Konum

Whatsapp

+90 505 495 4727

Genel

Toplama ve biriktirme davranışının psikodinamiği üzerine

Giriş

Toplayıcı olarak Freud

Bilindiği üzere, Sigmund Freud, Hilda Doolittle (1976, s. 190) tarafından tahmin edildiği gibi, 1933’te yaklaşık 3000 nesneye sahip olduğu Mısır, Roma ve Yunan antik eserlerini tutkuyla toplamıştı. Eşyalarına çoğu zaman canlıymış gibi davranırdı, hayvan figürlerini okşar ve heykelleri insan gibi selamlardı. Freud’un kendisi, insanlar ve şeyler arasındaki sınırların bu bulanıklaşmasını Wilhelm Jensen’i Romalı bir rölyefin hayat bulduğu Gradiva adlı romanının ana karakterini kullanarak tanımlamıştır (Freud 1907a, s. 41). Freud’a göre, arzularımızın kaynağı olan insanın, tarih öncesi olarak çocukluk ve bu arzuların yerine getirilmesinde yatan mutluluk, birbiriyle çok yakın şekilde kaynaşmış olanın arkeolojisiydi. Freud, 1898’de, Fliess’e şöyle yazmıştı: “Mutluluk, tarih öncesi bir dileğin sonradan yerine getirilmesidir. Bu yüzden para mutluluk getirmez; Para, çocukların arzuladığı bir şey olmadı hiçbir zaman“. Freud, ikircikli bir ilişki içerisinde olduğu babasının ölümünden kısa bir süre sonra, Ekim 1896’da (bir şeyler) toplamaya başladı. Forrester’ın (1994, s. 230) şüphelendiği üzere, Freud’un babasının kaybından sonra nevrotik bir krize girdi ve onu, otoanalizini gerçekleştirmeye zorladı. Kendisini Bernfeld’le (1951) ilişkilendiren Gedo’ya (1992, s.501) göre, Freud’un toplayıcılık tutkusunun köklerinden biri, dadısının erken kaybında ve devamındaki sevgi eksikliğinden kaynaklanan erken çocukluk dönemi hayal kırıklıklarında yatar. Bu incinmelerin sonucu olarak Freud, daha etkili şekilde kontrol edebileceği “şeylere” bağlanmaya yöneldi (toplama davranışındaki narsisistik savunmaya dair ilk göstergedir bu).

Freud, daha çocukken, klasik uygarlıklara derin bir ilgi geliştirdi. Özellikle, Aryan Roma ve Sami Kartaca arasındaki savaştan etkilendi ve kimliğinin kökenleri bağlamında bir o yana bir bu yana sarsıldı. Genel olarak klasik ideallere kendini vakfetmesiyle, kimliği bağlamındaki ikircikliği, bu iki dünya arasında bir köprü kurmasıyla uzlaştırmış oldu. Freud’un Mısır kültürüne olan ilgisi, Musa’nın kişiliğinde ve O’nun Yahudi halkının tarihiyle olan bağlantısında anlaşılabilir. Raphael Leff’e (1988, s. 168) göre, ağırlıklı olarak kadın ana tanrıçalarıyla Mısır kültürü Freud için çok çekici değildi ve belki de çatışmalarla doluydu ve bu yüzden de koleksiyonunda bu kültürden biriktirmelere daha az yer verdi. Bu, Freud’un dadısının erken kaybıyla ve daha sonraki kuram oluşturmasında pregenital anne ilişkisine atfedilen görece daha az önemle uyumlu olarak görülebilir. Gedo’ya göre, Freud’un antik Yunan ve Roma antik eserlerini toplamasındaki belirgin tutkusu, resimsel ve daha az soyutlanabilir (“preverbal”) hiyerogliflerle bezeli eski anaerkil Mısır kültürünün aksine, içinden ödipus karmaşası kuramının türetildiği ataerkil batı kültürüne olan meyli ve tercihini temsil eder.

Psikanalizin kurucu babasının bu ünlü örneğine rağmen, oldukça yaygın toplayıcılık fenomenin önemiyle uğraşan çok az psikanalitik çalışma vardır (Gedo 1992; Weiner 1966; Menninger 1942). Ancak antropoloji, felsefe ve sosyal bilimler gibi diğer bilimsel disiplinlerde durum farklıdır: Son yıllarda bu konuya dair çok çeşitli ve kapsamlı çalışmalar yayınlanmıştır. Psikanalitik bakış açısından hareketle, şimdiye kadar, yalnızca amerikalı Werner Münsterberger (1994) “Toplama: Bastırılamaz Bir Tutku”  başlıklı bir monografide toplama davranışının psikodinamiğini ayrıntılı olarak ele almıştır. Fikrimce, şu sıralarda,  toplamacılık olgusu yoğun ilgi görmektedir ve bu, Ebay, Riccardo ve Yahoo gibi internet borsalarının yaygın kullanımı ve özel koleksiyoncu dergileri tarafından kesinlikle teşvik ediliyor. Hemen hemen herkes, saatler, trenler, bebekler, silahlar, sürpriz yumurtalar, komik magazinler gibi koleksiyonlar yapmaktadır. Toplamacılık, psikanalistlerin bu olgu üzerine kafa yormalarına değmeyecek kadar kendinden menkul ve insani midir? Ya da , psikanalistlerin bir çoğunun kendisi de bundan “muzdarip” olmasından dolayı mıdır ki, bu konuyla meşgul olmaktan kaçınmaktadırlar? Psikanalitik yayınların ilk nüshalarını, saatleri ya da sanat nesnelerini biriktirmeye angaje birçok psikanalist tanıyorum. Üstelik, Freud’un kendisi, kendisinin toplayıcılık/biriktirme tutkusunun analiz edilmesini de reddetmiştir. Toplayıcılık/biriktiricilikle ilgili verdiği cimri ipuçları, büyük olasılıkla, henüz biriktiriciliğe/toplayıcılığa başlamadığı zamanlardan gelmektedir (Marinelli 1998, s. 18). Freud’un toplayıcılığa/biriktiriciliğe dair işaret ettiği yerlerden biri, her şeyden önce, en tutarlı halinde bile bir son noktası olamayan  toplayıcılığın/biriktiriciliğin ikame etme işlevidir. 1895’te, obsesyonlarla uğraşısı bağlamında toplayıcılık/biriktiriciliğin cinsel açıdan fethetmenin/cezbetmenin yerine geçen (ikame) bir eylem olduğunu açıklamıştı Freud, Fliess’e yazdığı bir mektupta. Bu bağlamda, her bir toplayıcı/biriktirici, “yer değiştirmiş/ikame bir Don Juan”dır. Koleksiyonlar/toplananlar/biriktirilenler/tutulanlar, böylece, erotik eşdeğerlerdir ve toplama/biriktirmenin kendisi, sonsuzluğa işaret eden obsesif bir yer değiştirme mekanizması olarak görülür. Freud, Otto Rank’ın belirttiği gibi, daha az bilindik bir başka yazısında toplama/biriktirme hakkında  açıklamalar yapar:

Paranoyanın çekirdeği, libidonun nesnelerden çözülmesidir. Toplayıcılar/biriktiriciler ise, paranoidlerin aksine, libidolarını gereksiz, cansız nesnelere yatırırlar: Şey/nesne aşkı)” (Nunberg ve Federn 1962, s. 302).

Marinelli’nin spekülasyonuna göre (1998, s. 19), Freud için, 1899’da Fliess’e yazdığı mektupta antikalarını adlandırdığı şekliyle, “eski ve kirli tanrıların” belki de ona, yoldaşlar olarak uçucu/geçici bir mutluluk verdikleriydi ve bunun nedenini, “Karakter ve Anal Erotik”te (1908b, s. 207) sadece mutsuz para biriktiricisini analiz edebilmişken, kendi toplama/biriktirme eylemlerini analizden uzak tutmuştu. Gündelik Hayatın Psikopatolojisi’nde (1901b, s. 122) Freud, bu mutluluğa dair bir şeyler dile getirir. Şöyle der:

Tatillerimde, yabancı bir kentin sokaklarında gezinirken sık sık yenik düştüğüm  bana sinir bozucu ve komik gelen bir şey, yüksek sesle tabelaları okumam. Karşıma çıkan her bir antikacı dükkanının tabelasını okurum. Bu davranışta, toplayıcının/biriktiricinin macera arzusu kendini gösteriyor.” (Burada, yabancı ve heyecan verici bir şehirde, koleksiyon nesnelerine kaydırılmış ve yüceltilmiş cinsel macera arzusu duyulmaktadır).

Peter Gay, Freud biyografisinde, Freud’un toplayıcılık/biriktiricilik zorlantısı üzerine şöyle yazar:

Freud’un purolara olan çaresiz sevgisi, ilkel (primitif) oral ihtiyaçların varlığını sürdürdüğüne dair bir kanıt ise eğer, o zaman, antika biriktiriciliği/toplayıcılığı da yetişkinlik yaşamında ilkel anal doyumların kalıntılarını ifşa ediyor demektir. Freud’un, bir keresinde, doktoru Max Schur’a dediği gibi, bir zamanlar ‘tarih öncesine duyduğu aşk’ olarak adlandırdığı şey, güç bakımından, sadece nikotin bağımlılığına denk düşebilecek olan bir bağımlılıktı” (Gay 1987, s. 196).

Freud’un kendisi de “Karakter ve Anal Erotik”te (1908b, s. 208), anal evrede çocuksu dışkıyı tutma davranışının, paraya karşı ve daha geniş anlamıyla da nesnelere karşı tutumunu etkilediği yorumunda bulunur. Tutkulu bir biriktirici/toplayıcı için, ilginç şekilde, paranın ya çok küçük bir anlamı vardır ya da hiç yoktur.  Banka hesabındaki yekünün ne durumda olduğuna bakmaksızın, karşı konulamaz ve kolay kolay bir daha bulunamaz olan biriktirme/toplama nesnesi için para harcamaktan kaçınmaz. Ruhsal değeri açısından paraya, toplayıcı/biriktirici olmayana göre bir toplayıcı/biriktirici daha az duygusal yatırım yapar. Paraya dair libidinal yatırım ve toplama/biriktirme nesnesine yapılan lbidinal yatırım arasındaki ilişki karşılıklı olarak görülebilir. Çocuksu-anal erotik ve toplamacılık/biriktiricilik arasındaki bağlantı, Jones (1918), Menninger (1942), Storr (1983) ve Fenichel’in daha sonraki dönemlerde dürtü kuramsal çalışmalarında defalarca vurgulanmıştır. Toplama/biriktirme tutkusu ve sahip olma hedefi (…) belirlenimlerini, dışkıya karşı çocuksu tutumda bulurlar (Fenichel 1945, cilt 2, s. 130). Hiç şüphesiz, anal sahip olma ve bir daha asla geri vermeme, tüm toplayıcı/biriktiricilerde önemli bir rol oynar. Bununla birlikte, her bir somut ve özel nesne toplayıcılığının/biriktiriciliğinin özelliklerini ve etkilenimlerini açıklamaz. Gay da Freud’un toplayıcılık/biriktiricilik yorumlarına göre nihayetinde şu sonuca ulaşıyor (Gay 1987, s. 199):

Böylelikle Freud’un antika koleksiyonunda iş ve eğlence/keyif, yetişkinin erken (dönem) dürtüleri ve entellektüel yüceltmeleri tek bir çatı altında birlikte akıyordu. Buna rağmen, bağımlılığın tadı damakta kalır.”

Şimdi, toplama/biriktirme olgusunun bu garip karışımını aşağıda ele almak istiyorum.

