Konum

Whatsapp

+90 505 495 4727

Genel

Ruhsal bozukluk (psikolojik hastalık) nedir?

Ruhsal bozukluk [psikolojik hastalık (mental disorder)], acı ve ızdırap veren bir semptom veya bir ya da birden fazla önemli fonksiyon alanında meydana gelen bozukluklarla ilişkilendirilen, belirli psikolojik veya davranışsal belirtileri olan herhangi bir hastalıktır (illness).

Ruhsal bozukluklar, özellikle sonuçları ve tedavileri açısından şu an eskiye göre çok daha fazla ilgi ve alaka görüyor. Psikolojik rahatsızlıklar çeşitli sebeplerden dolayı daha çok dikkat çeken bir konu hâline geldi. Psikolojik rahatsızlıklar her zaman yaygın bir şekilde tartışılan bir konuydu. Ancak, eskiden insanlara ızdırap veren fiziksel hastalıkların kökünün kurutulması veya başarılı tedavilerinin bulunmasıyla birlikte, ızdırabın belirgin bir nedeninin ve kişilerin hastalık nedeniyle işlevsiz kalmalarının sorumlusunun yüksek oranda psikolojik rahatsızlıklar olduğu anlaşıldı ve psikolojik rahatsızlıklar daha fark edilebilir hâle geldi. Bununla birlikte halk, tıp ve ruh sağlığı ile ilgili meslek gruplarından fiziksel işlevde olduğu gibi gibi zihinsel olarak da daha iyi bir yaşam kalitesi elde etmelerine yardımcı olmalarını beklemeye başladı. Hatta, hem farmakolojik hem de psikoterapik tedavilerde yaygınlaşma görüldü. Bazılarının hâlâ belirgin semptomlar gösterdiği birçok psikiyatri hastasının akıl hastanelerinden çıkıp topluma karışabilmeleri de halkın psikolojik rahatsızlıkların önemi ve yaygınlığı üzerindeki bilincini arttırdı.

Psikolojik rahatsızlığın evrensel olarak tatmin edici basit bir tanımı yoktur. Bunun nedeni, bir kültürde anormal görülen bir psikolojik durum veya davranışın başka bir kültürde normal veya kabul edilebilir görülmesidir. Her iki durumda da sağlıklı zihinsel işlevi anormal zihinsel işlevden ayıran çizgiyi çekmek zordur.

Dar kapsamlı bir tanım, psikolojik rahatsızlığın hem yapısal hem de biyokimyasal organik bir hastalığın beyindeki varlığı olduğu konusunda ısrarcıdır. Oldukça kapsamlı bir tanım ise psikolojik rahatsızlığı basitçe ruh sağlığının eksikliği veya yokluğu olarak tanımlar. Ruh sağlığı ile kastedilen, bireyin başarılı bir şekilde çalışabilmesi ve işlev gösterebilmesi ve hayatta karşılaşılan çatışmalara ve strese karşı direnebilmesi ve bunlarla başa çıkabilmesini sağlayan zihinsel refah, denge ve dirençtir. Genellikle daha işe yarar olarak kabul edilen bir tanım ise psikolojik rahatsızlığı bireyde görülen psikolojik, sosyal biyokimyasal veya genetik fonksiyon bozuklukları veya rahatsızlıklar olarak tanımlar.

Psikolojik rahatsızlıkların kişinin hayatındaki düşünce, his, ruh hâli ve bakış açısı gibi etmenlerde ve aile, evlilik hayatı, cinsel aktivite, iş, eğlence, maddi durumların yönetimi gibi dış aktivite alanlarında etkisi olabilir. Birçok psikolojik rahatsızlık, bireylerin kendileri hakkındaki hislerini olumsuz yönde etkiler ve karşılıklı şekilde ödüllendirici olan ilişkiler kurma becerilerini bozar.

Psikopatoloji, psikolojik rahatsızlıkların belirli sebeplerini, işleyişini ve semptomatik göstergelerini inceleyen sistematik bir çalışmadır. Psikopatoloji disiplinini nitelendiren özenli çalışma, gözlem ve sorgu; psikolojik rahatsızlıklara tanı konulması, bu rahatsızlıkların önlenmesi ve tedavi edilmesi ile ilgilenen bilim dalı olan psikiyatri alanının da temelini oluşturur. Psikiyatri, psikoloji ve klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık gibi alakalı disiplinler, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan teknik ve yaklaşımların geniş bir yelpazesini kapsar. Beyindeki biyokimyasal dengesizliklerin düzeltilmesi veya depresyon, anksiyete ve diğer ızdırap verici duygu durumlarının yatıştırılması için psikoaktif ilaçların kullanılması da bu geniş yelpazenin içinde yer alır.

Diğer önemli tedavi grubu ise, psikolojik rahatsızlıkların tedavisini psikolojik yollardan bulmaya çalışan ve hasta ve eğitimli kişi arasında kişiler arası terapötik ilişki bağlamında kurulan sözlü iletişimi içeren psikoterapilerdir. Farklı psikoterapi yöntemleri, çeşitli şekillerde duygusal deneyime, bilişsel işlemeye ve açık davranışa odaklanır.

Bu makale, psikolojik rahatsızlıkların türleri, nedenleri ve tedavilerini ele alıyor.

