Kategori: Genel

  • Vaka Formülasyonu ve Psikoterapi Arasındaki İlişki (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Nancy McWilliams’ın Psychoanalytic
    Case Formulation
    adlı kitabının 1. Bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakabilirsiniz.

    Bu kitap, terapiyi terapötik kılmak için bir klinisyenin spesifik tedavi tekniklerini ustalıkla uygulamasından ziyade insanları anlamasının daha önemli olduğuna dair derinden inandığım görüşümün detaylandırılmış bir ifadesidir. Tekniklere karşı herhangi bir olumsuz düşüncem yok ve bir psikoterapist olarak kendi gelişimimde birçok faydalı teknik beceri geliştirdim. Ancak, “ampirik olarak doğrulanmış tedaviler (empirically validated treatments)” (“ADT’ler”) oluşturma ve bu semptomlara özgü, kılavuzlaştırılmış strateji koleksiyonlarını psikoterapi sürecinin özüymüş gibi öğretme konusundaki mevcut hevesi endişeyle izliyorum. ADT’lere yönelik heyecan, ruh sağlığı ekonomisinin bazı alanlarında büyüyen bir sektör oluşturdu -eğer DSM etiketi kazanmış bir sorun için hızlı ve ampirik olarak desteklenen bir tedavi yönteminin haklarına sahipseniz, muhtemelen yarın emekli olabilirsiniz- ancak bu durum, başlangıç seviyesindeki terapistlerin herhangi bir insanın bireysel psikolojisine dair tedavi çıkarımları üzerine yazılmış geniş ve klinik olarak paha biçilmez bir literatürü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açabilir.

    Bana öyle geliyor ki, bir kişinin benzersiz ve kişisel biricikliği anlaşılmadıkça, o birey için en iyi tedavi yaklaşımını belirlemek mümkün değildir. Bir kişiye yardımcı olan bir yöntem, benzer sorunları olan başka bir kişiye zarar verebilir; üstelik bu kişilerin sundukları problemler benzer görünse ve belirli bir strateji, benzer sorunlara sahip, iyi tanımlanmış bir grup içinde hedef semptomları istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaltmış olsa bile. Birçok klinik açıdan deneyimli gözlemcinin belirttiği gibi (örneğin, Goldfried & Wolfe, 1996), bir tekniğe “ampirik doğrulama” kazandıran prosedürler ve koşullar, çoğu uygulayıcının çalıştığı koşullardan genellikle belirgin şekilde farklıdır. Psikoterapiyi kısa süreli ve semptom odaklı bir dizi prosedür olarak yeniden tanımlama yönündeki mevcut ekonomik ve politik baskılar, çoğu uygulayıcının entelektüel ve mesleki motivasyonlarıyla öylesine açık bir şekilde uyumsuzdur ki, bu durum gülünç denecek kadar absürt bir hal almaktadır.

    Ancak, üçüncü ve dördüncü tarafların katılımına dair güncel eğilimlerin kaliteli ruh sağlığı hizmetlerini zayıflatıp zayıflatmadığı meselesini bir kenara bıraksak bile, eğitim literatürümüzde, çoğu deneyimli terapistin tedavi sonuçlarına ulaşırken dayandığı temellerin açıklanmasına yönelik sürekli bir ihtiyaç vardır. Uzun yıllardır psikoterapinin, çok sık, “geriye dönük (backward)” öğretildiğini, yani bir teknik öğretilmeden önce o tekniğe duyulan ihtiyacı ortaya çıkaran koşulların tam olarak kavranmasının sağlanmadığını düşünüyorum. Spesifik olarak, terapi öğrencisine belirli bir yaklaşımın psikolojik acıyı azaltmanın “en iyi” veya “doğru” yolu olduğu söylenir ve açık ya da örtük bir şekilde şu önerme eklenir: Bu çalışma tarzına uyum sağlayamayan hastalar, “en iyi” teknikten sapmalarla tedavi edilmeli ya da daha kötüsü, tedavi edilemez olarak reddedilmelidirler. Psikanalitik enstitüler, muhtemelen diğer eğitim kurumlarından daha fazla bu yaklaşımla suçlanabilir. Genelde şu yaygın önyargıya sahiptirler: Psikanaliz, “analiz edilebilir (analyzable)” olan herkes için tercih edilen tedavidir ve daha az uygun tedavi adayları, oldukça talihsiz “parametrelerle” yani Freud’un “saf altını” yerine terapötik “alaşımlar” ile tedavi edilmelidirler. Ancak benzer kibirlerin aile terapistlerinin, Gestalt terapistlerinin, rasyonel-duygusal terapistlerin, hümanist terapistlerin ve diğerlerinin eğitmenlerinde de görülebileceğini fark ettim. Çoğu zaman bu tür eğitmenler klinik uygulamalardan nispeten uzak ve belirli bir yaklaşımı yaygınlaştırmakta kişisel çıkar sahibi olmaktadırlar. Ancak makul bir dünyada, teknik, uygulayıcının teknik tercihlerinden ziyade kişilik ve psikopatolojinin anlaşılmasından türetilmelidir (bkz. Hammer, 1990).

    Aşağıda, neredeyse tamamen psikanalitik yönelimli bir tedavi için iyi bir vaka formülasyonunun sonuçlarından bahsediyorum. Ancak, diğer yaklaşımlardan gelen okuyucuların, kendi tercih ettikleri kavramlara gerekli çevirileri yapabileceklerini ve bu materyali kendi çalışmalarına uygulanabilir bulabileceklerini umuyorum. Psikanalitik bir çerçevede yazdım çünkü psikanalitik teoriye her zaman kişisel bir yakınlık hissettim, analitik kavramlar profesyonel dilimi öğrendiğim temeli oluşturuyor ve analitik terapinin işe yaradığını gördüm. Psikanalitik tedavinin insanlara yardım etmenin tek yolu olduğunu düşünmüyorum; hatta, iyi bir psikodinamik vaka formülasyonunun bilişsel-davranışçı bir tedavi, aile sistemleri terapisi veya başka müdahaleler tasarlamak için mükemmel bir temel olabileceğine inanıyorum.

    Her ne kadar bir psikanalist olsam da, bir kişinin özel psikolojisine dair anlayışıma bağlı olarak, bazen aile terapisi, gevşeme egzersizleri, psiko-eğitim, göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR), cinsel terapi, bir ilaç konsültasyonu veya birçok diğer psikodinamik olmayan müdahaleleri önermem gerektiğini görüyorum. Bir kişinin acısının belirli bir alanını ele almak için gereken becerilere sahip olmadığım durumlarda, o kişiyi, davranışçılık eğitimi almış meslektaşlarıma yönlendiriyorum ve onlar da uzun vadeli, yoğun, analitik terapi gerektiren bir kişilik meselesi olduğunu düşündüklerinde danışanlarını bana yönlendiriyorlar. Tanıdığım çoğu klinik uygulamacı da aynı şekilde hareket ediyor. Vicdanlı terapistlerin, tercih ettikleri teoriler ve dillerdeki farklılıklarına rağmen ortak noktaları, her bir hastayı mümkün olduğunca tam anlamıyla anlamaya çalışmalarıdır, böylece en bilinçli tedavi önerisini yapabilirler. Okuyucularımın bu tutumu paylaştığını varsayarak, vaka formülasyonu ile ilgili bazı temel psikanalitik fikirleri açıklayarak başlayayım.

    TEMEL İLKELER

    Psikodinamik bir vaka formülasyonu oluştururken, görüşmecinin amacı genellikle belirli bir kişi için psikoterapinin faydalı olma olasılığını artırmaktır. Elbette, bir vaka formüle etmenin başka nedenleri de vardır. Örneğin, bir klinisyenin bir hastayla ilgilenen personele uygun tavsiyelerde bulunma çabası, bir hastanın ailesine ne söyleyeceğini belirleme veya doğru bir yönlendirme yapma ihtiyacı. Ancak bunların tümü, psikolojisi kavramsallaştırılan kişi için en iyi müdahaleyi bulmaya yöneliktir. Bir bireyin bilgi, duygu, his ve davranışlarını organize etme biçiminin kendine özgü olduğunu anlayarak, bir terapist, onu tüm bu alanlarda nasıl etkileyeceği ve profesyonel yardım aradığı hayatındaki iyileştirmelere nasıl katkıda bulunacağı konusunda daha fazla seçeneğe sahip olur. Bir değerlendirme görüşmesinde elde ettiğimiz çeşitli bilgi parçalarını anlamlı bir şekilde bir araya getiren bir formülasyon oluşturduğumuzda, bunu hastanın öznel dünyasına terapötik bir etki yapma amacıyla gerçekleştiririz.

    Psikodinamik bir formülasyonun temel amacı, belirli terapötik hedeflere ulaşacak müdahalelerin geliştirilmesi olduğundan, psikoterapinin, çoğu psikanalitik uygulayıcı tarafından anlaşıldığı şekliyle, hedefleri hakkında birkaç şey söylemek faydalı olabilir. Bu hedeflerden bazılarının yalnızca geleneksel, uzun vadeli terapilerde elde edilebilir olması, daha sınırlı tedavi olanaklarına sahip klinisyenleri dikkatli vaka formülasyonları yapmaktan alıkoymamalıdır; aslında, terapötik çalışmanın yapılabileceği zaman ne kadar kısıtlı ve koşullar ne kadar sınırlıysa, terapistin çalışma hipotezleri o kadar kritik bir öneme sahiptir.

    Geleneksel hedeflere vurgu yapmamın üç nedeni var:

    1. Hâlâ standart, açık uçlu psikanalitik terapi yapabilenlere rehberlik etmek,
    2. Daha elverişsiz koşullarda çalışanları, bu hedeflerden kendi ortamlarında mümkün ve uygulanabilir olanları özümsemeye teşvik etmek,
    3. Günümüzün ekonomik ve politik baskılarının zayıflatmakta olduğu, derinden değer verilen bir dizi değeri dile getirmek.

    Psikodinamik terapistler, ahlaki yargılarda bulunmamaya ya da hastalara kişisel görüşlerini empoze etmemeye çalışsalar ve analistler tarihsel olarak belirli kültürlerin veya alt kültürlerin geleneklerini zorlayıcı olmaktan kaçınma konusunda endişe duysalar da, psikanalitik terapi ne temel varsayımlardan ne de düzenleyici değerlerden bağımsızdır ve böyle bir iddiada da bulunmamıştır. Terapide iyileşme hakkında konuştuğumuzda (burada hem haftalık, yüz yüze tedavileri hem de klasik psikanaliz gibi daha yoğun biçimleri kastediyorum), bir kişinin yardım almak için başvurduğu belirli problemin ötesine geçen bir dizi hedefe örtük olarak atıfta bulunuruz. Bazı danışanlar, terapinin başında terapistin sağlık ve gelişim konusundaki daha geniş vizyonunu örtük bir şekilde paylaşırken, diğerleri bu vizyona terapötik çalışmalarının seyri sırasında terapistle özdeşim kurarak ulaşırlar.

    Terapinin hedeflerine ilişkin bu vizyon, psikopatoloji semptomlarının ortadan kalkmasını veya hafiflemesini, içgörünün gelişimini, kişinin irade duygusunun artmasını, kimlik duygusunun sağlamlaşmasını veya pekişmesini, gerçekçi temellere dayanan özgüvenin artmasını, duyguları tanıma ve yönetme becerisinin iyileşmesini, ego gücü ve benlik bütünlüğünün güçlenmesini, sevme, çalışma ve başkalarına uygun bir şekilde bağımlı olma kapasitesinin genişlemesini, ayrıca zevk ve huzur deneyiminin artmasını kapsar.

    Bunların yanı sıra, bu değişimlerin gerçekleştiği durumlarda başka spesifik iyileşmelerin de meydana geldiğine dair hem ampirik hem de anekdot niteliğinde kanıtlar bulunmaktadır. Bu iyileşmeler arasında daha iyi fiziksel sağlık ve strese karşı daha yüksek direnç gibi kazanımlar yer alır (Gabbard, Lazar, Hornberger, & Spiegel, 1997). Aşağıda, bu alanların her biriyle ilgili açıklamalar yer almaktadır.

    GELENEKSEL PSİKANALİTİK TERAPİNİN HEDEFLERİ

    Semptom Giderilmesi (Symptom Relief)

    Psikoterapinin birincil hedefinin, danışanın (client ) başlangıçta tedavi talebinde bulunmasına yol açan sorunların giderilmesi olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çoğu durumda, semptomların giderilmesinin, dinamik yönelimli terapi ile diğer tedavi türleri arasında benzer bir hızda gerçekleştiği izlenimine sahibim. Bir danışanın “başvuru nedeni” veya “ana şikayeti,” genellikle kişinin sağduyulu kendi kendine tedavi yöntemlerini bırakıp bir profesyonele başvurmaya karar verdiği noktada dayanılmaz hale gelmiştir. Ancak, bir terapötik ilişki güvence altına alındığında, bu şikayet genellikle hafifler veya şikayetin şiddeti azalır. İnsanlar genellikle analitik tedavide daha uzun süre kalma eğilimindedirler; bu durum, yardım alamadıkları için değil, aksine yardım aldıkları içindir. Analitik yönelimli terapi, diğer teorik yaklaşımlara göre daha uzun sürebilir, çünkü hem danışan hem de terapist, belirli bir sorunun hızlıca ortadan kaldırılmasının ötesine geçen genel ruh sağlığı hedeflerini takip etmektedirler.

    Bir kişinin yalnızca tek, sınırlandırılmış bir sorunla bir terapiste başvurması oldukça nadirdir. “Basit” anoreksi tanısıyla gelen genç kadın, aslında mükemmeliyetçi bir aile içinde sıkışmış durumdadır ve yeme bozukluğu bu sıkışmışlığın sadece bir ifadesidir; karısıyla “iletişimini geliştirmek” için kısa süreli çift terapisi isteyen adamın aslında gizli bir sevgilisi ve kabul etmediği bir çocuğu vardır; otorite figürlerine karşı “uyumsuz davranışlar” sergilediği için terapiye yönlendirilen küçük çocuk, gizli bir şekilde küçük hayvanlara işkence etme alışkanlığına sahiptir. İnsanlar, bir yabancıya başvurduklarında nadiren mevcut sorunlarını ayrıntılı ve itiraf niteliğinde bir şekilde ortaya koyarlar; genellikle kişisel Pandora kutularını açmadan önce terapi ilişkisini bir süre test etmeyi tercih ederler. Hatta birçok danışan, derin bir utanç alanını ifşa etmenin getirdiği kaygıya dayanacak kadar güven inşa edene kadar ya da başka alanlarda yeterince yardım alıp o gizli alanda değişim umutlarını artırana kadar, terapistlerinden önemli sırlarını yıllarca saklar. Belirli, kabul edilmiş bir şikâyeti olan danışanlarla sınırlı çalışmalar (ki psikoterapi etkinliği üzerine yapılan çoğu çalışma belirli bir fenomene odaklanabilmek için bunu yapmak zorundadır), sahada semptomların gerçekten nasıl giderildiğine dair yalnızca zayıf bir ışık tutabilir.

    Sonuç olarak, insanlar genellikle analitik terapiye, belirli semptomlara karşı olan savunmasızlıklarının altında yatan tutum ve duygulara ulaşmak istedikleri için gelirler. Bazen bunu tedavinin başında bilirler, bazen ise geriye dönüp baktıklarında daha net anlarlar. Birinin kendine zarar veren bir davranışını durdurmasını sağlamak genellikle mümkündür, ancak o kişinin bu tür bir davranışa karşı savunmasızlığından ya da bu davranışı yapma dürtüsünden kurtulması için oldukça fazla zaman ve emek gerekir. İnsanlar analitik terapiye yalnızca sorunlu bir eğilimi kontrol altına almak için değil, aynı zamanda bu kontrol mücadelesine neden olan çabaların üstesinden gelmek ya da onları aşmak için gelirler. Örneğin, partnerine karşı sürekli sadakatsiz davranan bir adam, sadece ilişkilerini bitirmek istemez; aynı zamanda bu tür ilişkilerle ilgili sürekli zihnini meşgul eden fantezilerden kurtulmak ister. Yeme bozukluğu olan bir kadın, sadece kusmayı bırakmak değil, yiyeceği onun için yalnızca yiyecek olarak görebildiği, onu umutsuz bir cazibe ya da yoğun bir kendinden nefretin simgesi olarak görmediği bir noktaya ulaşmak ister. Çocukluğunda cinsel istismara uğramış bir kişi ise, içsel ve öznel olarak, kendini sadece bir cinsel istismar kurbanı gibi hissetmekten çıkıp, cinsel istismara uğramış biri olmanın ötesinde bir insan olarak hissetmek ister (Frawley-O’Dea, 1996).

    İçgörü (Insight)

    Psikanalitik hareketin erken dönemlerinde, anlamanın duygusal sağlığa ulaşmanın birincil yolu olduğu [fikri] idealize edilmiştir. Freud’un, iyileşmenin anahtarının bilinçdışında olanı bilinç düzeyine çıkarmak olduğu fikri, hem hastaların unutulmuş ya da düşünülemez olarak kabul ettikleri şeyleri hatırlayıp hissettiklerinde semptomatik iyileşmeler yaşamasından hem de bir şeyi anlamanın onu kontrol etmekle eşdeğer olduğunu varsayan genel bilimsel pozitivizmden kaynaklanıyordu. Hakikatin özgürlükle eşitlenmesi, en azından Delphi kahininin “Kendini bil” mottosu kadar eski bir ilişki olup, hâlâ psikanalitik düşüncenin büyük bir bölümüne nüfuz etmektedir.

    Günümüz psikanalistleri, özellikle duygusal olarak yoğun bir “Aha!” anlayışı olarak tanımlanan ve genellikle “duygusal içgörü (emotional insight )” olarak adlandırılan kavrayışı, büyük bir terapötik öneme sahip olarak görmektedirler. Ancak, bunun yanı sıra birçok “özgül olmayan (nonspecific )” faktöre de (örneğin, terapistin gerçekçi ve kendine saygılı tutumlarının sessizce model alınması, danışanın terapistin kabul edici duruşunu deneyimlemesi ve içselleştirmesi, terapistin danışanın toksik gibi görünen acı ve öfke durumlarına dayanabilmesi) aynı derecede önem atfetmektedirler. Aslında, son birkaç on yıldır, terapide iyileştirici olan unsurlara dair neredeyse tüm psikanalitik yazılar, geleneksel içgörü kavramlarının ötesinde, tedavi deneyiminin ilişki boyutlarını vurgulamaktadır (örneğin, Loewald, 1957; Meissner, 1991; Mitchell, 1993).

    Hatta “içgörü” yıllar içinde, statik bir kavram olmaktan çıkarak ilişki içinde yer alan bir sürece dönüşmüştür. Psikanalitik evrimin “modern” çağında, bu terim, tarafsız ve nesnel bir uygulayıcının yardımıyla terapide bireyin kişisel geçmişine dair doğru bir anlayış ve kendi motivasyonları ile koşullarına dair gerçekçi bir kavrayış elde etmesini ifade ediyordu (örneğin, Fenichel, 1945). Bu postmodern dönemde ise, terim, danışan ve terapistin, kendi öznel deneyimlerini ve aralarında gelişen ilişkinin kalitesini birleştirerek, danışanın geçmişini ve durumunu anlamlandıran bir anlatı -tarihsel bir gerçeklikten ziyade bir anlatı gerçekliği- oluşturduklarını ifade eder (Levenson, 1972; Spence, 1982; Atwood & Stolorow, 1984; Schafer, 1992; Gill, 1994). Günümüzün duyarlılıklarının bir göstergesi olarak, Donna Orange, psikanalitik epistemoloji üzerine yazdığı kitabına (Orange, 1995) ” Making Sense Together (Birlikte Anlam Yaratmak)” adını vermiştir.

    İçgörünün psikolojik değişim için vazgeçilmez bir unsur olarak görüldüğü konumundan düşmüş olmasına rağmen, analitik terapistler ve çoğu danışan için anlamak hala merkezi bir hedef olarak kalmaktadır. Terapi ilişkisindeki her iki taraf da “düşünülmemiş bilinen (unthought known )”i (Bollas, 1987) ifade etmeye çalışır. Analitik terapide anlama vurgusu, kısmen, bu süreçteki iki katılımcının, belirsiz ilişkisel faktörler sessiz bir şekilde iyileştirici etkilerini gösterirken, üzerinde konuşacak ilginç bir şeye ihtiyaç duymalarından kaynaklanır. Aynı zamanda, psikanalitik terapilerle uğraşmayı ya da bu terapilere katılmayı seçen kişilerin içgörüyü kendi başına bir değer olarak takdir etmesini de yansıtabilir. Bu nedenle, dinamik terapide bilgi, hem belirli tedavi hedefleri hem de kendi başına bir değer olarak aranmaktadır.