Tanımı ve olgusal-antropolojik yönleri

Toplamacılık/Biriktiriciliğin psikodinamiğini ve görünüm biçimlerini daha ayrıntılı bir şekilde ele almak için, öncelikle, bu kavramın kendisini daha detaylı bir şekilde belirlemek elzemdir. Daha dar anlamıyla toplamacılık/biriktiricilik, benim tanımıma göre, aşağıdaki koşulları yerine getirmek zorundadır:

  1. Toplayıcılık/biriktiricilik, toplayıcı/biriktirici için öznel bir değeri olan nesnelerin seçilmesi, bir araya getirilmesi ve saklanması  ve bunları tam/bütün hale getirme çabasıdır. Örneğin, materyal olmayan ve bu nedenle güvenilir şekilde somut bir eşya olarak var olmayan bilgi, dar anlamda toplayıcılığı/biriktiriciliği temsil etmez.
  2. Toplayıcılık/biriktiricilik, sistematiktir ve genellikle tanımlanabilir ve sınırlandırılabilir bir alan ya da konu ile sınırlıdır, örneğin, bir müzayede kataloğunda ya da hali hazırda mevcut koleksiyonlarda tanımlanmış ve bir araya getirilmiştir.
  3. Kapsamlı ve derinlemesinedir, yani toplanan/biriktirilen hakkında ikincil bir literatür ve arka plan bilgisi bulmak mümkündür.
  4. Toplayıcılık/biriktiricilik, onu toplayanı/biriktireni, her anlamda, duygusal ve tutkulu bir angajmanla en yüksek düzeyde ele geçirmelidir.
  5. Görece, zamansal olarak sabit/kalıcı bir davranış olmalıdır ve kısa süreli bir keyfilik ya da moda halinde olmamalıdır.

Pieringer’e (2001, s. 4) göre, toplanan/biriktirilen nesneler, anlam içeriklerine açısından aşağıda sıralandığı üzere farklılaşırlar:

  • Gerçek Nesneler
  • Kutsal Nesneler ya da Totemler
  • Sosyal Nesneler, “Geçiş Nesneleri”
  • Erotik Nesneler, Fetişler

Gerçek Nesneler, anlamları bağlamında görece tanıdıktırlar: Bunlar, kullanım nesneleri(eşyaları), gündelik yaşamda kullanılan nesneler, sanatsal nesneler ve antikalar ya da gerçek gücü temsil eden altın ya da mülk gibi nesnelerdir.

Diğer toplama/biriktirme nesnelerinin kategorileri ise daha derin bilinç-dışı anlamlara sahiptirler. Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde (1912-1913a, s. 126) anlamlarına göre ya bir totem ya da bir tabu olan toplama/biriktirme nesnelerini birbirinden ayırır. Totem, bir cinse/cinsiyete aittir, buna karşın fetiş ise tekil bir şeydir. Totemler ya da kutsal nesneler olarak hizmet eden toplananlar/biriktirilenler, hayvan veya insan formlarındaki tanrısal varlıkların heykelleri ve resimleri, yaşayan hayvanlar ve özel ağaçlar ya da şifalı bitkiler gibi çoğunlukla insani, hayvani ya da bitkisel kökenlidirler. Bu toplananlara/biriktirilenlere, kutsal ve koruyucu etkilere sahip olma gücü atfedilir. Tipik modern totem hayvanları, örneğin hükümet salonlarında ya da çalışma masalarında duran kartal, yeşim taşından yapılan filler veya mücevher olarak kullanılan altın ejderhalar ve yüzük halindeki gümüş yılanlardır. Bunlar, öncelikle birer dekorasyon ve süsleme/güzelliştirme işlevine sahiptirler. Ancak özlerinde, totem kültürünün bilinç-dışı tanıklarıdırlar ve belirli amaçlara beden kazandırmış olurlar. Freud, Wundt’un Halklar Psikolojisinin Bileşenleri adlı eserdeki şu tezden alıntı yapar:

“böylece, totem kültürünün, ilkel insanın durumu ve kahramanlar ile tanrılar çağı arasındaki bir geçiş aşamasını ve daha sonraki gelişmelerin ön basamağını oluşturduğu sonucuna götürür yüksek olasılıkla” (age., s. 123).

Kutsal olan toplama/biriktirme nesneleri olarak totemler de toplumumuzda “kutsal” niteliklere sahiptirler. Yüksek düzeyde saygı görürler ve gündelik hayat içinde tabu kabul edilirler, neredeyse paha biçilmezdirler ve gerçekten sahip olunamazlar (Pieringer 2001, s. 5). Büyüsel düşünceyi takiben, şeylerin kendileri, şeylerin tasarımlarının/düşlemlemelerin ardına çekilirler. Kartal, örneğin, tanrısal özgürlüğü, kraliyet görkemini, kararlılığı, gücü, cesareti, keskinliği ve açıklığı; ejderha ise öngörülemezliği, tüm güçlülüğü, yaralanamazlığı ve ölümsüzlüğü temsil ederler. Bir totem, bu belirli özellikleri zamandan bağımsız bir şekilde sembolize eder; hem onları temsil eder hem de aynı zamanda onlara aşkındır. Totem nesneleri, Freud’a göre, animistik tasarımların/fantazilerin/düşlemlemelerin sadece beslenmelerine (hayatta tutulmalarına)değil, aynı zamanda onların savunulmasına da hizmet ederler.

Kültürün Huzursuzluğu’nda Freud (1930a, s.440), toplama/biriktirme nesnelerine dair her iki kategoriyi de ele alır. Benlik (Ego), Sosyal nesneleri toplayarak/biriktirerek, örneğin Teddybaer, bebekler, kurşun askerler ya da kostümlü figürler gibi, kendisine sosyal bir dünya yaratır. Toplayıcı/Biriktirici, bu “geçiş nesneleri” ile yalnızca insanlıktan payını almakla (‘insanlığa katılmakla’) ve kaybolmuş ilişkilerini ikame etmekle kalmaz, aynı zamanda Pieringer’e (2001, s. 5) göre de insanların farklılıklarını ve çelişkilerini toplayarak çoğalır. Geçiş nesnesi olarak toplanan/biriktirilen nesnelerin işlevini daha detaylı olarak ele almaya devam eder. Toplama/biriktirme nesneleri, çözülmemiş cisnel kaygıları ve gerilimleri savunma çabasını da temsil ederler. Freud, bunu betimlemek için fetiş kavramını seçmiştir (latince facticius ya da facere (taklit edilmiş, yapay olarak yapılmış)). Eroktik ve büyülü/sihirsel güç atfedilen her bir nesne bununla adlandırılır. Kadın ayakkabısı, iç çamaşırı, kadife veya lateks elbiseler olabilecek olan bir fetiş, kaygıları bağlayabilir ve böylece cinsellik mümkün kılınabilir; ama aynı zamanda, Pieringer’in yazdığı, hayal kırıklığına uğranmış olunan bir aşkı teselli edebilir ya da bazen gerçek talepleri/arzuları umut olarak bir başka zamana erteleyebilir. Freud’a göre (1927e, s. 314), daha dar anlamda, erkeğin, kadın cinsel organlarından kaynaklanan kastrasyon kaygısını savunmaya hizmet eder. Erkek açısından hareketle, fetiş, kadının penisinin olmadığını inkar etmesine ve bir ikame nesne yardımıyla cinsel doruk noktasına ulaşmasına izin vermesiyle kadındaki penis ikamesinin işlevine sahiptir. Erotik fetiş, bu nedenle, bütünü temsil eden bir parça olarak cinsel bir nesneyi temsil eder. İkame nesneler, bütün beden, beden parçası ya da bir elbise parçası olabilir. Erkeğin fetişi, ya “uyaran” ve uyarmaya hizmet eden, yani kısmi dürtüleri genital cinselliğe yönlendiren veya sapkın (pervers) tipteki fetiş türleri olabilir. Buna göre, insan (en azından erkekler), öncelikle gezici bir avcıydı ve yerleşime geçtikten sonra tarım ve hayvancılığın başlamasıyla birlikte giderek önce doğal nesnelerin ve daha sonra ise kültürel malların/nesnelerin toplayıcısı/biriktiricisi/koleksiyoncusu haline geldi. Yüksek kültürümüzde bu gelişme şimdi tersine dönüyor: İnsan yine toplayıcılığa başlıyor, önce çekimser ve temkinli bir şekilde ve daha sonra ise özel nesnelerin peşinden koşan vahşi bir avcıya dönüşüyor. Zaten Orta Çağ’da, tüm şehirleri yağmalayan kalıntı toplayıcıları ve hırsızların yaygın bir hareketi vardı (Münsterberger 1994, s. 245). O zaman, günahkâr toplayıcının/biriktiricinin/koleksiyoncunun ruhunu kurtaran kalıntılara direkt bir büyüsel güç ve mucize atfediliyordu. Bir şehrin itibarı, sahip olduğu Hristiyan kalıntılarıyla artıyor ya da azalıyordu. Bildiğimiz ilk sistematik toplayıcılar/koleksiyoncular, Yunan ve Roma sanatını toplayan ve böylece atalarının idealize edilmiş zamanlarına daha derinden bir erişim arayan Cosimo de Medici, Petrarch, Giovanni de Dondi veya Poggio Bracciolini gibi Rönesans’ın eğitimli İtalyan’larıydı. Çağdaşları Dante Alighieri, İlahi Komedya’sında cehennemin dördüncü katında “istifçilere” kefaret ödettirmişti. Ancak daha sonraki zamanlarda biriktirme/toplama tutkusu aşırı biçimler aldı. Yazar ve vaiz Johann Geiler von Kaysersberg (Bauer 1995) budalalar gemisine yaptığı atıfla “Buochnarren” üzerine yedi çan koydu; bunların her biri, kitap tutkusuna yol açabilecek olan bir deliliğe işaret ediyor. Saksonyadan Posernalı vaiz Johann Tinius, kitaplara olan tutkusunu finanse edebilmek için 1813’te bir soygun esnasında katil bile olmuştu. 19. yy.’da İtalyan kontu Libri Carruci, İtalyan ve Fransız kütüphanelerindeki kitapları hırsızlık vasıtasıyla ele geçirmişti. Ve bugün bile oldukça yaygın olan bibliofili alanında benzer bir takıntılı toplama/biriktirme davranışı gözlenebilmektedir: örneğin, 2002 yılında Alsas’ta bir öğretmen Odilienberg manastırından, unutulmuş olan gizli bir geçidi kullanarak yaklaşık 1000 kadar çok değerli Orta Çağdan kalma kitabı “kişisel memnuniyetini” sağlamak amacıyla çalmıştı (Süddeutsche Zeitung, 25/26 Mayıs 2002).

Antropolojik açıdan, toplayıcılık/koleksiyonculuğun tipik bir insan özelliği olduğu söylenebilir. Reichholf’un haklı bir şekilde tespit ettiği gibi, toplama/biriktirme, insanları hayvanlardan ayırır (Reichholf 2001, s. 35). Hayvanlar da yiyeceklerini depolarlar ama bu depolama bir amaca ve hayatta kalmaya hizmet eder. Burada eksik olan, sanatçının amaçtan ve niyetten bağımsız yaratıcı çalışmasında da dile geldiği gibi, nesnenin kendisine ya da güzel olana olan sevgisidir. Bu bağlamda sanatın toplanması/biriktirilmesi, onu yaratan sanatçının yaratıcı etkinliğine denk düşen bir gereklilik olarak görülebilir. Hatta toplayıcılar/biriktiriciler/koleksiyoncular olmadan, yaratıcı sanatların bugünkü kapsamlarının/içeriklerinin var olamayacağı bile iddia edilebilir. Martin Walser (1991, s. 320), toplayıcılığın/biriktiriciliğin/koleksiyonculuğun genel insani önemini şöyle formüle etmektedir: “Saklamak/korumak, bir ihtiyaçtır. Her insan, korunmak ister ve her insan bir müzeyi hakeder.”. Ve halk bilimci Konrad Köstlin (1994, s. 47), toplayıcılığın önemini şu sözlerle ifade eder: “Toplama/biriktirme toplumu olarak görülebilecek olan bir kullan-at toplumunda yaşıyoruz. Neredeyse herkes ve yakında istisnasız herkes, bir şeyler toplayacak. Kaba tahminlere göre, bu oran, nüfusun %19’u kadardır”.