Ruhsal bozuklukların türleri ve sebepleri

Sınıflandırma ve epidemiyoloji

Psikiyatrik sınıflandırma, klinik uygulamada karşılaşılan büyük çeşitliliğe sahip psikolojik semptomları, sendromları ve hastalıkları düzene sokmaya çalışır. Epidemiyoloji, farklı insan topluluklarında görülen bu psikolojik rahatsızlıkların prevalansının veya meydana gelme sıklığının ölçümüdür.

Sınıflandırma

Tanı koyma, bir hastalığın işaretleri ve semptomları üzerinde çalışılarak ve hastanın öyküsü göz önünde bulundurularak tanımlanması sürecidir. Bu bilgilerin çoğu, geçmişte ve güncel olarak karşılaşılan temel şikayetleri ve semptomları , kişisel öyküsünü ve güncel durumunu tanımlayan hasta ile ilk görüşmeleri gerçekleştiren ruh sağlığı alanında çalışan kişiler (psikiyatrist, psikoterapist, sosyal hizmet uzmanı veya psikolojik danışman)  tarafından alınır. Pratisyen, birkaç psikolojik testten herhangi birini hastaya uygulayabilir ve bunlara ek olarak fiziksel ve nörolojik muayene de gerçekleştirebilir. Pratisyenin kendi gözlemlerinden ve hasta ile olan etkileşiminden elde edilen bu veriler, ön tanısal değerlendirme için temel oluşturur. Pratisyen için tanı koymak, en belirgin veya önemli semptomların bulunması ve hastanın rahatsızlığının tedaviye yönelik ilk aşama olarak bir kategoriye atanmasıdır. Tanı koymak, tıbbi tedavilerde olduğu gibi ruh sağlığının tedavisinde de önemlidir.

Psikiyatrideki sınıflandırma sistemleri, aynı veya benzer klinik semptomları paylaşan hasta gruplarını belirlemeyi, bu gruba dâhil olan herhangi bir birey için uygun terapi yöntemini sağlamayı ve muhtemel iyileştirme yöntemlerini doğru bir şekilde tahmin etmeyi amaçlar. Böylece, örneğin bir depresyon tanısı, pratisyenin tedavi gidişatını belirlerken antidepresan kullanımını göz önünde bulundurmasına olanak sağlayabilir.

Psikiyatrinin tanısal terimleri, disiplinin çeşitli gelişim aşamalarında çok farklı teorik bakış açılarıyla öne sürüldü. Bazen, örneğin dementia praecox ve şizofreni gibi çok farklı kökenlere sahip iki kelimenin neredeyse aynı anlama gelebildiği görüldü. Bazen ise histeri gibi bir kelimenin psikiyatristin teorik yönelimine göre farklı anlamlar taşıyabildiği görüldü.

Örneğin, tıpta belirli bir bakteri türünün bulaşması tüberküloz tanısının konulması için güvenilir bir göstergedir. Psikiyatri ise birçok psikolojik rahatsızlığın sebebinin bilinmemesi ve bu nedenle bu rahatsızlıklar arasında uygun  tanısal ayrımların yapılamaması sebebiyle engellerle karşılaşmaktadır. Fakat sınıflandırma ve tanı konusundaki zorlukların yanı sıra, psikolojik rahatsızlıklar konusunda rastlanan en büyük zorluk, genellikle aynı semptomların birbirinden farklı veya alakasız rahatsızlıklara sahip hastalarda görülebilmesi ve hastanın birkaç farklı rahatsızlığa ait semptomların karışımını gösterebilmesidir. Bu yüzden, psikolojik rahatsızlıkların kategorileri semptom örüntülerine, gidişata ve sonuca göre tanımlanabiliyor olsa da, hastalar bu kategoriler arasında rahatsızlıklar teşkil edebiliyor ve genellikle tanımı yetersiz gelen bu kategoriler tek başına kesin olarak belirli bir hastalığın mevcudiyetine işaret etmeyebiliyor.

En sık kullanılan iki psikiyatrik sınıflandırma sistemi, Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması (ICD) ve Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM)’dir. İlkinin 1992 yılında yayınlanan 10. revizyonu, epidemiyolojik ve idari amaçlarla Batı Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Adlandırmalar, farklı ülkelerdeki klinik tedavi uzmanları ve ruh sağlığı bakım sistemleri tarafından kullanılabilmesi için anlam olarak sade tutulmuştur. 11. revizyonun (ICD-11) 2018 yılında yayımlanması planlanmıştır. Buna karşın DSM, 1952 yılında yayımlandıktan sonra beş revizyondan geçmiştir. En güncel versiyonu olan DSM-5, 2013 yılında yayımlanmıştır. DSM, her tanısal kategoriyi eksiksiz olarak tanımlanmış kriterler ile açıklaması yönünden ICD’den farklıdır. ICD’nin kategorileri, semptomların detaylı tanımlarını içerir.

DSM, dünya genelinde yaygın olarak kullanılsa da Birleşik Devletler’in standart kaynağıdır. Tanı kriterlerinin detaylı bir şekilde tanımlanması, önceki sınıflandırmalardaki tutarsızlıkları yok etmede oldukça faydalı olmuştur. Yine de, günlük klinik kullanımında hâlâ bazı büyük sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bu sorunlardan başlıcası DSM’in genel psikoz ve nevroz kategorilerinin sınıflandırma şemasını yenilikçi ve tartışmalı bir şekilde terk etmesidir. Bu terimler, psikoz veya nevroz olarak tanımlanamayan kişilik bozuklukları gibi psikolojik bozuklukların var olmasına rağmen sınıflar arasında ayrım yapmak için kullanılıyordu ve hâlâ yaygın olarak kullanılıyor. Buna ek olarak, geniş tanı kriterlerini kullanışı ve bilinen biyolojik faktörlere dayalı tanısal kriterleri dâhil etmeyişi aldığı eleştirilerin kaynağı olmuştur.