    Özerklik (Agency) ???

    Önceki paragraflarda, hakikatin bilinmesinin insanı özgürleştirdiğine dair eski inançtan bahsetmiştim. İçsel bir özgürlük duygusu, birinin kişisel psikolojisinin en değerli yönlerinden biri olabilir. Çoğu danışan, öznel irade duygularını zedeleyen bir şey olduğu için terapiste başvurur. Depresyonları, kaygıları, dissosiyasyonları, obsesyonları, kompulsiyonları, fobileri veya paranoyaları tarafından kontrol edilmektedirler ve kendi hayatlarının “kaptanı” olma hissini kaybetmişlerdir. Bazen de, hayatlarının kontrolünü hiç ellerinde hissetmemişlerdir ve yardım alırlarsa böyle bir zihinsel durumun mümkün olabileceğini hayal etmeye başlamışlardır.

    Danışanın kişisel özerklik duygusuna saygı duyma ve bu duyguyu artırma çabası, standart psikanalitik terapinin birçok teknik özelliğinin temelini oluşturur. Örneğin, analitik terapistlerin bazen sabır sınayan bir şekilde soruları danışanlarına geri yöneltme eğilimleri -“Peki, siz ne düşünüyorsunuz? Bu konuda nasıl hissettiniz?” gibi- bu çabadan kaynaklanır. Aynı şekilde, her oturumun başlangıç konusunu danışanın seçmesine izin verme uygulaması ya da danışanın kendi çıkarına neyin uygun olduğunu belirleyebilecek durumda olduğu durumlarda genel olarak tavsiye vermeyi reddetme yaklaşımı da bu anlayıştan doğar. Danışanın kişisel özgürlüğüne saygı duyma, bunu koruma ve artırma çabası, analitik tedavide diğer birçok hususun önüne geçer (bkz. Mitchell, 1997, bu konuyu ele alan derinlikli çalışması).

    Danışanlara, bir psikoterapi sürecinden geriye dönüp baktıklarında ne kazandıkları sorulduğunda, cevaplarında genellikle irade duygularındaki artış ön plana çıkar: “Duygularıma güvenmeyi ve hayatımı daha az suçlulukla yaşamayı öğrendim,” ya da “Başkalarının benim uyum gösterme eğilimimden faydalanmasına sınır koymayı başardım,” veya “Ne hissettiğimi söylemeyi ve ne istediğimi başkalarına ifade etmeyi öğrendim,” veya “Beni felç eden ikilemimi çözdüm” ya da “Bağımlılığımı yendim” gibi ifadeler tipik örneklerdir. Bu tür deneyimlerin merkeziliğini takdir eden analitik uygulayıcılar, genellikle iradelerini danışana empoze etmeyi ancak son çare olarak, genelde kişinin yaşamı tehlikede olduğunda yaparlar. Önerilerin sıkça sunulduğu destekleyici terapide (supportive therapy) bile (bkz. Pinsker, 1997), analitik yönelimli terapistler, danışanın önerilen tavsiyeyi reddetmekte özgür olduğunu açıkça belirtirler. Dolayısıyla, iyi bir dinamik formülasyonun bir parçası, belirli bir kişinin irade duygusunun hangi yollarla zedelendiğini anlamayı içerir.

    Kimlik (Identity)

    Günümüzde, çocukluğun özel bir durum olarak kavramsallaştırılmasının ancak on sekizinci yüzyılda ortaya çıktığını (Aries, 1962) ve ergenlik kavramının on dokuzuncu yüzyılın sonunda şekillendiğini (Hall, 1904) düşünmek zor görünebilir. Benzer şekilde, kişisel kimlik (personal identity ) kavramının bir teorik yapı olarak ancak yirminci yüzyılın ortalarında var olduğunu fark etmek de şaşırtıcıdır. Bu dönemde Erik Erikson’un (1950, 1968) çalışmaları, sofistike bir kamuoyuna savaş sonrası yıllarda yaygınlaşmaya başlayan bir tür sorun hakkında yeni bir bakış açısı sundu. Kişinin “kendini bulması” gerektiği kaygısı ve “kimlik krizleri” yaşama acısı, 1950’ler ve 1960’ların belirgin şikayetleriydi. Erikson’un kendini tanımlama mücadelesine dair kullandığı dil, daha önce belirsiz olan bu duygulara sözcükler arayan bir halkın dikkatini çekerek bu dönemin ruhunu yansıttı.

    Erikson, izole bir Kızılderili kültüründe yaşamış olmanın avantajıyla, hareketli, teknolojik olarak gelişmiş ve kitlesel bir toplumda var olmanın, farklı psikolojik zorluklar yarattığını görebildi. Eğer çoğu insanın tarih boyunca yaptığı gibi, sabit, basit ve okuma-yazma bilmeyen bir akrabalık grubunda büyürsem, kim olduğum sorusu sorunlu bir hale gelmez. Ben, tüm topluluğun tanıdığı ebeveynlerimin çocuğuyum. Eğer bir erkek çocuğuysam, muhtemelen babamın yaptığı işi yaparak büyüyeceğim; eğer bir kız çocuğuysam, annem gibi bir kadın olacağım. Toplumdaki rolüm net olacaktır ve seçeneklerim görece az olsa da, psikolojik güvenliğim büyük ölçüde sağlanacaktır. Varlığımın anlamını veya büyük resimde bir öneme sahip olup olmadığımı sorgulamak zorunda kalmayacağım. Buna karşılık, eğer devasa bir ülkede büyürsem, sürekli yabancılarla muhatap olursam, bir yerden bir yere taşınmak zorunda kalırsam, nihai güç ve otoriteye sahip olanlara kişisel erişimim olmazsa, tanımadığım insanlar bana kişisel olmayan iletişim araçlarıyla nasıl giyinmem, ne yemem, nasıl düşünmem, kime hayranlık duymam ve hayatımla ne yapmam gerektiği konusunda çelişkili mesajlar gönderirlerse, bu karmaşa içinde kim olduğumu ve nerede yer aldığımı anlamaya çalışmak kritik bir görev haline gelir (bkz. Keniston, 1971).

    Daha basit ve daha samimi kültürlerle kendi karmaşık ve daha anonim kültürümüz arasındaki bu zıtlığı, çağdaş psikolojik yaşamın kaçınılmaz bir yönü haline gelen sağlam bir kimlik duygusu (sense of identity) geliştirme gerekliliğini vurgulamak için abartıyorum. Dünyanın kalan kabile kültürlerinde büyüyen insanlar bile artık teknolojinin ve onun karmaşık duygusal etkilerinden korunamıyorlar; en ileri düzeyde, siber uzayda deneyimli “gelişmiş” kültürlerin kimlik mücadeleleri artık “medeniyetin” en uzak noktalarındaki ergenler ve genç yetişkinler tarafından da paylaşılıyor. Bu yüzyılın başlarında, eğer Freud’un hastaları zamanlarının ruhunu yansıtıyor olarak kabul edilebilirse, kentlerde yaşayan insanlar bile kim olduklarını oldukça iyi biliyor gibiydi. Freud ve diğer analitik öncülere, bilinçli, nispeten tutarlı kimlik duyguları ile daha derinlerdeki arzuları, dürtüleri, korkuları ve kendilerini eleştirme eğilimleri arasındaki çatışmaları çözmek için geliyorlardı. Günümüz danışanları ise çoğu zaman kim olduklarına dair bilinçli duygularını bile formüle etme ihtiyacıyla terapiye geliyorlar.

    Carl Rogers’ın (örneğin, 1951, 1961) ve daha sonra Heinz Kohut’un (örneğin, 1971, 1977) temel eserleri, artık yaygın bir şekilde benimsenmiş olan kimlik duygusu arayışının bazı terapötik teknik sonuçlarını ortaya koymaktadır: İnsanlar, kendi öznel deneyimlerinde anlaşılmış, aynalanmış, kabul edilmiş ve onaylanmış hissetmeye ihtiyaç duyarlar. Kültürün sunduğu güvenilir, önceden tanımlanmış ve yaşam boyu süren rollerin yokluğunda, kişi kimlik duygusunu büyük ölçüde içsel bir bütünlük ve özgünlükten, kendi değerleriyle yaşamayı ve duyguları, tutumları ve motivasyonları konusunda dürüst olmayı başarma kapasitesinden elde etmek zorundadır. Günümüzde, kimliği yalnızca kendilik (self) dışındaki bağlantılara dayandırmak tehlikeli bir pratiktir. Bunu, kendilerini tanımlayan şirket tarafından işten çıkarılan veya yaşamlarına anlam katan eşlerinden yeni boşanmış insanlar rahatlıkla teyit edebilirler. Yeterince destekleyici bağlamların olmadığı durumlarda, insanlar genellikle kim olduklarını, neye inandıklarını, nasıl hissettiklerini ve ne istediklerini deneyimlemek ve ifade etmek için bir terapistin yardımına ihtiyaç duyarlar. Güçlü ve bütünlüklü bir benlik duygusu (sense of self) geliştirme çabası, bir kişinin terapideki birincil meşguliyeti olabileceği gibi, diğer hedefler ve kaygılarla birlikte daha sessiz bir şekilde de var olabilir.

    Öz Saygı (Self-Esteem)

    En kendine güvenen kişilerde bile, özsaygı oldukça kırılgan olabilir; beklenmedik bir eleştirinin ardından bir anda iyi bir ruh halinin yok olduğunu herkes yaşamıştır. Dahası, terapistlerin arzu ettiğinden çok daha zor olan, makul düzeyde sağlam bir özsaygıyı geliştirmektir. Belki de insanların temel inançlarını değiştirmeye dirençli olması iyi bir şeydir; zira eğer kendimize yönelik en derin tutumlarımızı kolayca değiştirebilseydik, zihin kontrol tekniklerine çok daha fazla maruz kalabilirdik. Ancak, yaşamını kendinden nefret eden insanları özlerinde yanlış bir şey olmadığına ikna etmeye adayan bizler, bu süreci daha hızlı gerçekleştirebilmeyi dileriz. En azından, özsaygısı zaten bir ipliğe bağlı olan birine daha fazla zarar vermemeyi sağlamak isteriz.

    Psikoterapide bir danışanın özsaygısını artırmanın yollarından biri, terapistin kusurlu bir insan olarak görülmeye açık olmasıdır. Hem gerçeği yansıttığı hem de kusurluluk bağlamında yeterli bir özsaygı modeli sunduğu için psikanalitik terapist, yaptığı hatalara ve sınırlılıklarına rağmen danışana yardım etme kapasitesine sahip olduğu inancını iletir.

    Bana göre, kendilik psikolojisi (self psychology) hareketinin psikoterapi tekniğine en önemli katkısı, terapiste yönelik danışanın hayal kırıklığının kaçınılmazlığını ve terapistin empati eksikliği nedeniyle sorumluluk kabul etmesinin önemini vurgulamasıdır (Wolf, 1988). Danışan için, bir otorite figürünü, kusurları ve eksiklikleri kabul ederken özsaygısını koruyabildiğini görmek genellikle yeni bir deneyimdir. Bu durum, danışanın da kusurlu haliyle kendini iyi hissedebileceği olasılığını artırır.

    Psikoterapide özsaygının daha sağlam ve güvenilir hale gelmesinin bir diğer yolu, danışanın katıksız dürüstlük deneyimidir. Bu dürüstlük, kişinin yaşantısının hiçbir kısmının kendisinden ya da terapistten gizlenmemesi gerektiği kararlılığını içerir. Terapist, danışanın en kaygılı ve utanç dolu ifşalarını, çoğu zaman yorum yapmaya bile gerek duymadan kabul ettikçe, danışan bu kişisel eksiklik alanlarını korkunç olmaktan ziyade sıradan olarak yeniden çerçevelemeye başlar. Ya da bu alanları korkunç olarak görse bile, bunların kişiliğinin tamamını tanımlamadığını fark eder. İnsanların gerçekçi temellere dayanan özsaygısını desteklemek (narsistik şişkinliğin aksine), onlara güzel şeyler söylemek veya gözle görülür üstün nitelikleri için onları “pekiştirmekle (reinforcing)” çok az ilgilidir. Aslında, bu tür yorumlar sıklıkla ters etki yapabilir, çünkü danışan içinden şu şekilde düşünebilir: “Terapistim çok iyi biri, ama belli ki benim gerçekte nasıl biri olduğum hakkında hiçbir fikri yok.” Temel özsaygıyı artırmak için yeterli zamana sahip olmayan terapilerde bile, danışanın özsaygı dinamiklerini yakalayan bir dinamik formülasyon, terapistin kişiye gereksiz yere zarar vermekten kaçınmasını sağlar ki bu tür hatalar ne yazık ki çok sık yaşanır.

    Psikanalitik teoriler ilk kez Atlantik’i aşarak Amerikan ütopyacılığı eğilimiyle karşılaştığında, psikolojik sağlığın doğası hakkında kamuoyuna yanlış birçok algı sızdı ve bunların bazıları hâlâ varlığını sürdürüyor. Ancak zamanla azalmış olan, ancak 20. yüzyılın ortalarında büyük bir popülerlik kazanan bu yanlış algılardan biri, duygusal olarak sağlıklı bir kişinin “engellenmemiş” olması gerektiği fikridir.

    Auntie Mame (Dennis, 1955) karakteri, 20. yüzyılın ortalarındaki entelektüeller arasında yaygın olan, cinsel kısıtlamalardan kurtulmanın ve duygularını tamamen spontan bir şekilde ifade etmenin gerekli olduğuna dair coşkunun sevgi dolu, alaycı bir edebi biçimini sundu. Bu dönemde birçok çapkın erkek, bir kadın kendisiyle seks yapmak istemezse onu patolojik olarak utangaç veya “soğuk” olmakla suçlayarak, bu fikri kendi avantajına kullanıyordu. 1960’lar ve 1970’lerde, Esalen’in kurucularından ilkel çığlık terapisi savunucularına kadar pek çok terapötik yenilikçi, duyguların spontan ifadesini idealize etti. Dönemin atmosferinde, konuşmadan önce düşünerek hareket eden insanlar sıklıkla “gergin” veya “bloke olmuş” olarak damgalandı. Bu tür yanlış anlamaları, psikanalitik terapinin gerçek amaçlarını vurgulamak için gündeme getiriyorum: Psikanalitik terapi büyük ölçüde duygularla ilgilidir, ancak bu duyguların her zaman özgürce ve spontane bir şekilde ifade edilmesi gerektiği fikriyle hiçbir ilgisi yoktur.

    Duyguları Tanıma ve İşleme (Recognizing and Handling Feelings)

    Psikanalitik teoriler ilk kez Atlantik’i aşarak Amerikan ütopyacılığı eğilimiyle karşılaştığında, psikolojik sağlığın doğası hakkında kamuoyuna yanlış birçok algı sızdı ve bunların bazıları hâlâ varlığını sürdürüyor. Ancak zamanla azalmış olan, ancak 20. yüzyılın ortalarında büyük bir popülerlik kazanan bu yanlış algılardan biri, duygusal olarak sağlıklı bir kişinin “engellenmemiş (uninhibited )” olması gerektiği fikridir. Auntie Mame (Dennis, 1955) karakteri, 20. yüzyılın ortalarındaki entelektüeller arasında yaygın olan, cinsel kısıtlamalardan kurtulmanın ve duygularını tamamen spontan bir şekilde ifade etmenin gerekli olduğuna dair coşkunun sevgi dolu, alaycı bir edebi biçimini sundu. Bu dönemde birçok çapkın erkek, bir kadın kendisiyle seks yapmak istemezse onu patolojik olarak utangaç veya “soğuk” olmakla suçlayarak, bu fikri kendi avantajına kullanıyordu. 1960’lı ve 1970’li yıllarda Esalen’in yaratıcılarından ilkel çığlıkların savunucularına kadar her türden terapötik yenilikçi, duyguların kendiliğinden ifade edilmesini idealize etti. Dönemin atmosferinde, konuşmadan önce düşünerek hareket eden insanlar sıklıkla “gergin” veya “bloke olmuş” olarak damgalandı. Bu tür yanlış anlamaları, psikanalitik terapinin gerçek amaçlarını vurgulamak için gündeme getiriyorum: Psikanalitik terapi büyük ölçüde duygularla ilgilidir, ancak bu duyguların her zaman özgürce ve spontane bir şekilde ifade edilmesi gerektiği fikriyle hiçbir ilgisi yoktur.

    Psikoterapide gelişmesi umut edilen, Daniel Goleman’ın (1995) “duygusal zeka (emotional intelligence )” olarak adlandırdığı, daha eski bir psikanalitik geleneğin ise “duygusal olgunluk (emotional maturity )” (Saul, 1971) olarak ifade ettiği bir dizi duyarlılıktır. Yani, terapistler hastalarının ne hissettiklerini bilmelerini, neden böyle hissettiklerini anlamalarını ve duygularını hem kendileri hem de başkaları için faydalı olacak şekilde yönetebilme içsel özgürlüğüne sahip olmalarını isterler. Analitik psikoterapide, danışanları akıllarına gelen her şeyi, ne kadar nahoş, utanç verici ya da önemsiz görünse de, söylemeye davet ederiz. Bunu, insanların sosyal ortamlarda böyle konuşması gerektiği bir prototip olarak değil, terapinin, söze dökülebilen her şeyin anlayış geliştirme çalışmasının “malzemesi (material )” haline geldiği benzersiz bir ortam sağladığı için yaparız.

    Analistler hedonist değildir, ne de “her şeyi açıkça ifade etme” doktrinini benimserler. Örneğin, bir kişi cinsel duygularının farkında olduğunda, bu duyguları mastürbasyon, istekli bir partnerle seks ya da perhiz yoluyla yönetme seçeneğine sahiptir; bu seçeneklerin hiçbiri duyguların kendisini reddetmeyi gerektirmez. Burada kilit kavram seçimdir (choice). Benzer şekilde, bir kişi öfkelendiğinde, psikanalitik bakış açısına göre önemli olan, o anda öfkeyi dışa vurmak değil, bu duygunun farkına varmak ve enerjisini problem çözme sürecinde kullanmanın bir yolunu bulmaktır. (Bu durum, terapistin onları yoğun olumsuz duygularla temasa geçirerek bir canavar yarattığından endişe eden hastalara sık sık açıkça anlatılmalıdır.)

    Pennebaker’ın (1997) kapsamlı araştırmaları, duygulara açık oluşun fiziksel ve zihinsel iyi oluşla ilişkili olduğu fikrine sağlam ampirik destek sağlamaktadır. Nöropsikiyatri ve psikofizyoloji alanında yapılan çağdaş çalışmalar (örneğin, van der Kolk, 1994; LeDoux, 1995; Schore, 1997), insanların güçlü duygular yaşadıklarında beyinde neler olduğunu ve duygusal olarak bunalmış veya travmatize olmuş olmanın geçici ve kalıcı fiziksel etkilerinin neler olduğunu anlamamıza yönelik bir tablo çizmeye başlamıştır. Terapistler, her zaman entelektüel içgörü ile duygusal içgörü arasında bir ayrım yapmış ve deneyimlerinden, belirsiz bir bedensel his, yaklaşan bir korku duygusu ya da davranışsal bir zorlanma olarak kendini gösteren bir şeyi söze dökmenin, sorunun anlaşılması ve üstesinden gelinmesi için bir yol olduğunu bilmişlerdir. Şimdi elimizde bu sürecin, diğer şeylerin yanı sıra, amigdalada depolanan duygusal hafıza ile prefrontal kortekste depolanan deklaratif hafıza arasındaki farkları içerdiğine dair kanıtlar var. “Bunu ifade edecek kelimelere sahip olma” (Cardinal, 1983) süreci ve bunun somut avantajları, Freud’un başlangıçta umduğu ve öngördüğü gibi artık fiziksel olarak açıklanabilir hale gelmektedir (bkz. Share, 1994).

    Ego Gücü ve Benlik Bütünlüğü (Ego Strength and Self-Cohesion)

    20. yüzyılın ortalarında birçok psikanalistin (örneğin, Redlich, 1957; Jahoda, 1958) vurguladığı bir diğer ilgili alan, bir kişinin yaşamın zorluklarıyla gerçekçi ve uyum sağlayıcı bir şekilde başa çıkma kapasitesidir. Bir çocuğun birçok avantajlı görünüme rağmen, hafif bir stresli durumda tamamen çaresiz hale gelmesi, başka bir çocuğun ise çok daha dezavantajlı bir geçmişe sahip olmasına rağmen çoğumuzun altından kalkamayacağı koşullarla etkili bir şekilde başa çıkma yolları bulması her zaman zor anlaşılır bir durum olmuştur. Bir kişinin psikoterapiye başvurma nedenlerinden biri, yaşam zorlaştığında “dağılıp gitme” eğilimini değiştirme arzusudur. Zorluklara rağmen başa çıkma kapasitesini tanımlayan analitik terim, ego gücüdür (ego strength).