Felsefi bakış açısından hareketle toplayıcılık/biriktiricilik davranışı, insani bir arayışta olma halini gösterir, ki hiç kimse, hatta toplayıcının/biriktiricinin kendisi bile nihayetinde aradığını bulduğu bu noktaya hiç ulaşamaz. Toplama/biriktirme, Sommer’in de (1999, s. 196) yazdığı gibi, yolun kendisinin amaç olduğu bir süreç olarak anlaşılabilir. Toplama/Biriktirme, nihayetinde, asla ulaşılamayacak olan bir tamlık, tamamlanmışlık ve bütünleşmişlik arayışıdır. Toplayıcının/Biriktiricinin peşinde koştuğu mutluluk, asla mükemmele ulaşamayacaktır.  Bu toplama/biriktirme arzusu, özellikle cezbedici bir koleksiyon/toplama/biriktirme parçası olan kutsal kaseye kadar uzanır. Orta çağ kalıntıları ya da Melanezyalıların Mana ile yüklü kült nesneleri gibi özel koleksiyon nesnelerine mucizevi bir güç atfedilir ve bu sihirsel güç, bu nesnelere sahip olma anına narsisistik bir yükleme yapılarak çoğaltılabilir. Bununla birlikte, arzu nesnesi toplayıcının/koleksiyoncunun mülkiyetine geçtiği anda, peşinden koşulacak olan, hemen yeni ve değerli bir “kase” çabucak bulunur.  Koleksiyonculuk alanında öznel bir tamlığa/tamamlanmışlığa ulaşılması gerekiyorsa, ki bu nadiren olur, o zaman koleksiyoncu ya genellikle toplama/biriktirme alanını değiştirir ya da komşu bir toplama/biriktirme alanını içerek şekilde genişletir. Bazı koleksiyoncular için toplama/biriktirmenin cazibesi tam da burada yatmaktadır. Sürekli bir toplama/biriktirme eylemi içerisinde olmak ne can sıkıntısına ne durgunluğa ve ne de depresif bir ruh haline izin vermektedir. Bu yol her zaman bir başarı duygusu ve küçük mutluluklar sunar. Bu mod, klasik koşullamadaki aralıklı pekiştirmeye eşdeğerdir ve toplama davranışını pekiştirerek arttırır. Başka bir deyişle, tüm duygulanımlar arasında, mutluluk, en uçucu (geçici) olanıdır, çünkü tutku tarafından ele geçirilmiş toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncu, bu duyumu tekrarlamanın peşine düşer.

Kültür inşa eden işlevi sayesinde mevcut suçluluk duygularının bilinç-dışı savunulmasına hizmet eden bir konumdadır toplamacılık/biriktirmecilik/koleksiyonculuk. Yanı sıra, dünyayla ve diğer insanlarla olan ilişkiyi geliştirmeye de yardımcı olabilir (Pieringer 2001, s. 4) ve bu yüzden de mecburi olarak dünyadan kaçmanın ve geri çekilmenin ifadesi olmak zorunda da değildir. Toplamacılık/koleksiyonculuk/biriktirmecilik, birincil bir kişisel motivasyondan köken alıyorsa ve toplanan nesnelerin çeşitli anlamları bir birliğe/bütünlüğe yol açıyorsa eğer, o zaman toplamacılık kültürel bir gelişime de hizmet edebilir. Pieringer’e göre, koleksiyon/toplama/biriktirme nesneleri, o zaman, yanlızca bir ölü kültünü somutlaştırmakla kalmazlar, aynı zamanda kutsal ve gerçek olan Eros ve Thanatos’un koleksiyon/toplama/biriktirme tutkusunda içerildiği yaşamın sembolleri de olurlar. Bazı insanlar, ayrıca topladıkları/biriktirdikleri/koleksiyonları aracılığıyla yoğun bir şekilde “zamanlarına ait bir parça” da olabilirler ve toplumsal olana ait olduklarını hissedebilirler. Toplumsal olarak özel koleksiyonlar genellikle kültür tarihi araştırmaları için çok değerli kaynaklardır ve önemli müzelerin bu nedenle kurulmuş olması da nadir değildir. Sanat eserlerinin, tarihsel malzemelerin ve kültürel malların toplanması/biriktirilmesi, kültür yaratıcı ve koruyucu etkisine sahiptir ve bu yüzden müzeler devleti koruyanlar olarak politik sınıflar tarafından yüceltilirler. Örneğin koleksiyoncular, kaybedecek çok şeyleri olduğu için devlete isyan etmezler.

Koleksiyonculuk ve ontogenetik gelişimi

Neredeyse tüm çocukların belirli bir yaştan itibaren toplamaya/biriktirmeye başladıkları gözlemlenebilir. Erken çocukluk döneminde toplamacılığın/biriktiriciliğin beyin gelişimi için önemli bir biyolojik işlevi yerine getirdiği görülür. Bu yolla (yani toplama ve biriktirmeyle) yoğun bir uğraş sayesinde, örneğin aynı renkler ya da aynı biçimler gibi kategorileri ve bu kategoriler arasındaki ortaklıkları oluşturarak dünyanın entelektüel düzenlenmesi ve bilişsel algılanması desteklenmiş olur (Reichholf 2001, s. 35). Elschenbroich (2001, s. 99), küçük çocukların toplama biriktirme yoluyla kendi dünya resimlerini inşa ettiklerini ve böylelikle şeylerle başa çıkmak için kendi dünyalarını düzenlediklerini sosyo-psikolojik bakış açısından formüle etmiştir. Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton (1981), 80 chicago ailesiyle, ortak ev eşyalarının ve ev ortamından elde edilen maddi şeylerden anlamın nasıl türetildiğine dair deneysel çalışma yapmışlardır. Gelişim psikolojisi açısından bakıldığında, neredeyse kaçınılmaz olarak toplamacılık/biriktirmecilikle ilişkilendirilen toplama/biriktirme nesnelerinin değiş-tokuşu ve bu yolla bir akran grubuna ait olma, çocuklar için önemli bir sosyal işlevi yerine getirir. Büyük olasılıkla, batılı kültür çevrelerine ait olan çoğu insan, çocukken, pullar, futbol resimleri, çizgi romanlar, parlayan resimler, arabalar veya şekerlemeler gibi nesneleri toplarlar ve biriktirirlerdi. Günümüz çocukları ise, daha çok, Pokemon resimleri, Diddl-fareleri, sürpriz yumurta, fantezi kartları, Barbie bebekleri, gameboy oyunları gibi şeylerle ilgileniyorlar. Erkek çocuklarda, bu toplama davranışı, sıklıkla ömür boyu devam ederken, kız çocuklarında ise ergenlikle birlikte bu davranış kaybolmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan “ciddi” toplama/biriktirme/koleksiyon yapma davranışı, genellikle, bu arzu dolu çocukluk deneyimlerine yaslanmaktadır. Toplamacılık, aynı zamanda bir amaçtan bağımsız bir uğraşta çocukluğun güzel yanlarını koruma/saklama girişimi olarak da anlaşılabilir, örneğin eski trenler, antika bebekler, doldurulmuş hayvanlar, inşaat setleri, buharlı trenler ya da kurşun askerler toplanarak “insanın içindeki çocuk” beslenir. Bu libido yüklü nesneler, toplamacı/biriktirmeci/koleksiyoncuya, çocukluğunu ve gençliğini canlı bir şekilde hatırlatabilir ve güzel ve mutluluk dolu anlarıyla içsel olarak hala çok canlı şekilde yaşayan geçmişine doğru yapılan zaman yolculuğunun anahtarı gibi bir etkide bulunabilir. Bir yetişkinin toplamacılık ve biriktiriciliğinin çıkış noktasını oluşturan şey, sıklıkla, çocukluk zamanındaki oyuncakları ve o zaman kendisine verilmiş olan hediyelerdir. Bu toplama ve biriktirme biçimi, gerçekliğin talepleri ve/veya intrapsişik çatışmalarla kaygıdan daha bağımsız ve yapıcı şekilde yüzleşmek için bu süreçten güçlenerek ortaya çıkabilecek olan egonun hizmetinde bir gerileme (regresyon) olarak anlaşılabilir (Kris 1952).

Ön ergenlik ve ergenlik döneminde, toplamacılık/biriktirmecilik/koleksiyonculuk genellikle yaşa uygun şekilde dünyayla anal bir başa çıkma girişimini temsil eder. Buradaki bilinç-dışı amaç, önceleri yabancı ve kaygı verici olan yetişkinler dünyasına toplama/biriktirme ile bir yönelim sağlamak ve bu dünyayı oyunların yardımıyla öğrenebilmektir. Bunun dışında, genç, özdeşleşme sonucunda kendi kimliğinin oluşması için önemli olan idealize edilen toplama/biriktirme nesnesi aracılığıyla kendi idolüyle yakın ve düşlemsel/fantaziyel bir ilişki kurar (Sublowski 2002, s. 103). O zamanki gençlik fan-gruplarıyla kurulan sıkı bağlar da buna katkıda bulunur. Gençlik zamanlarındaki film oyuncularının ve pop yıldızlarının posterlerini, DVD’leri, CD’leri veya onlarla ilgili hatıraları veya onların imzaları gibi tipik ergenlik idollerine ait olan olan eşyaları topladılar/biriktirdiler. Bu gelişim evresine özgü olan toplamacılık/biriktirmecilik, genellikle daha sonraki gelişim evresinde terkedilir. Akran grupları, arkadaşlar ve meslektaşlar gibi diğer insanlar giderek daha önemli hale gelir. Bu gelişime koşut olarak da abartılı değer yüklenen ve idealize edilen değerleriyle toplama/biriktirme nesneleri, değerlerini yitirirler.

Toplamacılık/biriktiricilik ve cinsiyet

Tanımımızdaki anlamıyla toplayıcılık/biriktiriciliğin neden erkeklerde çok daha sık gözlemlendiği sorusu sorulabilir. Erkeklerin, çocukluklarından itibaren topladıkları/biriktirdikleri nesnelere olan ilgilerini yaşam boyu muhafaza etmeleri nadir değildir. Bazı erkekler, çocuklukta topladıkları/biriktirdikleri nesneler açısından, koleksiyonlarını “daha ciddi” koleksiyon nesnelerine doğru kaydırırlar, örneğin Oldtimer (arabalara), sanat eserlerine, plaklara, kitaplar veya antikalar gibi daha ciddi toplama/biriktirme/koleksiyon nesnelerine geçiş gibi. Koleksiyonculuk, erkeklerin, yetişkin olarak hayatlarını, ilişkilerinden veya mesleklerinden daha fazla etkiler. Mesela bazı evlilikler, kadının kendisini ya da eşiyle birlikte yaşadığı ortak evi, toplanan/biriktirilen/koleksiyonu yapılan ürünlerin çok yer kaplaması nedeniyle tehdit altında hissettiği için boşanmayla sonuçlanır. Bazı yazarlara göre (Schloz 2000, s. 68) günümüzde görülen toplama/biriktirme davranışı, bugün hala eskimolar ve aborijinilerin kültürlerinde bulunduğu haliyle ilkel insanın filogenetik olarak sabitlenmiş avcılık ve toplayıcılık/biriktiriciliğine kadar uzanır. Kadınlar ise daha genel anlamda toplayıcıydılar zaten; insanlığın en erken dönemlerinde bile daha çok fındık-fıstık gibi kabuklu yiyecekler, böğürtlen gibi orman meyveleri, mantarlar ve şifalı otlar gibi yaşamsal ihtiyaçları toplamakla ilgilendiler.

