerek çok kaygılı ya da semptomatik hale gelebilir.

      Anna Freud, Ego ve Savunma Mekanizmaları (The Ego and the Mechanisms of Defense, 1936) adlı eserinde, ortaya çıktığı psişik yapıya (id, ego veya süperego) göre üç farklı anksiyete türünü karşılaştırmıştır. İd’den kaynaklanan anksiyete, “dürtülerin gücünden korku” (dread of the power of the instincts) olarak adlandırmış ve bu anksiyeteyi yaşayan kişinin tamamen bunalma [bunaltıyla boğulma] tehlikesi altında hissettiğine vurgu yapmıştır. Anna Freud,  ego’dan kaynaklanan anksiyeteyi, babasının izinden giderek “sinyal anksiyetesi” (signal anxiety) olarak adlandırmıştır. Bu, kişinin geçmişte benzer koşullarda yaşadığı tehlikeli bir durumu işaret eden bir korku tepkisidir. Süperegodan kaynaklanan anksiyeteyi, basitçe “süperego anksiyetesi” (superego anxiety) olarak adlandırmış ve bunun, kabul edilemez dürtüler için cezalandırılma korkusu niteliği taşıdığını söylemiştir.

      Anna Freud, babasının kariyerinin sonlarına doğru geliştirdiği yapısal model (structural model) içinde anksiyeteyi açıklamaya çalışıyordu. Bu model, Anna Freud ve çoğu analist tarafından klinik uygulama için önemli bir kazanım olarak görülmüştür. Ancak, onun bu çalışmaları, psikanalitik literatürde bebeklik dönemi üzerine yapılan çalışmaların ve küçük çocuklara ilişkin gözlemler ışığında Freud’un gelişim teorisinin yeniden şekillendirilmesinden önceye denk gelmiştir. Anna Freud’un anksiyete tepkilerini farklılaştıran yapısal yaklaşımını, psikanalitik gelişimsel yollarla da uyumlu olarak görüyorum. Dürtülerin gücünden korku (dread of the power of the instincts), her şeyin mümkün olduğu omnipotent fantezilerin baskın olduğu, gelişimin en erken simbiyotik evresinde (symbiotic phase) doğal bir kaygıdır. Sinyal anksiyetesi (signal anxiety), çocuk ayrışma duygusuna (separateness) ve belleğe (memory) başvurma kapasitesine ulaştığında ortaya çıkar. Süperego anksiyetesi (superego anxiety) ise, oedipal evrenin başarımlarını yansıtır.

      Bir terapistin farklı anksiyete durumlarının öznel olarak ne kadar değişken olabileceğini anlaması, klinik çalışmayı, anksiyeteyi tek bir homojen fenomen olarak ele aldığı durumlara göre çok daha etkili hale getirir. (Tabii ki, bu, farmakolojik müdahalelerin savunucularının genellikle anksiyeteyi ele alış biçimidir ve bu her zaman danışanın uzun vadeli yararına olmaz.) Bir kişinin hangi tür anksiyeteden muzdarip olduğunu, onun açık durumundan otomatik olarak çıkarabilmek mümkün değildir. Örneğin, eğer yasak bir ilişki yaşadığım için zihinsel bir sıkıntı içinde bir terapiste gelirsem, terapist başlangıçta şu soruların yanıtını bilemez: Aşık olduğum kişinin dürtülerimi (drives) harekete geçirmiş olması nedeniyle mi tamamen kuşatılmış durumdayım? Yoksa bilinçdışı olarak bir ilişkinin güvenliğim, itibarım ve aile bütünlüğüm için tehlikeli olduğunu mu algılıyorum? Ya da zina yapıyor olmam nedeniyle içselleştirilmiş bir otoriteden cezalandırılmayı mı bekliyorum? Terapist, farklı anksiyete türleri ve bunların, hangi gelişimsel meselelerin uyarıldığına bağlı olarak değişen öznel anlamları hakkında bir anlayışa sahip değilse, benim deneyimime uygun olup olmayacağı belli olmayan, benzer bir durumda kendisinin vereceği tepkiyi bana yansıtma (project) eğiliminde olacaktır.

      Benzer şekilde, bir kişi depresyondaysa, yaşadığı ıstırap şu şekillerde ortaya çıkabilir: Psikotik düzeyde bir duygu olarak, kişinin kötülüğünün o kadar ezici olduğu hissi ki bu, kendisini kurtarılamaz ve tehlikeli derecede kötü biri olarak algılamasına neden olur. Sınırda düzeyde bir umutsuzluk, boşluk ve travmatik terk edilme hissi olarak. Nevrotik düzeyde bir kanaat olarak, mutluluğun peşinden gitmenin tehlikeli olduğu inancı şeklinde. Bir klinisyenin depresyondaki bir kişiye teselli ve umut sunma biçimi, bir ölçüde, depresyonun öznel doğasına dair doğru bir anlayışa sahip olmasına bağlıdır. Anksiyete veya depresyon çeken birine karşı duyulan sempati, şefkatli insanların doğal bir tepkisidir; ancak, birinin ıstırabının anlamına dair gerçek bir empati, bu ıstırabın özel doğasını ve temsil ettiği gelişimsel meseleleri anlama yetisine dayanır.

      Gelişim, Yaşam Stresleri ve Psikopatoloji

      İnsanlar, hayatlarında meydana gelen ve genellikle bilinçdışı düzeydeki belirli kırılganlıklarını tetikleyen bir şey olduğunda psikoterapiye başvururlar. Bir kişi için tedavi arayışını tetikleyen bir kişisel reddedilme (personal rejection) olabilir; bir diğeri için beklenmedik bir başarı, bir başkası için cinsel bir cazibe, bir diğer kişi için ise zor bir çocuğu yetiştirmenin getirdiği talepler olabilir. Çeşitli streslerin içsel anlamlarına bağlı olarak, bir kişinin dışarıdan gözlemciler için büyük travmalar gibi görünen durumları -örneğin birkaç yakın akrabasının ölümü- kolayca atlatması, ardından diğer insanlar için önemsiz bir sıkıntı gibi görünen -örneğin rekabetçi bir meslektaşın öfkeli bir patlaması- bir stresin altında psikolojik olarak çökmeye başlaması alışılmadık bir durum değildir.

      Psikolojik destek arayışını çok sık tetikleyen bir diğer faktör ise bilinçdışı bir yıldönümü tepkisidir (unconscious anniversary reaction). Örneğin, bir ebeveynin ölümünden sonraki onuncu yıl (kültürümüzde insanların bilinçdışı zihinleri onluk sistemle çalışıyor gibi görünmektedir) veya danışanın, ebeveyninin öldüğü yaştaki kendi yaşına ulaşması bu tür tepkilere neden olabilir. Benzer bir fenomen, bilinçdışı bir “kronometre” (unconscious timekeeper) işlevini düşündürebilir. Örneğin, bir kadının, kürtajla sonlandırdığı bebeğinin doğması beklenen tarihte ya da bu tarihin yıldönümlerinde depresyona girmesi gibi. Genellikle insanlar bu kilometre taşlarının farkında olmadan terapiye gelirler ya da farkına varmış olsalar bile bu olayları önemsiz bularak göz ardı ederler.

      Yetişkinlerin terapi arayışına girdiği diğer yaygın bir dönem, kendi çocuklarından birinin, kendilerinin travmatik bir deneyim yaşadığı yaşa ulaştığı yıldır. Örneğin, yedi yaşında cinsel tacize uğradıysam, kızım bu yaşa ulaştığında bir şekilde semptomatik hale gelmem olasıdır. On üç yaşında babamı kaybettiysem, çocuğum ergenliğe ulaştığında bir tür psikopatoloji riskiyle karşı karşıya olabilirim. Bu tür bir tepki birkaç bileşen içermektedir: 1) Çocuğumla özdeşleşmem (identification with my child) nedeniyle, kendi travmamı bilinçdışı bir şekilde yeniden deneyimlemem. 2) Onun da aynı şeyi yaşayacağına dair batıl bir korku (superstitious fear) ve bu acıyı ondan büyüsel bir şekilde alıp kendime yönlendirme isteği. Benim yaşadığım acıları onun yaşamamasından dolayı bilinçdışı bir kıskançlık (envy) ve düşmanlık (hostility), aynı zamanda onun şansı veya benim iyi anneliğim (good mothering) sayesinde korunuyor olmasına rağmen bunun için minnettarlık hissetmemesine yönelik bir öfke (indignation). Görüşmecilerin, bir kişinin neden şu anda yardım aradığını anlamaya çalışırken bu tür bağlantıları araması önemlidir.