    Terim, elbette Freud’un ünlü (1923) zihinsel yaşamın üçlü yapısal tasvirinden türetilmiştir. İd (kelimenin tam anlamıyla “o (it)”), Freud’un Georg Groddeck’ten ödünç aldığı bir terimdir ve benliğin ilkel, mantık öncesi, irrasyonel ve talepleri olan kısmını ifade eder. İd tamamen bilinçdışıdır; ancak içeriği, hayaller ve rüyalar gibi “türevlerine (derivative)” dikkat ederek kısmen anlaşılabilir. Süperego (kelimenin tam anlamıyla “benin üzerinde (abovemyself)”, Freud’un çoğumuzun içinde bulunan ahlaki denetleyiciyi -vicdanı, öz-değerlendiriciyi- tanımlamak için kullandığı terimdi. Süperegonun kısmen bilinçli olduğu anlaşılmıştır, örneğin, bir kişinin bir cazibeye karşı koyduğu için kendini tebrik ettiği durumlarda olduğu gibi. Aynı zamanda kısmen bilinçdışıdır, örneğin, bir kişi farkında olmadığı suçluluk duygusu nedeniyle bir şekilde acı çektiğinde olduğu gibi. Freud’un ego terimini kullanımı (kelimenin tam anlamıyla “ben (I)”), genel olarak çoğu insanın “benlik (self)” dediği şeyle kabaca eş anlamlıydı. Ancak Freud, aynı zamanda egoyu, kısmen bilinçli (örneğin, sıradan problem çözme durumlarında) ve kısmen bilinçdışı (örneğin, insanların otomatik savunma mekanizmalarını kullanmasında) işlev gören bir dizi fonksiyon olarak ele alıyordu.

    Bu varsayımsal yapı, ego, teorik olarak id, süperego ve gerçekliğin talepleri arasında aracılık eder. Analitik terminolojide, birine güçlü bir ego atfetmek, onun sert gerçekleri inkâr etmediği veya çarpıtmadığı, ancak bu gerçekleri dikkate alarak başa çıkmanın yollarını bulduğu anlamına gelir. Bellak ve Small (1965), ego gücünün üç örtüşen yönünü tanımlamıştır: gerçekliğe uyum sağlama (adaptation to reality), gerçeklik testi (reality testing) ve gerçeklik duygusu (sense of reality). İyi bir ego gücüne sahip bir kişi, tanım gereği, ne aşırı veya mantıksız suçluluk duygularıyla felç olur ne de gelip geçici dürtülere kapılarak hareket eder. Psikanalitik eğilimli ampirik araştırmacılar, bu kavramı işlemselleştirmenin, incelemenin ve ego gücünü projektif testler aracılığıyla değerlendirmenin (bkz. Bellak, 1954) birçok yolunu geliştirmiştir. Ancak terapistler, bir danışanı değerlendirirken bu kavramı genellikle daha genel ve izlenimsel yollarla ele alırlar.

    Kohut, kendilik psikologları ve kişilerarası ilişkiler üzerine çalışan kuramcılar tarafından başlatılan psikanalitik metapsikolojinin yeniden düşünülmesi süreciyle birlikte, bu olgu hakkında konuşmak için kullandığımız dil değişime uğramıştır. Freud’un yapısal teorisinde egoyu somut bir içsel yapı olarak vurgulayan terminoloji, günümüzde birçok uygulayıcı için, kendilik ve onun sürekliliği ile istikrarına atıfta bulunan bir dil kadar anlamlı gelmemektedir. Bazı insanların baskı veya stres altında “dağıldığına” dair popüler gözlem, günümüz analistlerinin sıklıkla “benlik bütünlüğü eksikliği (lack of selfcohesion)” olarak adlandırdığı bir fenomene işaret eder. Başka bir deyişle, bazı insanlar strese, kim olduklarına dair duygularının tamamen dağılması ve parçalanması hissiyle tepki verir. Roger Brooke (1994), benlik bütünlüğünün ve onun yokluğunun belirtilerini, aldatıcı bir şekilde basit ama klinik açıdan vazgeçilmez terimlerle tanımlamıştır.

    İyi bir psikoterapinin temel, nonspesifik bir sonucu, artan ego gücü ve benlik bütünlüğüdür. Amaç, bir kişinin zorlu mücadelelerle, içsel bir parçalanma veya yok olma deneyimi yaşamadan yüzleşebilmesidir. Ayrıca, terapiden sonra bir kişinin büyüme adına geçici regresyon ve dengesizlik durumlarına tahammül edebilmesi, Epstein’ın (1998) isabetli ifadesiyle, “dağılmadan parçalanabilme” becerisi geliştirmiş olması umut edilir. Hastalarımdan biri, on beş yıl süren, ancak sürekli verimli geçen bir terapi sürecinde, hafif bir stres yaşadığında içine kapanıp paranoyak bir hezeyan durumuna girme eğiliminden, hayatın zorluklarıyla başa çıkma kapasitesine kavuştu. Bu süreçte, kocası sakatlandığında, geliri tehdit altında olduğunda ve kızı ölümcül bir hastalık tanısı aldığında bile olağanüstü bir beceriklilik ve dayanıklılık sergiledi. Terapinin başında sahip olduğu bazı savunmasızlıklar hala mevcut olsa da, artık bunlarla tamamen farklı bir şekilde başa çıkıyor; kendini koruyan, etkili stratejilerle güçlü yönlerini en üst düzeye çıkarıyor. Yakın zamanda, beni şaşırtan bir şekilde, komşularından biri bana terapiye başvurdu. Sebebi ise arkadaşının dayanıklılığına hayran kalması ve onun terapi geçmişini öğrendiğinde duyduğu şaşkınlıktı.

    Sevgi, İş ve Olgun Bağımlılık (Love, Work, and Mature Dependency)

    Freud (1933), psikoterapinin nihai hedefinin sevme ve çalışma kapasitesi olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte, Freud’un sevgiyle ilgili olarak özellikle heteroseksüel bağlanma, kıskançlığın kabul edilmesi ve bu duygudan vazgeçilmesi (kadınlarda erkeklerin prestijine ve gücüne duyulan haset (envy), erkeklerde ise kadınların pasiflik ve bağımlılık gösterme ayrıcalıklarına duyulan haset) arasındaki ilişkiye dolaylı bir vurgu yapması dışında çok az şey söylediğini görüyoruz. İlginç bir şekilde, 1906’da Carl Jung’a yazdığı bir mektupta (McGuire, 1974), psikanalizin esasen bir “sevgi yoluyla tedavi (cure through love )” olduğunu belirtmiştir; bu, görünüşe göre onun için apaçık bir gerçekti. Ancak, daha sonraki analistler sevgi konusunu büyük bir ayrıntıyla ele almışlardır (örneğin, Fromm, 1956; Bergmann, 1987; Benjamin, 1988; Person, 1988; Kernberg, 1995). Bu, şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü insanlar sıklıkla heteroseksüel, homoseksüel, biseksüel ya da aseksüel olsun, sevgi hayatlarını geliştirmek amacıyla tedaviye başvurmaktadırlar.

    Psikoterapi iyi ilerlediğinde, danışanlar yalnızca karmaşık içsel dünyalarını ve “gerçek” benliklerini değil, aynı zamanda başkalarının karmaşıklıklarını ve kusurlarını da daha kabul edici bir şekilde görmeye başlarlar. Arkadaşlarını, akrabalarını ve tanıdıklarını onların yaşam koşulları ve geçmişleri bağlamında değerlendirirler ve hayal kırıklıklarını daha az kişisel algılarlar. Kendilerini artık anladıkları ve kontrol edebildikleri şeyler için affettikçe, anlamadıkları ve kontrol edemedikleri şeyler için başkalarını da affederler. En karanlık sırlarını bir terapiste itiraf etmiş ve terapistin bundan şok olmadığını görmüş olduklarından, yakınlıktan ve bir başkası tarafından derinlemesine tanınmaktan daha az korkar hale gelirler. Düşmanca ve saldırgan yönlerini keşfetmiş olduklarından, bu yönlerin sevdikleri insanlara zarar vereceği korkusunu daha az hissederler. Terapistin kendilerine duyduğu şefkati içselleştirdikçe, bu şefkati başkalarına da yayarlar.

    Çalışabilme yeteneği, yaratıcılığını keşfetme, çaresizce yakınma yerine problem çözme yaklaşımını benimseme becerisi de iyi bir psikoterapi deneyiminin sonucunda ortaya çıkar. Martha Stark’ın (1994) terapide yas sürecine dair etkileyici açıklaması, “ısrarcı hak iddiasından” değiştirilemeyecek olanı olgun bir şekilde kabul etmeye (ve değiştirilebilecek olanı ele alabilme kapasitesine) doğru ilerlemeyi ele alır ve bu, tedavide tanıdık bir büyüme sürecinin en güncel tariflerinden biridir. Stark’ın açıkladığı gibi, terapinin ilk aşaması, danışanın psikolojik sorunlarının karmaşık bir kader ve özellikler zincirinin kazaları olduğunu, kişisel bir kusur veya başarısızlığı yansıtmadığını yavaş yavaş kabul etmesini içerir. İkinci aşama ise, bu durum doğru olsa bile, bu sorunları çözmekten kimsenin değil, yalnızca danışanın sorumlu olabileceğini acı verici bir şekilde anlamayı kapsar.

    Sanatla uğraşanlar ve herhangi bir yaratıcı rolde olan kişiler, psikoterapinin onları bu alandaki duygusal enerjilerinden mahrum bırakacağından (başlangıçta onları bu faaliyetlere yönelten nevrotik meseleleri çözerek) endişe ederler. Ancak, tedavi sonrasında genellikle yaratıcılıklarının daha az çatışmalı, daha disiplinli ve daha zengin hale geldiğini fark ederler. Gordon Allport’un (1961) sözleriyle, başarıları artık onları harekete geçiren çatışmalardan işlevsel olarak bağımsız hale gelmiştir; bu çatışmalar, yardım aradıkları noktada yalnızca önlerinde bir engel haline gelmiştir. Chessick (1983), terapinin başarılı olduğu durumlarda hem yaratım hem de yeniden yaratım sürecinde ortaya çıkan hazları vurgulayarak, Freud’un sevgi ve çalışma üzerine kurulu tedavi hedeflerinin “sevgi, çalışma ve eğlence (love, work, and play )” olarak revize edilmesi gerektiğini öne sürmüştür.

    Freud, en erken teorilerinde insan motivasyonunda cinselliğin merkezi bir rol oynadığını vurgulamıştır. Daha sonra, insan yıkıcılığının kanıtlarından (özellikle I. Dünya Savaşı sırasında) etkilenerek saldırganlığı eşit güce sahip bir birincil dürtü olarak kabul etmiştir. Doğası gereği bir düalist olan Freud, sonraki çalışmalarında insan davranışlarının çoğunu eros (eros) (yaşam içgüdüsü) ile saldırganlık ya da thanatos (thanatos) (ölüm içgüdüsü) arasındaki bir gerilim temelinde açıklamıştır. Bu paradigma içinde sevgi, cinsel dürtünün olumlu ve yaratıcı bir ifadesi, çalışma ise saldırgan dürtünün olumlu bir ifadesi olarak görülmüştür. Freud’un nesne ilişkileri hareketindeki halefleri, buna kritik bir üçüncü “içgüdü”yü (instinct) (eğer bu kadar karmaşık bir şeyi hala böyle adlandırabilirsek), yani bağımlılık (bağlanma) içgüdüsünü eklemişlerdir.

    Freud, insanları genellikle kendi içinde bütün, bireysel sistemler olarak ele almayı tercih etmiştir. Ancak teorik olarak Fairbairn’ın (1952) klasik Freudyen teoriye meydan okumasıyla -Fairbairn, bebeklerin dürtü tatminini değil, ilişkiyi aradığını öne sürmüştür- ve ampirik olarak Bowlby’nin (1969, 1973) bebeklerde bağlanma ve ayrılma üzerine yaptığı çalışmalarıyla birlikte, analistler insan bağlantılarının her yerde olduğunun, cinsel ve saldırgan doğamızın yalnızca hikayenin bir parçası olduğu bir kişilerarası sistem içinde yer aldığımızın giderek daha fazla farkına varmıştır. Son kuşak boyunca bağlanma üzerine devasa bir literatür ortaya çıkmıştır, çünkü araştırmacılar ve klinisyenler, insanların yaşam boyu çeşitli tutkularını ifade edecek nesnelere ve alanlara olan ihtiyaçlarının kanıtlarıyla tekrar tekrar karşılaşmaktadır. Kendilik psikologları arasında bununla ilgili bir vurgu da, insanların kendilerini yansıtan ve doğrulayan “kendiliknesnelerine (selfobject)” olan kalıcı ihtiyaçlarına ilişkindir.

    Tüm bunlar, etkili psikodinamik terapinin bir diğer sonucu olan, bebeksi bağımlılığın olgun yetişkin bağımlılığına dönüşümüyle ilgilidir. Batı’nın insan bağımsızlığına dair mitlerine rağmen, hepimiz yaşam boyunca hem duygusal hem de pratik anlamda birbirimize ihtiyaç duyarız. Psikoterapi, bağımlı insanları bağımsız hale getirmez; aksine, onların doğal bağımlılıklarını kendi çıkarlarına en uygun şekilde yönetebilmelerini sağlar. Aynı zamanda, karşı-bağımlı (counter dependent ) bireyleri başkalarına duydukları meşru ihtiyaçlarla yüzleştirir. Bebeklikteki bağlanma ile yetişkinlikteki bağlanma arasındaki temel farklar şunlardır: Yetişkinlerin aksine, çocuklar kime bağımlı olacaklarını seçemezler, genellikle yetersiz bakıcılardan ayrılamazlar ve bakıcılarının davranışlarını değiştirmeleri için yeterli güce sahip değildirler. Birçok yetişkin, yıkıcı ilişkiler içinde hapsolmuş bir çocuk gibi hissederek ve başkalarına olan ihtiyaçlarının tehlikeli bir şey olduğu sonucuna vararak terapiye gelir. İdeal olarak, terapi sırasında sorunlu olanın temel ihtiyaçları (basic need ) değil, bu ihtiyaçları yönetme şekilleri olduğunu fark ederler.

    Haz ve Huzur (Pleasure and Serenity)

    Psikodinamik terapinin nihai hedefleri arasında tartışmak istediğim son noktalar, belki de ifade edilmesi en zor olanlardır. Çoğumuz “mutluluk (happiness )” terimiyle neyin kastedildiğini bildiğimizi düşünsek de, onu arayışımızda sıklıkla kendimizi baltalarız. Bunun bir kısmı, bizim gibi ticari ve pazar odaklı bir kültürü saran mitlerden kaynaklanabilir. Bu tür bir kültürde, daha iyi bir vücut ve daha lüks sahipliklerin bizi umutsuzluktan kurtaracağına dair sürekli mesajlar duyarız. Bireyci ve rekabetçi bir kültürde, mutluluğun yalnızca istediğimiz şeylere sahip olduğumuzda ulaşılabilir olduğu vaadi her yerde karşımıza çıkar. Buna karşılık, birçok Batı dışı kültürde, egemen olan bilgelik, kişinin sahip olduğu şeyleri istemeyi öğrenmesine dayanır.

    Psikanalitik düşünce, bu duyarlılıkların merak uyandırıcı bir birleşimidir: Tam anlamıyla Batılı, pozitivist, bireyci ve (en azından başlangıçta) dürtü tatmini ve hayal kırıklığıyla ilgilidir. Ancak en başından beri “gerçeklik ilkesine” saygı, haz ertelenmesi ve “medenileşme” vurgusu vardır; bu süreçte kişi, özsaygısını daha geniş topluma yaptığı katkılara dayandırır ve anlık tatminlerden vazgeçerek daha derin, besleyici ve kalıcı haz türlerine yönelir. Messer ve Winokur’un (1980) vardığı sonuca göre, psikanalitik dünya görüşü, popüler anlamıyla değil, teknik anlamda trajik bir bakış açısına sahiptir, komik bir bakış açısına değil. Analistler, ne kadar derin çatışmalar içinde olduğumuzu, çocukça isteklerimizden vazgeçmek zorunda olduğumuzu ve uzlaşmalar yapmak zorunda olduğumuzu vurgularlar. İnsan psikolojisi ve psikanalitik tedaviye yönelik daha ilişkisel modellere genel bir yönelimle, bağlanma ve ayrılma, dürtü ve çatışmadan daha önemli kavramlar haline gelmiştir. Bu doğrultuda, odak noktası, çabalamanın yerine yas tutmaya kaymıştır.

    İyi bir dinamik formülasyon, bir kişinin mutluluğun nasıl elde edilebileceğini düşündüğünü aydınlatacak ve bu doğrultuda müdahale için ipuçları barındıracaktır. İnsanların patojenik inançları ve özsaygılarını destekleme biçimleri, genellikle gerçek haz ve huzur umutlarıyla keskin bir şekilde çelişir. Mümkün olmayan şeyler için yas tutmak, mümkün olanı takdir etmenin zeminini hazırlar. Psikoterapinin ilerleyen aşamalarında, danışanlar genellikle daha önce “neşeli” veya “iyi bir ruh halinde” olmanın ne demek olduğunu bildiklerini, ancak terapi süresince yavaşça gelişen genel huzur halinin hayal bile edemedikleri bir şey olduğunu ifade ederler. Tıpkı cinsel deneyimi olmayan biri için orgazmın akıl almaz olması ya da bir ebeveyn olmadan bir bebeğe sahip olmanın verdiği heyecanın tasavvur edilemez olması gibi, gerçek huzur da, geçici coşku patlamalarıyla yetinmiş bir kişi için duygusal olarak tahayyül edilemezdir.

    ARAŞTIRMA AMAÇLI DEĞİL TERAPÖTİK AMAÇLI VAKA FORMÜLASYONU

    Yukarıda belirtilen hedefler göz önünde bulundurulduğunda, bir terapistin dinamik bir formülasyon oluştururken yaptığı şeyin, DSM’ye uygun olarak yapılan teşhisin bir semptom eşleştirme egzersizinden çok farklı bir süreç olduğu açıkça görülmektedir. Başka bir yerde de belirttiğim gibi (McWilliams, 1998), terapistler ve araştırmacılar, tanı sürecine çok farklı duyarlılıklarla yaklaşırlar. Örneğin, terapistler işlerinde, yüz ifadeleri, beden dili, ses tonu, anlam yüklü sessizlikler, masum görünen sorular, gecikmeler, ödeme düzenleri, eylemler ve diğer sözel olmayan nüanslar gibi birçok iletişimin nasıl gerçekleştiğinden etkilenirler. Bu tür mesajları çözmek için disiplinli bir öznel yaklaşım gereklidir ve terapistler klinik sezgilerine güvenmeyi öğrenirler. DSM-III’ten (1980) itibaren DSM’lerin oluşturucuları, teşhis sürecini araştırmacıların psikopatolojiyi ölçmek için nesnel araçları paylaşabilmesi amacıyla öznellikten arındırmaya çalışmışlardır. Bu çabalar, teşhislerin güvenilirliğini artırmış olsa da, geçerliliğine katkı sağlamamıştır (Blatt & Levy, 1998; Vaillant & McCullough, 1998). Öznellik, belirli bir davranışın anlamını kavramak için kritik bir unsurdur.

    DSM-IV’ün Kişilik Bozuklukları bölümü, bu belgeyi destekleyenler tarafından bile problemli olarak kabul edilmektedir. Sıkça dile getirilen bir şikayet, bir kişinin resmi kategorilerden birinin kriterlerini karşıladığında, genellikle bir veya daha fazla diğer kategorinin kriterlerini de karşılamasıdır (Nathan, 1998). Başka bir deyişle, DSM’de davranışsal olarak tanımlanmış karakter patolojilerinin sınırlarını çizmek, karakter patolojisi türlerini yeterince ayırt etmeyi başaramamış, bu bir yana, herhangi birinin belirli “bozuk” kişiliğinin benzersizliğini yakalamaktan çok uzak kalmıştır. Zaten, DSM gibi bir nozolojinin [hastalıkları sınıflandırma bilimi] bunu yapmasını beklememeliyiz (bkz. Clark, Watson, & Reynolds, 1995). Dinamik bir formülasyon geliştirme sanatı (art), diğer sanatlar gibi, kesin kurallara dayalı bir süreç değildir.