Psikozlar

Psikozlar, sanrılar, halüsinasyonlar, düşünme sürecinde sıkıntılar, muhakeme ve içgörü eksiklikleri gibi ciddi semptomlarla nitelenen başlıca psikolojik rahatsızlıklardır. Psikozdan muzdarip kişiler düşünce, duygu ve davranışlarında o kadar derin bir rahatsızlık ve düzensizlik sergilerler ki, genellikle günlük hayatlarında işlev gösteremez, yetersiz veya etkisiz kalabilirler. Bu bireyler, genellikle öznel algılarının farkına varamazlar ve hislerinin bağlantısı nesnel gerçeklikten kopuktur. Hissedilen sıkıntıya ve dış dünya ile ilgili bariz kafa karışıklığına rağmen hasta olduğunu bilmemek veya buna inanmamak, psikozlu kişilerde görülen bir olgudur. Bilindiği üzere psikozlar, organik ve fonksiyonel psikozlar olarak geniş bir biçimde ikiye ayrılır. Organik psikozların beyindeki fiziksel bir kusur veya hasar sonucu oluştuğuna inanılıyordu. Fonksiyonel psikozlarda ise klinik muayeneler sonucunda belirgin bir fiziksel beyin hastalığının görülmediğine inanılıyordu. Birçok araştırma organik ve fonksiyonel psikozların arasında yapılan bu ayrımın muhtemelen yanlış olduğunu öne sürüyor. Şu anda, birçok psikozun beyindeki bir tür yapısal veya biyokimyasal değişiklikten kaynaklandığına inanılıyor.

Nevrozlar

Nevrozlar veya psikonevrozlar insanların anksiyete veya depresyon gibi negatif hisler deneyimleyebileceği daha az ciddiyete sahip rahatsızlıklardır. Nevrozdan muzdarip kişilerin işlevsellikleri önemli ölçüde bozulabilse de kişilikleri nispeten bozulmadan kalır. Farkına varma ve gerçekliği objektif olarak değerlendirebilme kabiliyeti sürdürülür ve günlük hayatta fonksiyon gösterebilirler. Psikozdan muzdarip kişilerin aksine nevrotik hastalar, hasta olduklarını bilir veya hasta olduklarının farkına varabilirler ve genellikle iyileşip normal hâllerine geri dönmek isterler. Psikozdan muzdarip kişilere göre iyileşme şansları daha yüksektir. Nevrozun semptomları, bazı kişiler tarafından günlük hayatta kullanılan savunma mekanizmalarını andırabilir, ancak nevrotik kişilerde dışarıdan gelen bir stres durumuna verilen savunma tepkisi alışılmadık şekilde şiddetli ve uzun sürelidir. Anksiyete bozuklukları, fobik bozukluk (gerçek dışı korku veya dehşet duyma hâli), konversiyon bozukluğu (önceden histeri olarak bilinirdi), obsesif kompulsif bozukluk ve depresif bozukluklar nevroz olarak sınıflandırılmıştır.

Epidemiyoloji

Epidemiyoloji, hastalığın farklı nüfuslardaki dağılımını inceleyen çalışmadır. İnsidans belirlenen zaman aralığında meydana gelen yeni vakaların sayısını belirtirken prevelans, belirli bir zamanda veya belirtilen dönemde mevcut olan sağlık sorunu vakalarının sayısını belirtir. Epidemiyoloji ayrıca psikolojik rahatsızlıkların meydana geldiği sosyal, ekonomik veya diğer bağlamlarla da ilgilenir.

Psikolojik rahatsızlıkların farklı toplumlarda ve kültürlerde ortaya çıkma oranları ve sıklıklarının bilinmesi, psikolojik rahatsızlıkların anlaşılmasına yardımcı olur. Psikolojik rahatsızlıkların dünya genelindeki prevalansına bakıldığında şaşırtıcı bulgularla karşılaşılıyor. Örneğin, ömür boyu şizofreniye yakalanma riskinin birçok farklı kültürlerde bile ortalama yüzde 1 olması oldukça dikkat çekici.

Belirli rahatsızlıkların insidans ve prevalansının zaman içinde aşamalı olarak değişimleri sıklıkla tanımlansa da bu değişimlerin gerçekten meydana geldiği üzerine sağlam bir kanıt elde etmek oldukça zordur. Diğer bir yandan, yaşam koşullarında zaman içinde gerçekleşen genel değişimlerden dolayı birkaç sendrom için prevalansın arttığı görülmüştür. Örneğin, 80 yaşının üzerindeki kişilerin yüzde 20’sinde kaçınılmaz şekilde demans görülmektedir. Yani, gelişmiş ülkelere özgü ortalama yaşam süresindeki artış ile birlikte demanstan muzdarip insanların sayısı da kesinlikle artacaktır. Geçen yüzyılda duygudurum bozukluklarının prevalansının arttığına dair bazı kanıtlar da var gibi görünüyor.