      Bazı stresörler, doğal olarak belirli bir gelişimsel evrenin meselelerini harekete geçirme eğilimindedir. Örneğin, keyfi bir şekilde baskıya maruz kalma ya da zihinsel olarak manipüle edilip kafa karışıklığı yaşama deneyimi (gaslighting, bkz. Calef & Weinshel, 1981), kişinin varoluşu ve gerçeklik algısına dair en erken soruları -yani psikotik-simbiyotik evreye ait meseleleri- gündeme getirme eğilimindedir. Sevilen bir kişiyi kaybetme ya da önemli bir kişi tarafından reddedilme deneyimi, genellikle ayrışma-bireyleşme evresi meselelerini uyarır. Cinsel cazibe ya da üçlü rekabetçi ilişkiler ise çoğunlukla oedipal meseleleri gündeme taşır. Bu süreci anlamak, belirli bir stresörün tetiklediği gelişimsel temalar nedeniyle bir danışanı gereğinden fazla veya yetersiz patolojikleştirmekten kaçınmamızı sağlar. Örneğin, bir adam, yüzünü şekil bozan bir kaza sonrasında kendini gerçek dışı (unreal), moral bozukluğu içinde (demoralized) ve kafası karışmış (confused) hissediyorsa, bu hisler simbiyotik kişilik yapısını (symbiotic personality structure) ifade eden sorunlarla örtüşse bile, bu kişinin böyle bir yapıya sahip olduğu varsayılamaz. Bu durumda, yaşadığı stresin doğası bu tepkileri neredeyse herkesin göstermesine neden olabilir.

      Bağlanma Stilini Değerlendirme

      Gelişim, farklı bağlanma stillerine (attachment styles) sahip bireyler için farklı şekillerde ilerleyebilir ve bu konu, anlamaya henüz başlangıç aşamasında olduğumuz bir alandır. Klinisyenlerin, sabit bir bireysel bağlanma stilini (attachment style) bir gelişimsel duraksama (developmental arrest) ile eşitlememesi önemlidir. 1970’lerin sonlarında, Bowlby’nin (1969, 1973, 1980) bağlanma ve ayrılık üzerine yaptığı çalışmalardan ilham alan bir dizi zekice deney temelinde, Mary Ainsworth ve meslektaşları (Ainsworth, Blehar, Waters, & Wall, 1978) üç belirgin bireysel bağlanma stilini ortaya koymuşlardır: güvenli (secure) (açık ara en büyük kategori), kaçıngan (avoidant) ve ambivalan-dirençli (ambivalent-resistant). Bu bağlanma stillerinin tümü, kaçınganlık ve ambivalansın aşırı uçları hariç, bireysel farklılıkların normal aralığında değerlendirilmiştir.

      Daha sonraki araştırmalar (Main & Solomon, 1986), düzensiz-dağınık (disorganized-disoriented attachment) olarak adlandırılan uyumsuz bir bağlanma stiline sahip dördüncü bir grubun varlığını ortaya koymuştur. Bu bağlanma stilinin, istismara uğrayan bebeklerin yaklaşık yüzde 80’inde (Osofsky, 1995) ve depresif ya da alkolik annelere sahip çocukların yüzde 40-50’sinde (Hertsgaard, 1995) görüldüğü belirlenmiştir. Bu çocuklar bağlanma arayışı içinde olup ardından bunu reddeder; korku, üzüntü, kafa karışıklığı, saldırganlık, panik ve ilgisizlik gibi duygular sergiler; konsantre olmakta zorlanır; ve sık sık dalgın ya da trans benzeri yüz ifadeleri gösterir. Bağlanma stillerinin dördü de, ebeveynlerin bağlanma stilleriyle ilişkili olduğu (Main, Kaplan, & Cassidy, 1985) ve en azından okul yılları boyunca sabit kaldığı gösterilmiştir (Kobak & Sceery, 1988). Klinik deneyimler, bireylerin bağımlılıklarıyla başa çıkmak için geliştirdikleri bu farklı yolların ömür boyu süren eğilimler olabileceğini öne sürmektedir, ancak bunu ampirik olarak doğrulayacak araştırmalara henüz ihtiyaç duyulmaktadır. Bu arada, birçok terapist, danışanlarının bireysel bağlanma stillerini anlamanın, terapötik seçimler yapmada kritik bir öneme sahip olduğunu belirtmiştir (bebeklik dönemi araştırmalarının klinik sonuçları hakkında bkz. Stern, 1985).

      ÖZET

      Bu bölümde, okuyuculara psikanalitik gelişim teorisine dair kısa bir giriş sunmaya çalıştım; bu teorinin hem sorunlarını ve sınırlamalarını hem de avantajlarını ve klinik alandaki önemini vurguladım. Normal gelişim hakkındaki psikanalitik fikirler, günümüzde oldukça hızlı bir şekilde evrilmektedir. Bebeklik ve çocukluk dönemi üzerine yapılan ampirik araştırmalardaki ilerlemeler ve bağlanma teorisinin sürekli olarak geliştirilmesi, psikoterapi tekniklerine yaptığı katkılara rağmen, bu tür bir bölümde tam anlamıyla temsil edilemez. Bununla birlikte, belirli bir danışanda değerlendirilen psikopatolojinin bir çatışma mı yoksa gelişimsel bir duraksama mı yansıttığını değerlendirmenin önemine değindim. Normal psikolojik olgunlaşmaya dair Freudcu ve post-Freudcu ana akım kavramları gözden geçirerek, bunların hem karakter yapısını anlamak hem de farklı türlerdeki anksiyete ve depresif duygulanımların anlamını kavramak açısından taşıdığı sonuçları tartıştım. Son olarak, belirli stresörlerin bir kişinin bireysel psikolojik tepkisini şekillendirmedeki rolüne dikkat çektim.

    5. Değiştirilemez Olanı Değerlendirme (3. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 3. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Terapi literatüründe, insanların bireysel psikolojilerinin değiştirilemeyen yönleri hakkında çok fazla yazılmamıştır. Psikoterapide biriyle çalıştığımızda, odaklandığımız nokta genellikle değiştirilebilecek olanlardır çünkü bizler değişim temsilcileri olarak işe alınırız. Bununla birlikte, birçok nedenle, bir kişinin durumunda terapötik etkilerle değiştirilemeyen yönlerin önemini kabul etmemiz ve takdir etmemiz gerekir. Bir kişinin temel mizacı (basic temperament), terapinin değiştiremediği bir şeydir ve bireysel psikolojilerinin diğer sabit yönleri de terapötik çabalarımız için sınırlar belirler ve bir bağlam sunar. Bunlar, disleksi ya da bipolar hastalığa yatkınlık gibi genetik yatkınlıkları, fiziksel travma, toksisite veya enfeksiyonun beyinde bıraktığı geri dönüşü olmayan etkileri ve herhangi bir türde kronik fiziksel hastalık veya bedensel kısıtlamayı içermekle birlikte bunlarla sınırlı değildir. Farklı bir düzeyde olmakla birlikte, bir kişinin psikolojik durumunun genel bir formülasyonunda hâlâ önemli bir yer tutan, o kişi için bireysel olarak değiştirilemeyen ve “acı gerçekler (harsh realities)” başlığı altında toplanabilecek yaşam gerçeklerini de anlamak önemlidir. Bunlar arasında hapis cezası, görünür bir azınlık grubunun üyesi olmak ya da otistik bir çocuğa sahip olmak gibi durumlar bulunur.

      Psikoterapi üzerine yazılar genellikle değişim hedefini vurgular: davranışta, duygudurumda, savunma alışkanlıklarında, gelişimsel meşguliyetlerde ve benzeri alanlarda değişim. Ancak psikoterapinin daha az vurgulanan bir yönü, yaşamın değiştirilemez özelliklerine uyum sağlama sürecidir. Bu süreç, danışanın değiştirilemeyen gerçekliklere karşı telafi edici stratejiler geliştirmesini içerir. Uyum süreci, inkârın aşılmasını, büyülü düşüncelerin yas ve başa çıkma becerilerine dönüştürülmesini ve patojenik inançların yerine gerçekçi açıklamaların getirilmesini kapsar. Bu süreç, bir kişinin değiştirilemez özelliklerini kabul etmesi temelinde daha iyi ve daha otantik ilişkilerin kapısını aralar. Elbette, bu başlı başına derin bir değişim türüdür.

      Değiştirilemeyen bir durumu kabul etmek, gereksiz nevrotik “şeytanlarla” yüzleşmek kadar heyecan verici bir terapötik hedef gibi görünmese de, uyum sağlama süreci insanın iyilik hali için hayati öneme sahiptir. Bu süreçten geçen hiç kimse, onun önemini hafife almaz. Genetik olarak derin bir depresyon yatkınlığı olan bir adam, depresif dönemlerden tamamen kurtulmayı bekleyemez; ancak bu dönemlere kendini kabul ederek, kendinden nefret etmek yerine, karşılık verebilmeyi öğrenebilir. Uygun bir ilaç kullanımını, madde bağımlılığı ya da kendini hiçe sayan bir cesaret gösterisinin yerine koyabilir. Ayrıca, sevgisine ihtiyaç duyduğu insanlara yaşadıklarını anlatmayı öğrenebilir, içine kapanarak iletişimden kaçınmak yerine. Depresyon geçmişi olan herkesin onaylayacağı gibi, bunlar hafife alınacak başarılar değildir.

      Herhangi bir terapinin başarılı olabilmesi için makul hedeflere sahip olmak kritik öneme sahiptir. Dinamik bir formülasyon, diğer şeylerin yanı sıra, terapistin zihninde neyin mümkün olup neyin olmadığını netleştirmelidir. Terapistin, danışanla, ulaşılabilir olan hakkında öne sürdüğü geçici hipotezleri paylaşması, her iki tarafın da ilerlemeyi gerçekçi beklentilerle ölçmesine olanak sağlayacak bir zemin hazırlar. Bu iletişim, danışan için bir yas sürecini başlatır; çünkü terapiye gelen her birey, kaçınılmaz olarak, sihirli bir dönüşüm için bazı çocukça umutlar taşımaktadır. Terapist, gerçeğin son derece rahatsız edici yönlerini adlandırabilme kapasitesine sahip olarak bir ego gücü modeli sunar; bu durum, adlandırılan gerçeklik karşısında çaresizlik duygusuna kapılmadan sürdürülebilir. Aynı zamanda empatiyi iletir. Ayrıca, her iki tarafın da moral bozukluğu ve özsaygı kaybından korunmasını sağlar; çünkü ulaşılamaz olanı kovalamak, başarısızlıkla ilgili utanç duygusunu kaçınılmaz olarak doğurur.