Psikiyatrist Riecher-Rössler (2001, s. 44), ampirik bir çalışmasında, erkekleri ve kadınları toplayıcılık/biriktiricilik özelliklerinde istatistiki olarak anlamlı farklarla şu özetlemektedir: Kadınlar daha çok içselleştirici, vesveseli, pasif, dışa dönük ve bağımlı, erkekler ise buna karşın, dışsallastırıcı, eyleme dönük, aktif, içe dönük ve bağımsızlar. Sieverding (1999, s. 39), bilimsel çalışmaları taradığı bir çalışmasında, cinsiyetlerin ortak ve birbirleriyle örtüşen birçok özelliklerinde aşağıdaki ampirik farklılıkları bulmuştur: Psikolojik karakteristikler alanında erkekler, araçsallık ölçeğine önemli bir vurgu yaparlarken, kadınlar ifade edebilme ölçeğine önemli vurgu yapmaktadırlar. Eril özellikler, dışa dönük toplama/biriktirme davranışını teşvik etmektedir. Erkeklerin toplama/biriktirme davranışlarının sistematiği, aynı zamanda daha rekabetçi eril tutumdan gelmektedir (Maschewsky-Schneider ve ark. 1999, s. 107), çünkü toplama/biriktirme davranışı, diğerine bir şeyi göstermek/kanıtlamak ve onunla rekabet halinde olmak için kullanılmaktadır. Ancak erkeklerin kadınlara oranla daha yüksek gelire sahip olmaları sebebiyle, bu faktör erkeklerin toplama/biriktirme davranışında kesinlikle önemli bir rol oynamaktadır. Kadınların yüksek maliyetli biriktirme/koleksiyon nesnelerini toplamalarını zorlaştıran nedenlerden biri, onların, erkeklere kıyasla daha kötü sosyo-ekonomik koşullarıdır.

Freud, Rüyaların Yorumu’nda (1900a, s. 185), ikama oluşumu olarak açıkladığı toplamada/biriktirmedeki cinsiyetler arası çarpıcı farklılıklara hali hazırda dikkati çekmişti. Freud, toplama/biriktirme alanında kadınları, saf eril toplayıcı/biriktiricilere kıyasla farklı değerlendirmektedir: “yalnız kalmış bakire”, “şefkatini, hayvanlara” aktarırken, bekar (bakir) erkek tutkulu toplayıcı olur. Bu genelleleyici ifadenin tüm temkinlice değerlendirmesine rağmen, Freud’un önermesinde (postülasında), kadınların, cansız toplama/biriktirme nesnelerine öncelik veren erkeklere oranla, canlı nesnelerle ilişkiyi daha değerli bulduğuna dair bir cinsiyet farklılığı duyulmaktadır. Freud’un, “Anatomik cinsiyet farklılıklarının bazı ruhsal sonuçları” (Freud 1925j, s. 29) adlı yazısında, “insanlık tarihinde hatırlayabildiğimiz kadar geriye gittiğimizde bile o zamandan bu yana kadına karşı yöneltilen eleştirilerin karakter özelliklerine, hayatın büyük gereksinimlerine boyun eğmeye daha az yatkın olan ve kararlarında şefkatli ve düşmanca duygular tarafından sıklıkla yönlendirilen erkeğe kıyasla, daha az adalet duygusu gösterildiği yönündeki kabulü göz önüne alındığında, “üst-benliğin oluşumunun gözden geçirilmesinde yeterli gerekçelerin” bulunabileceği eleştirel bir bakış elbette daha uygundur.

Freud, 1933’te hala, psikanalize girişin yeni seminerlerinde şöyle formülasyonlar yapmaktadır: “Kadınların, sosyal ilgilerinin erkeklerden daha zayıf ve dürtüyü yüceltmeye ilişkin yeteneklerinin daha düşük olduğundan bahsediyoruz” (1933a, s. 144). Ancak, birkaç cümle sonra, “Onların yüceltme için uygunlukları, onlardaki büyük dalgalanmalara boyun eğer” diyerek iddiasının sınırlarını çizer. Fenichel (1945, s. 31) de Frieda Fromm-Reichmann’a atıfta bulunurak, farklı kültürel koşulların, toplumsal ve sosyal bağlamların ve eğitimin, üst-benliğin yapılanması üzerinde cinsiyetle karşılaştırıldığında daha büyük bir etkiye sahip olabileceğine işaret eder ve Freud’un yaklaşımının spekülatif bir doğasının olduğunu ve bu yüzden de cinsiyetler arasındaki örtüşme alanlarının, birbirlerinden farklılaştıkları alanlara nazaran muhtemelen daha büyük olabileceğini söyler. 

Bununla birlikte, fenomenolojik olarak, kadınlardaki toplama/biriktirme davranışının, yukarıda verilen tanımı temel aldığımızda, erkeklere göre, çok daha az yaygın olduğu tartışılmazdır. Örneğin, yoğun reklam çabalarına rağmen, 2002’de Almanya’daki 85.000 pul koleksiyoncusunun yanlızca %5’i kadındı. Plak, kamera ya da saat koleksiyoncuları arasında da hemen hemen hiç kadın yok. Çok eski dönemlerde bile kitap ve belge toplayıcıları/biriktiricileri, günümüzde halen geçerli olduğu üzere, çoğunlukla erkekti. Bu farklılığın kültür tarihi açısından da anlaşılabileceğine işaret ettiği için Peter Haas’a da minnettarım. Yasa kitabı olan Tevrat’ın babadan oğula geçmesi Yahudi geleneğinde değiştirilemez/sabit bir gelenektir ve bir nesne olarak bu kitabın büyük bir önemi vardır. Aslında birçok ülkede, örneğin Amerika’da ya da Fransa’da olduğu gibi, Yahudi kitapsever koleksiyoncular açık ara baskındırlar. Kadınlar arasında, geniş kapsamlı bir koleksiyona sahip olmaya dair bir gururlanma ya da övünmenin olmaması dikkat çekmektedir ve genellikle kadınları gururlandıran toplama/biriktirme alanları, estetik bir ayrıntıya, bir çiçeğe, sanatsal bir düzenlemeye ya da bir ev dekorasyonuna duyulan aşktır. Kadınların, yanlızca antikaları, sanat eserlerini, takıları, Kaethe-Kruse-bebeklerini, ArtDeko ürünleri ya da bitkileri topladıkları/biriktirdikleri, ama, pulları, kitapları, arabaları, şarapları, saatleri, kameraları, motorsikletleri veya plakları toplamadıkları/biriktirmedikleri tezine karşı çıkılabilir. Gerçekte, toplamacılığın/biriktirmeciliğin bu formu, erkeklerin toplama/biriktirme formuna kıyasla daha nadirdir. Ayrıca, kadınların toplama/biriktirme davranışı, yine erkeklerle karşılaştırıldığında daha az katı ve daha az yoğundur. Toplayıcı/biriktirici/koleksiyoner kadınlar, erkeklerin, tamlığa/bütünlüğe yönelen ve bir zaman sonra bunun obsesif bir katmana yükseldiği abartılı tutkuya dönüşen anal toplamacılığını/biriktirmeciliğini/koleksiyonculuğunu özletiyor. Kadınlarda, sıklıkla, avlanma arzusu ve diğer toplayıcılarla açık rekabet halinde olma tarafından etkilenen eril toplama davranışı eksiktir; bu, örneğin internet açık arttırmalarında gözlenebilir bir durumdur. Erkekler, mizaçlarına bağlı olarak, arzu nesnesini rakiplerinin elinden kaparlarken gizli saklıdan apaçığa kadar bir sevinç gösterirler. Ama ayrıca, özdeşim bağlamında, babaları tarafından oluşturulmaya başlanmış olan koleksiyonları devam ettiren koleksiyoncular da söz konusudur. Irene ve Peter Ludwig ve Carl ve Carin Vogel gibi bazı kadınlar da kocalarıyla birlikte koleksiyonerdirler, ancak, girişim genellikle erkeklerden gelmiştir (bkz. Ludwig çifti). Kuralı onaylayan istisnalar dışında, koleksiyon söz konusu olduğunda, cinsiyetler arasında gerçekten büyük farklar vardır. Venedik’teki etkileyici sanat koleksiyonunu bütünlük/tamlık arzusu ya da temsil edici ve sistematik bir toplama arzusundan daha çok o sanatçılarla olan kişisel ilişkileri ya da onların kendisinin idolleri olması gibi bir bağa dayanan Peggy Guggenheim hakkında böyle düşünülebilir.

Benim değerlendirmeme göre, toplama/biriktirme davranışı bağlamına dair cinsiyet farklılıkları için izleyen hipotezler öne sürülebilir: Kadınlar, sanatsal yaratımlarda üretkenliklerini, çocuk doğurma gibi potansiyelleri aracılığıyla kendilerini erkeklerden daha fazla ifade ederler. Ortalama olarak kendilerini, erkeklere nazaran, çocukları üzerinden tanımlarlarken; erkekler ise kendilerini tanımlamayı, koleksiyonlarını da içeren sahip oldukları her şey üzerinden yaparlar. Öte yandan, kadınlar, sıklıkla, kişisel ilişkiler ve arkadaşlıklar inşa etmeyi, cansız bir nesneye libidinöz yatırım yapmaya meyilli olan erkeklere göre daha önemli bulmaktadırlar, örneğin, kadınlar ortak sosyal bağlara daha çok özen göstermektedirler. Yine kadınlar, kişisel dostluklara daha çok sahiptirler ve bu ilişkilere daha çok zaman ve enerji yatırımında bulunurlar. Erkekler ise, kendi toplama/biriktirme aktivitelerinin kapalı evreninde daha fazla zaman geçirirler. Bu, ciddi kişilik bozukluklarının yaygınlığında kanıtlanmış belirgin cinsiyet farklılıklarını doğrular niteliktedir. Narsisistik nevrozlar, erkeklerde daha yaygındır ve bu türdeki tanıların %50 ila 75’i erkeklere konmaktadır (Akhtar 2000, s. 374). Toplamacılığı/biriktiriciliği kolaylaştıran şey, ilişkilerden kendi benliğine narsisistik geri çekilmedir ve bu erkeklerde daha tipik bir durumdur. Kadınlarda ise, borderlein kişiliğe daha fazla rastlanır. Akhtar’a göre bu tanının %75’i kadınlara konmaktadır.

Özel bir nevrotik semptom olarak toplamacılık/biriktirmecilik

Özel bir nevrotik semptom olarak toplamacılık/biriktirmecilik tutkusu hem gündelik yaşamın psikopatolojisi hem de önemli koleksiyoncuların biyografilerinin analizinde görülen nevrozun, bireysel psikodinamiği içinde bir semptom olarak her zaman önemli bir rol üstlenmektedir. Buna örnek olarak Walter Benjamin’i ve Honore de Balzac’ı, Jean de Berry’i, Kral II. Rudolf’u ve İngiliz Sir Thomas Phillips’i düşünebiliriz. Kitap koleksiyoncusu Benjamin, Adorno’nun (1955, s. 289) hakkında şunları söylediği, en ünlü kar küresi koleksiyoncusudur (1955, s. 289): “Kültürün, taşlaşmış, donmuş ve miyadı sona ermiş bileşenlerini oluşturan parçalar, dondurulmuş ve taşlaştırılmış bitkiler ve hayvanlar müzesindeki fosiller ya da bitkiler gibi canlılıktan vazgeçmiş olan koleksiyoncuya seslenirler”. Salladığınızda kar yağan bir manzara içeren küçük cam küreler, en sevdiği eşyalarından sayılıyordu.  