    Ampirik ve pozitivist geleneğe bağlı araştırmacılar, açıklama için parsimoni (yalınlık) kriterini kullanırken, uygulayıcılar sık sık çoklu ve örtüşen nedenlere hayranlık duyarlar; Waelder’in (1960) “aşırı belirlenim” (overdetermination) olarak adlandırdığı bu kavram, birçok katkı faktörünü içerir (bkz. Wilson, 1995). Başka bir deyişle, bir araştırma projesinde, belirli bir neden-sonuç sürecini diğer olası açıklamalardan etkilenmeden ortaya koymak için değişkenleri izole etmeye çalışırsınız. Ancak, problemli bir davranışın anlamını anlamaya çalışırken, genellikle birçok katkı faktörü bulursunuz ve bunların hiçbiri tek başına semptomu yaratmaya yeterli değildir. Bir kişi için önemli ölçüde sorun haline gelen bir şey genellikle tek bir değişkenin sonucu değil, aşırı belirlenimlidir. Örneğin, obez bir hastam, başarılı bir şekilde diyet yapıp kilolarını kalıcı olarak verebilmek için kilo sorununun aşağıdaki tüm katkı faktörlerinin farkına varmak zorunda kaldı:

    • Fazla kiloya eğilimli olmasını ve bazı hipoglisemik eğilimleri içeren olası bir yapısal yatkınlık,
    • Yeme alışkanlıklarına aşırı odaklanan bir anne (bebekken katı bir beslenme programına başlatılması ve daha sonra tabağındaki her şeyi yemediğinde annesinin kırıldığını göstermesi),
    • Ailede yiyeceğin kaygı ve utancı dağıtmak için kullanılması (birinin morali bozuk olduğunda annenin cheesecake getirmesi),
    • Sevilen obez bir büyükanneyle özdeşleşme,
    • Çocuklukta maruz kaldığı cinsel istismar, suçlandığı ve kurban durumunun görmezden gelindiği bir olay (bu da görünüşüyle çekicilikten uzak olduğunu göstermek istemesine yol açtı),
    • Okuldan sonra eve gelip atıştırmalıklarla kendini teselli ederek üzüntü ve yalnızlığı yatıştırma alışkanlığı,
    • Kendini fiziksel görünüşten ziyade zekaya dayanan bir özgüvene sahip biri olarak tanımlama,
    • Babasının kanser nedeniyle zayıf düşerek ölmesine tanıklık etme; bu deneyim, bilinçdışı bir şekilde kilo kaybının ölüme yol açan bir süreç olduğuna dair bir inanç geliştirmesine neden olmuştu.

    Bu tür karmaşık ve çoklu katkı faktörleri, kişinin sorunlarının anlamını anlamanın ve onları çözmenin temelini oluşturur.

    Analitik terapide, hastaların değiştirmeye çalıştıkları kalıplar üzerinde kontrol kazanmalarını sağlayan şey, birçok farklı nedensellik zincirinin çözülmesidir. Bu nedenle, karmaşık bir insanı ve onun karmaşık sorunlarını anlamaya çalışırken, bir terapist danışanı dinlerken ve ona sorular sorarken, bir yandan da sessizce birkaç ilgili soruyu düşünmektedir. Bu kitabın geri kalanını, iyi bir dinamik formülasyon için en önemli olduğunu düşündüğüm bu sorular etrafında organize ettim. Bunlar kesinlikle tek başına yeterli değildir, ancak klinisyen bu soruların her biri hakkında bir şeyler biliyorsa, danışanın acısını kontrole (mastery) dönüştürmesine yardımcı olacak birçok önemli bilgiye sahip olacaktır. Bu sorular, kişinin psikolojisinin şu alanlarını içerir:

    1. Mizaç ve sabit özellikler (temperament and fixed attributes),
    2. Olgunlaşma temaları (maturational themes),
    3. Savunma kalıpları (defensive patterns),
    4. Merkezi duygulanımlar (central affects),
    5. Özdeşleşmeler (identifications),
    6. İlişkisel şemalar (relational schemas),
    7. Özsaygı düzenlemesi (self-esteem regulation),
    8. Patojenik inançlar (pathogenic beliefs).

    Bu obez hastayı anlamak için, onunla birlikte şu noktaları keşfetmek önemliydi:

    1. Fizyolojik eğilimlerine karşı koymak için özel stratejiler geliştirmesi ve hipoglisemisine uyum sağlamak amacıyla yemek düzenini değiştirmesi gerektiği,
    2. Gelişiminin en erken evresinde, tüm yemeğini hemen yemesi gerektiğini (çünkü sonraki dört saat boyunca yiyecek bulunamayacağını) öğrendiği ve ilerleyen dönemlerde yemeklerini bitirmemesinin annesini inciteceği inancını geliştirdiği,
    3. Yemeğin yerine, kaygıyı yönetmek için başka yollar geliştirmesi gerektiği,
    4. Mutsuz ve yalnız hissettiğinde kendini sıcak bir banyo yaparak, bir arkadaşını arayarak ya da alışverişe çıkarak rahatlatabileceği ve nihayetinde, hayatındaki birçok talihsiz yön için yas tutarak kronik üzüntüsünden kurtulabileceği,
    5. Büyükannesinin olumlu özelliklerini, onun obezitesi ile sihirli bir şekilde kazanabileceğine (ve tersine, annesinin olumsuz özelliklerinden, annesi gibi zayıf olmaktan kaçınarak kurtulabileceğine) inandığı,
    6. Hâlâ, diğer insanları potansiyel tacizciler ve suçlayıcılar olarak gördüğü travma sonrası bir zihinsel durumda yaşadığı,
    7. Ergenlik döneminde kırılgan bir özsaygıyı desteklemek için geliştirdiği değerler sisteminin, artık normal bir düzeydeki fiziksel görünüş beğenisinden keyif almasını ve bundan fayda sağlamasını engellediği,
    8. Birkaç kilo verdiğinde, bilinçdışı bir şekilde, babası gibi öleceği korkusuna kapıldığı.

    Bu noktaların farkına varmak, danışanın hem sorunlarının kökenlerini anlaması hem de bu sorunların üstesinden gelmek için gerekli adımları atması için temel oluşturdu.

    Vurgulamak isterim ki, bu belirleyicilerin ve onların terapötik sonuçlarının bu kadar net bir şekilde anlaşılması ancak geriye dönük olarak mümkündür. Bu kadının psikolojisinin bazı özellikleri, benim ilk hipotezlerim arasındayken, diğerleri terapi sürecinde hem onun hem de benim için sürpriz olarak ortaya çıktı. Genelde, bir terapistin, bir danışanın yaşadığı sıkıntıların kaynaklarına dair birkaç birbiriyle bağlantılı fikri vardır ve bu alanları araştırırken birçok başka alanın da ortaya çıktığını görür. Dinamik bir formülasyon, birinin bireyselliğini anlamaya yönelik yalnızca en kaba taslak bir haritadır, ancak iki tarafın da kaybolabileceği bir alana birini davet etmeden önce bir tür haritaya sahip olmak esastır.

    ÖZET

    Psikodinamik vaka formülasyonu, bir kişiyi anlamayı ve bu anlayışın tedavinin yönü ve tonunu belirlemesini amaçlar. Bu süreç, gözlemlenebilir davranışların semptom listeleriyle eşleştirilmesiyle yapılan tanı koymaktan daha çıkarımsal, öznel ve sanatsal bir süreçtir. Psikoterapiyi yalnızca semptomların giderilmesini değil, aynı zamanda içgörünün, irade duygusunun, kimliğin, özsaygının, duygu yönetiminin, ego gücünün ve benlik bütünlüğünün geliştirilmesini, sevme, çalışma ve eğlenme kapasitesini ve genel bir iyi oluş hissini içeren bir süreç olarak ele alır. Bir görüşmecinin, bir kişinin kişiliği ve psikopatolojisi hakkında iyi bir geçici formülasyon oluşturabileceğini savundum. Bunun için şu alanlara dikkat edilmesi gerekir:

    1. Mizaç ve sabit özellikler,
    2. Olgunlaşma temaları,
    3. Savunma kalıpları,
    4. Merkezi duygular,
    5. Özdeşleşmeler,
    6. İlişkisel şemalar,
    7. Özsaygı düzenlemesi,
    8. Patojenik inançlar.

    Bu yaklaşım, terapistin danışanla çalışırken daha derin ve etkili bir anlayış geliştirmesine yardımcı olur.

  • Psikodinamik terapi (dinamik psikoterapi) nedir?

    Psikodinamik terapinin ne olduğunu ele almadan önce bir şeyi hatırlatmakta fayda görüyorum. Psikoterapi literatüründe, genel olarak, şu kavramlar aynı anlamda, birbirinin yerine kullanılabilir: psikodinamik psikoterapi, psikodinamik terapi; dinamik psikoterapi, dinamik terapi; psikanalitik psikoterapi, psikanalitik terapi; analitik psikoterapi, analitik terapi. Ben de bu yazıda, bağlamına uygun olarak, bu kavramlardan herhangi birini kullanacağım.

    Psikodinamik psikoterapi üzerine düşünmek, yazmak çok da kolay değildir. Bunun bir nedenini Sarah Fels Ulsher’in Thomas H. Ogden’den yaptığı bir alıntıyla anlayabiliyoruz:

    Ogden’in psikanaliz hakkında söyledikleri, yeterince derine inildiğinde psikanalitik psikoterapiye de uygulanabilir: “Psikanaliz yaşanmış bir duygusal deneyimdir. Bu haliyle tercüme edilemez, kaydedilemez, açıklanamaz, anlaşılamaz veya kelimelerle anlatılamaz. O, neyse odur” (s.857).

    Introduction to Psychodynamic Psychotherapy Technique

    Psikodinamik psikoterapi kavramını bir çatı/şemsiye kavram olarak düşünebiliriz. Peki bu çatının altına hangi yaklaşımlar girebilir? Soruyu şöyle de sorabiliriz: Bir psikoterapi modelini psikodinamik yapan nedir, ne olabilir?

    Bu sorunun cevabının ararken, Deborah L. Cabaniss‘in yaklaşımını gayet sade ve yol gösterici buluyorum. Cabaniss şöyle diyor:

    Böylece, bu kılavuzun [kitabın] temelini oluşturan iki tanıma ulaşıyoruz:

    1. Psikodinamik referans çerçevesi (psychodynamic frame of reference), bilinçdışı zihinsel aktivitenin bilinçli düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkilediğini varsayan bir çerçevedir.
    2. Psikodinamik psikoterapi (psychodynamic psychotherapy), psikodinamik referans çerçevesine dayalı herhangi bir terapidir.
    Psychodynamic Psychotherapy: A Clinical Manuel

    Cabaniss’in söz konusu sadeleştirmesinden hareketle şunu söylebiliriz: Bir psikoterapi modeli psikodinamik referans çerçevesine yaslanıyorsa, başkaca söylersek, “bilinçdışı” kavramı ile çalışıyorsa, psikodinamik psikoterapi olarak isimlendirilebilir. (Psikodinamik referans çerçevesi hakkında biraz daha ayrıntı için şuraya bakabilirsiniz.)

    Cabaniss’in kullandığı, rehberlik edici başka bir kavram ise “terapötik eylem teorisi”dir (theory of therapeutic action). Terapötik eylem teorisini “bir psikoterapi yaklaşımının nasıl çalıştığını açıklamaya çalışan bir teori” olarak düşünebiliriz. Ona göre psikodinamik psikoterapinin terapötik eylem teorilerini üç başlık altında ele alabiliriz; yani psikodinamik psikoterapide danışanlarımız temelde şu üç yolla yardımcı oluruz:

    1. Bilinçdışı olanı bilinçli hale getirmek
    2. Zayıflamış ego işlevlerini desteklemek
    3. Gelişimi yeniden etkinleştirmek
  • Psikodinamik psikoterapi nasıl öğrenilebilir?

    Psikoterapi alanında yaşadığım -ve gördüğüm- sorunlardan biri, Türkiye’deki üniversitelerin psikoterapi eğitimi konusundaki eksikliğidir -tabii ki istisnalar hariç. Katıldığım eğitimlerde kendimi ve öğrenci arkadaşlarımı gözlemledim. Bugüne kadar pek çok lisans ve yüksek lisans öğrencisi ve mezunuyla tanıştım, özel olarak bu konuları konuştum. Yaklaşık bir buçuk yıl önce Psikodinamik Psikoterapi Topluluğu‘nu kurdum; orada pek çok istekli, meraklı psikoterapistle birlikte çalışma şansım oldu. Tüm bunlar -ve daha fazlası- ilk cümleme referans oluyor.

    Bu yazıda, genel olarak psikoterapiyi, özel olarak da psikodinamik psikoterapiyi öğrenmek isteyenler için bazı önerilerde bulunacağım. Yazının aynı zamanda, zaman zaman konuyla ilgili bana soru yönelten arkadaşlarım için bir kılavuz olmasını umuyorum.

    Psikodinamik terapiyi -veya herhangi bir psikoterapi modelini- öğrenmek için yapılabilecekleri şöyle maddeleyebilirim:

    • psikodinamik psikoterapi eğitimi almak,
    • literatürü okumak,
    • psikoterapi sürecinden geçmek,
    • süpervizyon almak,
    • mesleki topluluklara katılmak,
    • mesleki etkinliklere katılmak,
    • blog tutmak.

    Şimdi bu maddeleri biraz açmaya çalışacağım ama söylenebileceklerin az bir kısmını burada söylemiş olacağım. Her bir madde üzerinde çok daha uzun ve ayrıntılı durulabileceğini düşünüyorum. Bu yazının spesifik katkısının son maddede olacağını söyleyeyim ki yazıyı sonuna kadar okumama ihtimali olanların da dikkatini çekmiş olayım.

    Psikodinamik psikoterapi eğitimi almak

    Bu konuda bazıları daha şanslı. Bazı üniversitelerin ilgili lisans ve yüksek lisans programları psikodinamik/psikanalitik yönelimli oluyor. Bu durumda, öğrenciler lisans ve/veya yüksek lisans öğrenimi boyunca psikodinamik terapinin teorik boyutuna dair pek çok şeyi öğrenmiş oluyorlar.

    Psikodinamik terapi ile üniversitede tanış(a)mayan veya onun hakkında üniversitede çok az şey öğrenebilmiş olanlar için ise işler daha zor tabii ki. Bu durumda alternatif psikodinamik terapi eğitimleri söz konusu oluyor.

    Türkiye’de irili ufaklı pek çok psikodinamik terapi eğitimine ulaşılabilir. Psikoterapi Enstitüsü, Doğan Şahin, Suzan Uğur Girginer, Hakan Kızıltan, Cem Kaptanoğlu, Anjelika Şimşek gibi bazı kurumlardan ve kişilerden eğitim alma şansınız var.

    Türkiye’deki psikodinamik terapi eğitimlerinde bir standart yok. Eğitim süresi, içeriği, ücreti vb. açısından ciddi farklılıklar söz konusu. Bunu iyi veya kötü bir şey olarak değil durum tespiti olarak söylüyorum. Bazı eğitimler yıllarca sürerken bazıları çok daha kısa sürüyor. Bazıları spesifik olarak belirli bir kuramcıyı referans alırken bazıları bütüncül bir yaklaşım sergiliyor. Bazıları ekonomik olarak kolay ulaşılabilirken bazıları için ciddi bir ücreti gözden çıkarmak gerekiyor. Nihayetinde, işin doğası gereği, psikodinamik terapiyi öğrenmek için bir eğitimi veya bazı eğitimleri tamamlamanız gerekiyor.

    Literatürü okumak

    Okumak, psikoterapi öğreniminin olmazsa olmazların biridir ve üzerinde ayrıntılı durulması gerekiyor. Umarım bunun için ayrı bir yazı yazabilirim ancak şimdilik bazı noktaların altını çizmekle yetineceğim.

    Belli bir psikoterapi modelini öğrenmek için literatürü okurken odaklanmak gerekiyor bence. Belli bir süre, enerjinizin önemli bir kısmını konuyla ilgili okumalarınıza harcayabilirsiniz. Odaklanmadığınızda dağılabilirsiniz, dolayısıyla da anlamanız, kavramanız zorlaşabilir. Söz gelimi, psikodinamik terapi eğitimi sürecinde, Modern Psikoloji Tarihi gibi kitaplar önceliğiniz olmayabilir.

    Okumak için bir sistematiğe ihtiyacınız olabilir. Okuduklarınız söz konusu sistematik bağlamında daha anlamlı hale gelebilir. Söz gelimi, “Ben şu anda, kişilik örgütlenme düzeyinin parametrelerinden biri olan gerçekliği değerlendirme yetisi üzerine okuyorum.” dediğinizde okuduklarınızı belirli bir bağlama yerleştirmiş olursunuz. Ben, Çağdaş Psikodinamik Psikoterapi Eğitimi‘nin müfredatını düzenlerken -müfredatı geliştirmeye devam ediyorum- söz konusu sistematiği de oluşturmaya çalıştım.

    101 düzeyinde, yüzeysel okumaların derinlemesine okumalardan önce gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Psikodinamik psikoterapi sürecine dair genel bir okumadan sonra spesifik okumalara geçilmesini daha doğru buluyorum. Yani önce Psikodinamik Psikoterapi, Uzun Süreli Psikodinamik Psikoterapi, Psikodinamik Formülasyon, Psikodinamik Terapi Teknikleri, Psikodinamik Terapi Tekniklerine Giriş gibi kitapları okuduktan sonra Rüyaların Yorumu, Haset ve Şükran gibi kitaplara geçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Kendi terapi sürecinden geçmek

    Kendi psikoterapi sürecinden geçmek bazı psikoterapi eğitimlerinin şartlarından biridir. Bazı terapi eğitimleri için şart koşulmasa da, yaygın bir kanaat olarak, psikoterapiyi öğrenmek kişisel psikoterapiden geçer. Irvin D. Yalom‘un Bağışlanan Terapi‘deki şu sözü meseleyi gayet iyi özetliyor: Bir psikoterapi yaklaşımını öğrenmek için hasta olarak o terapiye girmekten daha iyi bir yol olduğuna inanmıyorum.

    Süpervizyon almak

    Süpervizyon “mesleğin daha kıdemli bir üyesi tarafından kıdemce aşağıda olan ve genellikle aynı uzmanlık alanındaki (istisnalar olabilir) bir meslektaşa ya da meslektaşlara sunulan müdahale” olarak tanımlanabilir.

    Süpervizyonu, sizden daha deneyimli, öğretmen olarak gördüğünüz bir uygulayıcıdan alabileceğiniz gibi (bireysel süpervizyon) sizinle aynı seviyedeki meslektaşlarınızdan (akran süpervizyonu, intervizyon) da alabilirsiniz. (Süpervizyon hakkında ayrıntılı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.)

    Mesleki topluluklara katılmak

    Türkiye’de psikoterapi alanı mesleki topluluklar açısından çok zengin midir, emin değilim. Kendi adıma, bu alanda bir eksiklik sezdiğim için Psikodinamik Psikoterapi Topluluğu‘nu kurdum. Ben psikodinamik psikoterapi odaklı başka bir topluluk bilmiyorum. Şayet siz biliyorsanız, yazının yorum kısmından benimle paylaşırsanız sevinirim.

    Mesleki etkinliklere katılmak

    Seminer, konferans, panel, kitap okuma etkinliği gibi, psikodinamik psikoterapi etkinliklerine katılmak da sizi geliştirebilir. Hatta kitap okuma etkinliği gibi bazı etkinlikleri siz de düzenleyebilirsiniz.

    Blog yazmak

    Okumakta olduğunuz yazıyı, esas olarak, psikodinamik psikoterapiyi öğrenme sürecinde blog yazmanın önemine dikkatinizi çekmek için yazdığımı söyleyebilirim. Ben bu yöntemi, daha önce şema terapiyi öğrenme sürecimde kullanmıştım ve benim için son derece faydalı olmuştu. Çeşitli gerekçelerle, psikodinamik terapiyi öğrenme sürecimde aynı şeyi yapamadım -blog şu anki haliyle beni tatmin etmiyor.

    Blog hakkında bilgi sahibi değilseniz şuraya bakabilirsiniz. Bir blog açmak için, benim de kendisinden destek aldığım ve gönül rahatlığıyla pek çok arkadaşıma önerdiğim ksajans.com‘dan yardım talep edebilirsiniz. Şirketin sahibi Kerem Bey’e benden bahsederseniz size ciddi bir indirim sağlayabilir. Belirtmem gerekir mi bilmiyorum ama bu bir iş birliği paylaşımı değildir. Daha önce yazdığım şu yazı da ilginizi çekebilir.

    Tekrar konumuza dönersek, size şunu öneriyorum: Psikodinamik terapiyi öğrenme sürecinizde blog yazın. Bunu nasıl yapacağınız üzerinde biraz duralım.