      Bu bölümde, değiştirilemez gerçekliklerin çeşitli türlerinin klinik sonuçlarını ele alıyorum. Bu gerçeklikler şunları içermektedir: (1) mizaç, (2) doğrudan psikolojik etkileri olan genetik, doğuştan gelen ve tıbbi durumlar, (3) travma, hastalık veya toksisite nedeniyle oluşan geri dönüşü olmayan beyin durumları, (4) kronik fiziksel hastalıklar dahil olmak üzere değiştirilemez beden özellikleri, (5) değiştirilemez dış koşullar ve (6) kişisel geçmiş. Bu liste muhtemelen kapsamlı değildir, çünkü hayat, herkesin yoluna birbiri ardına aşılması imkânsız engeller çıkarma eğilimindedir. Ancak, bu listenin, benim klinik açıdan temel bir noktayı vurgulamak için yeterince kapsamlı olduğunu umuyorum.

      MİZAÇ

      (TEMPERAMENT)

      Akademik psikologlar, John Watson’ın şu iddialarda bulunduğu aşırı davranışçı ve saf pragmatist dönemden oldukça ilerleme kaydetmiştir: “Bana bir düzine sağlıklı bebek verin… ve rastgele birini alıp, yetenekleri, eğilimleri, yatkınlıkları, becerileri, mesleği ve atalarının ırkı ne olursa olsun, onu istediğim herhangi bir uzmanlık alanında yetiştireceğimi garanti ederim -doktor, avukat, sanatçı, tüccar ve hatta dilenci ya da hırsız” (1925, s. 82). Yaklaşık olarak 20. yüzyılın ortalarından itibaren Sybille Escalona (1968) ve Thomas, Chess ve Birch (1968) gibi araştırmacıların titiz çalışmalarıyla başlayan ve Kagan’ın (1994) kapsamlı analiziyle doruk noktasına ulaşan araştırmalar, temel mizacın birey üzerinde yarattığı sınırlamaları ele alıp tanımlamıştır. Gelişim psikolojisi alanında bir kuşağı etkileyen bu çalışmalar, insanın doğuştan boş bir levha olmadığını ikna edici bir şekilde ortaya koymuştur. Utangaçlıktan uyarılma arayışına kadar, insan özelliklerinin genetik olarak etkilendiğini ve sadece yetiştirilme tarzlarının bir sonucu olarak görülemeyeceğini artık biliyoruz. Terapistlerin insanın doğasına [yaratılışına] (natura) değil de yetiştirilme (nurture) tarzına odaklanmaları, bu mirasın değişebilir bir yönü olduğu gerçeğini yansıtır. Çevre, farklı sonuçlara yol açabilecek şekilde değiştirilebilirdi ve bu, şimdi hayal edilip peşine düşülebilecek bir konudur. Ancak, terapinin çevreye (environment) odaklanması, genetik mirasın önemini küçümsemek olarak yanlış anlaşılmamalıdır.

      Mizacın öneminin özel bir anlam kazandığı yaygın bir klinik deneyim, evlat edinilmiş bir bireyle çalışmayı içerir. Bir kişi, en erken bebeklik döneminden itibaren açıkça sevgi dolu bir aile tarafından yetiştirilmiş olabilir, ancak yine de temel mizacını içgüdüsel olarak anlayan hiç kimse olmadığı için derin bir şekilde yabancılaşmış ve anlaşılmamış hissedebilir. Evlat edinen ebeveynler, kendi çocukları olarak büyüttükleri çocuğun “farklılığını” en aza indirmeye ve o çocuğa duydukları sevginin, biyolojik ebeveynlerin sevgisinden duygusal olarak farklı olmadığı şeklinde algılanmasını umut etmeye eğilimlidirler. Bu tür umutlar nedeniyle, evlat edinen ailelerde sıklıkla bir tür yasaklı duygusal alan (forbidden emotional territory) oluşur. Çocuğun acı ve yalnızlık hislerini ifade etmesi ya da diğer aile üyeleriyle mizacı açısından uyumsuz göründüğü yönleri dile getirmesi adeta bir tabu haline gelir.

      Bu durumun klinik uygulama açısından önemi, bir terapistin mizaca ve onun geniş etkilerine odaklanarak evlat edinilmiş bir danışanın, genellikle ifade edilemeyen duygusal yabancılaşma deneyiminden kaynaklanan acı verici sonuçları ele almasına, incelemesine ve reddetmesine yardımcı olabilmesidir. Mizacı ebeveynleri için yabancı ve problemli olan bir çocuk, genellikle kendinde “bir şeylerin yanlış” olduğuna dair bir inanç geliştirir. Bu tür çıkarımlar, evlat edinilen bireylerde sıklıkla, “Biyolojik ebeveynlerim beni reddetti çünkü benimle ilgili bir şeyler yanlıştı” şeklindeki bir fanteziyle bağlantılıdır. Psikoterapi, bu tür patojenik inançları, danışanın geçmişine dair gerçeklerin gerçekçi bir şekilde takdir edilmesine dönüştürebilir. Evlat edinme süreci doğası gereği rastgele bir süreçtir ve çocuğun doğal adalet arzularıyla çelişir. Bir danışanımın şu sözleri bu gerçeği vurgulamıştı: “Evlat edinme kurumu beni herhangi birine verebilirdi.” Bu sert yaşam gerçeğini anlamak, danışanın biyolojik ebeveynleriyle yaşayan çocuklarla karşılaştırıldığında haksız bir şekilde, kendi ritimlerini ve yoğunluklarını yansıtma olasılığı daha yüksek olan bakıcılardan mahrum kalmış olmasına yas tutmasına yardımcı oldu. Bu farkındalık, içsel utanç ve kötü olma duygusunu, belirli bir kişisel talihsizlik hakkında kabullenmeye doğru kaydırdı.

      Evlat edinilen bireyler, ailelerinde mizaç açısından yalnızlık hisseden tek kişiler değildir. Genetik mirasın bir ölçüde rastlantısal olması nedeniyle, bir birey, ne annesi ne de babası tarafından tanıdık bulunan bir mizacı miras alabilir ya da (belki de daha kaygı verici bir şekilde) bir ebeveyne, nefret edilen bir akrabayı hatırlatan bir mizaçla dünyaya gelebilir. Sakin ebeveynlerin yoğun mizaca sahip çocukları, genellikle her şeye “aşırı tepki verdikleri” için onlarda bir sorun olduğu söylenerek eleştirilirler. Sosyofilik (insan ilişkilerini seven) ebeveynlerin utangaç çocukları, hazır olmadıkları insanlarla agresif bir şekilde tanıştırılmaya zorlanabilirler. Düşük enerjili ebeveynlerin yüksek enerjili çocukları ise hafif eleştiriden fiziksel şiddete kadar değişen tepkilerle karşılaşabilirler. Bu bağlamda, şunu belirtmek gerekir ki, şimdiye kadar uykusuz, bitkin bir ebeveynin savunmasız bir bebeğe vurabileceğini fark etmediğini söyleyen bir yetişkinle karşılaşmadım. Şiddet eğiliminde olan bir ebeveyn, geçmişte kolik ve zor bir bebek olduğunu öğrenerek, kendisinin “kötü” olduğu varsayımını geride bırakabilir. Durumun açık gerçeklerini anlamak, genellikle o duruma atfedilen damgayı ortadan kaldırır.

      Mizaç değiştirilemez olsa da, davranışsal ifadeleri değiştirilebilir. Örneğin, doğuştan utangaç ve sosyal fobisi olan çocuklarla yapılan araştırmalar, onların insanlarla iletişim kurarken kendilerini rahat hissettikleri alanı kademeli olarak genişletmelerine olanak tanıyan, adım adım ilerleyen müdahalelerin geliştirilmesine yol açmıştır (Rapee, 1998). Utangaçlık üzerine yazılmış popüler ancak bilimsel nitelikteki eserler (örneğin, Zimbardo, 1990), utangaç bireylere ve ailelerine büyük bir farkındalık ve rahatlama sağlayabilir. Greenspan’in (1996) “zorlayıcı çocuk (the challenging child)” hakkındaki kitabı, mizacı zorlayıcı çocuklara sahip ebeveynler için adeta bir kurtarıcı olmuştur. Bu durum, genetik bileşenlere sahip diğer birçok koşul için de geçerlidir. Örneğin, daha önce teşhis edilmemiş dikkat eksikliği bozukluğuyla başa çıkan birçok yetişkin, You Mean I’m Not Lazy, Crazy, or Stupid?! (Kelly & Ramundo, 1995) gibi, durumu aydınlatıcı ve pratik yardım sunan kitaplardan hem teselli hem de yararlı bilgiler edinmiştir.