Vaka Örneği: Phillips’in amacı, zamanının bilinen kitaplarının bir kopyasına sahip olmaktı. Phillips, 1792 yılında, evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelmişti. Annesiz şekilde, babasında büyümüştü. Şu anda 50 yaşında başarılı bir iş adamıydı. Doğumundan sonra evden gönderilen annesi, muhtemelen, alt sınıftan gelen babasının genç bir hizmetçisiydi. Babası, onun annesiyle bağlantı içinde kalmasını yasaklamıştı ve bu nedenle o da annesiyle gizlice bağlantıda kalmıştı. Phillips’in gençliği, güvensizlik içinde geçmişti. Evlilik dışı bir çocuk olmasını, bir kusur olarak deneyimlemişti. Tarihsel belgelere olan bilinç-dışı manik ilgisini uyandıran şey tam da buydu.” Nereden geliyorum?” sorusu, toplama/biriktirmesine konu teşkil eden başlangıçtaki nesne seçimini göz önüne serdiği üzere soyu ve kökleri üzerine sürekli bir uğraş halini aldı: kilise kayıtları, mezar taşları, el yazmaları ve ayrıca kitaplar. Daha sonraları, bir İngiliz toprak sahibi olarak, kendisine 1818’de kallavi bir miras bırakılmasına rağmen, fanatik bibliomanisi ile akrabalarını neredeyse dilenecek hale getirmişti. Servetini, sadece kitap ve el yazmaları satın almak için kullanmıştı. Sonunda, muhtemelen tek bir insanın bir araya getirebildiği en büyük ve en önemli kitap ve el yazması koleksiyonuna sahip oldu: 100.000 kitap ve 60.000 el yazması. Evinin yemek odasını el yazmalarıyla doldururken, bu esnada karısı ve üç kızı, kendilerini pencereden esen rüzgara karşı korumak zorundaydılar. Karısı, 37 yaşında öldüğünde, hemen, yeni karısından gelecek olan çeyizi yeni kitaplara yatırabileceği bir gelin aradı ve yeni gelin adaylarına bir “sığır tüccarı” gibi davranmıştı. Görünen o ki, bir insanı sevebilecek yetiye asla sahip değildi. Bunun dışında, başka insanlara karşı bencil davranışlarda bulunarak, çocukken kendisinin sevilmemiş olmasının bedelini muhtemelen bilinç-dışı şekilde onlara ödetiyordu (intikam alıyordu). Öte yanda ise, bilgisini ve tecrübelerini, diğer koleksiyoncular ve bu alandaki tecrübesiz olanlarla paylaşmaya her zaman hazır ve nazırdı. Münsterberger’in yazdığı gibi, bu yardımseverliği, sembolik baba figürleriyle barışmaya yönelik bilinç-dışı bir arzu olarak anlaşılabilir. Phillips 1872’de öldüğünde, koleksiyonu açık arttırmaya çıkarılmıştı. Ancak, tozlu hazinesinin kataloglanması ve satışı, kallavi yekünlüğü nedeniyle, 1946’da tamamlanabilmişti.

Phillips’in kitaplara olan tutkusu örneğinde olduğu gibi, toplama/biriktirme/koleksiyon nesneleri, toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncunun öz-yaşam öyküsüyle sıkı bir bireysel ve çoğunlukla da bilinç-dışı bir bağlantıya sahiptir. Bu nedenle, her bir toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncunun psikanalizinde, bu, büyük bir öneme sahiptir. Bu, Münsterberg’in, somut toplama/biriktirme/koleksiyon nesnelerinin sıklıkla sadece bir moda meselesi olduğu şeklindeki bakış açısıyla tezatlık göstermektedir. Bununla birlikte, bir rüya ya da nevrotik bir semptom gibi, somut toplama/biriktirme, latent (gizil) içeriği analitik çalışma vasıtasıyla onun açık/görünen formundan çıkarılabilir olan içsel bir çatışmanın az ya da çok başarılı bir uzlaşısını (ruhsal çözümünü) temsil edebilir. Toplama/biriktirme tutkusunun nesnelerinin devasa duygusal önemini, Susan Sontag şöyle tanımlar: “Sahip olmak istediğim şey. Kurtarmak istediğim. Bana, özlemlerime hitap eden şey. (…) Toplamak/biriktirmek, uyumun bir yoludur. Toplayıcı/biriktirici, tanır, üstüne ekler, öğrenir, fark eder. (…) Toplayıcı/biriktiricinin dünyası, içinde yaşadığı dünyadan başka dünyaların, enerjilerin, alemlerin, çağların çok çeşitli varlıklarından söz eder” (Sonntag 1992, s. 123).

Charles Darwin örneğinden hareketle, somut toplama/biriktirme nesnelerinin bilinç-dışı seçilimini göstermek istiyorum.

Darwin, gençliğinden beri, eline geçen her şeyi tutkuyla topluyor/biriktiriyordu. Midyeler, yumurtalar, mineraller ve madeni paralarla ilgileniyordu. Darwin 8 yaşındayken 1817 Temmuz’unda annesi Susannah Wedgwood 52 yaşında öldü. Bilinç düzeyinde annesine dair çok az anısı olmasına rağmen, bir meslektaşı bir keresinde onun okula bir çiçek getirdiğini ve annesinin ona çiçeklerin içine bakarak çiçeklerin adlarının nasıl keşfedileceğini kendisine öğrettiğini anlatmıştı (Huxley 1896, s. 254). Oğluna karşı sürekli olarak eleştirel bir konumda olan Darwin’in babasıyla olan ilişkisi, hayatı boyunca kolay olmadı. Babası, 150cm boyunda ve obezdi ve Darwin için babası, kendisinin daha sonraları söylediği gibi, o zamana değin en devasa adamdı. Bu, Charles Darwin’in daha sonraki eksantrik davranışlarının kökeninin yorumlanmasında bizleri şaşırtmayacak bir nedendir. Buna uygun olarak Huxley ve Kettlewell (1965, s. 7) şu sonuca varırlar: “Charles Darwin’in psikonevrozlarının nedeni hem yücelttiği hem de bilinç-dışı şekilde reddettiği babasıyla olan ikircikli (ambivalent) ilişkisinden kaynaklanan çatışma ve duygusal gerilim gibi görünüyor”. Benzer şekilde, John Chancellor (1973, s. 119) da şöyle der: “Darwin’i işgal eden çalışma ve başarma tutkusu, gençliğinde kendisine aylak ve ahmak diye küfreden babasına dair nefreti ve öfkesi tarafından beslendi”. Genç Darwin’in içinde alttan alta büyüyen isyan bağlamında, babasının onda mümkün görmediği her şeyi aşarak babasının haksızlığını kanıtlamaya çalıştı ve böylelikle de sonucunda onun otoritesini yok etmeye çabaladı. Bowlby (1992, s. 69), biyografisinde şu analizi yapar: “Babasının, öfkeyle söylediği şekilde, ailesinin yüz karası olup olmadığı ya da iyi bir gelişim gösterip göstermediği konusunda, (Darwin’in) duygularının arka planında hep bir derin belirsizlik mevcuttu”.

Bu çok önemli soruyu yanıtlarken Darwin, hayatı boyunca bir ileri bir geri savruldu durdu. 27 Aralık 1831’de, Beagle, Darwin’le birlikte Devonport’tan bir yelkenliyle denize açıldı ve 2 Ekim 1836’da geri döndü. Bu beş yıllık gezi boyunca Darwin, gemiler dolusu tropik bitkiler, böcekler, çiçekler, örümcekler, midyeler ve fosilleşmiş hayvanları İngiltere’ye yolladı. Erişkin Darwin’in topladıkları/biriktirdikleri, amaçladığı başarıları için görünür kanıtları oluşturdu. Ama topladıklarının/biriktirdiklerinin içerikleri, bilinç-dışında, erken ölen ve çok özlediği annesiyle ve o zaman zarfında topladıkları/biriktirdikleriyle olan sıkı/yakın ilişkisine işaret etmektedir. Darwin’in topladıkları, günümüzde, İngiliz Doğa Tarihi Müzesi’nin temelini oluşturmaktadır. Darwin’in, nasıl bir doğa bilimcisi haline geldiği sorusuna verdiği cevap basitti: “Tamamen bir toplama/biriktirme zevkinden ötürü!”. Bir muhasebeci gibi, seyahatlerindeki her hayvanın, bitkinin, salyangozun ve fosilin kaydını tuttu; düzenlice katalogladı ve İngiltere’ye taşıdı. Sonrasında da evrim kuramını geliştirdi. Sonraki on yıllarda ise, ölümüne kadar muzdarip olduğu psikosomatik hastalıklar geliştirdi. Yanı sıra, güçlü bağımlılıklar gösteriyordu, mesela, karısı Emma’ya karşı çocuksu tutumları vardı. Ona, “Titty” ve sonraları “Mammy” diye hitap ediyordu.

Toplama/Biriktirme ve Ruhsal Yapı

Preödipal (Ödipal Öncesi) Düzeyde Toplamanın Bütünleşmemiş Formu

Toplama/Biriktirmenin belirli formları, nesne ilişkileri kuramcısı Werner Münsterberger’in toplama/biriktirme üzerine monografisinin temeline koyduğu şekilde, nevrotik semptomlar anlamında, kuşkusuz, preödipal bir travmayı ya da güven vermeyen veya terkeden anne tarafından oluşan tehdidi savunma potansiyeline sahiptir. Ancak bu yapısal düzeydeki toplamacılık/biriktirmecilik, yutan ve kastre eden anneye karşı bir korunma olarak bilinç-dışı düzeyde kullanılabilir. Münsterberger şöyle yazar (s. 27):

“Erken çocukluk dönemindeki yaşantıların önemi, yeniden bir travmaya uğrama riskini azaltmak ve yaralanmış olan çocuğa güvenlik duygusu sağlamak için özel tekniklere eğilim yaratabilmeleri gerçeğinde yatmaktadır. Çocuk gözlemleri, bize, küçük çocuğun, yaralanmalar/incinmeler, yalnızlık ve kaygılarla başa çıkabilmek için sıklıkla emzik, tüylü hayvan oyuncakları veya battaniye gibi elle tutulabilir (somut) nesneleri gözünün önünde tuttuğu alternatif çözümler aradığını göstermektedir. Çocuk bu nesneler yoluyla, başka hiçbir şekilde elde edemediği veya (travmatik zamanlarda) elde edememiş olduğu teselliyi bulur. Toplayıcı/biriktirici, dindar bir insandan farklı olmayacak şekilde, bu nesnelere güç ve değer atfeder, çünkü onların varlığı ve onlara sahip olmak, onlara sahip olanın ruhsal durumu için değişen ve bu yüzden de görünüşte arzuyu uyandıran bir işleve sahiptir. Bu şekilde bakıldığında, bu nesneler, kaygılar ve güvensizlikleri kontrol altında tutmak için etkili birer yardımcı olarak iş görürler.” Ve şöyle devam eder (s. 81): “Toplama/biriktirme, erken dönem travmalarıyla ortaya çıkan veya bir tehdit algısından ve yeniden bir kayıp deneyiminden kurtulmaya hizmet eden temel ihtiyacı dindirmeyi amaçlayan bir araç olduğunu göstermektedir. Bu, her halükarda, bu tür ihtiyaçların etkili bir kolaylaştırıcısı olduğu için, haz ve arzu doyumunun kaynağı olarak da hissedilir. Pek çok toplayıcı/biriktirici, bu bağlanmanın bilincindedir ve örtük çatışmalarından kaçabilmek için kendilerini şu ya da bu biçimde kandıracak kadar da ileri giderler. (…) Toplanılan/Biriktirilen nesneler, küçük çocuğun ihtiyaç duyduğu ancak alamadığı insani yakınlık ve temasın yerine ikame olarak tasarlanmışlardır.”

Winnicott (1958) ta çocuğun anne tarafından erken terkedilişinde, oyuncak ayı, battaniye ya da bebek gibi geçiş nesneleri yardımıyla bu terkedilişi nasıl aştığını tanımlamıştır. Küçük çocukların, üzerlerinde tam bir kontrol edebilmeyi deneyimledikleri bu nesneler, çocuk için ayrılığa/terkedilişe katlanmayı kolaylaştırırlar. Bu geçiş nesneleri, ayrıca, yitirilmiş ve/veya hayal kırıklığına uğratmış sevgiyi unutabilmelerine de izin vermektedir. Toplayıcı/biriktirici de ilişki ihtiyaçlarını, kendisinden ayrılmak istemediği ve kendisini onunla içsel olarak doldurduğu nesnelere kaydırarak bilinç-dışı yitirme kaygısını savunabilir. Bruce Chatwin, romanında, porselen koleksiyoncusu bir protagonist olan ve reddedildiği bir aşkın sonrasında, güçlü bir şekilde, güvenilir bulduğu ve onların pürüzsüz yüzeylerini sevgiyle okşadığı porselen nesnelerini toplamaya/biriktirmeye yönelen Utz’a bunu yaşatır. Baron Utz, bu romanda, Meissner Porselenleri koleksiyonu hakkında şunları söyler:

“Sergilendiği müzede nesne, halkın, gözlerini ayırmaksızın bakışlarından ve boğulmaktan dolayı ölür. (…) Küçük bir çocuğun bir şeyi yakalamak için uzanması gibi, tutkulu bir koleksiyoncu da eliyle gözü uyum içinde nesneye hayat veren dokunuşu ona geri verir. Koleksiyoncunun düşmanı, müze küratörüdür. İdealde, müzeler, her 50 yılda bir yağmalanmalıdırlar ve bu müzelerin biriktirdikleri yeniden dolaşıma sokulmalıdırlar.”