Genel nüfustaki psikolojik rahatsızlıkların insidans ve prevalansını saptamak üzere geniş kapsamlı birkaç epidemiyolojik çalışma yapılmıştır. Psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle tedavi gören insanlara dayanan basit istatistikler bu saptamalara dayandırılamadı çünkü tedavi görenlerin sayısı psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip olup profesyonel tedavi arayışında olmayan kişilerin sayısından önemli miktarda düşüktü. Üstelik, anketörlerin klinik yargılarına dayalı olarak insidans ve prevalansa karar verilen anketler her zaman yanıltıcı olabilir çünkü psikolojik rahatsızlıkların değerlendirilebileceği objektif bir test bulunmamaktadır. Bu tür itirazlar göz önüne alındığında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü tarafından yürütülen iddialı bir çalışma, Amerika’nın çeşitli bölgelerindeki binlerce kişiyi inceledi ve genel nüfusta ruhsal bozuklukların prevalansına ilişkin aşağıdaki sonuçlara ulaştı. Anketi uygulayan kişilerin yüzde 1’inde şizofreni, yüzde 9’undan fazlasında depresyon ve yaklaşık yüzde 13’ünde fobiler veya anksiyete bozuklukları olduğu görüldü.

Psikolojik rahatsızlıkların ve ruh sağlığı ile ilgili genel örüntülerin çeşitli türlerinin ortaya çıkışı ve sosyoekonomik sınıfların arasında oldukça güçlü bir epidemiyolojik bağlantı vardır. Bir çalışma, sosyoekonomik sınıf ne kadar düşükse, psikotik bozuklukların prevalansının o kadar fazla olduğunu göstermiştir. Anket uygulanan beş sınıfın en düşüğünde (niteliksiz işçiler) en yüksek sınıfa göre (profesyoneller) 11 kat daha fazla şizofreni vakası görülmüştür. (Anksiyete bozukluklarının orta sınıf arasında daha yaygın olduğu görülmüştür.) Yoksullar arasındaki şizofreni vakalarının sıklığındaki artışın iki olası açıklaması; şizofreni hastalarının hastalıklarından kaynaklanan engellerden dolayı en düşük sosyal ekonomik sınıfa düşmüş olması veya elverişsiz sosyokültürel şartların hastalığa neden olmasıdır.

Belirli psikiyatrik semptomların görülmesi bazen hayatın belirli zamanları veya dönemleri ile yakından bağlantılı olabiliyor. Çocukluk ve ergenlik dönemlerine özgü çeşitli psikiyatrik semptomlar gösterilebilir. Anoreksiya nervoza, şizofreninin çeşitli türleri, madde kötüye kullanımı ve bipolar bozukluk ilk olarak genellikle ergenlik veya erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Alkol bağımlılığı ve sonuçları, paranoid şizofreni ve tekrarlayan depresyon ataklarının orta yaşlarda ortaya çıkması daha olasıdır. Senil ve damar sertliğine bağlı bunama yaşlılığa özgüyken,  involüsyonal melankoli ve erken bunama genellikle orta yaşın sonlarında ortaya çıkar.

Ayrıca belirli psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkışında cinsiyete bağlı belirli farklılıklar vardır. Örneğin, anoreksiya nervoza kadınlarda erkeklerden 20 kat daha yaygın; erkekler kadınlara göre daha erken yaşta şizofreni belirtileri göstermeye meyilli; depresyon kadınlarda erkeklere göre daha yaygın ve birçok cinsel sapkınlık neredeyse sadece erkeklerde görülüyor.

Psikolojik rahatsızlıkların sebepleri üzerine teoriler

Psikolojik rahatsızlıkların herhangi bir türünün etiyolojisinin veya sebebinin bilinmemesi veya sadece kısıtlı bir kapsamda bilinmesi oldukça sık görülen bir durumdur. Şizofreni gibi psikolojik bir rahatsızlığın hastalığın ortaya çıkışının olası bir genetik yatkınlık, beyinde ortaya çıkan biyokimyasal dengesizlik ve hastalığın başlangıcını hızlandıracak stresli günlük olayların birikmesi gibi birkaç faktörün bir araya gelmesinden kaynaklanabilmesi durumu daha karmaşık hâle getirir. Şizofrenide bu ve diğer faktörlerin hangilerinin baskın olduğu muhtemelen kişiden kişiye değişir. Benzer şekilde yapısal, gelişimsel ve sosyal faktörlerin karmaşık etkileşimi duygudurum ve kaygı bozukluklarının oluşumunu etkileyebilir.

Tüm bozuklukları ve hatta belirli türdeki bir bozukluğu bile açıklayabilen tek bir teori yoktur. Üstelik, aynı türde bir bozukluk farklı kişilerde farklı sebeplerden dolayı orta çıkabilir. Örneğin, bir obsesif kompulsif bozukluğun kökleri biyokimyasal bir dengesizliğe, bilinçaltında gerçekleşen duygusal bir çatışmaya, yanlış öğrenme süreçlerine veya tüm bunların birleşimine dayanıyor olabilir. Farklı terapötik yaklaşımların, aynı tür bozukluktan muzdarip farklı hastalarda eşit seviyede gelişime neden olması psikolojik rahatsızlıkların karmaşık ve belirsiz doğasının altını çizer. Psikolojik rahatsızlıkların sebeplerine yönelik başlıca teorik ve araştırmaya dayalı yaklaşımlar aşağıda belirtilmiştir.

Organik ve kalıtsal etiyolojiler

Psikolojik rahatsızlıkların organik açıklamaları her zaman genetik, biyokimyasal, nöropatolojik veya bunların karışımı olmuştur.