      GENETİK, DOĞUŞTAN GELEN VE PSİKOLOJİK ETKİLERİ OLAN TIBBİ DURUMLAR

      (PSYCHOANALYTIC CASE FORMULATION GENETIC, CONGENITAL, AND MEDICAL CONDITIONS WITH DIRECT PSYCHOLOGICAL EFFECTS)

      Diğer terapistlerin çalışmalarını denetlerken veya onlara danışmanlık yaparken, fiziksel sınırlayıcı durumların ne derece göz ardı edildiği ya da hafife alındığı beni sıkça şaşırtıyor -özellikle de tıbbi geçmişi olan ve yakın zamana kadar “organisite (organicity)”* olarak adlandırılan durumlarla ilgili teşhis değerlendirmesinde daha fazla eğitim almış olduğu varsayılan uygulayıcılar tarafından. *[DSM-IV’te “organik” terimi, “genel bir tıbbi duruma bağlı” ifadesiyle değiştirilmiştir. Bunun nedeni, son araştırmaların, bir zamanlar “fonksiyonel” olarak kabul edilen çeşitli psikopatolojilerin fiziksel temellerini ortaya koymasıdır. Başka bir deyişle, bir zamanlar tamamen bireysel deneyimlerin ifadeleri olarak düşündüğümüz birçok psikopatolojinin organik katkıları olduğu anlaşılmıştır.] Örneğin, yetenekli bir öğrencim, “obsesif-kompulsif” bir Kızılderili çocuğun neden tedaviye iyi yanıt vermediğini anlamakta zorlanıyordu. Ancak, çocuğun temel sorunlarının fetal alkol sendromunun (fetal alcohol syndrome) uzun vadeli etkilerinden kaynaklandığına dair güçlü kanıtları göz ardı ettiği ortaya çıktı. Bir terapistin, bir çocuğun durumunun daha tedavi edilebilir olmasını ve daha iyi bir prognoza sahip olmasını dilemesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, mevcut teşhis durumunu reddederek, iyi niyetli bu terapist, çocuğu başarısızlığa mahkûm bir yaklaşıma dahil ediyor ve onun için mevcut olan yardımlardan mahrum bırakıyordu. Bu yardım, büyük ölçüde “yönetim (management)” başlığı altında yer alsa da, bu tür bir engeli olan insanlar için “terapi (therapy)”den daha uygun bir seçenek olabilir.

      Bir ilk görüşme sırasında sıklıkla gözden kaçan bir diğer önemli soru, danışanın psikolojik sorunlarının fiziksel bir hastalığın ifadesi olup olmadığını değerlendirmektir. Depresyonun bağışıklık sistemini zayıflatarak depresif bireylerin sağlıklı bireylere kıyasla daha sık hastalanmasına yol açtığı bilindiği gibi, bunun tersi de doğrudur: Hasta olmak insanları depresyona sokar. Ancak bu genel noktanın ötesinde, psikolojik etkileri iyi belgelenmiş birçok hastalık bulunmaktadır. Örneğin, Lyme hastalığı, diyabet (diabetes mellitus), hipertiroidizm, myasthenia gravis, multipl skleroz, pernisiyöz anemi, romatoid artrit gibi rahatsızlıklar, psikolojik durumlarla yakından ilişkilidir. Bu nedenle, hem tıbbi geçmişi olan hem de olmayan terapistlerin, somatik ve psikolojik sorunları birbirinden ayırmada yardımcı olabilecek James Morrison’ın (1997) When Psychological Problems Mask Medical Disorders adlı faydalı rehberini edinmelerini şiddetle tavsiye ederim.

      Günümüzde ruh sağlığı hizmetlerinin sunulma biçiminde beni endişelendiren noktalardan biri, üçüncü tarafların baskılarının, klinisyenleri daha kısa tedavi süreçlerine yönlendirerek dikkatli bir formülasyon üzerinde “zaman kaybetmemeye” teşvik etmesidir. Özellikle tanısal sürecin nörolojik bir konsültasyon gibi ekstra bir adımı içermesi durumunda, bu eğilim daha da belirginleşmektedir. Ancak, bir hastanın temel rahatsızlığı dışında bir durum için “tedavi edilmesi” durumunda zaman çok daha ciddi şekilde boşa harcanır. Özellikle, yaygın sendrom kategorilerinden herhangi birine kolayca uymayan garip semptomlarla gelen bir danışan söz konusu olduğunda, dikkatli bir gelişimsel geçmiş alınması kritik öneme sahiptir. Bu tür araştırmalar, doğumda oksijen yoksunluğu, gebelik sırasında annenin madde kullanımı ya da reçeteli ilaçların fetal gelişim üzerindeki olası etkileri gibi daha önce göz ardı edilmiş gerçekleri ortaya çıkarabilir. Örneğin, erken yaşta erkeklere özgü davranışlar sergilediğini belirten bir kadının otomatik olarak babasıyla özdeşleştiği sonucuna varmak ciddi bir hata olur. Bunun yerine, birçok olasılıktan biri, prenatal dönemde androjenlere maruz kalmış olabileceğidir (Money, 1988). Bu kadının çocukluk dönemindeki eğilimlerinin nedenleri hormonal bir temele dayalıysa, terapistin bu eğilimlere yönelik yanıtı, nedenlerin deneyimsel olmasına kıyasla anlamlı şekilde farklılık gösterecektir.

      Benzer şekilde, şizofreni ve duygudurum bozuklukları gibi durumların biyolojik alt yapıları hakkında iyi kontrol edilmiş araştırmaların ortaya çıkması, tedavi süreçlerini köklü bir şekilde etkilemiştir. Psikofarmakolojideki ilerlemeler, daha önce asla yardım edilemeyen bazı bireylerin duygusal refahında büyük kazanımlar sağlamıştır. Psikofarmakolojik tedavi ile psikoterapi arasındaki tartışma hâlâ devam etmektedir. İlaç tedavisini konuşma terapisine tercih etme yönündeki öneriler, ilaç şirketlerinin ve sigorta sektörünün bariz mali çıkarlarıyla daha da karmaşık hale gelmektedir. Bununla birlikte, araştırmaların büyük bir kısmı, özellikle ciddi rahatsızlıkları olan bireyler için her iki yaklaşımın da kritik öneme sahip olduğunu göstermektedir. Psikoterapiyi yürüten benim gibi uygulayıcılar, çağdaş dönemde ilaçlara aşırı bağımlılıktan ve terapinin yeterince kullanılmamasından sıkça şikâyet etseler de, duygudurum düzenleyiciler, antidepresanlar ve antipsikotik ilaçlar gibi tedavilerin, daha önce sadece acı çeken ve hayatını kaybeden birçok insan için makul bir yaşamı mümkün kıldığını kabul etmek gerekir. Örneğin, bir kişinin hiperseksüalitesinin farmakolojik olarak tedavi edilebilecek bir manik durumun ifadesi olduğuna dair kanıtları gözden kaçırmak, danışana ciddi bir zarar vermektir.

      KAFA TRAVMASINA, HASTALIĞA VE TOKSİSİTEYE BAĞLI GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN SONUÇLAR

      (IRREVERSIBLE CONSEQUENCES OF HEAD TRAUMA, ILLNESS, AND TOXICITY)

      Eğitimimin erken dönemlerinde bana atanan bir vakayı hâlâ çok net hatırlıyorum. Bu vaka, korkutucu öfke patlamaları yaşayan, 17 yaşında bir genç erkekti. Çalıştığım ruh sağlığı merkezine, lise müdürünü arabasıyla ezmeye çalıştığı için yönlendirilmişti. Vaka hakkında tedavi ekibine sunum yaparken, bana karşı dürüst ve patlamaları konusunda içten bir şekilde üzgün göründüğünü belirttim ve bunun genel bir antisosyal eğilimden daha fazlasını içerdiğini düşündüğümü ifade ettim. Ancak tartışmayı yöneten psikiyatrist, hemen küçümseyici bir tavır takındı ve beni, genç bir terapist olarak bir ergen dolandırıcının tuzağına düşmüş bir örnek olarak gösterdi. Neyse ki, izlenimlerimi otoriter ama daha saygılı bir kişiye iletebildim ve bu kişi, gencin bir nörolog tarafından görülmesine olanak tanıdı. Sonuçta, bu çocuğun temporal lobunda bir lezyon olduğu ve öfke patlamalarının, epilepsiyi kontrol eden ilaçlarla önemli ölçüde azaltılabileceği ortaya çıktı. Eğer o noktada kimse beni dinlemeye istekli olmasaydı -ki bu, yeni başlayan terapistlerin sıklıkla karşılaştığı bir durumdur- bu samimi, kafası karışık ve tehlikeli genç, muhtemelen çocuk adalet sisteminin bir kurbanı haline gelecekti.