Toplayıcının/Biriktiricinin, onu canlı tutan koleksiyon nesnesiyle olan ilişkisi libidinal bir ilişkidir. Libido, hayatın devamında, hala daha çocukluğun geçiş nesnesine bağlanmış olarak kalabilir. Bu, daha sonra ortaya çıkacak olan benzer nesneleri toplama/biriktirme tutkusunun temelini oluşturabilir. Her türlü toplama/biriktirme formlarında, toplanan/biriktirilen nesneler, her zaman sihirli/büyüsel düşünceyle yüklüdür. Bu, Freud’un ruhsal anlamlarla yüklü koleksiyon nesneleriyle başa çıkmasında veya Melanezya’lıların Mana ile yüklü yüksek kültür nesnelerinde görülebilir. Mana, gücün/iktidarın geçici olarak devredildiği ve sakinleştirici etkide bulunan nesnelere aktarılan içsel yaşam gücünü ya da ruhsal bir özü tanımlar (Codrington 1891, s. 191). Teddy ayıları koleksiyoncuları, mümkün olduğunca kullanılmamış “bakire” durumundaki oyuncak ayılardan ziyade, açık şekilde önceki sahibinden kalan kullanım izleri yani “aşk izleri” taşıyan doldurulmuş ayılar edinmeyle oldukça ilgilenirler. Bir geçiş nesnesi olması anlamındaki toplama/biriktirme nesnesi, insanları çevresinden bağımsız kılar ve annesi orada olmadığında (toplayıcıyı/koleksiyoncuyu) teselli eder/rahatlatır. Toplama/Biriktirme nesnesinin bir geçiş nesnesi olarak sahip olduğu anlamda, kontrol dışına taşan ve bir bağımlılık karakteri halini alan durumlar, Symington’ın (1993, s. 53), toplayıcı/biriktiricinin artık yaşayan ötekine, “hayat verene” açılmadığını tanımladığı şizoid ve narsisistik geri çekilmenin önünü açar. Gedo’nun freudiyen toplama/biriktiriciliğin yorumunda olduğu gibi, insani ilişkilerin tehlikeleri ve hayal kırıklıklarından tüm hassasiyetleriyle birlikte, üzerlerinde daha sonra daha etkili bir kontrolün uygulanabildiği ve kaybetme tehlikelerinin olmadığı nesneler dünyasına doğru bir geri çekilme burada apaçık tanınabilir. Freud örneğinde de geri çekilmenin yanlızca kısmi olduğu ve dış dünyayla ilişkinin önemli ölçüde çarpıtılmadığı görülebilir. Aşırı formlarında bir toplayıcı/biriktirici yalnızca arzu nesnelerinin dünyasında yaşayabilir ve içine kapanık nevi şahsına münhasır bir şekilde her tür tehlike içeren insani ilişkilerden kaçınmak zorundadır. Madde bağımlılıklarında olduğu gibi, bu, Voigtel’in (1996, s. 715) her tür bağımlılığın psikodinamiğinin merkezi olarak tanımladığı bir mekanizma olan cansız bir nesneye en kapsamlı teslim oluşu temsil eder. Bu toplayıcı/biriktirici, o zaman, onlara güven/teselli veren kendi dünyalarını yaratırlar ve hayal kırıklığı veren dış dünyadan kaçtıkları bir sığınak inşa ederler. Madde bağımlıları da benzer amaçlara ulaşmak için uyuşturucu kullanırlar (Rascovsky 1997, s. 293). İlişki arzuları, orada olduğu gibi burada da cansız/yaşamayan bir nesneye kaydırılır. Uyuşturucu, madde bağımlısı içindir, tıpkı toplama nesnelerinin toplayan/biriktiren/koleksiyoner için olduğu gibi, güvenilir, öngörülebilir, ulaşılabilir, yutmayan ve insan ilişkilerinde mümkün olduğu üzere, yerine getirilemeyecek talepler de bulunmayandır. Bu toplanan/biriktirilen (ya da madde bağımlılığında söz konusu olan uyuşturucular) nesneler, insanın nesne olduğu durumlardaki gibi, ego zayıflığı olan bağımlıyı hayal kırıklığına uğratmaz, utandırmaz, kaygılandırmaz veya çaresizlik yaşatmaz. Sakinleştirici özellikleri, temelde, nesnelliklerinde ve ilişkilendirilemezliklerinde yatmaktadır. Voigtel, bağımlılıkla ilgili araştırmasında, kumar bağımlılığı, işkoliklik ve cinsellik bağımlılığı gibi bağımlılık özelliği kazanabilen karmaşık eylem biçimlerini dahil eder ve buraya, sapkın/olumsuz toplayıcılık/biriktiriciliği de ekleyebiliriz. Burada, bağımlının, bağımsız, bütünleşmiş, dışsal nesneyle ilişkilendirilemeyen mekanik bir eylemde bulunduğunu görüyoruz. Uyuşturucu veya bağımlı hale getiren eylem, burada, yansıtmalı şekilde kişiler arası şefkatin/sevginin taşıyıcısı ve aynı zamanda erken dönemde yaşanmış olan travmatik reddedilişin yeniden taşıyıcısı haline gelir. Bunlar, uzlaşma oluşturma anlamında, bir bağımlılık arzusu ve dış dünyayla bir ilişki yaratmaya yardımcı olurlar; ama örneğin bir kumar otomatı ya da bağımlının idealize edilmiş koleksiyon nesnesi gibi cansız/yaşamayan nesneye kaydırılırlar. Cansız bir nesneye kaydırma, bir yandan, sınırsız bir doyum illüzyonuna, öte yandan hiç kimse tarafından hayal kırıklığına uğratılmadan, ölçüsüzce hayal kırıklığı deneyimine izin verir, yani gerçek, canlı, travmatik hayal kırıklığı bastırılmış şekilde kalabilir. Bu yoğun meşguliyette, dış dünyadaki nesnelerle bağlantı tamamen kaybetmeden nesnesizliğin özgürlüğü aranır. Toplama/Biriktirmenin bu bağımlı hale getiren formu, toplama/biriktirmenin, bastırılmış çatışmayı ya da travmayı savunmada yalnızca sınırlı bir konumda olması ve toplama/biriktirme aktivitesinin kontrolsüz bir şekilde genişleme eğilimiyle karakterize edilir. Öznel olarak, yeni bir koleksiyon parçasının koleksiyoncuda uyandıracağı arzu ve zevk, giderek zayıflar ve daha kısa süreli hale gelir. Bu nedenle, altta yatan kaygıları yatıştırmak amacıyla istenen etkiyi elde etmek için yeni nesnelerin koleksiyona katılması hem sıklık hem de doz olarak arttırılmalıdır. Bağımlılık yaratan toplama/biriktirme/koleksiyonu göstermek için 600 saatlik bir analizi örnek vaka olarak izleyen satırlarda bulacaksınız:

Yoğun incinme/kırılmalar yaşadığı kız arkadaşı, onu analizinin başlangıcında terkettikten sonra, narsisistik yapısı olan tutkulu bir kitap koleksiyoncusu olan Bay H., kitapların ilk baskılarını toplamaya eskisinden daha fazla ve daha az sıklıkla da politik kitaplar toplamaya yine başladı. Okuyarak ve toplayarak/biriktirerek, ayrılığının acısını ve yalnızlığını teskin etmeye ve dikkatini bu ayrılıktan uzaklaştırmaya çabaladı. Kadınlarla ilişkisi, ilk gençlik yıllarından itibaren incinmek/kırılmaktan ve reddedilmekten duyduğu büyük kaygıyla nitelendirilebilirdi. Bay H.’nin kendisi, bunu, 16 yaşındayken dans kursundaki dans partnerinin kendisiyle alay etmesi ve onu zorda bırakmasıyla açıklıyordu. Sonraki yıllar boyunca, bir partner ilişkisine girmedi ve kendisini yönetici kariyerine adadı. Anamnezinde, birkaç yıldır yoğun alkol kötüye kullanımı olduğu; ancak analizine başladığı zamanda uzunca bir süredir alkol kullanmadığı bilgisi de vardı. Alkol kötüye kullanımı nedeniyle, geçici olarak, yönetici konumunu kaybetmişti. Alkol kullanmadığı süre boyunca, kitap toplama eyleminin yoğunluğu artmıştı ve bununla, bağımlılığının yer değiştirdiğini çıkarsayabiliyoruz. Analitik çalışmamız, hastanın toplama/biriktirme eyleminin köklerinin, kayınvalidesiyle birlikte zayıf ve otoritesi olmayan (hastanın) babasını yöneten ve tek oğlunu, güya yeteneksiz olduğu için, liseye göndermek istemeyen annesine kadar uzanan çocukluğuna dayandığını ortaya koydu. Sonradan fark edildiği üzere, çocukluğunda, legasteniden (okuma yazma güçlüğü) muzdaripti. Bay H. meslek eğitimi tamamladıktan sonra, lise eğitimini de tamaladı ve daha sonra başarılı bir şekilde üniversitede işletme okudu. Ama bu esnada sürekli olarak, bu yüksek nitelikli ve çok zeki olan Bay H., yetenekleri ve kapasitesi hakkında kendisine işkence etmekle meşguldü ve yığınla biriktirdiği nadir kitaplarla bilinç-dışı şekilde kendisi hakkındaki bu şüphelerini gidermeye çabalıyordu. Koleksiyonu, kendisini, fallik ve kastre edici kadınlardan koruyan narsisistik bir sığınak sağlıyordu ve bu koleksiyonla birlikte sınırlı bir özerklik ve sonuçta iyi okuyabileceği bilinç-dışı bir kontrol elde ediyordu. Bunun dışında, bir entelektüel olarak, devasa kitap koleksiyonuyla da sadece işçi olabilmiş ödipal silik babasını yenebilmişti/gölgede bırakabilmişti. Politik kitapları toplamasında da çocukluğunda maruz kaldığı ve bir yabancı olarak diğer çocuklar tarafından kendisine yapılan ve onda narsisistik savunmalara yol açan sayısız adaletsizlikler için içinde yanan adalet arayışını görmüş oluyoruz. Okuması, eski kız arkadaşına karşı ölüm tehditlerine kadar varan çok çabuk uyarılan dürtü patlamalarını evcilleştirme, yani bir savunma mekanizması olarak yüceltme çabasını temsil etmektedir. Analizinin başlangıcında Bay H., onu bilinç-dışı kaygılara götüren yorumlarımı herhangi bir affektif salınım olmaksızın alımladı sadece. Yorumları “katalogladı” ve onların kendisine ulaşmasına ve kendisinde bir kıpırtıya (harekete) yol açmasına izin vermeden öylece değerlendirdi. Başlangıçta, yorumlarımı, toplayıcı ve kataloglayıcı şekilde işlemesi ve aktarımda incinmeye ve yeni bir kayba dair hissettiği kaygıları üzerinde çalışarak, analiz sırasında, onlar tarafından duygusal olarak ulaşılabilmesi ve “döllenmesi” daha olasıydı. Analistiyle olan ilişkisi ve nesnelerle olan başa çıkmasındaki bu değişim, analizin devam eden seanslarında, rüyalarında, çıplak, boş ve yamuk mekanların yerini, giderek daha canlı ve kalabalık yerlerin almaya başlamasıyla kendisini gösterdi.