Genetik

Genetik sebepler üzerindeki çalışmalar insan genomunun laboratuvar analizini hem de belirli bir hastalığın aile üyeleri ve özellikle ikizler gibi benzer genleri taşıyan kişilerde ortaya çıkma sıklığının istatistiksel analizini kapsar. Aile risk faktörü üzerindeki çalışmalar, psikolojik rahatsızlığın hastanın yakın akrabalarında ve genel nüfusta gözlemlenen ortaya çıkma sıklığını karşılaştırır. Anne-baba, kardeşler ve çocuklar gibi birinci dereceden akrabalar, hasta ile yüzde 50 oranında aynı genetik materyali taşırlar ve bu akrabalar arasında hastalığın yüksek oranda görülmesi, olası genetik faktöre işaret eder. İkizler üzerine yapılan çalışmalar, rahatsızlıkların tek yumurta (monozigotik) ve çift yumurta (dizogitik) ikizlerin her ikisinde de ortaya çıkma sıklığını inceler. Rahatsızlık uyumunun tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek oranda olması genetik bir bileşene işaret eder. Birlikte ve ayrı büyüyen tek yumurta ikizleri karşılaştırılarak genetiğin ve çevresel faktörlerin önemi üzerine daha fazla bilgi edinilebilir. Biyolojik anne veya babalarında psikolojik rahatsızlık olan ve olmayan evlat edinilmiş çocukları karşılaştıran evlat edinme üzerine yapılan çalışmalar da biyolojik ve çevresel faktörleri ayırt etmekte işe yarayabilir.

Bu tür çalışmalar, genetik faktörlerin şizofreninin sebepleri üzerinde açıkça bir rolünün olduğunu gösterdi. Ebeveynlerden biri şizofreniden muzdarip olduğunda, çocuklarında şizofreni görülme riski (yaklaşık yüzde 12 risk olasılığı) genel nüfustaki bir çocuğun sahip olduğu riskten (yaklaşık yüzde 1 risk olasılığı) en az 10 kat yüksektir. Eğer ebeveynlerden her ikisi de şizofreniden muzdaripse, çocuklarında şizofreni görülme olasılığı yüzde 35 ve yüzde 65 oranları arasındadır. Eğer ikiz kardeşlerden birinde şizofreni görülürse, diğerinde de şizofreni görülme olasılığı yüzde 12’dir. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri şizofreniden muzdaripse, diğerinde şizofreni görülme ihtimali yüzde 40 ila 50 arasındadır.

Psikotik ve kişilik bozukluklarında genetik faktörlerin oynadığı rol daha az öneme sahipmiş gibi gözükse de, çalışmalar genetik faktörlerin birçok duygudurum ve kaygı bozukluklarında olası bir rol oynadığını göstermiştir. Hatta araştırma, belirli kompulsif bozukluklar, erken başlangıçlı sinirgelişimsel hastalıklar, duygudurum bozuklukları ve psikotik bozukluklar gibi belirli psikiyatrik hastalıklarda düzinelerce genetik varyasyonun olduğuna işaret etmiştir. Özellikle birkaç varyantın bu kategorilerdeki rahatsızlıklar üzerinde önemli etkisi vardır ve bu varyantlar, geniş çaptaki etkileri sebebiyle yeni tedavilerin gelişiminde gelecek vadeden terapötik hedefler olarak değerlendiriliyor.

Biyokimya

Eğer bir psikolojik rahatsızlık biyokimyasal bir anormallikten kaynaklanıyorsa, beynin biyokimyasal dengesizliğin meydana geldiği bölgesinde yapılan incelemelerde normalden farklı nörokimyasal farklılıklar gözlemlenir. Bu basit yaklaşım; uygulamada pratik, metodolojik ve etik açıdan zorluklarla doludur. Yaşayan insan beyni direkt incelemeye açık değildir, ölü beyinde ise kimyasal değişim gerçekleşir. Buna ek olarak, beyin-omurilik sıvısında, kanda ve idrarda bulunan anormalilerin beyinde olduğu düşünülen biyokimyasal dengesizlikle alakası olmayabilir. Psikolojik rahatsızlıklar üzerinde çalışırken hayvanları örnek olarak kullanmak da zordur. Çünkü birçok psikolojik rahatsızlık hayvanlarda meydana gelmez veya fark edilmez. Psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip kişilerde biyokimyasal anormallikler bulunsa bile, bu rahatsızlıkların bir hastalığın, bu hastalığın tedavisinin veya başka durumların sebebi ya da sonucu olup olmadığını anlamak zordur. Bu sorunlara rağmen duygudurum bozukluklarını, şizofreniyi ve bazı demans türlerinin biyokimyasını çözme konusunda ilerleme kaydedildi.