      Hem tıbbi geçmişi olan hem de olmayan terapistler, olası beyin patolojilerini aydınlatacak türde bir geçmiş almayı sıklıkla ihmal ederler. Awakenings adlı kitap (Sacks, 1990) ve aynı adlı film, bu tür bir ihmali çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Hikâye, özellikle vicdanlı bir profesyonelin, hastaların geçmişlerini araştırmakta ısrar ederek, hepsinin 1917’deki “uyku hastalığı” salgınında ensefalit lethargica geçirdiğini öğrenmesiyle, bir grup akıl hastasının ortak özelliklerinin fark edilmesini ve duruma özgü bir tedaviye tabi tutulmasını konu alır. Bu hikâyenin trajedisi, L-Dopa ilacıyla “uyku hastalığı” sonrası komatöz durumların başarılı bir şekilde tedavi edilmesinin, hızla hastalar için dayanılmaz hale gelen yan etkilerle kabusa dönüşmesidir. Bu durum, geçmişi ayrıntılı bir şekilde değerlendirmemenin ne denli ciddi sonuçlar doğurabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

      1917 salgını sırasında ensefalit geçiren ve birkaç hafta komada kalmasına rağmen tamamen iyileşmiş gibi görünen bir adam tanımıştım. On bir yaşında geçirdiği bu olayın beyin hasarına yol açabileceğini açıkça gösteren tek şey, yürüyüşündeki hafif bir tuhaflıktı. Bunun yanı sıra, orduya kabul için yapılan fiziksel bir muayene sırasında, gözbebeklerinin eşit şekilde büyümediğini fark eden bir doktorun ona frengi geçirip geçirmediğini sorması, adamı oldukça rahatsız etmişti. Dışarıdan bakıldığında bu adam tamamen normal görünüyordu. Sağlıklı bir evliliği, mutlu çocukları ve oldukça sorumlu bir işi vardı. Ancak, bazı temel rutinleri bozulduğunda oldukça düzensiz hale geliyor ve moral bozucu durumlarda ahlakçı öfke patlamalarına eğilim gösteriyordu. Ayrıca, belirsizliklere tahammülü yoktu; bir kişiyi ya seviyor ya da tamamen reddediyordu. İnsan ilişkilerindeki bu “gri alanlara” olan tahammülsüzlük, savunma mekanizması olarak bölme ile karakterize edilen bir borderline kişilik bozukluğunu düşündürebilirdi, ancak onun hakkında başka hiçbir şey borderline özelliklere işaret etmiyordu. Bu vaka, beyin hasarının dışa vurumlarının karmaşıklığını ve bu tür durumların kolayca yanlış yorumlanabileceğini anlamak için önemli bir örnek sunar.

      Bu adamın organik kırılganlığı, ancak karısının kanserden ölmesiyle ciddi bir sorun haline geldi. Felaket boyutunda bir duygusal çöküş ve öfke patlamaları yaşadı. Bu yas tutan ve çaresiz durumdaki babayı tedavi eden biri, beyin hasarının kanıtlarını kolayca gözden kaçırabilir ve onu duygusal olarak daha da kaotik bir duruma sokarak, öncelikle duygusal bir rahatlama yönünde teşvik edebilirdi. On yıllardır, beyin hasarı olan kişilerin yaşamında yapı ve rutinin kritik rolünü biliyoruz (Goldstein, 1942). Bu literatürün bulgularına uygun olarak, bu adama ve ailesine en çok yardımcı olan şey, bir terapistin rutini yeniden yapılandırması ve çocuklarını, onun öfke patlamalarına nasıl faydalı bir şekilde yanıt verebilecekleri konusunda eğitmesiydi. Bu terapistin bunu yapabilmesini sağlayan en önemli faktör, görünüşte işlevsel bir bireyde bile beyin disfonksiyonu olasılığını küçümsemeyen bir vaka formülasyonu yaklaşımıydı. Bu örnek, beyin hasarı olan bireylerin tedavisinde, biyolojik kırılganlıkları anlamanın ve onlara uygun müdahaleler geliştirmenin önemini açıkça göstermektedir.

      1980’lerde yapılan araştırmalar (Lewis, Pincus, Feldman, Jackson, & Bard, 1986; Lewis ve diğerleri, 1988), idam cezasına çarptırılmış suçluların şaşırtıcı bir yüzdesinin kalıcı kafa travması yaşadığını ortaya koymuştur. Bu tür yaralanmaların etkileri her zaman tedavi edilebilir olmasa da, yıkıcılığı beyin patolojisinden kaynaklanan bireylerin, fiziksel hasar belirtisi olmadan karakterolojik olarak psikopatik olanlarla aynı araştırma projelerinde veya tedavi programlarında bir arada değerlendirilmesi, kötü araştırmalara ve etkisiz müdahalelere yol açabilir. Bununla birlikte, temporal lobunda lezyon olan öfkeli genç adam örneğinde olduğu gibi, etiyoloji net bir şekilde anlaşıldığında etkili tedavi seçenekleri mevcut olabilir. Bu durum, beyin hasarının değerlendirilmesinin yalnızca araştırma için değil, aynı zamanda bireylerin ihtiyaçlarına uygun müdahaleler geliştirilmesi açısından da kritik önem taşıdığını vurgulamaktadır.

      Görüşme sırasında, bir kişinin önemli bir madde kullanımı geçmişine dair kanıtların olası sonuçlarını da araştırmak gerekir. Birlikte çalıştığım bir kadın, uzun bir düzenli kullanım sürecinin ardından, yirmili yaşlarında neredeyse ölümcül bir kokain doz aşımı yaşamıştı. Bu deneyimin zihinsel çevikliğine geri döndürülemez zararlar verdiğine içtenlikle inanıyordu ve aslında, mevcut ölçülen IQ’su 100’ün oldukça üzerinde olmasına rağmen, doz aşımı öncesinde ölçülen IQ’sundan bir standart sapmadan daha düşük bir seviyedeydi. Terapide onunla rahat bir ilişki kurabilmem için, bağımlılığı sürecinde kendisine geri dönüşü olmayan bir zarar verdiği inancını ciddiye almam kritik önem taşıyordu. Kokain bağımlısı bireylerde uzun vadeli bilişsel bozulmalara işaret eden geniş bir literatür (Huang & Nunes, 1995) göz önünde bulundurulduğunda, onun entelektüel olarak zarar görmüş olabileceğine inanma eğilimindeydim. Bu durum, terapistlerin danışanların kendi algılarını dikkate alarak empatik bir yaklaşımla süreci yönetmesinin önemini vurgular. Böyle bir anlayış, terapötik ilişkiyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda bireyin yaşam öyküsüne uygun stratejiler geliştirilmesine olanak sağlar.

      Madde kullanımının diğer olası sonuçları arasında uzun süreli alkol kullanımına bağlı kişilik değişiklikleriyle kendini gösterebilen Marchiafava-Bignami hastalığı, alkoliklerde görülen besin eksikliği kaynaklı rahatsızlıklar, örneğin Korsakoff sendromu (Huang & Nunes, 1995) ve yıllarca düzenli olarak marihuana kullanan bireylerde ortaya çıkan hafıza sorunları ve konsantrasyon kaybı (Schwartz, 1991) bulunmaktadır. Beyne yönelik kimyasal saldırının daha ince ve bireysel farklılıklar gösteren birçok sonucu olduğu ve bunların henüz tam olarak anlaşılmadığı ya da belgelenmediği muhtemeldir. Ancak burada vurgulamak istediğim nokta, danışanla birlikte, geçmiş madde kullanımına bağlı olarak zihinsel kapasitesinde fizyolojik sınırlar olabileceği gerçeğiyle yüzleşmenin, gerçekçi bir terapi için gerekli bir koşul olduğudur. Bu tür bir yaklaşım, danışanın kendilik algısını gerçeklerle uyumlu hale getirmesine yardımcı olurken, terapistin de uygun stratejiler geliştirmesine olanak tanır. Geçmiş madde kullanımının etkilerini dikkate almamak, terapötik sürecin etkisini azaltabilir ve danışanın ihtiyaçlarına duyarsız bir tedavi planı oluşturulmasına yol açabilir.

      DEĞİŞTİRİLEMEZ FİZİKSEL GERÇEKLİKLER

      (UNCHANGEABLE PHYSICAL REALITIES)

      Devam ediyor…

    6. Görüşmeye Yönelim (2. Bölüm)

      Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
      Case Formulation
      adlı kitabının 2. Bölümünün çevirisidir -çeviri için ChatCPT kullanılmıştır. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

      Birinci Bölüm‘de psikoterapi hizmetine başvuran bireyleri anlamak için gerekli olduğunu belirttiğim alanlara geçmeden önce, klinik görüşmenin temel değerlerini ve buna bağlı mekaniklerini [işleyişlerini] kendi bakış açımdan kısaca özetlemek istiyorum. Değerlendirme görüşmesi yapma konusunda birkaç iyi kitap mevcuttur, ancak bunların çok azı, yardım arayan kişiyi özellikle psikanalitik bir anlayışla ele almaya yöneliktir. Dahası, bu kitapların çoğu, kişinin sorununu doğru bir şekilde tanımlamakla ilgilenir, ancak bir tanıyı [etiketi] bir terapötik ilişki kurma süreciyle nasıl ilişkilendireceği üzerinde durmaz. Bu bağlantı, bu kitabın ana odağıdır.