    Önce, adimsoyadim.com gibi bir domain (web sitenizin internet dünyasındaki adı ve adresi), sonra, o domain üzerine bir web sitesi kurmak için hosting (web sayfanıza ait tüm dosyaları, bir bilgisayarda saklama ve erişime açık tutma hizmeti) satın almalısınız. Dediğim gibi, bu süreç gözünüzü korkutmasın, bahsettiğim şirket aracılığıyla kolayca blogunuzu açabilirsiniz. Artık adimsoyadim.com gibi blogunuz olduğunu düşünelim.

    En iyi öğrenme yöntemlerinden biri anlatmak, anlatmanın yollarından biri de yazmaktır. Psikodinamik terapiyi öğrenme sürecinde karşılaştığınız tüm kavramlarla ilgili bir içerik yazabilirsiniz. Örnek olarak şu başlıkları listeleyebilirim:

    • Psikodinamik terapi nedir?
    • Psikodinamik terapinin amaçları nelerdir?
    • Kişilik örgütlenme düzeyleri nelerdir?
    • İlkel savunma mekanizmaları nelerdir?
    • Psikodinamik vaka formülasyonunda nelere dikket eilmelidir?
    • Çatışma nedir, çatışma çeşitleri nelerdir?
    • İç dünya ile dış gerçeklik arasındaki lişkinin ruh sağlığı açısından önemi nedir?
    • Narsisistik kişilik hangi savunma mekanizmlarını yoğun olarak kullanır?

    Blog yazmayı daha etkili kılmanın bir yolu olarak şunu öneriyorum: Yazılarınızı tamamlanmış yazılar olarak değil “yazılmakta olan” yazılar olarak düşünün. Ne demek istediğimi biraz daha açayım.

    Diyelim ki “Savunma mekanizması nedir?” başlıklı bir yazı yazıyorsunuz. Yazıyı bir seferde yazıp bitirmek yerine sürekli geliştirebilirsiniz. İlk seferinde, okuduğunuz iki kaynağı referans alarak 400 kelimelik bir yazı yazarsınız. Daha sonra, okumalarınız esnasında, savunma mekanizması ile ilgili karşılaştığınız her yeni biligiyle yazınızı ve referanslarınızı zenginleştirebilirsiniz. Bunu aynı süreçte pek çok kavram (yazı başlığı) için yapabilirsiniz. Bu şekilde, belli bir sürenin -belki eğitimin- sonunda elinizin altında, dönüp göz atabileceğiniz ciddi bir kaynağınız olur.

    Yazıyla ilgili düşüncelerinizi yorum ksımından benimle paylaşırsanız memnun olurum.

  • Borderline-düzensiz kişilik sendromu nedir?

    Okuyacağınız metin, Jonathan Shedler tarafından yazıldı. (Personality Disorders. Oxford: Oxford University Press. Shedler, J. (2021). The personality syndromes. In R. Feinstein (Ed.), Personality Disorders. Oxford: Oxford University Press.)

    “Borderline (borderline)” terimi, psikiyatrik sınıflandırmanın esas olarak gerçeklik testinin sağlam ya da bozulmuş olmasına bağlı olarak nörotik ve psikotik bozukluklar arasında ayrım yaptığı bir döneme kadar uzanmaktadır. Zamanla, klinik yazarlar, ne nörotik ne de psikotik gibi görünen, “sınırda” olan hastaları tanımlamaya başlamıştır. Tanısal yapı zamanla evrilmiş olsa da “borderline” terimi varlığını sürdürmektedir. Tireli “borderline-düzensiz” terimi ise tanıdık ifadeyi korurken, bu kişilik sendromunun ayırt edici özelliği olan duygusal düzensizliğe vurgu yapmaktadır.

    Borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, “istikrarlı bir şekilde istikrarsız” olarak tanımlanmıştır. Duygusal yaşam, benlik kavramı ve ilişkilerde bir istikrarsızlık örüntüsü görülür. Temel özellikler şunları içerir: duygu düzenlemede bozukluk (affekt düzensizliği), bölme (splitting), kimlik dağılması (identity diffusion), yansıtma (projection), yansıtmalı özdeşleşim (projective identification) ve güvensiz bağlanma.

    Borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, duygularını düzenlemede zorluk yaşarlar. Duyguları hızla ve öngörülemez bir şekilde değişebilir, kontrolden çıkarak çaresizlik, anksiyete, huzursuzluk ve öfke gibi uç noktalara varabilir. Derin bir depresyon dönemine girdiklerinde, umut ışığından tamamen kopabilirler. Genellikle yoğun bir öfke hissi taşırlar ve nefret dolu, öfke yüklü patlamalarla ilişkilerini yok etme eğilimindedirler. Dürtü kontrolündeki yetersizlik sürekli bir sorundur ve düşünülmeden yapılan eylemlere ve kendine zarar verici davranışlara yol açar.

    Bölme, olumlu ve olumsuz algıları, duyguları ve deneyimleri birbirinden ayrıştırma anlamına gelir. Bu durum, bireyin hem kendisini hem de başkalarını tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak deneyimlemesine neden olur. (Diyalektik davranış terapisindeki “ikili düşünce” terimi de bu olguyu ifade eder.) Bölme, kişinin hangi “bölmeyi” deneyimlediğine bağlı olarak, kendisi ve başkaları hakkında aşırı ve hızlı değişen görüşler ortaya çıkarır. Sıkıntı içindeyken, borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, diğer insanları karmaşık, üç boyutlu bireyler olarak görme kapasitesini kaybederler. Bunun yerine, bu kişiler birer kahraman, kurtarıcı, kurban, kötü karakter ya da istismarcı gibi tek boyutlu rollere indirgenir.

    Kişi, bazı insanları tamamen iyi (“iyi nesneler”) ve diğerlerini tamamen kötü (“kötü nesneler”) olarak görebilir veya aynı kişi hakkındaki deneyimleri çelişkili uçlar arasında gidip gelebilir. Bu durum, dengesiz ve kaotik ilişkilere yol açar. Örneğin, borderline-düzensiz kişiliğe sahip bir birey, terapisti bir kurtarıcı olarak görebilir; ancak terapistin kendisini hayal kırıklığına uğrattığı bir durumda, onu “kötü bir kişi” olarak algılayıp, duyarsızlık ya da yetersizlikle suçlayarak saldırabilir. Bu idealizasyon ve değersizleştirme arasında gerçekleşen ani geçişler genellikle algılanan eleştiri ya da reddedilme ile tetiklenir.

    Bölme, aynı zamanda bireyin kendilik deneyimlerini çelişkili ve ayrıştırılmış bir şekilde yaşaması anlamına gelir. Kişi, kendisini bazen iyi bir insan olarak, bazen de özünde kötü ve çürümüş biri olarak deneyimleyebilir. Benlik kavramı, bireyin hangi çelişkili kendilik temsili ile ilişki kurduğuna bağlı olarak değişir. Farklı kendilik temsilleri arasında gerçekleşen geçişler, duygusal durumun da değişmesine neden olur ve bireyi sürekli bir duygusal dalgalanma içinde tutar. Bu nedenle, duygu düzenlemede bozukluk (affekt düzensizliği) ile bölme birbiriyle yakından ilişkilidir.

    Çeşitli kendilik temsilleri tutarlı bir bütünlük içinde birleştirilemediği için, borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, tutarlı ve istikrarlı bir benlik duygusunu sürdürmekte zorlanırlar (kimlik dağılması (identity diffusion)). Tutumları, değerleri ve kendilik kavramları istikrarsızdır ve kolayca değişebilir. Bu değişimler ilişkiler, durumlar veya duygusal durumlarla birlikte şekillenebilir. Kişi, farklı zamanlarda oldukça farklı şekillerde kendini ortaya koyabilir ve bu durum genellikle klinisyenleri şaşırtır. İyi hissettiklerinde, yakın zamanda intihara meyilli olduklarına dair kaygısız bir tavır sergileyebilirler. Depresif hissettiklerinde ise, kendilerinde daha önce olumlu bir şekilde deneyimledikleri herhangi bir yönle bağ kuramayabilirler.

    Yansıtmanın (projection) ilkel biçimleri, borderline-düzensiz kişiliğin ayırt edici özelliklerinden biridir. Bölünmüş ve reddedilmiş kendilik ve başkaları temsilleri ile bunlara eşlik eden duygular, tamamen ve kesin bir inançla diğer insanlara yansıtılır. Bu yansıtmalarda genellikle öfke, kin, nefret, kıskançlık ve tiksinti gibi yoğun olumsuz duygular bulunur. Kişi, bu yansıtmayı algı değil, gerçeklik olarak görür. Bu durum, diğer insanlar için, klinisyenler de dahil olmak üzere, kafa karıştırıcı ve rahatsız edici olabilir; çünkü sürekli olarak olmadıkları biri olarak görülmekte ve buna uygun şekilde muamele edilmektedirler.

    Yansıtmalı özdeşleşme (projective identification), yansıtma savunmasını bir adım öteye taşır. Kişi, reddettiği kendilik parçalarını yansıtmanın yanı sıra, yansıttığı duyguları karşısındaki kişide güçlü bir şekilde uyandırmaya ve hissettirmeye çalışır, böylece diğer kişi yansıtmayı doğrulayan şekilde hissetmeye ve davranmaya başlar. Borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, bunu bilinçli yapmasalar da bu süreci ustaca gerçekleştirebilirler. Klinisyenler, kendi düşüncelerini düşünemez ya da kendi duygularını hissedemez hale geldiklerini, zihinlerinin yabancı bir şey tarafından adeta sömürgeleştirildiğini tarif ederler. Yansıtmalı özdeşimlerin etkisi altındayken, klinisyenler kendilerini hastalarına karşı yoğun bir nefretle dolmuş veya profesyonel sınırları aşarak onları kurtarmaya yönelmiş bulabilirler.

    Yansıtmalı özdeşimde hastadan klinisyene gerçekleşen duygu ve düşünce aktarımı gizemli ya da mistik bir süreç değildir. Hastanın gözlemlenebilir davranışları, klinisyeni kendisine atfedilen role çeker, iter, teşvik eder veya zorlar. Ancak bu süreç gerçekleşirken klinisyen genellikle bunun farkında olmayabilir. Genelde karşı aktarım (countertransference) önce gelir ve bu sürecin anlaşılması sonradan ortaya çıkar.

    İstismar geçmişi olan borderline-düzensiz hastalar, istismarcı, kurban ve kurtarıcı rollerinin değişerek oynandığı senaryolar sergilemeye yatkındır. Yansıtma ve yansıtmalı özdeşim süreçleri aracılığıyla, klinisyen ve hasta bu üç rolden herhangi birini üstlenebilir. Yaygın bir senaryo, hastanın kurban, klinisyenin ise kurtarıcı rolünde olmasıyla başlar. Hastanın ihtiyaçları ve talepleri arttıkça, klinisyen kendisini fazla zorlar ve sonunda hasta tarafından eziyet edilen ve mağdur edilen bir kişi gibi hisseder (örneğin, geç saatlerde telefon görüşmelerine cevap verme, seansların süresini aşmasına izin verme, ücret talep etmeme). Bu noktada, klinisyen sınırları yeniden tesis etmeye çalışırken kontrol edici ve cezalandırıcı bir tutum benimseyebilir ve böylece istismarcı rolüne geçebilir. İdeal olarak, klinisyen ve hasta, hastanın kendilik ve başkaları deneyimindeki bu değişimlerini ve bu rol ilişkilerinin terapi ilişkisinde nasıl yeniden yaratıldığını inceleyebilir. Bu şekilde, bu dinamiklerin sadece yeni bir kişiyle yeniden sahnelenmesi yerine, anlamlandırılması ve işlenmesi sağlanabilir.

    Borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, güvensiz veya düzensiz bağlanma stillerine sahiptir ve reddedilmeye karşı aşırı duyarlıdırlar. İhtiyaçları yoğun ve bağımlıdır; hızla ve derin bir şekilde bağlanırlar, ancak aynı zamanda reddedilme ve terk edilme beklentisi taşırlar. Bakım görme konusunda çaresizce bir istek duyarlar, ancak “ilgi göstermek” kavramları, hiç kimsenin sağlayamayacağı kadar gerçekçi olmayan bir seviyede erişilebilirlik ve uyum gerektirir. Diğer kişi kaçınılmaz olarak bu beklentileri karşılayamadığında, hasta öfkeye kapılır ve saldırgan davranışlar sergiler. Bu dinamik, şu özlü kitap başlığıyla özetlenmiştir: I Hate You—Don’t Leave Me (Senden Nefret Ediyorum—Beni Terk Etme).

    Borderline-düzensiz kişilik için çeşitli terapi modelleri geliştirilmiş ve diğer bölümlerde detaylı olarak açıklanmıştır. Bu hastalarla çalışmak hızlı, yoğun, kaotik ve kafa karıştırıcı olabilir. Bir süpervizör, bu deneyimi, “bir çamaşır kurutucunun içinde savunmasızca yuvarlanmaya” benzetmiş, neyin geleceğini veya nereden geleceğini tahmin etmenin imkansız olduğunu ifade etmiştir. Tedavinin erken aşamalarında klinisyenin rolü, sadece karmaşayı kabul etmek ve tolere etmek, hasta ile etkileşimde kalmak ve tedavi çerçevesini korumak olabilir. Açık bir teorik model, klinisyene yön sağlar ve onun kaygılarını kontrol altında tutmasına yardımcı olur.

    Tüm terapi modelleri, sınır konularına dikkat edilmesini, terapi ilişkisi içinde neler olduğunun farkında olunmasını ve terapiye ve terapi ilişkisine potansiyel olarak zarar verebilecek davranışların aktif bir şekilde yönetilmesini vurgular. Borderline-düzensiz kişiliğe sahip hastalar krizlere yatkın olduklarından, terapi, temel psikolojik meseleler üzerinde çalışmaktan çok kriz yönetimine odaklanırsa kolayca raydan çıkabilir. Borderline-düzensiz kişilik için geliştirilen terapi modelleri, terapistlerin yoğun karşı aktarımı yönetmelerine yardımcı olmak için düzenli süpervizyon ve destek mekanizmalarını içerir. Bu destek, terapi sürecinin yapısını korumak ve klinisyenin rolünü sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için kritik öneme sahiptir.

    Borderline-düzensiz kişilik, kendi başına bir kişilik sendromu olarak (eğer başka bir kişilik sendromu belirgin değilse) ya da diğer herhangi bir kişilik sendromuyla ilişkili bir kişilik organizasyon seviyesi olarak değerlendirilebilir. Örneğin, narsisistik kişilik ve borderline-düzensiz kişilik tanımlarına uyan bir hasta, “borderline düzeyde organize olmuş narsisistik kişilik” olarak tanımlanabilir. Benzer şekilde, paranoyak kişilik ve borderline-düzensiz kişilik tanımlarına uyan bir hasta, “borderline düzeyde organize olmuş paranoyak kişilik” olarak nitelendirilebilir. Bu organizasyon çerçevesi, tanısal formülasyonlara önemli bir netlik kazandırır. Borderline-düzensiz kişilik prototipi için Kutu 1.10 bölümüne bakınız.

    Kutu 1.10 Borderline-Düzensiz Kişilik Prototipi
    Özet Tanım: Borderline-düzensiz kişiliğe sahip bireyler, duygularını düzenleme becerisinde bozulma yaşar, kendiliğe ve ötekilere dair algıları dengesizdir ve bu durum yoğun ve kaotik ilişkilere yol açar. Ayrıca, dürtüsel davranışlara, özellikle kendine zarar verme dürtülerine yatkındırlar.
    Bu prototipe uyan bireyler, duygularının hızla değişebildiği ve kontrolden çıkabildiği bir yapıya sahiptir, bu da derin üzüntü, anksiyete ve öfke gibi uç noktalara yol açar. Sorunları genellikle felaketleştirirler, yani bu problemleri çözülemez veya yıkıcı olarak algılarlar ve başka birinin desteği olmadan kendilerini yatıştırmakta veya teselli etmekte zorlanırlar. Güçlü duygular tetiklendiğinde, genellikle rasyonelliklerini kaybederler ve olağan işlevsellik düzeylerinden belirgin bir düşüş gösterirler. Bu bireyler, istikrarlı bir kendilik duygusundan yoksundur: Tutumları, değerleri, hedefleri ve kendileri hakkındaki duyguları dengesiz veya sürekli değişiyor gibi görünebilir ve sıklıkla boşluk hissi yaşayabilirler. Benzer şekilde, başkalarını da istikrarlı ve dengeli bir şekilde değerlendirmekte zorlanırlar: Rahatsız olduklarında, aynı kişi içinde hem olumlu hem de olumsuz özellikleri bir arada algılamakta güçlük çekerler ve insanları uç noktalarda, siyah-beyaz terimlerle görürler. Bu durum, ilişkilerinin istikrarsız, kaotik ve hızla değişen bir yapıda olmasına yol açar. Reddedilmekten ve terk edilmekten korkar, yalnız kalmaktan endişe duyar ve genellikle hızla ve yoğun bir şekilde bağlanırlar. Sıklıkla yanlış anlaşıldıklarını, kötü muamele gördüklerini veya mağdur edildiklerini hissederler. Çoğu zaman diğer insanlarda güçlü duygular uyandırır ve onları, kişilere yabancı ve alışılmadık roller veya “senaryolar” içine çekerler (örneğin, olağandışı bir şekilde zalim olma ya da onları “kahramanca” bir şekilde kurtarmaya çalışma). Aynı zamanda, diğer insanlar arasında çatışma veya düşmanlık yaratma eğiliminde de olabilirler. Bu bireyler dürtüsel davranışlarda bulunma eğilimindedir. İş yaşamları veya yaşam düzenleri kaotik ve istikrarsız olabilir. Kendine zarar verme dürtülerine kapılabilirler; bu, kendini yaralama davranışlarını, intihar tehditlerini veya girişimlerini ve bağlanma ilişkilerinin tehdit edildiği ya da bozulduğu durumlarda gerçek intihar eğilimlerini içerebilir.
  • Psikodinamik referans çerçevesi nedir?

    Psikodinamik psikoterapi alanında Dürtü-Çatışma Kuramı, Nesne İlişkileri Kuramı, Ego Psikolojisi, Kendilik Psikolojisi gibi çok sayıda kuram ve onların etrafında şekillenen psikoterapi modeli var. Bütün bunların ortak noktası ne olabilir?

    Soruyu şöyle de sorabiliriz: Psikodinamik psikoterapileri psikodinamik yapan nedir? Kestirmeden, sorunun cevabını şöyle verebiliriz: psikodinamik referans çerçevesi (psychodynamic frame of reference).

    Psikodinamik referans çerçevesi, psikodinamik psikoterapiyi anlamaya çalışanlar için önemli giriş kavramlarından biri olabilir.

    Deborah L. Cabaniss, psikodinamik psikoterapinin ne olduğu üzerine düşünürken şöyle söylüyor: Psikodinamik referans çerçevesine dayanan bir psikoterapi, psikodinamik psikoterapidir.

    Cabaniss, psikodinamik referans çerçevesini ise şöyle tanımlıyor:

    Psikodinamik referans çerçevesi, bilinçdışı zihinsel aktivitenin bilinçli düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkilediğini varsayan bir çerçevedir.

    Psikodinamik referans çerçevesini psikodinamik psikoterapinin amentüsü [Amentü: Bir oluş, düşünce veya ideolojinin temelini oluşturan değer yargıları] olarak düşünebiliriz. O olmadan bir psikodinamik psikoterapiden bahsedemeyiz. Muhakkak ki, amentünün içeriği konusunda çok zengin bir çeşitlilik söz konusudur. Yani, “Bilinçdışı olan nedir?” sorusuna çok sayıda farklı cevap verilmiştir literatürde. Onlar da umarım başka yazıların konusu olur.

  • İyi bölme (terapötik bölme): Deneyimleyen ego-gözlemleyen ego ilişkisi

    Brian A. SHARPLESS, Psikodinamik Terapi Teknikleri: Bir Dışavurumcu ve Destekleyici Müdahaleler Rehberi adlı kitabında bizi bir kavramla tanıştırıyor: iyi bölme (good split). Bu, bazılarının terapötik bölme (therapeutic split) olarak adlandırdığı fenomendir.

    Bilindiği üzere, bir savunma mekanizması olarak bölmenin çağrışımları psikoterapi literatüründe çok olumlu değildir. Bölme, literatürde, ilkel bir savunma mekanizması olarak kabul edilir. Yazar, iyi bölme ile, bize söz konusu savunma mekanizmasını değil başka bir fenomeni anlatıyor.

    İyi bölmede ego, belirli işlevler açısından, ikiye bölünür. Bu şekilde, farklı işlevleri yerine getiren iki egodan -veya egonun iki parçasından- bahsedebiliriz:

    1. deneyimleyen ego (experiencing ego),
    2. gözlemleyen ego (observing ego).