Bazı ilaçların psikolojik rahatsızlıklar üzerinde faydalı etkilerinin olduğu görüldü. Antidepresan, antipsikotik ve anksiyolitik ilaçların beyindeki nörotransmiterlerin miktarını, eylemini veya bozulmasını dikkatli bir şekilde yavaşlatarak veya hızlandırarak terapötik sonuçlara ulaştığı düşünülmektedir. Nörotransmiterler, komşu nöronları uyarmak için nöronlar (sinir hücreleri) tarafından salgılanan, böylece uyarıların sinir sistemi boyunca bir hücreden bir sonrakine geçmesini sağlayan kimyasal maddeler grubudur. Nörotransmiterler, sinirsel uyarıları nöronlar arasında bulunan mikroskobik boşluğun (sinaptik boşluk) karşısına aktarmakta temel rol oynar. Hücrenin elektriksel aktivitesi bu nörotransmiterlerin salınımını tetikler. Norepinefrin, dopamin, asetilkolin ve serotonin başlıca nörotransmiterler arasında yer alır. Bazı nörotransmiterler yavaşlatıcı madde görevi görürken, bazıları ise nöronları harekete geçirir veya etkinleştirir. Beynin bazı yerlerindeki nörotransmiterlerin düşük veya yüksek yoğunlukta olmasının nöronların sinaptik aktivitelerini değiştirdiğine, bu durumun da birçok psikolojik rahatsızlıkta bulunan duygudurum, his ve düşünce bozukluklarına yol açtığı düşünülüyor.

Nöropatoloji

Geçmişte beyin üzerinde yapılan otopsi çalışmaları, nörolojik ve psikolojik rahatsızlıkların etiyolojisinin anlaşılmasında büyük gelişmelere neden olan, Alman psikiyatrist Wilhelm Griesinger’ın “Tüm psikolojik hastalıkları beyin hastalığıdır.” varsayımına yol açan bilgileri ortaya çıkarmıştır. Patoloji ilkelerinin genel kısmi felç alanında uygulanması, 19. yüzyılda akıl hastanelerinde görülen en yaygın durumlardan biriydi ve bu durum, kısmi felcin bir nörosifiliz olduğu ve spiroket bakteri olan Treponema palidum‘un bulaşmasından kaynaklandığının keşfedilmesi ile sonuçlandı. Farklı demans türlerinden muzdarip hastaların beyinlerinin incelenmesi, bu sendromun Alzheimer hastalığı veya arterioskleroz gibi bu sendromun diğer sebepleri hakkında işe yarar bilgiler verdi. Beynin belirli bölgelerindeki anormalilerin belirlenmesi, hafıza kaybı ve konuşma bozuklukları gibi bazı anormal zihinsel fonksiyonların anlaşılmasına yardımcı oldu. Beyin görüntüleme teknolojilerindeki güncel gelişmeler, otopsi çalışmalarına olan ihtiyacı ortadan kaldırarak çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip hastaların beyin anormalilerini inceleme kapasitesini genişletti.

Psikodinamik etiyolojiler

Birleşik Devletler’de 20. yüzyılın ilk yarısında özellikle nevroz ve kişilik bozuklukları olmak üzere psikolojik rahatsızlıkların etiyolojisi üzerine olan teoriler Freudyen psikanaliz ve Post-Freudyen psikanalistlerin türettiği teoriler hakimiyetindeydi. (bkz. Freud, Sigmund). II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupa’da psikiyatrik teori üzerindeki Freudyen teorinin etkisi yok azaldı.

Kişilik gelişimi teorileri

Freudyen ve diğer psikodinamik teoriler, nevrotik semptomları zihnin çeşitli bileşenlerinde çatışan güdüler, dürtüler, istekler ve hislerin varlığı gibi ruhsal iç çatışmalar olarak görür. Psikanalitik teorinin merkezinde, süreçleri ve işlevleri bireyin bilinçli farkındalığı veya incelemesi ile erişilemeyen zihnin parçası olan bilinçdışının farz edilen varlığı yatar. Bilinç dışının fonksiyonlardan birinin tehditkar, tiksindirici, kaygı tetikleyici veya kişiye göre etik ya da sosyal olarak kabul edilemez olan travmatik anılar, hisler, fikirler, dilekler ve dürtüleri depolamak olduğu düşünülüyordu. Bu zihinsel içerikler bazen bilinçli farkındalığa atılabilse de bilinçaltında aktif olarak tutulmaya devam edebilir. Bu süreç kişiyi bu içeriklerle bağlantılı kaygı veya diğer ruhsal acılardan korumak için bir savunma mekanizmasıdır ve bastırma olarak bilinir. Bilinçaltında tutulan bastırılmış zihinsel içerikler, onlara bağlı olan enerji veya gücün çoğunu tutar. Bu yüzden, kişi artık bu içeriklerin farkında olmasa da veya olmadığı için, kişinin hayatını önemli oranda etkilemeye devam edebilir.