      Geleneksel psikanalitik yaklaşımın vaka formülasyonuna dair temel bir giriş arayan okuyucular, bu konuyla ilgili olarak Messer ve Wolitzky’nin (1997) eserini okumaktan fayda sağlayabilirler. Klinik görüşme konusunda eğitim almamış olanlar, önceki kitabımın (McWilliams, 1994) ek bölümünde, titiz terapistlerin bir danışanla ilk görüşmelerinde genellikle sordukları konuların bir taslağını bulabilirler. Ancak, bu oldukça kapsamlı envanter hem eksik hem de fazlasıyla kapsayıcıdır. Örneğin, danışanın belirli semptomları varsa sorulması gereken bazı maddeler eksik olabilir; aynı zamanda, bu taslakta ele alınan her konuyu ayrıntılı olarak sorguladığım bir görüşme gerçekleştirdiğimi de sanmıyorum. İlk oturumların dinamik ve karşılıklı etkileşim içeren doğası, terapistin yalnızca sorular sormakla kalmayıp aynı zamanda danışanın görüşme için getirdiği gündeme saygı duymasını gerektirir ve katı bir formata bağlı kalmayı zorlaştırır. Bir terapistin, kendi sorunlarımın, onların kaynaklarının ve yansımalarının benim bakış açımdan anlaşılmasına izin vermek yerine, ısrarla bir taslağa bağlı kalarak ilerlemesini istemezdim.

      Başka terapistlerin yazılarını okuduğumda, genellikle danışanlarla gerçekten ne yaptıklarını ve ne söylediklerini detaylı bir şekilde aktarmamalarından dolayı hayal kırıklığına uğruyorum. Birkaç dikkate değer istisna dışında, genellikle genellemelere yer veriyorlar ve tanımlayıcı bir dil yerine teorik bir dil kullanıyorlar. Bu tür bir hayal kırıklığını başkalarının da yaşamaması için, bundan sonraki bölümlerde oldukça somut olmaya özen gösterdim. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde, pratik klinik sonuçları olan birçok teorik konuya değineceğim, ancak bu bölümde yalnızca klinik görüşme sürecini, terapistlerin bu süreci nasıl yapılandırma eğiliminde olduklarını etkileyen meseleleri de dahil ederek, basit bir şekilde temsil etmeye çalışıyorum.

      KENDİ BAŞLANGIÇ GÖRÜŞME STİLİM

      Psychoanalytic Diagnosis [Psikanalitik Tanı] kitabım yayınlandığından beri, bireysel danışanlardan karakterolojik çıkarımlar yapmamı sağlayan bilgileri nasıl elde ettiğim sıkça soruldu. Kendi süreçlerimi standart klinik uygulamalar için bir örnek olarak sunma konusunda tereddüt ettim; çünkü bana göre her terapist, kişiliğine, mizacına, inançlarına, aldığı eğitime ve profesyonel durumuna uygun bir görüşme tarzı geliştirir. Benim insanlarla çalışma şeklim oldukça kendine özgüdür, bu unsurların hepsini yansıtır ve farklı bir durumda bulunan, farklı bir tür insan için iyi bir model olmayabilir. Ancak okuyucuların terapistlerin gerçekten nasıl çalıştığına dair meraklarına empatiyle yaklaşarak ve terapistlerin danışanlarına açıkça söylediklerine dair kendini ifşa eden anlatımların görece azlığı göz önüne alındığında, başlangıç görüşmelerimde genellikle izlediğim modelin bir tanımını sunuyorum. Danışanlarımın çoğu bunu okuduğunda, benimle görüşmelerinde tam da bu şekilde ilerlemediğimi iddia edecek ve haklı olacaklardır. Ancak yine de bu, zihnimde olan ve bana rehberlik eden çerçevedir.

      Okuyucunun, klinik durumumun bir ev ofiste (home office) yürütülen bir özel muayene pratiği olduğunu akılda tutması gerekir. Programım yeni bir danışanı kabul etmeme izin vermediğinde, arayanlara bu durumu açıkça belirtirim. Daha sonra, bir saatlik bir görüşme yapmak isteyip istemediklerini sorarım; bu görüşmenin amacı, onları ve ihtiyaçlarını anlamak ve bilinçli bir yönlendirme yapmaktır. Yeni danışan kabul ettiğim zamanlarda, ilk görüşme için gelenler genellikle bizimle çalışacaklarını varsayarlar, ta ki görüşmemiz sırasında aramızdaki uyumun iyi olmadığını hissetmedikçe. Bu nedenle, bir psikoterapi yönlendirme sürecinden ayrı bir değerlendirme sürecinin bulunduğu bazı kliniklerin aksine, benim pratiğimde değerlendirme oturumu genellikle danışan ile benim aramdaki devam eden ilişkinin başlangıcıdır. Bana gelen kişilerin çoğu gönüllü ve kendi isteğiyle başvurmuş bireylerdir. Bu grup içinde hatırı sayılır sayıda borderline ve psikotik psikolojiye sahip birey bulunsa da, kapımı çalan potansiyel danışanların çok azı aşırı derecede dağınık, tehlikeli veya acil hastane yatışına ihtiyaç duyan kişilerden oluşur.

      İlk temasım genellikle telefon aracılığıyla gerçekleşir: Terapiyle ilgilenen kişi beni arar ve genellikle terapi düşünmesinin nedenlerini belirtir. Birkaç dakika dinlerim, verilen bilgileri anladığımı göstermek amacıyla birkaç yorum yapar, sıcak bir bağ kurmaya çalışır ve ardından bir görüşme zamanı ayarlamayı öneririm. Ofisimin adres tarifini veririm ve beklenmedik bir durum ortaya çıkarsa randevuyu yeniden planlamak gerekebileceği için kişinin telefon numarasını alırım. Arayan kişi ücretim, eğitimim veya terapötik yaklaşımım hakkında bir soru sorarsa, yanıtlarım; ancak bazen daha sonra, bu konunun neden danışanın aklında olduğunu anlamaya çalışırım. Eğer ilk temas sesli mesaj yoluyla gerçekleşmişse, geri aradığımda kendimi “Ben Dr. Williams” yerine “Ben Nancy Williams” olarak tanıtırım. Çünkü telefonu danışanın kendisi dışında biri açabilir ve danışanın tedavi arayışını aile üyelerinden gizli tuttuğunu bilmem mümkün değildir. Böyle durumlarda, “Nancy Me Williams kim?” sorusunun, danışan için “Seni arayan bu doktor kim?” sorusundan daha kolay bir şekilde cevaplanabilir olduğunu düşünürüm.

      Randevu saatinde, danışanla tokalaşır, içeri davet eder ve nerede rahat ederse oraya oturmasını söylerim. Kendim masama oturacağımı, çünkü orada not almanın benim için daha kolay olduğunu açıklarım. Ardından, “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorarım ve dinlerim. Danışan iletişim kurar bir şekilde konuştuğu sürece çok az şey söylerim. Eğer utangaç ya da konuşmakta zorluk çeken bir danışanla karşılaşırsam, birçok soru sorar ve aksi takdirde rahatsız edici olabilecek sessizlikleri doldurmaya yardımcı olurum. Kişinin kaygısını ne kadar azaltabilirsem, o kadar iyi olacağını varsayarım. Bir yabancıya dertlerini anlatmak korkutucu olabilir, bu durumu daha az korkutucu hale getirebilecek her şeyi yaparım. Genellikle bol miktarda not alırım; hem önemli bilgileri kaydetmek hem de yeni bir durumla ilgili kendi kaygımı dağıtmak için kendime bir görev yaratmak amacıyla.

      Yaklaşık kırk beş dakika sonra, danışana benimle konuşurken nasıl hissettiğini ve benimle çalışmanın kendisi için rahat olup olmayacağını sorarım. Görüşmenin son birkaç dakikasında şu hedeflere ulaşmayı amaçlarım:

      1. Danışana onu dinlediğimi ve çektiği acıyı anladığımı göstermek,
      2. Anlattığı sorunları anlamlandırmaya yönelik fikirlerime verdiği tepkileri değerlendirmek,
      3. Umut aşılamak,
      4. Düzenli randevu saatleri, görüşme süresi, ödeme, iptal politikası, sigorta düzenlemeleri ve eğer bir üçüncü taraf sürece dahilse sunulacak tanı hakkında bir anlaşma yapmak.

      Bazı terapistler, bu sözleşmenin ana unsurlarını bir bilgi formu olarak yazılı hale getirip her danışana verir.* [*Böyle yazılı bir sözleşmenin örneği için Ek’e bakınız.] Ben henüz bu yöntemi benimsemedim, ancak hem açıklık hem de sorumluluk açısından, özellikle borderline, psikotik veya başka şekilde dağınık bireylerle çalışıyorsanız, bu iyi bir fikir olabilir. Son olarak, terapinin ana sürecine başlamadan önce danışanın dile getirmek istediği herhangi bir endişesi olup olmadığını sorarım ve bu soruları, aşırı derecede müdahaleci hissettirmedikleri sürece, yanıtlarım. Eğer danışan görüşme sırasında normalde inceleyeceğim geçmiş alanlarının çoğunu ele almadıysa, bir sonraki oturumda tam bir geçmiş öyküsü almak istediğimi belirtirim; böylece sorunlarını anlamak için bir bağlamım olur. Bu uygulamalardan her birine yönelik gerekçelerimi, ilerleyen bölümlerde detaylandıracağım.