    Söz konusu durumları anlayabilmenin yollarından biri, Freud’un, mesela id, ego ve süperego’da yaptığı gibi, kişileştirme yöntemini kullanmaktır. Kişileştirme ile, söz konusu fenomenleri müstakil özelliklere sahip kişiler gibi düşünebiliriz.

    Deneyimleyen ego, egonun deneyimleyen kısmıdır. O sadece deneyimler. Deneyimin kendisi üzerine muhakemede bulunmaz, düşünmez, deneyimle ilgili sebep sonuç ilişkisi kurmaz, olan bitende anlam aramaz, deneyimin sonuçları ile ilgilenmez… O, hisseder, deneyimler, yaşar, kendini kaptırır… O, kendini oyuna kaptırmış veya yediği dayağın acısını çekmekte olan bir çocuk gibidir. Demek ki deneyim haz da içerebilir acı da -veya hazsızlık.

    Gözlemleyen ego, egonun gözlemleyen kısmıdır. O, deneyim üzerine düşünür, olan bitende anlam arar, olan bitenler arasında bağlantılar kurar, deneyimin sebep ve sonuçları üzerine düşünür… O, oyun oynayan veya dayak yemiş bir çocuğu gözlemleyen bir araştırmacı gibidir. Hazza da bakar acıya da.

    Deneyimleyen ego kendini filme kaptırır, gözlemleyen ego ise yönetmenin meramını merak eder. Deneyimleyen ego -iyi veya kötü- çayın tadını alır, gözlemleyen ego ise çayın nasıl demlenmiş olabileceği üzerine kafa yorar.

    Psikoterapinin -özellikle de içgörü odaklı psikodinamik psikoterapinin- etkililiği, danışanın, egosunun deneyimleme (experiencing) ve gözlemleme (observing) işlevlerini ayırabilme becerisine bağlıdır. Dolayısıyla, iyi bölme kapasitesi düşük birinin, kapasitesi artana kadar, içgörü odaklı psikoterapiden istifade etmesi çok zor olacaktır.

    Herkesin -kişilikleri en ilkel düzeyde örgütlenmiş olanların bile- az ya da çok, iyi bölme kapasitesine sahip olduğu düşünülür. Genel bir kabul şudur: Her psikotik örgütlenme içinde normal/nevrotik bir “çekirdek” bulunur. Bunun tersi de doğdur: Her normal/nevrotik kişilik örgütlenme içinde psikotik bir “çekirdek” bulunur.

    İyi bölme, ego parçalarından birinin önemsenmemesi demek değildir. Danışanın/hastanın, herkes gibi, hem deneyimlemeye -mesela hissetmeye- hem de deneyimlerini gözlemlemeye -mesela hissettikleri üzerine düşünmeye- ihtiyacı vardır. Farklı bir durumda, söz gelimi, kişi ya hissetmez ya da ne hissettiğini bilmez.

    İyi bölme, psikodinamik tanı açısından da işlevseldir. Genel olarak, iyi bölme kapasitesi ile kişilik örgütlenme düzeyi arasında şöyle bir ilişki kurabiliriz: Kişinin iyi bölme kapasitesi ne kadar yüksekse kişilik örgütlenme düzeyi de o kadar yüksektir.

    Psikoterapist, psikodinamik psikoterapi sürecinde, bağlamsal olarak, deneyimleyen veya gözlemleyen egoyu önceleyebilir. Yani, danışanın, bazı durumlarda deneyimleme bazı durumlarda da gözlemleme becerisi öncelenebilir. Genel bir ilke olarak, psikoterapi sürecinin genelinde, hem deneyimleyen ego hem de gözlemleyen ego işlevinde bir artış beklenir. Psikodinamik terapinin sonunda danışanlar, hem deneyim alanlarını zenginleştirmiş hem de gözlem güçlerini artırmış olmalıdırlar.

    – İyi bölme nasıl teşvik edilebilir? Psikoterapist iyi bölme becerisini tüm terapi boyunca teşvik edebilir, bunun için de, aşağıdakiler gibi, bazı stratejiler kullanabilir:

    • Terapist danışana, psikoeğitim (psychoeducation) çerçevesinde, iyi bölme hakkında bilgi verebilir. Bunu yaparken, genelde olduğu gibi, jargondan kaçınır -söz gelimi iyi bölme terimini bile kullanmayabilir. Danışana, onun seviyesine uygun, onun kullandığı bir dille anlatabilir meseleyi. Yan, taraf, parça gibi kavramlar terapistin işine yarayabilir. Şuna benzer bir ifade kullanabilir mesela: Bir yanımız olayları sadece yaşarken bir yanımız da olan bitenler üzerine düşünebilir. Bunları “deneyimleyen” ve “gözlemleyen” yanlarımız olarak tanımlayabiliriz.
    • Psikoterapist danışana, düşünmesini, olan bitene bakmasını teşvik edecek sorular sorabilir –sorgulama (questioning) ve netleştirme (clarification) tekniklerini kullanabilir. Mesela, panik atağından şikayetçi bir danışan, panik atağını herhangi bir şeyle bağlantısız bir deneyim olarak yaşayabilir ve öyle anlatabilir. Terapist, iyi bölme bağlamında, danışana şu tür sorular sorabilir: Panik atağı esnasında zihniniz ne ile meşguldü acaba? Danışan, henüz bir farkındalık sahibi olmadığı için, “Hiç bir şeyle. İşten çıkmıştım ve eve doğru yürüyordum” diye cevap verebilir. Terapist sorgulamayı uygun bir şekilde derinleştirdiğinde, danışan şunları dile getirebilir: Aslında ertesi günü düşünüyordum. Ertesi gün, kayınvalidem misafirliğe gelecekti bana. O çok eleştirel bir kadın. Etrafındakilerle ilgili hep olumsuz şeyleri dile getirir…
    • Terapist danışanının merak duygusunu tetiklemeye çalışabilir. Uygun müdahalelerle -sorgulama, netleştirme, yüzleştirme gibi- danışanın yaşadıkları ile iç dünyası arasında bağlantı kurmasını teşvik edebilir. Şöyle diyebilir söz gelimi: Sizce sadece kayınvalidenizin eleştirelliği mi rahatsız ediyor sizi, yoksa, genel olarak, eleştirilmekle ilgili bir hassasiyet taşıyor olabilir misiniz?
    • Genel bir varsayım olarak şunu söyleyebiliriz: Danışanlar bir şeyi neden yaptıklarına (yani içsel motivasyonlarına) dair bir açıklamaya sahip olduklarında değişim için daha fazla motive olabilirler. (Ancak hatırlatmalıyım ki, bunu bir kural olarak kabul edemeyiz. Hatta, bir açıklama peşinde koşmak, danışan için temel bir savunma mekanizması olarak bile işlev görebilir. Değişim motivasyonunun dinamikleri çok çeşitlidir.) Bu yüzden, terapist, uygun yüzleştirme (confrontation) ve yorumlamalarla (interpretation) da danışanın iyi bölme becerisini, merakı üzerinden, teşvik edebilir.

    İyi bölme ile ilgili düşüncelerinizi yorum kısmında paylaşırsanız sevinirim. Aklınıza takılan ve yazıda cevabını bulamadığınız soruları da sorabilirsiniz -bu şekilde yazıyı geliştirebiliriz.

  • Psikodinamik Terapi Eğitimi (2025)

    Psikodinamik terapi eğitimi, bireylerin bilinçdışı süreçlerini anlamalarına ve çözümlemelerine yardımcı olan bir psikoterapi disiplininin temellerini öğrenmek isteyen profesyoneller için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Bu eğitim, kişisel gelişimi, psikolojik derinleşmeyi ve klinik becerilerinizi güçlendirmeyi hedefler. Psikodinamik terapi, bireylerin geçmiş deneyimlerini ve bu deneyimlerin bugünkü yaşamlarına olan etkilerini keşfetmelerine olanak tanır.

    Eğitim için temel bilgiler

    Eğitim/dersler ne zaman başlayacak? Eğitimin başlangıç tarihini henüz netleştirmedim ama dersler cumartesi günleri gerçekleşecek.

    Dersler ne sıklıkta gerçekleşecek? Dersler haftada bir gerçekleşecek. Her hafta, aynı gün aynı saatte, 4 saat ders işlenecek. Bir ders 45 dakika sürecek. Dersler çoğunlukla blok (2+2) şeklinde işlenecek.

    Eğitim ne kadar sürecek: Eğitim, en az 1 yıl sürecek ancak, müfredat 1 yıl içinde tamamlanamazsa, müfredat tamamlanana kadar devam edecek. Katılımcılar 1 yıldan sonrası için ayrıca ücret ödemeyecekler.

    Eğitim yüz yüze mi çevrim içi mi gerçekleşecek? Eğitim sadece yüz yüze, kendi ofisimde (Beylikdüzü) gerçekleşecek.

    Ön görüşme ve kayıt için 0505 495 47 27‘den bana ulaşabilirsiniz.

    Eğer psikoterapi alanında derinlemesine bilgi edinmek, bu güçlü terapi yaklaşımını uygulama becerisi kazanmak ve danışanlarınızla daha etkili ilişkiler kurmak istiyorsanız, psikodinamik terapi eğitimi size geniş bir perspektif sunacaktır. Bu eğitim ile psikoterapinin dinamiklerini anlamak, bireylerin içsel çatışmalarını daha iyi çözümlemek ve terapötik süreçlerde farkındalık yaratmak mümkün olacaktır.

    Psikodinamik Terapi Eğitimi, psikodinamik teorilere dayalı bir anlayış geliştirmek ve bu yaklaşımları terapi süreçlerinde etkili bir şekilde uygulamak isteyen ruh sağlığı profesyonelleri için tasarlanmıştır.

    Eğitimin kuramsal alt yapısını, ağırlıklı olarak, psikanalitik teorilerin temel taşları olan Dürtü-Çatışma Kuramı, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri Kuramı, Kendilik Psikolojisi ve Kişilerarası Yaklaşımlar oluşturmaktadır. Program, teorik bilgi aktarımıyla birlikte vaka analizleri ve süpervizyon çalışmaları aracılığıyla uygulamaya yönelik bir deneyim sunmayı hedeflemektedir.

    Umarım ki, psikologlar, psikolojik danışmanlar, psikoterapistler ve psikiyatristler için hazırlanan bu program, profesyonel bir gelişim fırsatı sunarak danışanlarınıza daha derin ve etkili bir şekilde yardımcı olmanıza olanak tanıyacaktır.

    Eğitimin alt yapısına rehberlik eden bazı çağdaş kitap ve yazarlar şunlardır:

    • Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PDM-2)
    • Cambridge Guide to Psychodynamic Psychotherapy
    • Contemporary Psychodynamic Psychotherapy
    • Nancy McWilliams
    • Jonathan Shedler
    • Deborah L. Cabaniss
    • Brian A. Sharpless
    • Glen O. Gabbard

    Çağdaş Psikodinamik Psikoterapi yaklaşımını öğrenmek istiyorsanız, eğitime katılabilirsiniz.

    Eğitim 6 modülden oluşmaktadır:

    1. Psikoterapi

    Bu modülde, spesifik bir psikoterapi kuramından bağımsız olarak, psikoterapi, psikoterapist, hasta/danışan, psikoterapist-hasta ilişkisi ele alınmaktadır. Bu modülle, öğrencilerin kişisel bir psikoterapi poetikası geliştirmeleri hedeflenmektedir. Modülün ana başlıkları şunlardır?

    1. Psikoterapi
      • Psikoterapi nedir?
      • Psikoterapi ne değildir?
      • Psikoterapinin amaçları nelerdir?
      • Psikoterapi hangi durumlarda endikedir?
      • Psikoterapilerde ortak faktörler nelerdir?
      • Psikoterapi nasıl değiştirir?
      • Psikoterapi neden değiştirir?
      • Bir psikoterapinin işe yaradığı veya yaramadığı nasıl anlaşılabilir?
    2. Psikoterapist
      • Psikoterapist olmak ne demektir?
      • Yeterince iyi psikoterapistin özellikleri nelerdir?
      • Hasta mı danışan mı?
      • Psikoterapist-hasta/danışan ilişkisi nasıl anlaşılmalıdır?
      • Psikoterapist  ve hasta rolleri nelerdir?
    3. Hasta/Danışan
      • Hasta mı danışan mı?
      • Hasta/danışan kimdir?
      • Hasta/danışan ne bekler, neye ihtiyaç duyar?
      • Hastanın/danışanın neye ihtiyacı vardır? (Bir önceki madde ile aynı değil.)
      • Hasta rolleri nelerdir?
    4. Psikoterapist-Hasta/Danışan ilişkisi
      • İlişkiyi tire (-) ile düşünmek
      • İlişkide simetri-asimetri meselesi
      • İlişkide kim kime muhtaçtır?
      • Herkes herkesle çalışabilir mi, çalışmalı mı?

    2. Vaka formülasyonu (ötekini tanımak)

    Psikodinamik psikoterapinin temel taşlarından biri olan vaka formülasyonu, bir danışanın duygusal, davranışsal ve düşünsel dünyasını derinlemesine anlamak için kapsamlı bir çerçeve sunar. Bu süreç, bireyin geçmiş yaşantıları, bilinçdışı süreçleri, kişilerarası ilişkileri ve mevcut psikolojik sorunları arasındaki bağlantıları analiz etmeyi içerir.

    “Ötekini tanımak” yaklaşımı, danışanın iç dünyasını bir bütün olarak anlamayı ve onun bireysel hikâyesini, kendine özgü dinamiklerini ve kişisel çatışmalarını keşfetmeyi hedefler. Vaka formülasyonu, danışanın yaşamında neler olup bittiğine dair bir harita sunarak, terapi sürecinin etkili bir şekilde planlanmasına ve yönlendirilmesine yardımcı olur.

    Bu bölümde, şu gibi sorulara odaklanacağız:

    1. Vaka formülasyonu nedir?
    2. Vaka formülasyonu neden önemlidir?
    3. Bir vaka formülasyonunda neler olmalıdır?
    4. Vaka formülasyonu nasıl kullanılır?
    5. Psikodinamik bir vaka formülasyonu nasıl düzenlenir ve kullanılır?
      • Danışanın temel psikolojik ihtiyaçları nelerdir?
      • Geçmiş deneyimler, bugün yaşanan sorunları nasıl şekillendirmiştir?
      • Bilinçdışı çatışmalar, danışanın yaşamını nasıl etkiler?
      • Danışanın duygusal, davranışsal ve kişilerarası dinamikleri nasıl bir bütün oluşturur?

    Vaka formülasyonu sürecinde, katılımcılara hem teorik bilgiler hem de vaka örnekleri üzerinden pratik bir anlayış kazandırılacaktır. Amaç, danışanı daha derin bir düzeyde anlamayı mümkün kılmak ve terapötik müdahalelerin temelini oluşturan etkili bir vaka formülasyonu geliştirme becerisi kazandırmaktır.

    3. Psikodinamik tanı kılavuzu (PDM-2)

    Bu atölyede, PDM-2’nin sadece Yetişkin Dönemini çalışacağız.

    Psikodinamik Tanı Kılavuzu (PDM-2), psikodinamik teori ve uygulamaya dayalı olarak geliştirilmiş bir tanı sistemidir. Bu kılavuz, kişinin psikolojik işleyişini bütüncül bir şekilde değerlendirmek ve ruhsal bozuklukların dinamik doğasını anlamak amacıyla tasarlanmıştır. Amerikan Psikanalitik Derneği (American Psychoanalytic Association), Ulusal Psikanaliz Derneği (National Association for the Advancement of Psychoanalysis) ve diğer uluslararası psikanalitik kuruluşların iş birliğiyle hazırlanmıştır. 2017 yılında yayınlanan ikinci versiyonu (PDM-2), ilk versiyonuna (2006) kıyasla daha kapsamlı ve güncel bir yapıya sahiptir.

    PDM-2 şu gibi alanlarda kullanılabilir:

    • psikodinamik psikoterapi ve psikanalizde tanı koyma ve tedavi planlama,
    • bireyin ruhsal işleyişinin derinlemesine değerlendirme,
    • klinik eğitimlerde ve vaka süpervizyonlarında rehberlik.

    Bu modülde şu maddeleri çalışacağız:

    1. PDM-2 nedir?
    2. Kişilik örgütlenme düzeyi perspektifi nedir, bize ne sağlar?
    3. Kişilik örgütlenme düzeyinin belirleyicileri nelerdir?
      1. Kimlik [PT: Kimlik bütünleşmesi düzeyi]
      2. Nesne ilişkileri [PT: Aktarım ve karşı-aktarım olasılıkları]
      3. Savunma düzeyi [PT: Tercih edilen savunmalar]
      4. Gerçekliği değerlendirme yetisi [PT: Gerçeklik sınamasının yeterliliği]
      5. Kendi patolojisini gözlemleme kapasitesi [PT]
      6. Kişinin birincil çatışmasının niteliği [PT]
    4. PDM-2’de kişilik örgütlenme düzeyleri nelerdir?
      1. Normal kişilik örgütlenme düzeyi
      2. Nevrotik kişilik örgütlenme düzeyi
      3. Borderline kişilik örgütlenme düzeyi
      4. Psikotik kişilik örgütlenme düzeyi
    5. PDM-2’de kişilik stili perspektifi (bazıları için yeni bir bakış)
      1. Kişilik stili nedir?
      2. Bir kişilik stilinin belirleyicileri nelerdir ya da bir kişilik stilini nelere bakarak tespit edebiliriz?
      3. Kişilik stili perspektifi ile kişilik bozukluğu perspektifinin farkları nelerdir?
    6. PDM-2’deki kişilik stilleri nelerdir?
      1. Depresif kişilik stili
      2. Bağımlı kişilik stili
      3. Kaygılı-kaçınmacı ve fobik kişilik stili
      4. Obsesif-kompulsif kişilik stili
      5. Şizoid kişilik stili
      6. Somatize eden kişilik stili
      7. Histerik-histriyonik kişilik stili
      8. Narsisist kişilik stili
      9. Paranoid kişilik stili
      10. Psikopatik kişilik stili
    7. PDM-2’de zihinsel işlev kapasiteleri perspektifi
      1. Düzenleme, dikkat ve öğrenme kapasitesi
      2. Duygulanım çeşitliliği, iletişimi ve kavrama kapasitesi
      3. Zihinselleştirme ve düşünüm işlevselliği kapasitesi
      4. Farklılaşma ve bütünleşme (kimlik) kapasitesi
      5. İlişki ve yakınlık kapasitesi
      6. Öz saygı düzenleme kapasitesi ve içsel deneyimin kalitesi
      7. Dürtü kontrolü ve düzenleme kapasitesi
      8. Savunma işlevselliği kapasitesi
      9. Uyum sağlama, psikolojik dayanıklılık kapasitesi ve güçlü yönler
      10. Kendini gözlemleme kapasitesi (psikolojik farkındalık)
      11. İçsel standart ve idealler oluşturma ve kullanma kapasitesi
      12. Anlam ve amaç kapasitesi
    8. PDM-2’de semptom ekseni
      1. Psikoz ağırlıklı bozukluklar
      2. Duygudurum bozuklukları
      3. Ağırlıklı olarak kaygıyla ilişkili bozukluklar
      4. Olay ve stresörle ilişkili bozukluklar
      5. Somatik semptom ve ilişkili bozukluklar
      6. Özgül semptomlu bozukluklar
      7. Klinik ilgi gerektirebilecek deneyimler
    9. PDM-2’de tanı çizelgesi nasıl düzenlenir?

    4. Psikodinamik psikoterapi süreci

    Psikodinamik psikoterapinin modern yorumları, klasik psikanalitik teorinin temel prensiplerini korurken, günümüz insanının ihtiyaçlarına ve çeşitli terapi bağlamlarına uyum sağlayacak şekilde evrilmiştir. Çağdaş psikodinamik psikoterapi, bireylerin iç dünyasını anlamaya ve bilinçdışı süreçlerin hayatlarındaki etkisini keşfetmeye odaklanırken, aynı zamanda güncel ilişkiler, toplumsal bağlamlar ve bireysel farkındalık süreçlerini de dikkate alır.

    Bu yaklaşım, daha esnek, ilişki odaklı ve bireysel ihtiyaçlara göre şekillendirilebilen bir terapi modeli sunar. Terapist ve danışan arasındaki dinamik tedavi sürecinde merkezi bir rol oynar ve terapötik ilişki, danışanın duygusal ve bilişsel dönüşümünü desteklemek için bir araç olarak kullanılır.

    Çağdaş psikodinamik psikoterapi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, kişilerarası ilişkiler ve bağlanma teorisi gibi temel yaklaşımların ışığında zenginleşmiştir. Bu bölümde, bu teorilerin nasıl bir bütün oluşturduğu ve terapötik süreçte nasıl uygulandığı detaylı bir şekilde ele alınacaktır.