Bu teoriye göre; bastırılmış dürtüler veya hislerin doğal eğilimi, bilinçli farkındalığa ulaşmak ve böylece bireyin bunlara yönelik memnuniyet, tatmin ve çözüm arayabilmesidir. Fakat kaygıyı tetikleyen dürtü veya anıların serbest kalması, tehditkar bir durum olarak görülür ve savunma mekanizmaları zihinsel çatışma durumunda rahatlama sağlamak üzere oyuna dâhil olabilir. Bazı istenmeyen zihinsel içeriklerin bileşenleri bilinçte gizlice veya belli belirsiz bir şekilde ortaya çıkabilir. Karşıt tepki oluşturma, yansıtma, bastırma, yüceltme, yüceltme, akla yakınlaştırma ve diğer savunma mekanizmaları yoluyla kişiye kısmi bir rahatlama sağlanabilir. Sonrasında, belki yetişkinlik döneminde, kişinin hayatında gerçekleşen bir olay veya durum, savunma mekanizmaları aracılığıyla bastırılmış duygusal enerjinin nevrotik semptomlar olarak anormal bir şekilde dışa vurumunu tetikleyebilir. Bu tür semptomlar konversiyon ve somatoform bozukluklar, (somatoform bozukluklar için aşağı göz atın), kaygı bozuklukları, obsesif ve depresif bozukluklar gibi nevrotik bozukluklara temel oluşturabilir. Bu semptomlar, zihin içerisinde bastırılmış zihinsel içerikleri dışa vurma ve bilinç düzeyinde bu içeriklerin farkına varmayı reddetme arasında bir durum teşkil ettiğinden, bireyin nevrotik kaygıları, semptomlarının belirli özellikleri ve yönleri sembolik olarak altta yatan ruhsal iç çatışmalarını temsili eder. Psikanaliz ve diğer dinamik terapiler, kişinin geçmişteki ve şu andaki zorluklar üzerinde bir anlayış geliştirerek bastırılmış zihinsel çatışmalar üzerinde bilinçli bir farkındalık yaratmasına dayanan kontrollü ve terapötik bir şekilde iyileşmesine yardımcı olur. Bu adımlar, semptomların azaltılması ve zihinsel işlevin geliştirilmesi ile ilişkilidir.

Freudyen teori, çocukluk dönemini nevrotik çatışmaların üreme alanı olarak görür. Bunun sebebi, çocukların psikoseksüel, agresif ve diğer dürtüleri henüz sabit bir kişilik çerçevesine oturmadığı için yardıma muhtaç, sevgi, ilgi, güvenlik ve destek açısından ebeveynlerine bağımlı olmalarıdır. Teori, duygusal travmalar, mahrumiyet ve hüsranla başa çıkmak için gerekli olan kaynaklardan yoksun çocukları temel alarak, genç kişinin bu durumları bastırma yoluyla askıda tutarak çözülmemiş ruhsal bir iç çatışmaya dönüştürmesinin güvensizlik, huzursuzluk veya suçluluk duygusunun sinsice karakter gelişimini ve böylece ilgi alanlarını, tavırlarını ve gelecekte stresle başa çıkma kabiliyetini etkilediğini öne sürer.

Freudyen olmayan psikodinamikler

Psikanalitik teorinin bilinçaltı üzerine yaptığı vurgu ve insan davranışı üzerine etkileri, sebepler üzerine olan tamamen olmasa da temel psikanaliz ilkelerini içeren diğer alakalı teorilerin yayılması ile sonuçlandı. Sonradan ortaya çıkan psikoterapilerin çoğu, sebeplerle ilgili teorilerinde, uyumsuz psikolojik gelişimin geleneksel psikanaliz tarafından gözden kaçırılan veya yeterince vurgulanmayan yönlerini vurguladılar ya da öğrenme kuramından alınan içgörüleri birleştirdirler. Örneğin İsviçreli psikiyatrist Carl Jung, kişinin ruhsal gelişim ihtiyacına odaklandı ve bu bağlamda nevrotik semptomların kendini gerçekleştirememesinden kaynaklanabileceği sonucuna varmıştır. Avusturyalı psikiyatrist Alfred Adler, aşağılık hissi ve bu hissin üstünü kapatmak için gösterilen tatmin edici olmayan çabaların nevrozun önemli sebeplerinden olduğunu vurgulamıştır. Harry Stack Sullivan, Karen Horney ve Erich Fromm gibi Neo-Freudyen uzmanlar; sosyal ilişkilerin, kültürel ve çevresel faktörlerin psikolojik rahatsızlıkların oluşumunda önemli bir rolü olduğunu vurgulayarak Freudyen teoriyi değiştirmiştir.

Daha modern psikodinamik teoriler, nevrozu tek bir psikolojik sistemdeki kusuru temel alarak açıklama ve tedavi etme fikrinden uzaklaşmış ve bunun yerine duygusal, psikoseksüel, sosyal, kültürel ve varoluşsal dâhil olmak üzere birden fazla sebep olabileceğini kabul etmişlerdir. Öğrenme kuramlarından edinilen yaklaşımların birleştirilmesi önemli bir akımdı. Bu tür psikoterapiler, nevrotik semptomları sürdüren edinilmiş hatalı zihinsel süreçler ve uyumsuz davranışsal tepkilerin önemini vurgulamış ve böylece ilgiyi psikolojik hastalığın nedensel faktörü olarak hastanın mevcut koşullarına ve bu koşullara gösterdiği öğrenilmiş davranışlara yöneltmiştir. Bu yaklaşımlar, psikanalitik ve davranışsal teori arasında özellikle her iki teorinin de hastalık sebepleri üzerindeki görüşleri hususunda bir çakışma noktası belirledi.

Davranışsal etiyoloji

Özellikle nevroz olmak üzere psikolojik rahatsızlıkların nedenleri üzerine olan davranışsal teoriler, kaynağını büyük oranda  laboratuvar ortamındaki hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalardan alan öğrenme kuramına dayalıdır. Bu alandaki en önemli teoriler Rus psikolog Ivan Pavlov ve Edward L. Thorndike, Clark L. Hull, John B. Watson, Edward C. Tolman ve B.F. Skinner gibi Amerikan psikologlar tarafından öne sürüldü. Pavlov’un klasik koşullanma modelinde, koşulsuz uyaranı takiben uygun bir tepki gelir. Örneğin, köpeğin ağzına yemek konulmasını takiben köpek salya salgılar. Eğer zil yemek köpeğe verilmeden hemen önce çalınırsa, köpek yemek verilmese bile zilin sesini duyduğunda salya salgılamaya başlar. Çünkü, zil tek başına köpeğin salya salgılamasına neden olmaz ve nötr uyarandır. Köpeğin salya salgılamasına neden olan şey ise zilin yemek verme eylemi ile tekrar tekrar eşlenmiş olmasıdır ve buna koşullu uyaran denir. Köpeğin sadece zil çalınması ile salya salgılamasına koşullu tepki denir. Eğer koşullu uyaran (zil), artık koşulsuz uyaranla (yemek) eşlenmiş durumda değilse, koşullu tepki giderek yok olmaya başlar ve köpek sadece zil sesine salya salgılamayı bırakır.