Toplama/Biriktirmenin Ödipal Düzeyde Bütünleşmemiş Hali

Münsterberger’in formüle ettiği üzere, toplayıcılık/biriktiriciliğin, preödipal bir “nesnelerle kendine yardım” olarak yorumlanması, benim kavrayışıma göre, her toplayıcı/biriktirici için geçerli değildir. Gamwell (1996, s. 312) de bu yaklaşımın, toplayıcı/biriktiricinin kişisel özelliklerinden ve neyin ve nasıl toplandığından bağımsız olarak, tüm toplama/biriktirme/koleksiyon biçimleri için evrensel olarak uygulanabilir olduğu iddiasını eleştirir. Bunun dışında, Gamwell’e göre, Münsterberger’in çalışması, 17. Yy.’ın toplayıcı Hollandalıları gibi tüm grup ve toplumlar dahil edildiğinde, şüpheli tarihsel genellemeler içerir. Eleştiri, bu kadar karmaşık bir tutkuya ilişkin meseleye çok dar bir bakış açısıyla bakıldığıdır, bu karmaşık tutkunun içinde, Freud’un işaret ettiği infantil (çocuksu) anal etkiler ve fırtınalı genital tutkular kaale alınmamaktadır.

Toplama/Biriktirmenin farklı türlerinin çeşitliliği ve geniş kapsamı bağlamında, tek bir psikodinamik anlayışın veya tek bir karakteristik çatışmanın her bir bireysel toplama/biriktirme formunu açıklayabilmesi kanımca mümkün değildir (Belk 1995). Toplama/biriktirme ihtiyacının nedenleri ve bilinç-dışı işlevleri, toplama/biriktirmenin çeşitli formlarının araştırılmasında, örneğin anal-erotik ya da oral-içe alma gibi, tekil bir dürtü gelişim evresiyle ilişkilendirilebilecek olan tek bir karakter özelliğiyle sınırlandırılamaz. Çoğu durumda, nedenler, daha derinde ve dayandığı kökenleri ise, toplayıcı/biriktiricilerin analizlerinin ortaya koyduğu şekliyle, iç içe geçmişlerdir. Hassas bir gelişim evresindeki belirli bir koleksiyon nesnesiyle olan güncel deneyimler de burada önemli bir anlama sahiptirler, örneğin çocuklukta sakinleştirici bir etkisi olmuş olan sevilen bir bebeğe sahip olmak, peluş hayvan oyuncaklarını çocuklukta hediye olarak edinmiş olmaya sevinmek ya da sevilen babanın pul koleksiyonuna ergenlik döneminde katkıda bulunmuş olmak gibi.

Bunlara ek olarak, pek de az sayıda olmayan koleksiyoncular arasında sayabileceğimiz ve başka yaşam alanlarında başarılı olan (Goethe, Guggenheim veya Nannen gibi), en azından görünen haliyle de birçok alanda ruhsal olarak stabil insanlar da var. Onlar için koleksiyonculuk, genellikle çok önemli bir yaşam alanı olsa da yaşam alanlarından yalnızca birisiydi. Münsterberger’in, her toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncuda bir erken dönem çocukluk travması olduğu formülasyonu ve dolayısıyla her toplayıcının/biriktiricinin/koleksiyoncunun kaygıyı savunan bir savunma karakterine evrensel olarak odaklanan açıklaması, her toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncuya uygulanamaz. Kaldı ki, Münsterberger, bazı hastalarda toplama/biriktirme davranışının apaçık şekilde görünen ödipal anlamını az ya da çok inkar etmektedir. Rapor ettiği kendi vakalarından birinde, bu ödipal anlamı, kitabının sonunda önemsiz bir dipnot olarak dışta tutmuştu (Münsterberger 1994, s. 387): “Bir koleksiyoncu, nadir bulunan seyahat kitapları topluyordu. Toplama arzusunun nesnesinin izini sürerken, bu kitapları kendisinin ve tek başına kendisinin bulması onun için çok önemliydi. Bu davranışının analizi, toplayıcının çabasının amacını bize göstermektedir, şöyle ki, varyete sanatçısı olan ebeveynleriyle seyahatlerindeki güvensizliğinden/tedirginliğinden kaynaklanan erken çocukluk kaygılarıyla aktif şekilde başa çıkmak için, toplama/biriktirme aktiviteleriyle sürekliliği ve hakim olabilmeyi yeniden yeniden yaratmaktadır. Ama, davranışındaki dönüm noktası, hasta 8 yaşındayken, bir seyahate hazırlanma bağlamında babasına harita okumasında yardım etmeye başladığında ve bir üstünlük ve zafer duygusu ile babasından daha iyi bir şekilde haritada daha iyi yollar bulmaya başladığında geldi. Münsterberger, buna dair şu yorumu yapar: “Eşsiz koleksiyonunun sorumluluğunu tek başına üstlenerek, kontrolünü de devam ettirmiş oldu” (s. 343) ve, fikrimce şunu da eklemek zorundaydı, yeni koleksiyon nesnelerini tek başına bulmalarını yineleyerek çocukluğundaki ödipal zaferini de sürekli olarak yineledi.   

Genital olarak yapılanmış hastalarda, toplamacılık/biriktirmecilik, kastre edici babanın ödipal tehdidiyle ödipus karmaşasını savunmaya da hizmet edebilir. Ödipal nesneye duyulan aşk, daha az tehlikeli ve idealize edilmiş toplama/biriktirme nesnesine kaydırılabilir. Bu, rakip olan yani diğer toplayıcı/biriktiricileri de cezbetmektedir. Her şeyden önce, aranan ve sahip olunmak istenen eşsiz Orijinal’dir o (resim, orijinal baskı, ilk baskı/nüsha, antika, eski bir saat mesela). Arzu, o kadar güçlü olabilir ki, arzu edilen nesneye, yani anneye, sahip olmak için cinayet veya diğer başka suçları işlemeye kalkışmaktan çekinmez. Elbette toplayıcılık/biriktiricilik, geçmişin travmasıyla başa çıkabilmek için bilinç-dışı bir çaba da olabilir, örneğin sevilen ama aynı zamanda hayal kırıklığına da uğratmış olan anneden toplanan/biriktirilen nesnelerin öngörülebilir dünyasına dönmek gibi.

Toplamacılığın/Biriktiriciliğin bir başka ödipal kökeni de bir toplayıcı/biriktiricinin, babasını ödipal olarak aşmak için, babasından, daha büyük ve daha potent (güçlü/iktidarlı/yetkin) bir koleksiyon oluşturma arzusunda görülebilir, ama o zaman bilinç-dışı kaygı ve suçluluk duygularına da yol açılmış olur. Yukarıda anılan vaka örneğindeki hasta, en azından geçici olarak, alkol kötüye kullanımı vasıtasıyla yöneticilik kariyerini zarara uğrattı ve sonuç olarak, babasını yenme/geçme çabasından kaçındı. Bu, bize, Freud’un, “Akropolis üzerindeki hafıza bozukluğu” (1936a) adlı yazısını hatırlatır. Freud, bu yazısında, Yunanistan’a seyahat ederek babasını ödipal olarak aşmaya çalıştığı ve bu nedenle kendisini bilinç-dışı şekilde cezalandırdığı için hatırlayamama sorunları yaşadığı yorumunda bulunmuştur.

Toplama/Biriktirmenin ödipal boyutunun önemini aşağıdaki vaka örneği sergileyecektir:

32 Yaşındaki Plak koleksiyoncusu, yumuşak, kadın halk müziği seslerinin olduğu çok özel, orijinal eski plaklar arıyordu. Bilinç-dışı motif, çocukluğunda kendisine ninnilere söyleyen annesinin sakinleştirici preödipal sesini aramaktı. Bu sakinleştirici duyguları, yalnızca, kendisinin olan bu plakları çalarak üretebiliyordu. Ödipal düzeyde, kullanılmamış, mümkünse de halen kabı açılmamış eski orijinal plakları ilk kez kendisi pikabın iğnesiyle çizecek olması ve böylece o pikabın iğnesiyle plağın üzerinde o ilk çizgiyi yaratan ve bu özel plağa, yani anneye, sahip olan olması bu koleksiyoncu için çok önemliydi. Bilinç-dışı ödipal rekabette, otoriter baba ve haset eden erkek kardeşler o iğneyle saf dışı edilmişlerdi. Diğer koleksiyoncuların büyük saygı ve ama haset de duydukları özel ve geniş kapsamlı bu plak koleksiyonu, aynı zamanda, hasta için mesleki yaşamında ulaşamadığı, benlik değerini stabilize edici narsisistik bir işlevi de yerine getiriyordu. Bu koleksiyon ona kendisi için çok önemli olan bir fırsat da sunuyordu, örneğin müzikal anlamda ihtiyacı olan müzikleri kendine sağlaması anlamında radyo ve sıradan CD dünyasından özerk ve bağımsız olma gibi.

Haset Duygusu, Narsisistik Yönler ve Ölüm Dürtüsü

Arkaik haset duygusu, her bir toplama davranışının, yani öteki kişinin sahip olduğuna sahip olmayı istemenin arka planındaki çok önemli itici gücünü temsil eder. Haset duygusu, genellikle, çözülmemiş bir kardeş rekabetini işaret eder (Habil-Kabil-Karmaşası). Arzu edilen bir toplama/biriktirme nesnesine sahip olmak, gölgede kalmış (handikaplı bir konumda bulunmak, örneğin görülmeyen çocuk olmak gibi) olmanın çocuksu duygusuyla geçici olarak başa çıkmaya yardım edebilir. Andy Warhol’a göre, 15 dakikalığına ünlü olmak her insana verilmesi gereken bir haktır ve bazen garip biriktirme tutkularıyla bu gerçekleşmektedir de. Örneğin, bir alman toplayıcı/biriktirici, 6000 değişik poşete sahipti ve bu nedenle Alman WDR tv kanalına çıkmıştı. Bastırılmış olanın geri dönüşüyle, toplayıcı/biriktirici, mülkiyetine geçirmeyi istediği ve geçirmek zorunda olduğu en iyi nesnelere, rakibinin sahip olduğunu nadiren tespit etmek zorundadır. Bu, belirli toplama/biriktirme nesnelerinin gerçek anlamda yüksek bir materyal değer kazanmalarına ve bu yine, o toplama/biriktirme nesnelerinin ideal değerlerinin toplayıcı/biriktirici için daha da değer artışına yol açar.

Hasetle sıkı bağlantısı, toplamanın/biriktirmenin narsisistik yönüdür. Bu, diğer yönler arasında, toplayıcının/biriktiricinin, bilgisiyle, kendi seçtiği koleksiyon evreninde uzman olarak kabul edilebileceğini gösterir. Böylece, derin yetersizlik ve iktidarsızlık duygularıyla en azından geçici olarak başa çıkmaya yardım edebilir. Bazı koleksiyonerler için en büyük sevinçlerden biri, bilgisine, becerisine ve koleksiyonunun özel parçalarına diğer koleksiyoncular arasında imrenilmesi ve kıskanılmasıdır.

“Çok az koleksiyoncu, nesneleri, kendileri için konuşturarak ideal benliği yönetmeye ya da desteklemeye veya özel bir kimlik edinmeye çalışan içsel süreçlerin farkındadırlar, çünkü, bu nesneler, onların narsisistik yükselen benlik duygularını desteklemeye yardım eder”. Ve dahası: “Toplayıcı/Biriktiricinin amacı, kendinin tamamlanmadığına dair kendinde bir şüphe duyduğunda, benlik oryantasyonu (yönelimi) ihtiyacıyla, ortaya çıkan derin huzursuzluk duygusuyla başa çıkmaktır. Toplayıcı/biriktirici, olağandışı bir şeye sahip bulduğunda ya da sahip olduğunda, bunun bir istisna olduğu tasavvurundan daha iyi bir cevap bulamazlar bu duruma.”

Bazı toplayıcı/biriktiricilerin kırılgan benliklerini desteklemelerini mümkün kılan arzulanan ve idealize edilen kendilik-nesnesiyle birbiri içinde erimektir (Kohut 1971, s. 65).