    Psikodinamik psikoterapinin bu modern yorumları, danışanların içsel çatışmalarını çözmelerine, duygusal esneklik kazanmalarına ve yaşamlarında daha tatmin edici ilişkiler kurmalarına olanak tanır.

    Bu modülde şu maddeler çalışılacaktır:

    1. Psikodinamik psikoterapi nedir?
      1. Psikodinamik referans çerçevesi nedir?
      2. PP’de hedefler ve amaçlar nelerdir?
      3. PP’nin ayırıcı özellikleri nelerdir?
      4. Psikodinamik duruş nedir?
    2. Psikodinamik psikoterapide terapi süreci/aşamaları
      1. Değerlendirme aşaması: Değerlendirme aşamasının temel işlevi, danışanın kim olduğunu -zihninin karakteristik çalışma şeklini- ve onu yardım aramaya iten sorunları olabildiğince ayrıntılı anlamaktır. Değerlendirme aşamasında şunlar ele alınır:
        1. Kişilik örgütlenme düzeyi, kişilik stili, zihinsel işlevsellik düzeyi, semptom örüntüleri -bunlar 3. modülde ele alınmıştı.
        2. Öykü
          • Mevcut sorunun öyküsü
          • Geçmiş semptom öyküsü
          • Gelişim öyküsü
        3. Sorunların önceliklendirilmesi
        4. Motivasyon
          • Fiziksel motivasyon mu?
          • Sosyal motivasyon mu?
          • Psikolojik motivasyon mu?
        5. Kaynaklar ve sosyal matris
        6. Yapısal özellikler
          • İd
          • Ego
          • Süperego
        7. Psikolojik zihinlilik düzeyi
      2. Başlangıç aşaması: Başlangıç aşamasında şunlar ele alınır:
        • Bilgilendirilmiş onam
        • Terapi hedefleri
        • Terapi çerçevesi
        • Terapi sınırları
        • Terapötik ittifak
          • Birlikte çalışma arzusu
          • Hedeflerde ittifak
          • Yöntemde ittifak
      3. Orta aşama (derinlemesine çalışma): Bu aşamada değerlendirme ve başlangıç aşamasında elde edilen materyaller üzerine derinlemesine çalışılır. Cabaniss’in önerdiği üçlü süreç:
        1. Dinleme
          • Psikodinamik dinleme nedir?
          • Dinleme modları nelerdir?
            • Ambiyant dinleme
            • Filtreli dinleme
            • Odaklı dinleme
          • Dinlenecekler (kulak kesilecekler)
            • Sessizlik
            • Sözcüklerin ötesi
            • Örüntüler
            • Olumsuzlamalar
            • Savunma cümleleri (edilgen yapılar gibi)
            • Düğüm noktaları
            • Söylenmeyenler
          • Dinlemek için önemli içerikler (???)
            • Duygulanımlar
            • Serbest çağrışım-direnç
            • Aktarım-karşı aktarım
            • Savunmalar
            • Bilinçdışı
            • Fanteziler (arzular, korkular vb.)
            • Çatışmalar
            • Rüyalar
            • ???
        2. Refleksiyon
          • Terapötik materyal seçme ilkeleri
            • Yüzeyden derine
            • Duygulanım takibi
            • Karşı aktarıma kulak vermek
          • Hazır olma ilkeleri
            • Terapötik ittifakı değerlendirme
            • Terapi aşamasını değerlendirme
            • Danışanın ego işlevlerini değerlendirme (şu anki)
          • Bilgi matrisi
            • Danışan hakkında tarihsel bilgiler
            • Terapistin terapötik deneyimleri
            • Teorik bilgi ve tekniğe dair teoriler
        3. Müdahale
          1. Temel müdahaleler
            1. Yönergeler ve psikoeğitim
            2. Sorgulamalar
            3. Bilgilendirme
            4. Empatik açıklamalar
            5. Serbest çağrışım davetleri
            6. Suskunlaşmak
          2. Destekleyici müdahaleler (tedarik etmek ve yardım etmek)
            1. Cesaretlendirme
            2. Adlandırma
            3. Yönlendirme
            4. Güçlendirme-cesaret kırma
            5. Yatıştırma
            6. Koruma
            7. Tavsiyede bulunma
            8. Yapılandırma
            9. Perspektif sağlama
            10. Terapötik ilişki dışında pratik destek sağlama
          3. Açığa çıkarıcı müdahaleler
            1. Yüzleştirme
            2. Netleştirme
            3. Yorumlama
      4. Sonlandırma aşaması
        • PP ne zaman sonlandırılır?
        • PP nasıl sonlandırılır?
        • Sonlandırma aşamasında teknikte neler değişir?
        • Sonlandırma aşamasında aktarım-karşı aktarım dinamikleri
        • Sonlandırma aşamasında dinleme
          • Regresyon
          • Yas
          • İkame ilişki(ler)
        • Sonlandırma aşamasında refleksiyon
        • Sonlandırma aşamasında müdahalaler

    5. Psikodinamik terapi teknikleri

    Bu modülde, psikodinamik terapinin temel teknikleri detaylı bir şekilde ele alınacaktır. İçgörü kazandırma, transferans ve karşı-transferans analizi, dirençle çalışma, serbest çağrışım gibi yöntemler, danışanların kendilerini anlamalarına ve terapi sürecinde ilerleme kaydetmelerine olanak tanır. Ayrıca bu tekniklerin, terapistin danışanı desteklemek ve derinlemesine bir anlayış geliştirmek için nasıl kullanıldığını öğrenme fırsatı bulacaksınız.

    Psikodinamik terapi teknikleri, hem danışanın duygusal ve bilişsel süreçlerini anlamaya hem de terapistin terapötik süreçte etkin bir şekilde rehberlik etmesine hizmet eder. Bu teknikler, teorik temellerle birlikte vaka örnekleri ve uygulamalı çalışmalarla desteklenerek sunulacaktır.

    Bu bölüm, yalnızca teknik bilgi sunmakla kalmayacak, aynı zamanda terapistin kendi uygulama pratiğini geliştirmesine yönelik bir rehber niteliği taşıyacaktır.

    Bu modülde şu başlıklar çalışılacaktır:

    1. Bir tekniği psikodinamik yapan nedir?
    2. Psikodinamik terapide destekleyici-dışavurumcu süreç nedir?
    3. İyi psikodinamik müdahalelerin özellikleri nelerdir?
    4. Psikodinamik terapi teknikleri/müdahaleleri nasıl değerlendirilir?
    5. Psikodinamik terapide temel teknikler nelerdir?
      1. Sessizlik
      2. Serbest çağrışımı teşvik
      3. Psikodinamik dinleme
      4. Psikodinamik davranma
        1. Psikodinamik belirsizlik
        2. Psikodinamik perhiz
        3. Teknik tarafsızlık
        4. Adaptif davranışın modellenmesi
      5. Psikodinamik terapiye başlama
        1. Çerçevenin belirlenmesi
        2. Terapötik ittifakı oluşturma
        3. İyi bölmeyi teşvik etme
    6. Psikodinamik terapide büyük dörtlü (4 ana teknik)
      1. Sorgulama tekniği
      2. Netleştirme tekniği
      3. Yüzleştirme tekniği
      4. Yorumlama tekniği
    7. Destekleyici terapi teknikleri
      1. Benlik saygısını desteklemek
      2. Beceri ve bilgi gelişimini desteklemek
      3. Anksiyeteyi azaltmak
      4. Öz farkındalığı desteklemek
      5. Hastanın gelişimini desteklemek
      6. Terapötik ittifakı desteklemek
    8. Terapötik ittifaktaki kopmaları onarmak

    6. Grup süpervizyonu

    Psikodinamik Psikoterapi Eğitimi kapsamında sunulan Grup Süpervizyonu, katılımcıların mesleki bilgi ve becerilerini derinleştirmelerine olanak tanıyan uygulamaya yönelik bir öğrenme sürecidir. Grup süpervizyonu, birden fazla terapistin bir araya gelerek, süpervizör eşliğinde vaka çalışmalarını tartıştığı ve birlikte öğrendiği bir platform sunar.

    Bu süreçte katılımcılar, danışanlarıyla yaşadıkları zorlukları paylaşabilir, farklı bakış açılarıyla çözüm önerileri geliştirebilir ve kendi terapötik yaklaşımlarını geliştirme fırsatı bulurlar. Grup ortamı, bireysel öğrenmenin ötesinde, farklı deneyimlerden yararlanmayı ve diğer katılımcıların karşılaştığı durumları gözlemleyerek öğrenmeyi teşvik eder.

    Grup süpervizyonunun bazı faydaları şunlardır:

    • Farklı perspektifler: Çeşitli katılımcıların yorumları ve önerileri sayesinde vakalara farklı açılardan yaklaşma imkânı.
    • Mesleki gelişim: Teorik bilgilerin uygulamaya yansıtılması ve terapötik becerilerin güçlendirilmesi.
    • Destekleyici bir ortam: Profesyonel paylaşımların güvenli bir şekilde yapılabileceği, destekleyici ve yapıcı bir ortam.
    • Süpervizör rehberliği: Deneyimli bir süpervizör eşliğinde, vakaların derinlemesine analiz edilmesi ve uygulama hatalarının düzeltilmesi.

    Grup süpervizyonu, katılımcıların sadece bireysel becerilerini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda meslektaşlarıyla iş birliği yaparak psikodinamik psikoterapinin uygulama alanında derinleşmelerine katkı sağlar. Bu süreç, hem profesyonel gelişiminizi destekleyecek hem de danışanlarınıza daha etkili bir şekilde yardımcı olmanızı sağlayacaktır.

  • Süpervizyon nedir?

    Bu yazıyı yazabilmeyi -psikoterapi ile ilgilenebilmeyi yani- pek çok kişiye borçluyum. Bunlardan bazılarının öğrencisi oldum bazılarının da arkadaşı.

    Önce kendisinden Bilişsel-Davranışçı Terapi eğitimi aldığım Perin YOLAÇ’a şükranlarımı sunuyorum. Sonra Şema Terapi eğitimi ve süpervizyonu için H. Alp KARAOSMANOĞLU‘na minnettarım. Bu anlamda, üçüncü öğretmenim olan Suzan Uğur GİRGİNER‘e ayrıca teşekkür ederim. Kendisinden üç yıl psikodinamik psikoterapi eğitimi ve yaklaşık iki buçuk yıl süpervizyon aldım. Hem psikodinamik psikoterapiyi anlatmaya çalıştığım psikodinamik psikoterapi eğitimi hem de psikodinamik yönelimli süpervizyon için icazetimi de kendisine borçluyum.

    Şu anda verdiğim süpervizyon hizmetinin temelini öncelikle kendi süpervizyonum, konuyla ilgili okuduklarım ve benden süpervizyon talep eden arkadaşlarımın beklentileri/ihtiyaçları oluşturmaktadır.

    Süpervizyon ihtiyacı duyanları üç gruba ayırabiliriz, diye düşünüyorum:

    • İlk grupta, psikoterapi uygulamaya yeni başlayanlar var. Bunlar, sadece psikodinamik terapi ile ilgili değil psikoterapist olmakla ilgili de bir süpervizyona ihtiyaç duyuyorlar.
    • İkinci grupta, psikoterapi alanında deneyimli olduğu halde psikodinamik terapide yeni olanlar yer alabilir. Onlar, genel olarak psikoterapötik duruşla ilgili bir zorluk yaşamadıkarı halde psikodinamik duruş ile ilgili bir desteğe ihtiyaç duyabililer.
    • Üçüncü gruba, psikodinamik terapi alanında deneyimli olduğu halde, duruma/vakaya bağlı olarak süpervizyona ihtiyaç duyanları koyabiliriz -benim de dahil olduğum grup bu olabilir.

    Dahil olduğu gruba göre, süpervizyonun yönü, içeriği değişebilmektedir. Bazı terapistlerle süpervizyonda öncelik terapist duruşu ile ilgili olabilirken bazılarında vakanın formüle edilmesi öncelikli olabilir.

    Ben psikodinamik psikoterapi odaklı bir süpervizyon veriyorum. Bir süpervizyonu psikodinamik yapan ne olabilir? Bence bu sorunun cevabı şu olabilir: Psikodinamik referans çerçevesine dayanan bir süpervizyon, psikodinamik bir süpervizyondur. Psikodinamik bir referans çerçevesi ise, bilinçdışındaki dinamik (hareketli) ögelerin bilinçli düşünceleri, duyguları ve davranışları etkilediğini varsayan bir çerçevedir.

    Bu yazı ile iki şeyi hedefliyorum:

    1. Benim sunduğum süpervizyon hakkında bilgi vermek.
    2. Süpervizyonun ne olduğuna dair kısa bir bilgi vermek.

    Benim uygulamamla ilgili bilgileri yukarıda paylaştım. Şimdi ise, süpervizyonun ne olduğuna ve süpervizyon formatlarına dair bazı bilgileri paylaşmak istiyorum.

    Konuya ilgi duyanlar, Türkçe literatürde -mesela Ulusal Tez Merkezi’nde– psikoterapide/psikolojik danışmada süpervizyon uygulamalarına dair birkaç yüksek lisans ve doktora tez çalışmasına ulaşabilirler. Ben burada süpervizyon odaklı bir makale yazmayı amaçlamıyorum -bu bir blog yazısıdır nihayetinde.

    Aşağıda paylaşacağım bilgilerin ana kaynağı Fatih AYDIN’ın (ORCID: 0000 – 0002 – 7399 – 1525) Algılanan Süpervizör Tarzları ile Süpervizyon Doyumu Arasındaki İlişkide Psikolojik Danışma Öz-Yeterliğinin Aracı Rolü başlıklı doktora tez çalışmasıdır. Kendisine minnettarım.

    Süpervizyon nedir?

    Türk Dil Kurumu sözlüklerinde süpervizyon kelimesine rastlamıyoruz. İngilizce supervision, araştırmacılar tarafından Türkçede süpervizyon olarak kullanılmaktadır.

    Süpervizyon (supervision) kelimesinin kökeni Latinceye dayanıyor. Kelime, İngilizcede ilk defa 1640’lı yıllarda kullanılmıştır ve gözetim (oversight/oversee) anlamına gelmektedir.

    Kelimenin İngilizcedeki anlamı “bir dizi eylemi ya da etkinliği eleştirel bir biçimde izlemek ve yönlendirmek” olarak veriliyor.

    Ruh sağlığı alanında, bireylere sunulan yardım hizmetinin niteliği ve danışan/hasta çıktılarıyla yakından ilişkili olan klinik süpervizyon uygulaması ön plana çıkmaktadır. Bu bağlamda, bu yazıda süpervizyon kavramı psikoterapi/psikolojik danışma süpervizyonu çerçevesinde ele alınmaktadır.

    Literatürde çok farklı süpervizyon tanımları yapılmaktadır. Bu tanımlar arasında kabul görenlerden biri şudur:

    … mesleğin daha kıdemli bir üyesi tarafından kıdemce aşağıda olan ve genellikle aynı uzmanlık alanındaki (istisnalar olabilir) bir meslektaşa ya da meslektaşlara sunulan müdahaledir. Bu ilişki:

    (1) değerlendirici ve hiyerarşiktir,

    (2) zamanla genişler ve

    (3) eşzamanlı olarak daha kıdemsiz kişilerin profesyonel işlevselliklerini arttırmak, danışanlara sundukları profesyonel hizmetin niteliğini kontrol etmek ve süpervizyon öğrencisinin adım atacağı özel uzmanlık alanı için bir eşik bekçiliği yapmayı amaçlar.

    Süpervizyon sürecinde, süpervizyon veren kişi süpervizör (supervisor), süpervizyon alan kişi ise süpervizyon öğrencisi (supervisee) [yazı boyunca öğrenci de diyebiliriz] olarak adlandırılmaktadır.

    Süpervizyon formatları nelerdir?

    Psikoterapi/psikolojik danışma süpervizyonlarında farklı formatlar bulunmaktadır. Her formatın kendine özgü avantaj ve dezavantajlarından bahsedebiliriz. Bazıları, süpervizyonun verimliliğini artırabilmek için farklı formatları birlikte kullanabilmektedirler. Bir format tercih edilirken, öğrencilerin ihtiyaçları, ortam, süpervizörlerin tercihleri/yetenekleri gibi çeşitli faktörler dikkate alınabilir.

    Psikolojik danışma/psikoterapi süpervizyonunda en çok tercih edilen formatlar şunlardır:

    • Bireysel süpervizyon
    • Grup süpervizyonu
      • Küçük grup süpervizyonu
      • Büyük grup süpervizyonu
    • Üçlü süpervizyon
    • Akran süpervizyonu
    • Çevrim içi süpervizyon

    Bireysel süpervizyon nedir?

    Bireysel süpervizyon, bir süpervizör ve süpervizyon öğrencisinin, süpervizyon öğrencisinin sunduğu psikoterapi/psikolojik danışma hizmetini değerlendirmek ve geliştirmek amacıyla, belirli aralıklarla bir araya gelerek gerçekleştirilen süpervizyondur. Bireysel süpervizyonun bazı özellikleri şunlardır:

    • Araştırmacılar, bireysel süpervizyonun en yaygın süpervizyon formatlarından biri olduğunu göstermektedir.
    • Bireysel süpervizyon iki kişiden oluşan bir sistemdir ve süpervizyonun ne kadar etkili olacağı süpervizör ve süpervizyon öğrencisi arasındaki ilişkinin niteliği tarafından belirlenir.
    • Bireysel süpervizyon oturumlarında vakalar ve süpervizyon öğrencisinin kişisel ve mesleki gelişimiyle ilgili çeşitli konular tartışılır.
    • Oturumlar genelde haftalık periyotlar şeklinde gerçekleşir.
    • Oturumlar tipik olarak bir saat sürer.
    • Bireysel formatın diğer formatlarla karşılaştırıldığı araştırmaların sonuçları karışık bulgular içeriyor. Bazı sonuçlara göre, formatlar arasında herhangi bir fark bulunmazken bazılarına göre, bireysel süpervizyonun grup süpervizyonuyla birlikte kullanılması verimliliği arttırmaktadır.
    • Bireysel süpervizyon konuları, süpervizyonun verildiği çatıya/kuruma göre değişebilir.
    • Bireysel süpervizyonda sıklıkla şu yöntemler tercih edilebilir:
      • Öz-bildirim yöntemi: Bu yöntemde öğrenciler, danışanların/hastaların sorunları hakkındaki görüşlerini ve izledikleri müdahale planıyla ilgili görüşlerini süpervizöre sunarlar.
      • Koterapi yöntemi: Bunda, süpervizör öğrenciyi psikoterapi/psikolojik danışma esnasında gözler ve sürece müdahale eder.
      • Süreç notlarının incelenmesi
      • Video ve ses kayıtlarının dinlenmesi
    • Süpervizör, oturumlarda birden fazla yöntemi kullanabilir.
    • Öğrenci hazırladığı bilgi, belge ve medyaları süpervizyon oturumuna getirebilir; süpervizör, ilgili verileri inceleyerek öğrenciye geribildirimde bulunabilir.
    • Bireysel süpervizyonda süpervizör-süpervizyon öğrencisi arasındaki etkileşim ve uyum diğer formatlara göre daha fazla önem arz eder.

    Bireysel süpervizyonun bazı avantaj ve dezavantajları şunlardır:

    • Bireysel süpervizyon, zaman açısından avantajlıdır. Bir oturumda sadece bir öğrenci vaka sunduğu için, öğrenci vakaya dair daha fazla ayrıntıyı dile getirme şansına sahip olabilir.
    • Başkaları önünde -özellikle bir grup önünde- kendini açmakta zorlananlar için bireysel süpervizyon diğer yöntemlere göre daha rahat bir ortam sağlayabilir.
    • Bireysel süpervizyon, öğrenmelere imkan tanımaz. Öğrenci, bireysel süpervizyonda, kendisi gibi olanların -akranlarının- geri bildirimlerinden mahrum kalır; onların deneyimlerinden istifade etme şansına sahip olamaz. Aynı şekilde öğrenci, arkadaşlarını gözlemleme şansından da mahrum kalır.
    • Ekonomik olarak, bireysel süpervizyon grup süpervizyonuna göre daha maliyetlidir. Genelde, grup süpervizyonunda seans ücreti katılımcılar tarafından paylaşılır, bireysel süpervizyonda ise aynı ücret bir kişi tarafından ödenebilir.

    Grup süpervizyonu nedir?