      Danışanın Terapiste Yönelik Reaksiyonunu Davet Etmek

      Danışana benimle konuşurken nasıl hissettiğini sormamın somut amacı, birlikte çalışıp çalışmayacağımıza karar vermemizdir. Ancak bu soru aynı zamanda, danışanla ilişkimizde onun deneyimlerine ilgi duyacağım mesajını iletmek için tasarlanmıştır. Bu, henüz açıkça fark edilmeyen bir aktarım endişesine kapı aralar (örneğin, “Oldukça rahat hissediyorum, bu garip çünkü bir kadın otorite figürüyle bu konuda konuşmanın zor olacağını düşünmüştüm”). Bu soru ayrıca danışanı terapinin işbirlikçi doğasına alıştırır; yani, danışana, benim onun çalışanı (employee) olduğumu, iyi bir iş çıkarmak istediğimi ve eğer aramızda temel bir uyum hissedilmiyorsa beni değerlendirme veya “işten çıkarma” hakkına sahip olduğunu ima eder.

      Benim bakış açıma göre, danışanın aktarım ihtiyaçlarına ve terapistin narsistik ihtiyaçlarına rağmen, bir terapi ilişkisi -özellikle terapist ve danışanın özerkliğe sahip olduğu bir özel muayene pratiği bağlamında- temelde karşılıklıdır. Danışan, ücretimi ödeyerek bana destek olur. Ben ise danışanı anlamaya ve ona yardım etmeye çalışarak ona destek olurum. Danışana yardım etmeye çalışan arkadaşlar, akrabalar ve diğer kişilerden farklı olarak, karşılığında hiçbir duygusal destek beklemem. Bu nedenle psikoterapötik tedavi, bazı terapi eleştirmenlerinin (örneğin, Schofield, 1986) iddia ettiği gibi kesinlikle “ücretli bir arkadaşlık” değildir. Arkadaşlıkta, her iki tarafın da kişisel paylaşımlarda bulunması, birbirine duygusal olarak destek vermesi ve karşılığında destek alması gibi bir karşılıklılık vardır. Psikoterapideki karşılıklılık ise finansal desteğin duygusal destek ve uzmanlık karşılığında değiş tokuş edilmesidir. Bu düzenleme, insani bir eşitlik içerir ancak yapısal bir eşdeğerlik içermez.

      Anlayış İletimi

      Bir terapiste gelen insanlar genellikle yargılanmaktan, yanlış anlaşılmaktan veya incelikli bir profesyonel küçümseme ile karşılanmaktan korkarlar. Kendi semptomlarını genellikle bir karmaşıklık ve utanç içinde değerlendirirler; onları anlam ifade etmeyen, belirsiz bir deliliğin kanıtı olarak görürler. İlk olarak iletmeye çalıştığım şeylerden biri, sorunlarının anlaşılmaz olmadığını hissettirmektir. İlk seans, güvenle yapılan detaylı yorumlar için uygun bir zaman değildir. Ancak terapistin şu gibi bir şey söylemesi, danışan için genellikle çok yardımcı olabilir:

      • “Babanız hakkında söylediklerinizi göz önüne alırsak, patronunuzla yaşadığınız durumun sizin için neden bu kadar zor olduğunu anlayabiliyorum.”
      • “Kocanızın ölümünün üzerinden tam on yıl geçtiğini fark ettim; depresyonunuz bir yıl dönümü tepkisi olabilir.”
      • “Yaşadığınız bu müdahaleci düşünceler, travmanın yaygın bir yan etkisidir.”

      Bu tür açıklamalar, danışanın sorunlarını anlamlandırmasına ve utanç ya da izolasyon duygularını hafifletmesine yardımcı olabilir.

      İlk görüşmede bu tür açıklamalar yaparken, bunu genellikle bir keşif sürecindeymişim gibi temkinli bir şekilde ifade ederim ve danışana doğru bir yolda olup olmadığımı söylemesi için bir davet sunarım. Bir kişi ne kadar sıkıntılıysa, bu bağlantı kurma yönteminin önemi o kadar artar. Çoğu zaman, ciddi sorunlar yaşayan kişiler sadece bir “kimyasal dengesizlik” ya da bir “genetik kusur” taşıdıkları söylenerek daha fazlasını öğrenmeden bırakılmışlardır. Bu tür açıklamalar, doğru olsa bile, kişinin neden tam da bu dönemde daha fazla acı çektiğini anlamlandırmasına ve konuşma terapisiyle önemli ölçüde yardım alabileceği konusunda umutlanmasına yardımcı olmaz. Bu insanlar bir psikoterapiste “kusurlu” hissederek gelirler ve yaşadıkları şeylerin bir başka kişi tarafından anlaşılabilir olduğunu öğrenmek, onları şaşırtır. Yaşadıkları psikopatolojiyi anlamlı bir şekilde değerlendirmek için başka yollar olduğunu fark etmek, danışanlar üzerinde derin bir etki bırakabilir. Bu tür bir iletişimin tonunu ve yönlendirici değerlerini anlamak isteyen herkese, Harry Stack Sullivan’ın çalışmalarını (örneğin, 1954 tavsiye ederim.

      Hastanın Geçici Formülasyonlarına Tepkilerinin Değerlendirilmesi

      Danışanın, kendisine yönelik sorunları hakkında sunduğum ön varsayımsal anlayışa nasıl tepki verdiği, tedavi sürecinde nasıl çalışacağını anlamam için çok şey ifade eder. Bazı kişiler hemen uyumlu davranırken, bazıları hemen karşıt bir tutum sergiler. Kimileri kendilerini eleştirilmiş hissederken, diğerleri terapistin derin bir empati gösterdiğini düşünür. Bazı bireyler, terapistin daha üstün bir bilgiye sahip olduğunu göstermesiyle kendilerini küçük düşürülmüş gibi hissedeceklerinden, herhangi bir yorumu kabul edemez. Öte yandan, bazı danışanlar, terapistin yalnızca empatik ve destekleyici yansıtmalarda bulunacağı izlenimine kapılırlarsa, bir dolgu oyuncak hayvanla konuşuyorlarmış gibi hissedebilirler. Bu tür tepkiler, hem terapötik ilişkiyi hem de danışanın terapi sürecine katılım biçimini şekillendiren önemli ipuçları sağlar.

      Her bireyin bir terapistten ne kadar ve ne şekilde destek alabileceği konusunda farklılık gösterdiği unutulmamalıdır. Analiz sürecinde bir hasta olduğum dönemde, her şeyi kendim çözmek benim için önemliydi. Bu tutum, benim oldukça karşı-bağımlı kişiliğimi (counterdependent personality) yansıtıyordu. Analistin varlığına ve aktarım tepkilerimle ilgili verilere ihtiyaç duyuyordum, ancak özellikle tedavinin ilk aşamalarında, bir başkasının yorumlarını onaylamaktan veya reddetmektense keşif hissini tercih ediyordum. (Zamanla, karşı-bağımlılığımı anlamada ve değiştirmede önemli ilerlemeler kaydettim ve analistimin söylediklerine daha fazla ilgi duymaya başladım, ancak bu birkaç yıl aldı.) Bu nedenle, çok klasik ve sessiz bir analiz yöntemi benim için idealdi. Ancak bir analist olarak çalışmaya başladığımda, çoğu insanın benden, benim terapistimden istediğimden daha fazla geri bildirim beklediğini görünce şaşırdım. Hatta kendi anlayışlarına ulaşmak için yalnızca mücadele etmeleri gerektiğini teşvik ettiğimde, kendilerini oldukça terk edilmiş hissediyorlardı. İlk bir oturumda, yorumların nasıl karşılanacağını anlamaya çalışmak önemlidir; böylece klinik etkileşim tarzınızı danışanın özel ihtiyaçlarına göre uyarlayabilirsiniz.

      Umut Aşılamak

      Terapistin kendilerine yardımcı olacağına güvenle inanan danışanlar muhtemelen azınlığı oluşturur. Çoğu insan terapiye, psikolojik sorunlarını çözmek için inkar, irade gücü, kişisel gelişim kitapları ve bitkisel ilaçlar gibi birçok yaklaşımı denedikten ve hiçbirinin işe yaramadığını gördükten sonra başvurur. Terapi genellikle bir son çare olarak görülür ve danışanlar bu sürece önemli ölçüde moral bozukluğu ve şüphecilikle gelirler. Mesleğimizi ne kadar yüceltsek de, terapistlerin halk arasında yüksek bir itibara sahip olduğuna inanmak yanıltıcı olur. Psikoterapistler, az da olsa haklı gerekçelerle, genellikle ciddi psikolojik sorunları olan, ancak diğer insanların da “çılgın” olduğunu hatırlayarak kendilerini daha iyi hisseden kişiler olarak görülürler. Bu nedenle, terapiye gelen birçok danışan, bize karşı, sunabileceklerimiz konusunda derin bir şüphe taşır. Yine de, bir terapistle tanıştıklarında ve o kişinin görünüşte aklı başında, yetkin bir insan olduğunu fark ettiklerinde, bir miktar iyimserlik geliştirebilirler. Umut aşılamak, danışanın demoralize olmuş bakış açısını değiştirmeye başlamak için kritik bir adımdır.