Birçok toplayıcı/biriktirici için koleksiyonculuğun önemli bilinç-dışı işlevlerden bir tanesi, etkinliklerinin, ölüm dürtüsü ve kendi sonluluklarına/geçiciliklerine yönelik olmasıdır. Toplananlar/Biriktirilenlerin, koleksiyonerin kendisinden pay aldığı (katıldığı) sanatın kendisi gibi ölümsüz kılmasıdır. Köln Kanonu ve Profesör Ferdinand Franz Wallraff, Amerikalı John Paul Getty ve Solomon Guggenheim gibi önemli müzelerin kurucularını ve bağışladıkları koleksiyonlarla kendilerini unutulmaz ve ölümsüz kıldıkları düşünülebilir. Küçük ölçekte, bu motif, genellikle, miras bırakılan ve kendi çocukları tarafından değerlilik atfedilerek devam ettirilen koleksiyonun yaşamaya devam etmesi ve böylelikle toplayıcı/biriktiricinin hatırlanmaya devam etmesi arzusu ve umudunda kendini göstermektedir.

Toplama/Biriktirmenin Bütünleşmiş Formu

Daha yüksek düzeyde bütünleşmiş toplama/biriktirme biçimi, kuşkusuz, yüceltme savunma mekanizmasının özelliklerini gösterir. Toplamanın bu modunda, oral, anal ve ödipal dürtüler, cinsellikten, saldırganlıktan arındırılabilir ve başka bir nesneye kaydırılabilir, boşaltılabilir ve doyurulabilirler. Freud, yüceltmenin etkilerini (sonuçlarını), dürtünün, yeni ve cinsel olmayan bir amaca ve nesneye yönlendirilerek yüceltildiği entelektüel çalışma ve sanatsal yapıp etme olarak tanımlar. Psikopatolojik olarak, bu toplayıcılık/biriktiricilik, mutlaka bir nevrotik karakter özelliğini ya da psikodinamik olarak anlamlı bir semptomu temsil etmek zorunda değildir. Kişisel olarak tanıdığım pek çok toplayıcı/biriktirici ve büyük ölçüde çevreleri de sadece toplama/biriktirme davranışından muzdarip değildirler; onların davranışları da Ego-Sintondur (benliğe tanıdıktır, o yüzden ruhsal sisteme yabancı durmadıkları için bir semptom gibi şikayet konusu olmazlar, ç.n.). Önemli koleksiyonerlerin sanat koleksiyonları da genellikle kamu fonlarıyla desteklenen, sosyal olarak tanınan başarıyı temsil eder. Freud bu sosyal değerlendirmeyi, yüceltmeyi karakterize etmek için psikanalize giriş (1933a) derslerinde açıkça kullanmıştı: “Amacın dönüştürülmesinin belli bir türünü ve sosyal değer yüklemelerde kaale aldığımız nesnelerin değişimlerini yüceltme olarak niteliyoruz”.

Bununla birlikte, Freud’un, yüceltmeye dair meta-kuramsal bir kavramsallaştırma girişiminde, Pontalis ve Laplanche’ın işaret ettiği, boşluklar vardır. Freud, Das Ich und das Es (1923b, s. 274) adlı eserinde, yüceltme mekanizmasını, cinsel bir etkinliğin dışsal, bağımsız nesnelere yönelik yüceltilmiş bir etkinliğe dönüşmesi için bir ara adım, yani cinselliğin libidonun benliğe geri çekilmesini gerektirecek şekilde tanımlar ve bu geri çekilme sayesinde cinsellikten arınma mümkün hale gelir. Benliğin enerjisi, bu durumda, cinsel olmayan faaliyetlere kaydırılmış olan yüceltilmiş ve cinsellikten arındırılmış enerji haline gelir. Benim fikrime göre, narsisim yoluyla bu ara adım, toplama/biriktirmenin farklı görünümlerini ve dolayısıyla genel olarak nesnelerle başa çıkılmasını anlamada önemlidir. Bütünleşmemiş toplama/biriktirme biçimlerinde bu işlevselleştirilmiş eylemin narsisistik yönü baskındır: “Eğer bu yer değiştiren enerji, cinsellikten arındırılmış libido ise, yüceltilmiş olarak da adlandırılabilir, çünkü, Eros’un ana amacı, benlik (ego) olarak adlandırılan birliğin kurulmasına hizmet ederek, birleştirmek ve bağlamaktır.

Dolayısıyla, bu cinsellikten arındırılmış libidinal enerji, daha çok, toplama nesnelerine yönlendirilirse, o zaman, içsel olarak bütünlüğe ve birliğe ulaşmayı hedefleyen Erosun, toplananları/biriktirilenleri, birbirleriyle bağlam oluşturan, anlam oluşturan ve estetik bir bütünlük ve tamlık haline getirme çabasını da açıklamaya yardım edecektir. Toplananların/Biriktirilenlerin kendisi, toplayıcı/biriktiricinin bütünleştirilmiş benliğini dışsal çerçevede sembolik olarak yansıtabilen bütünleşmiş, yaratıcı yaratımını da temsil eder o zaman. Böylece, koleksiyon aracılığıyla, iletişimsel ve ilişki oluşturan bir işlevi de yerine getirebilir. Bu meta-kuramsal yaklaşım, benim bakış açıma göre, cinsellikten arınmış enerjisini toplama nesnelerine kaydıran bütünleşmiş ve yücelten toplayıcı/biriktiriciyi, cinsellikten arındırılmış enerjisini daha çok kendi benliğine yönlendiren ve toplama/biriktirme nesneleriyle birincil düzeyde kendilik nesneleri olarak narsisistik bir stabilizasyonu amaçlayan narsisistik, psikodinamik ve psikopatolojik olarak dikkati çeken toplayıcı/biriktirici tipolojisinden ayırabilmeye yardımcı olabileceğine inanıyorum.

Kleincı bakış açısından hareketle, toplayıcılık/biriktiriciliğin bütünleşmiş formu, yitirilmiş, hasar görmüş nesneyi sembolik olarak onaran ve kendi yıkıcı dürtülerini yeniden iyileştiren depresif konuma denk düşer. Bu toplayıcı/biriktirici, mükemmel ve eksiksiz koleksiyona, yani yitirilmiş nesneye, asla ulaşamayacağını çok iyi bilmektedir. Buna rağmen, sınırlı koleksiyonundan estetik zevk almak onun için mümkündür ve toplayıcılık/biriktiricilik yoluyla “egonun hizmetinde gerileme”den sonra, kendisini yenilenmiş bir güçle yapıcı şekilde diğer görevlerine/ödevlerine/hayat meşgalelerine adayabilir. Bu toplama/biriktirme faaliyeti en yüksek haliyle, toplayıcının/biriktiricinin toplumdan aldıklarını yine bir vakıf aracılığı ile halka iade etmesi ve böylece narsisistik sahip olmadan toplumsal onay doyumuyla vazgeçmesiyle sonuçlanabilir. Öte yandan, bütünleşmemiş narsisistik toplama/biriktirme formu, koleksiyonun (kısmi) nesnelerinin yansıtmalı özdeşleşmeci bir tarzda yüklendiği ve işlevselleştirildiği ve bu nedenle kontrol edilmesinin beklendiği paranoid-şizoid konuma tekabül eder. Bu bağımlılık yapıcı ve obsesif (zorlantılı) eylem, dışsal çerçeveyle bütünleşme çabalarının boşunalığı sonucunu doğurur. Dürtü enerjik yüceltmeye ek olarak, daha olgun toplama/biriktirme formu, yönlendirildiği toplayıcı nesnelerin bütünleşik yapısı ve nesne ilişkisinin bütünsel karakteri ile karakterize edilir. Örneğin oral kitap koleksiyoncusu Phillips bu formda bir toplayıcı/biriktiricidir ve koleksiyon parçalarını özenle ve zevkle seçer. Koleksiyonunun düzenine bir bütün olarak ve kişiliğinin ve değerlerinin ifadesi olan ve diğer insanlarla paylaştığı estetik düzenine değer verir. Aynı zamanda, sosyal ve mesleki yaşamına entegre olan toplamacılık/biriktirmecilikte de sınırlamalar yapabilir. Hatalarına ve eksikliklerine rağmen, değer verdiği ve sahip olduğu koleksiyonunun sınırlılıklarını bilinç düzeyine kabul etmesi, aynı zamanda kendi sınırlarını da (sınırlılıklarını da) kabul ettiğini gösterir. Nesne ilişkileri kuramında, bütünleşmiş toplayıcının/biriktiricinin iyi ve kötü kısmi benlik temsillerinin bütünleşmesi, toplanan/biriktirilen nesnelerin negatif ve pozitif kısmi nesne temsillerinin sembolik entegrasyonuna yansır (Kernberg 1975). Elbette bu yaklaşım, her iki tür toplayıcı/biriktirici tipleri arasında geçiş alanları (kesişmeler) olduğu görüşünü de içermektedir.

Toplayıcılık/Biriktiriciliği Benzer Olgulardan Ayırmak

Daha dar anlamıyla toplayıcılık/biriktiricilik, yalnızca bağımlılık doğrultusundaki sapkınlaşmasında değil, aynı zamanda vakaların yaklaşık %25’inde obsesyonel nevroz gelişimi olarak ortaya semptomlardan da ayırt etmek gerekir. Bu olguda, bundan muzdarip olan kişi, topladıklarından vazgeçemez ve onları atamaz. Şeyleri saklama/tutma veya atma konusundaki egoyla (benlikle) bağlantılı karar verme özgürlüğü, bu olgulardaki kişilerde mevcut değildir. Hasta, kelimenin tam anlamıyla, kendi çöpünde boğulana kadar her şeyi korumalıdır/tutmalıdır. Bununla birlikte, yukarıda tanımlandığı şekliyle toplama, neyin toplanmaya değer olduğunu ya da değmeyeceğini ve koruma/tutma ya da atmaya dair seçme yetisini içerir. Burada, yine, bu iki tipoloji arasındaki sınır akışkandır. Bir koleksiyoncu için, koleksiyon tutkusunun uç noktalarında, sahip olduğu parçaları elden çıkarmakta zorlanabilir, çünkü bunlar daha sonra değerlenebilir ve bu nedenle, eğer atmış olursa, pişmanlık yaşayabilir. Pek çok koleksiyoncu, manik toplamadaki depresyonlar ve terkedilme duygularını savunmak adına anal-obsesif bir karakter özelliği sergiler. Obsesyonları, sıklıkla, sahip olamamak ve alamamaktan dolayı ortaya çıkan tehdit edici korkularla tetiklenir. Ele geçirilen nesneler, koruyucu ve sakinleştirici araçlar olarak iş görürler. Toplama nesneleri, burada, sevilen ya da nefret edilen bir partner, önemli kişi olarak deneyimlenen terapist ya da sihirli etkisi olan bir eylem gibi, korunma fantazisi karakterine sahiptir ve bu nesneler narsisistik olarak aşırı değer yüklenen nesnelerdir (Wurmser 1997, s. 192). Ancak takıntılı bir nevrotikten farklı olarak, bir toplayıcı/biriktirici/koleksiyoncu, tanımımıza göre, toplama tutkusunu, obsesyon anlamında saçma ve yabancı olarak değil, ego-sinton (benliğe tanıdık) olarak deneyimler. Bununla birlikte, daha dar anlamda, gelişim dönemi boyunca patolojik olarak dejenere olabilir, böylece, çöp istifleme (hoarding) ya da okb (obsesif kompulsif bozukluklar) gibi ikincil patolojiler ortaya çıkabilir. Bu toplayıcılar/biriktiriciler, daha sonra, toplama/biriktirme obsesyonlarıyla işkence çektiklerini hissederler ve gündelik hayat uğraşlarına giderek odaklanamazlar. Bu, ilgili toplama/biriktirme davranışının nevrotik niteliğine işaret eder.

Sonuç: “Toplamak/Biriktirmek/Koleksiyon Yapmak güzeldir, çoğu zaman zahmetlidir ve bazen sakinleştirici/rahatlatıcıdır. Toplamak/Biriktirmek, koruma sunar, sevinç duygusu verir. Toplama/Biriktirme, çoğu zaman, güdümlü bir av olur, yitirilen yaşamın (geriye kazanabilme amacıyla) avına çıkmaktır”.

Alıntı
Photo of author

Yusuf Bayalan

Psikolojik Danışman. İstanbul'da kendi ofisinde (yüz yüze ve online), yetişkinlerle, bireysel sorunlar ve ilişki sorunları üzerine çalışıyor. Psikodinamik psikoterapi uyguluyor.

Yorum yapın