    Grup süpervizyonu, bir süpervizörün bir grup süpervizyon öğrencisine -mesela 5 kişilik bir grup- verdiği süpervizyondur. Grup süpervizyonunun bazı özellikleri şunlardır:

    • Her öğrencinin vaka sunacağı tarihler önceden planlanır. Genelde, öğrenciler belirli bir sıra ile vakalarını sunarlar.
    • Öğrenciler, psikolojik danışma/psikoterapi esnasında tuttukları notlar, kendi görüşlerini ifade ettikleri raporlar ve psikolojik danışma esnasında aldıkları video ve ses kayıtlarından yararlanabilirler.
    • Öğrenciler ayrıca kendi uygulamaları hakkında ya da genel anlamda merak ettikleri konuları tartışmak için sorularını gündeme getirebilirler.
    • Oturumlar esnasında öğrencileri hem süpervizörden hem de akranlarından geri bildirim alabilirler.
    • Grup süpervizyonu, süpervizörün tutumuna göre farklılık gösterebilir:
      • Bazı süpervizörler, oturumu yönetir ve tüm öğrencilere geri bildirim verir; süpervizyon öğrencileri ise sadece gözlemci olurlar (otoriter tip).
      • Öğrenciler de süreç içerisinde eş-süpervizör olarak rol alabilir, vaka sunan öğrenciye geri bildirim verebilirler (iş birlikçi tip).
    • Grup süpervizyonu, rol oynama ve rol değiştirme gibi teknikler için uygun olabilir.
    • Bu süpervizyonda canlı gözlem teknikleri kullanılabilir.
    • Grup süpervizyonunda süpervizyonun grup dinamikleri hakkında yeterli bilgiye grubu yönetebilme becerisine sahip olması gerekir.

    Grup süpervizyonunun bazı avantaj ve dezavantajları şunlardır:

    • Grup süpervizyonunun en önemli avantajı, öğrencilerin sadece süpervizörden değil birbirlerinden de öğrenebilmeleridir. Öğrenciler, birbirlerinin vakalarından, tutumlarından vb. pek çok şey öğrenebilirler. Herkes, farklı perspektifleri de görme şansına sahip olabilir.
    • Öğrencilerin süpervizöre bağımlılıkları diğer yöntemlere göre daha az olabilir.
    • Grup süpervizyonu bireysel süpervizyona göre daha ekonomiktir. Bir oturumun ücretini öğrenciler birlikte ödeyebilir.
    • Grup süpervizyonu, bağlamsal olarak, zaman açısından da avantajlıdır. Kısa zamanda çok sayıda öğrenciye süpervizyon verebilme imkanı taşır.
    • Grup süpervizyonunda, bireysel olarak, her öğrencinin geri bildirim alacağı süre, bireysel süpervizyona göre daha az olur.
    • Bazı araştırma sonuçlarına göre, süpervizyon öğrencileri, bireysel ve üçlü süpervizyondan grup süpervizyonuna nazaran daha fazla doyum elde ediyor. Bunun sebebi, süpervizyonunun dezavantajlı yönleriyle ilişkili olabilir. Bu yüzden bazıları, grup süpervizyonunun bireysel süpervizyonu destekleyici olarak kullanılmasının daha avantajlı olduğuna dikkat çekmektedir.

    Üçlü süpervizyon nedir?

    Üçlü süpervizyon, bir süpervizörün iki süpervizyon öğrencisine verdiği süpervizyon formatını ifade eder. Bu formatta süpervizör, her oturumda ya bir öğrenci üzerine odaklanır ya da oturum süresini iki öğrenci arasında eşit bir şekilde böler.

    Grup süpervizyonunda olduğu gibi, üçlü süpervizyonda da iki akran birbirlerinden gözlem yoluyla öğrenebilir ve birbirlerine zengin geribildirimler sunabilirler.

    Akran süpervizyonu nedir?

    Akran süpervizyonu, meslektaşların birbirlerine süpervizyon sundukları formattır.

    Bu format, psikolojik danışmanların/psikoterapistlerin spesifik danışma, kavramsallaştırma ya da teorik becerileri geliştirmek için grup ya da çift olarak bir araya geldikleri yapılandırılmış ve destekleyici bir süreç olarak da düşünülebilir.

    Akran süpervizyonluğu için “akran destekli öğrenme” ya da “akran müşavirliği” kavramları da kullanılabilir.

    Bu format farklı şekillerde gerçekleşebilir: Akranlardan biri süpervizörlüğü üstlenebilir veya liderlik/süpervizörlük sırayla, oturumdan oturuma değiştirilebilir.

    Akran süpervizyonu, üyelerin birbirlerini geliştirmelerine olanak tanıyan, zor vakalar hakkında danışacakları ve destek görecekleri, örgütlenecekleri ve mesleki izolasyon ve olası tükenmişlikle baş edecekleri önemli bir atmosfer yaratabilir.

    Akran süpervizyonunun literatürde dile getirilen bazı avantajları şunlardır:

    • Öğretim üyesi ya da “uzman” süpervizörlere olan bağımlılığı azaltır.
    • Ruh sağlığı uzmanları kendilerinin ve meslektaşlarının yeteneklerini değerlendirmede daha fazla sorumluluk hissederler.
    • Lisansüstü programlar haricinde, ruh sağlığı uzmanlarına mesleki gelişimlerini yapılandırmalarına imkan tanıyacak beceri ve deneyimleri kazanmalarına yardımcı olur.
    • Kendilerine güvenlerini, kendilerini yönetme becerilerini ve bağımsızlıklarını güçlendirir.
    • Meslektaşlar arasındaki dayanışmayı arttırır.
    • Süpervizyon becerilerini geliştirir.
    • Meslektaşların model alınmasını sağlar.

    Akran süpervizyonluğunun, süpervizyonun “belli bir seviyede” kalması gibi bir dezavantajı olabilir. Üyeler, bilgi ve beceri açısından birbirine yakın “ortalama” bir seviyede iseler, birbirlerini geliştirmeleri zamanla zorlaşabilir.

    Çevrim içi (online) süpervizyon nedir?

    Aslında, çevrim içi süpervizyon tek başına özel bir süpervizyon formatı değildir. Alan yazınında grup ve akran süpervizyonu formatlarının çevrim içi bir şekilde sunulduğu anlaşılmakta, bu bağlamda birden fazla format oluşabilmektedir.

    Bazı araştırmacılar, çevrim içi süpervizyonun yüz yüze süpervizyon ile benzer niteliklere sahip olduğunu ancak yüz yüze süpervizyonun bir alternatifi olmadığını dile getiriyorlar. Bu bakımdan, yüz yüze süpervizyonun bariz bir şekilde üstün olduğunu belirtenler var. Bu, çevrim içi süpervizyonun etkisiz olduğu anlamına gelmemektedir.

    Çevrim içi süpervizyon toplanma konusunda katılımcılara kolaylık sağlamaktadır. Bununla birlikte, internet kesintisi gibi teknik aksaklıklar da süpervizyonun işlevini düşürebilir.

  • Yoğunlaştırma nedir?

    Bu yazıda İngilizcesi condensation olan yoğunlaştırma teriminden bahsetmeye çalışacağım.

    Yoğunlaştırmayı üç bağlamda düşünebiliriz:

    1. Birincil süreç düşüncesinin bir formu
    2. Rüyadaki sansür mekanizmasının bir yöntemi
    3. Bir savunma mekanizması

    İngilizce bir kelime olan condensation Türkçede daha çok yoğunlaşma olarak kullanılsa da ben yoğunlaştırmayı tercih ediyorum çünkü ben onu aktif zihnin bir eylemi olarak düşünüyorum. Yani, zihnimiz bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yoğunlaştırıyor, diye düşünüyorum. Terimi özellikle, rüyadaki sansür mekanizmasının kullandığı yöntemlerden biri -yer değiştirme, sembolleştirme gibi- olarak düşündüğümüzde demek istediğim daha net anlaşılabilir. Ayrıca, Hakan Atalay da kelimeyi Dinamik Psikiyatri‘de yoğunlaştırma olarak çevirmiş.

    Tureng.com‘da condensation kelimesinin bazı karşılıkları şunlardır: yoğunlaşma, buğulaşma, sıklaştırma, sıkıştırma, yoğunlaştırma… Sitenin psikoloji kategorisi için verdiği anlamlar ise şöyle: bir konuda yoğunlaşma, (rüyada) birden fazla fikrin tek bir simgede birleşmesi, çok sayıdaki tecrübenin tek kelime veya eyleme indirgenmesi

    Yoğunlaşma (condensation) klasik psikanalizde, bilinçdışı süreçlerin temel işleyiş süreçlerinden birisidir. İki veya daha fazla ögenin veya imajın, bilinçdışı bazı süreçlerle birleşerek tek bir sembolle temsil edilmesi demektir. Sansürün dolaysız bir sonucudur ve sansürden kaçma girişimine karşılık gelir. Semptom oluşumunda, en açık haliyle de rüyaların oluşumunda önemli bir rol oynar. Örneğin rüyamızda gördüğümüz bir insanın sakalı tanıdığımız birisine, gözleri bir başkasına, sesi, boyu vb. yine bir başkasına benziyor olabilir. (PS)

    Yoğunlaştırma birçok mental etkinliğin ya da imgenin bir tek sözcük ya da imge, hatta bunlardan birinin bir parçası ile temsil edilmesini göstermek üzere kullanılan bir terimdir. PKG

    Sıkıştırma (condensation) birbirinden çok başka bir dizi düşünce veya hissin tek bir düşünce, his veya imgeyle temsil edildiği zihinsel bir süreçtir. Sıkıştırma birincil süreç düşünme tarzının özelliği olup rüyalarda ve semptomlarda sıklıkla görülür. TPS

    Yoğunlaştırmada çeşitli düşünce ve duygular bir simge ya da ifadeyle iç içe girer. Örneğin, düşte görülen yaşlı bir beyefendi, aynı anda, hem babayı, hem patronu hem önceki gün ceza kesen bir polis memurunu hem de kişinin bölünmüş bazı kısımlarını canlandırabilir [temsil edebilir]. DP

    Yoğunlaşma, bir savunma mekanizması olarak, bambaşka fikirleri, görüntüleri, temsilleri ya da yakın ya da sembolik zihinsel işlevleri rastgele bir araya getirme durumu olarak tanımlanabilir. Yoğunlaşmada (condensation) farklı fakat birbirine yakın duran fikirleri kaynaştırırsınız. ZKKY

    Bay V. terapistinin park alanında bir Lexus görür ve onun terapistine ait olduğunu düşünür. Terapistin yanına gidince de şöyle der: Arabanızı beğendim. Bir Lexus o, değil mi?

    Bu yoğunlaşmadır. Bay V., olumsuz (düşmanca) baba-aktarımı dolayımıyla, terapistin zengin olduğunu düşünmüştür. Bay V. aynı zamanda Lexus marka otomobili olanların zengin olduğuna inanmıştır zira Lexux pahalı bir otomobildir. Bu iki düşüncesini -“terapistim zengindir” ve “Lex’usu olanlar zengindir”- bir araya getirerek otomobilin terapiste ait olduğu sonucuna varmıştır. ZKKY

    Referanslar

    Psikoloji Sözlüğü (PS)

    Psikanalitik Kurama Giriş (PKG)

    Dinamik Psikiyatri (DP)

    Zihnin Kendini Koruma Yolları (ZKKY)

  • Simgeleştirme nedir?

    Simge, simge oluşumu ve simgeleştirme psikanalizde merkezi ve anlaşılması görece zor kavramlardır. Ben burada bu kavramlara, temel okumalar için “Giriş” seviyesinde göz atacağım. Simge oluşum sürecine hiç girmeyeceğim.

    Simgeleştirme (symbolization) kavramını anlamak için kelimenin kökü olan simge (symbol) üzerinde kısaca duralım isterseniz. Nihayetinde simgeleştirme, bir şeyi simge haline getirme, simge olarak kullanma, demek değil midir?

    Simgenin sözlükteki anlamı şudur: Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret; alem, remiz, rumuz, timsal, sembol.

    Simgeleştirme [sembolleştirme, sembolizasyon] sözlükte şöyle tanımlanıyor: Simgeleştirmek işi; sembolleştirme. Simgeleştirmek ise şu tanımı alıyor: Bir olayı, bir insan veya bir duyguyu sembollere başvurarak anlatmak; sembolleştirmek.

    Simge/sembol, bir terim olarak şu anlama gelmektedir: Psikanalizde, bilinçsiz, bastırılmış bir arzuyu, dürtüyü, ilişkiyi, ihtiyacı, kompleksi, çatışmayı vb. temsil ettiğine inanılan düşünceler, davranışlar, imajlar, semptomlar vb.PS Farkındaysanız, psikanalitik perspektiften, düşünce, davranış, imaj, semptom birer sembol olarak görülüyor.

    Sembol teriminin Temel Psikanaliz Sözlüğü‘ndeki tanımı şöyle: Kendisinden başka bir şeyin yerine veya onu temsil etmek için kullanılan bir şey. Bilinçdışı, bilinçdışı düşünceleri aynı anda dışa vurmanın ve gizlemenin bir yolu olarak sembolleri kullanır. Sembol ile göndergesi arasındaki bağlantı, bilinçli farkındalığın dışındadır. Bu süreç, rüyalarda ve bazı psikolojik semptomların oluşumunda önemli rol oynar.TPS Buradan hareketle söyleyebiliriz ki, sembol ve sembolleştirme kavramlarını anlamak, rüyaları ve semptomları anlamak için önemlidir.

    Bilinçdışı bir fikrin, çatışmanın ya da arzunun doğrudan olmayan, figüratif bir şekilde temsil edilmesine sembolizm (simgecilik) denir.PA

    Simgeleştirme, en basit haliyle, benzetmeler, metaforlar ve imalarla ifade etme sürecidir.DP

    Simgeleştirme bir zihinsel temsilin başka bir zihinsel temsili simgelediği ruhsal sürece gönderme yapar. Bu sürecin ürünleri simgelerdir (simgesel temsiller). Simgeler (simgesel temsiller) rüyalarda, sanatta, edebiyatta, mitlerde ve folklorda bulunduğu gibi ruhsal belirtilerin oluşumunda da yer alır.PA

    Sembolleştirme psikanalizde, ego açısından tehdit unsuru olan ve bu nedenle bastırılan bir dürtünün, arzunun, duygunun ya da nesnenin yerine bir temsilinin veya sembolünün konulma süreci olarak tanımlanabilir. [Sembolleştirme bir süreçtir.] Bu anlamıyla sembolizm, süperegonun sansüründen kurtulmak gibi bir işleve sahiptir.PS

    Sembolizasyonda bir nesne veya kavram başka bir nesne veya kavramı temsil eder hale gelir ve bu süreç bilinçdışı gerçekleşir. Temsil edilen ile temsil eden arasındaki çağrışım bağlantısı duyumsal (görsel, işitsel vs.), zamansal (zamanla ilişkili) veya somut (kendi kardeşi yerine bir başkasının kardeşi gibi benzer nesneler kullanma) olabilir. Bazı semboller evrensel olabilse de, sembollerin her zaman bireye özgü kişisel anlamları vardır.TPS

    Simgeleştirme, rüyaların, histerik semptomların, saplantıların, zorlanımların, dil sürçmelerinin vb. oluşumunda önemli bir rol oynar.PS Söz gelimi, hissettiği suçluluk veya yaşadığı anksiyete yüzünden cinsel arzularını/isteklerini bastıran kişi, merdivenden inip çıktığı, yüzdüğü, dağa tırmandığı rüyalar görebilir. Bu durumda, kişi, söz konusu semboller aracılığıyla cinsel arzularını rüyasında tatmin etmiş olur.PS Burada tabii ki söz konusu olan, gerçek değil kısmi bir tatmindir.

    Sigmund Freud kimi evrensel simgeler olduğunu düşünüyordu (örneğin penis için yılan, beden ya da kadın için ev gibi).

    Freud özellikle düş/rüya çalışmalarında bazı düş öğelerinin aşağı yukarı her hastada aynı anlamı taşıdığını buldu. Yani sembollerin insanlar için kolektif bir anlamı vardı. Örneğin para dışkıyı, su anneyi; silahlar uzun ve sivri aletler, çıkıntıları belirgin eşyalar penisi; oyuk, içine bir şey konulabilen eşyalar vajinayı temsil ediyordu. Bu anlamlar hasta için anlaşılmaz ve yabancı idi. Ancak dirençlerin aşıldığı süreçlerde hastanın serbest çağrışımları bu anlamlara varıyordu. Hasta, cinsel ya da kirli diye yasaklanmış anal erotik ilgilerini bu semboller aracılığı ile rüyalarında boşaltıyordu.PKG Freud aynı zamanda, birçok bakımdan simgenin ancak bireyin tarihsel ve güncel bağlamı içinde anlaşılabileceğine inanıyordu.DP

    Sigmund Freud‘dan farklı baksa da, Carl Gustav Jung da rüyalara büyük bir önem vermiş ve mitolojik, dini sembollerin ortak bilinçdışına ışık tuttuğunu, sembolizasyonun her türlü sanatın, mitin ve dinin temeli olduğunu savunmuştur. (PS)

    Nörotik belirtiler de (semptomlar) bir simgesel iletişim biçimidir. Örneğin, bir adamın histerik felci, karıma karşı koyamam şeklindeki bilinçdışı bir düşüncesini ifade edebilir.DP

    Sembolik temsil ya da anlatım, birincil süreç mental etkinliğinin bir özelliğidir. Bu aynı zamanda, yer değiştirmenin de bir örneği sayılabilir.PKG

    Freud histerik belirtilerin bir anlamı olduğunu keşfetmişti: Histerik belirtiler bir arzunun doyurulmasına hizmet eden bastırılmış bilinçdışı fantezilerin simgesel olarak dışavurumuydu; dürtü ile onu bastırmaya çalışan itki arasındaki uzlaşmayı temsil ediyordu.PA

    Freud simgelerin bilinçdışı birincil sürecin bir etkinliği olarak oluştuğunu ortaya koymuştu; bu etkinlik sayesinde rüyaların gizli içeriğinde yer alan bilinçdışı rüya düşünceleri ve arzular rüyanın açık içeriğine dönüştürülüyordu. Birincil düşünce süreci, yoğunlaştırma ve yer değiştirme gibi zihinsel süreçler aracılığıyla simge oluşumunu etkiliyordu. Bu zihinsel etkinliğin amacı bilinç düzeyinde kabul edilemeyen arzu ve fikirlerin bastırılması yoluyla kaygının azaltılmasıydı. Simge oluşumu dürtüden (cinsel ve saldırgan) gerilimin boşalmasını geciktiriyordu. Ayrıca, yasak nesnelerden ikamelerine yer değiştirmeyi sağlayarak anında tatminin önüne geçiyordu. PA

    Ernest Jones’a göre bir arzu, çatışma neticesinde bırakılmak [vazgeçilmek] zorunda olduğu ve bastırmaya maruz kaldığı durumda, kendisini simgesel bir şekilde ifade etme yoluna gidebilir. Bu durumda arzunun nesnesi bırakılır ve simge ile yer değiştirir.PA

    Bazı durumlarda zihin, bir nesne için bir sembol seçer ancak ona sanki gerçekten, somut olarak o nesneymiş gibi davranır. Örneğin, bir hasta analistinin “saldırı” sözcüğünü kendisine karşı gerçek, fiziksel bir saldırı olarak deneyimleyebilir; korkabilir ve/veya karşı saldırıya geçebilir. Bir başka örnekte, hasta sigara içerken görülmekten korkabilir çünkü kendini gerçekten oral seks yapıyormuş gibi deneyimleyebilir -onun için sigara içmek oral seks yapmayı simgeliyor olabilir. Hanna Segal bu durumu sembolik eşitleme (symbolic equation) olarak tanımlamıştır. TPS

    Simgeleştirme bir savunma mekanizması olarak -da- kullanılır. Bu anlamda simgeleştirme, zihinsel işlevlerin belli bir yönüne karşı belli bir anlam (bazen irrasyonel) yüklemektir. Söz gelimi, kocanızı terk etmekle ilgili güçlü bir arzunuz olabilir; bu arzuya sahip olduğunuz için suçlu hissedebilirsiniz; her suçun gibi gibi bunun da bir cezası vardır, diye düşünür ve cezalandırılmaktan (ölüm) korkarsınız; bu korkunuzu köprüden arabayla geçmek temsil edebilir (korkunuzu bu şekilde simgeleştirirsiniz). Bunun üzerine rüyanızda sahillerde çıplak olduğunuzu ve bir eşekle çorap kapmak üzere savaştığınızı görebilirsiniz. Rüyada görülen bu simgeleştirme, kendinizden uzaklaştırdığınız düşüncelerinizi -kocanızın cinsellik konusunda aptal bir eşek olduğuna dair- sembolize edebilir.ZKKY

    Referanslar

    Psikoloji Sözlüğü

    Temel Psikanaliz Sölüğü

    Zihnin Kendini Koruma Yolları

    Dinamik Psikiyatri

    Psikanalitik Kurama Giriş

    Psikanalitik Açılımlar