      Yeni bir danışan için, terapistin basitçe “Size yardımcı olabileceğimi düşünüyorum” demesi rahatlatıcı bir sürpriz olabilir. Genellikle ilk görüşmenin sonlarına doğru, danışanın sorunları hakkında ön bir anlayış geliştirdiğimde, bu ifadeyi kullanırım ve gerçekten de bunu kastederim. Bu ifadenin bazı varyasyonları şunlar olabilir:

      • “Sorununuz çok uzun süredir devam eden ve yerleşik bir durum. Bu konuda ilerleme kaydetmenize yardımcı olabileceğimi düşünüyorum, ancak bu uzun bir süreç olacak.”
      • “Size yardımcı olabileceğimi düşünüyorum, ancak yalnızca bağımlılığınızı doğrudan ele alıp AA’ya ya da insanları uyuşturucudan kurtarmada başarı oranı yüksek başka bir programa katılırsanız.”
      • “Fobilerinizin bir sonucu olarak diğer insanlarla yaşadığınız uzun vadeli sorunları anlamanıza ve bunlarla başa çıkmanıza yardımcı olabileceğimi düşünüyorum, ancak bu korkunç ataklardan hemen kurtulmak istiyorsanız, önce ya da aynı anda, fobik tepkilerin kısa süreli tedavisi konusunda uzmanlaşmış bir meslektaşıma gitmeyi düşünebilirsiniz.”
      • “Size yardımcı olabileceğimden eminim, ancak bu, aynı zamanda duygu durum bozukluğunuz için bir psikiyatristle ilaç tedavisini de görüşmeniz koşuluna bağlı.”
      • “Değişimin mümkün olduğuna dair hiçbir umudunuz olmadığını ve umutsuzluğunuzun bir sonucu olarak bana geldiğinizi fark ediyorum. Sanırım bir süreliğine ikimizin yerine de umudu ben taşımak zorunda kalacağım.”

      Bu tür ifadeler, danışanın tereddütlerini azaltmaya ve terapinin potansiyeline dair bir güven oluşturmasına yardımcı olabilir.

      Terapi Sözleşmesinin Pratik Yönlerini Ele Alma

      Görüşme Süresi ve Zamanı

      Profesyonel sözleşmenin pratik yönleri konusunda herhangi bir belirsizliğin bırakılmasına gerek yoktur. İki taraf birlikte çalışmaya karar verdikten sonra, ilk görüşmenin bir parçası olarak uygun bir zaman belirlemek önemlidir. Bu zamanın düzenli olması tercih edilir, ancak danışanın programı düzensizse (örneğin, profesyonel müzisyenler veya diğer performans sanatçıları için bu durum geçerli olabilir) ve terapist değişken bir görüşme zamanına uyum sağlayabiliyorsa, bu durum esneklikle ele alınabilir. Terapist, sabah çok erken ya da akşam çok geç saatlerde çalışmak istemiyorsa, hoşnutsuzlukla karşılanacak bir randevu saati sunmamalıdır. İlk görüşmede şuna benzer bir açıklama yapmayı alışkanlık haline getirmişimdir: “Seanslarım 45 dakika sürer. Bazen, özellikle yoğun bir konu konuşuyorsanız, süreyi birkaç dakika aşabiliyorum, ancak genel olarak seansı zamanında bitiririm.” Bazen hastalarım bana beş dakika kala kendilerine haber verip vermeyeceğimi soruyorlar ve ben de genellikle bunu yapmayı kabul ediyorum, ancak daha sonra bu isteğin anlamını anlamaya çalışıyorum. Ofisimde, danışanın görebileceği bir saat bulunur. Böyle bir talebin arkasında genellikle, bastırılmış bir bağımlılık ihtiyacı ve/veya terapistin seansı zamanında bitirme pratiğine yönelik bir düşmanlık yatabilir. Bu tür net açıklamalar, hem terapötik sürecin sınırlarını belirler hem de taraflar arasında sağlıklı bir iletişim kurulmasına olanak tanır.

      Ödeme

      Yeni başlayan terapistler için para konusunda doğrudan konuşmak genellikle zordur. Ben de mesleğe ilk başladığımda, beni bu kadar büyüleyen bir şey için ödeme almayı hayal etmekte bile zorlandığımı hatırlıyorum. Ayrıca, birçok terapist kendisini ve sunduklarını yeterince değerli görmez ya da kendi terapistleriyle karşılaştırılabilir bir ücret talep ettiklerinde endişeli bir rekabet hissi yaşayabilir. Ancak bir süre sonra, kendini feda etmeye yatkın bir terapist bile, bu işin aynı zamanda yaşamını kazanmanın bir yolu olduğunu fark eder. Bu iş, sonsuz derecede tatmin edici olmasının yanı sıra aynı zamanda oldukça talepkar ve yorucudur. Para, profesyonel bir ilişkinin gerçeği olduğuna göre, bu konuda dürüst, özür dilemeden net ve makul bir yaklaşım sergilemek önemlidir. Bu, hem terapistin kendi emeğine değer vermesini hem de danışanla açık ve sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlar. Ayrıca, ödeme hakkındaki belirsizlikleri azaltır ve terapötik sürecin daha yapılandırılmış bir çerçevede ilerlemesine katkıda bulunur.

      Böyle bir tutum, terapistin kendi iyilik haliyle uygun bir şekilde ilgilendiğini ifade eder ki bu, özellikle mazoşistik danışanlar için iyi bir örnek teşkil eder. Aynı zamanda sınırları test etmeye eğilimli olanlar için de faydalıdır. Bir keresinde, bir psikiyatristi tedavi ettim ve daha sonra bana, onun için en terapötik şeylerden birinin ilk görüşmemizde gerçekleştiğini söyledi. Ücretimi sorduğunda, ona kırk beş dakikalık bir seans için ne kadar ücret aldığını sordum. Bana ücretini söylediğinde, “Bu benim için de uygundur,” dedim. Aslında, onun ücreti benim normal ücretimden daha yüksekti, ancak onun, kendisinden daha az ücret talep eden birini gizliden gizliye küçümseyeceğini hissetmiştim (bkz. Dokuzuncu Bölüm). Bu etkileşimin nasıl terapötik olduğunu açıklarken, bana güvenebilmek için benim kendi ihtiyaçlarımı gözetip manipüle edilemez biri olduğuma inanması gerektiğini, çünkü annesinin manipüle edilebilir biri olduğunu anlattı.

      Bu benim normalde ücret belirleme yöntemim değildir. Genellikle sadece şu şekilde bir açıklama yaparım: “Ücretim ____. Bununla ilgili bir sorun yaşar mısınız?” Eğer danışan, düzenli ücretimin onun için bir zorluk oluşturduğuna dair makul bir gerekçe sunarsa, özellikle birden fazla seans almak isteyen ve bu seanslardan fayda görebilecek kişiler için ücrette bir miktar esnek olabilirim. (Terapinin standart ücretlerini karşılayamayan danışanları tedavi etmekten keyif aldığım için, haftada dört saat oldukça düşük bir ücretle çalışıyorum. Böyle bir düşük ücretli seans için bir boşluk olduğunda, daha az maddi imkanı olan birini bu yere yerleştirip, belirli bir miktar düşük ücretle çalıştığımı açıklıyorum.) Ayrıca danışana, her seans sonrası mı yoksa aylık mı ödeme yapmayı tercih edeceğini soruyorum. Eğer aylık ödeme yapılacaksa, ödemeyi takip eden ayın ortasına kadar almayı tercih ettiğimi belirtiyorum. Bunun nedeni, daha büyük borçları taşıyabilecek şekilde finansal düzenimi organize etmemiş olmamdır. Danışana, fatura isteyip istemediğini veya sigorta işlemleri için bir faturaya ihtiyacı olup olmadığını soruyorum. Eğer fatura üçüncü bir tarafa sunulacaksa, önceden ödeme yapılmasını ve geri ödemenin danışana gelmesini talep ediyorum. Bu düzenlemeyi, sigorta şirketi personelinin yaptığı hatalar ve gecikmelerin sıklığını açıklayarak gerekçelendiriyorum. Deneyimlerime göre, bu tür hatalar oldukça yaygındır. Bu durumda, sigorta şirketiyle ödeme konusunda mücadele eden ben değil, danışan olacaktır.

      Yönlendirilmiş sağlık şirketiyle (managed care) çalışmam. Eğer bir hastanın sigorta avantajları bir yönlendirilmiş sağlık şirketine bağlıysa, onlara neden bu sistem altında etik terapi yapmanın neredeyse imkansız olduğuna inandığımı açıklarım. Yakın zamana kadar (son dönemde bu konuda farkındalık artmaya başladı), çoğu danışan bu tür düzenlemelerde gizliliklerinin tehlikeye atıldığını öğrenince şok oluyordu. Ayrıca, bir yönlendirilmiş sağlık şirketinin işverenlerine tam kapsamlı psikoterapi hizmetleri sunduğunu pazarlamasına rağmen, gerçekte sadece kısa süreli kriz müdahalesinin karşılandığını öğrenince dehşete kapılıyorlar. Yönetimli bakım organizasyonları, kaliteli ruh sağlığı tedavisini değersizleştirerek ve bunu varlıklı kişiler dışında herkes için erişilemez hale getirerek büyük bir yanıltma gerçekleştirmiştir. Bu, tüm “tıbben gerekli” bakımı sağlayacaklarını vaat ederek ve ardından “tıbbi gereklilik” tanımını neredeyse tüm psikoterapiyi dışlayacak şekilde yeniden tanımlayarak yapılmıştır. Bu kitabın yayımlandığı döneme kadar, bu özünde kusurlu ve etkisiz “maliyet kontrolü” sistemini değiştirmek için güçlü bir kamu hareketinin oluşmasını umuyorum. Çünkü eskiden sağlık hizmetlerini finanse eden paralar artık kurumsal kârlara aktarılıyor.

      Devam ediyor…