Psikolojik rahatsızlıkların sebebi üzerine olan davranışsal teoriler, büyük oranda semptomların veya semptomatik davranışların özellikle fobiler ve diğer kaygı bozuklukları gibi çeşitli nevrozlara sahip kişilerin öğrenilmiş davranışlarının koşullu tepkilerine işlediğini kabul eden varsayıma dayanır. Örneğin fobiler konusunda, daha önce doğası gereği korkutucu bir olaya maruz kalmış bir kişi, sonrasında o zaman yaşanan olayla ufak bir bağlantısı olan nötr bir nesneye karşı mantıken duymaması gerekse bile bile kaygı duyabilir. Bu yüzden, bir kuşla korkutucu bir deneyim yaşamış bir çocuk sonrasında tüy gördüğünde korku tepkisi gösterebilir. Nötr nesne, kaygıya neden olmak için tek başına yeterlidir ve sonrasında kişinin bu nesneden kaçınmaya çalışması kendi kendini güçlendiren bir öğrenilmiş davranışsal tepkidir. Kişinin korkulan nesneden kaçınması kaygısının azalmasına neden olduğundan kişi bu nesneden gelecekte de kaçınmaya devam edecektir. Mantıksız, ve bağdaştırmaya dayalı korkusunun sona ermesi, ancak kişinin nesne ile yüzleşmesi yoluyla gerçekleşebilir.

Başlıca tanısal kategoriler

Organik psikolojik rahatsızlıklar

Bu kategori, hem beynin yapısal bozukluklarından; hem de beyin dışında gerçekleşen bozuklukların beyinde neden olduğu işlevsel bozukluklardan kaynaklanan psikolojik veya davranışsal anormalileri içerir. Bu durumlar kesin ve araştırılabilir sebepleri olması ile diğer psikolojik rahatsızlıklardan farklıdır -örn. beyin rahatsızlığı. Fakat araştırma, beyin anormalilerinin birçok psikiyatrik rahatsızlıkla bağlantılı olduğunu gösterdiğinden, organik ve fonksiyonel rahatsızlıkların arasındaki ayrımın önemi belirsizleşmeye başladı. Mümkün olduğunda tedavi, hem semptomlara hem de beyindeki altta yatan fiziksel işlev bozukluklarına odaklanır.

Net bir şekilde organik beyin hastalıklarından kaynaklanan çeşitli psikiyatrik sendrom türleri vardır. Bunlardan başlıcaları demans ve hezeyandır. Demans, düşünme, hatırlama, dikkatini verme, yargılama ve algılama gibi düşünsel becerilerde eşlik eden bir bilinç bozukluğu olmadan kademeli ve git gide artarak yaşanan kayıptır. Bu sendrom, kişilik değişimlerinin başlangıcında da görülebilir. Demans genellikle uzun süre içerisinde kötüleşen kronik bir durum olarak ortaya çıkar. Hezeyan; bilincin bulutlanması veya karışması, kişinin çevresinde gerçekleşen olaylara katılamaması, tutarlı bir şekilde düşünmede güçlük çekmesi, halüsinasyonlar ve uyumada zorluk gibi algısal sıkıntılar yaşaması ile göze çarpan bir dağılma hâli veya genel düşünsel bir bozukluktur. Hezeyan genellikle şiddetli bir durumdur. Hafızanın ve zaman algısının diğer bir düşünsel bozukluk olmaksızın tamamen kaybedilmesi durumu olan amnezi, organik beyin hastalığı ile bağlantılı diğer bir psikolojik bozukluktur.

Şüphelenilen organik bozukluklara tanı koyma süreci, gerekli olduğu durumda belirli fonksiyonlar için ek testlerin yapıldığı detaylı bir psikolojik muayeneyi takiben hastanın hastalık öyküsünün edinilmesi ile gerçekleşir. Ayrıca fiziksel muayene, özellikle merkezi sinir sistemine odaklanarak gerçekleştirilmelidir. Duruma sebep olan dengesizliğin metabolik veya biyokimyasal olduğuna karar vermek için kan ve idrar testleri, karaciğer fonksiyon testleri, tiroid fonksiyon testleri ve diğer değerlendirmeler gerçekleştirilebilir. Göğüs ve kafatası röntgenleri çekilebilir ve fokal veya genel beyin hastalığını ortaya çıkarmak için bilgisayarlı tomografi (CT) taraması veya manyetik rezonans görüntüleme (MRI)  yöntemleri kullanılabilir. Elektroensefalografi (EEG), beynin elektriksel iletiminde lezyondan kaynaklanan yerel anormalileri gösterebilir. Detaylı psikolojik testler algı ve hafızayla ilgili bozuklukları veya diğer bozuklukları ortaya çıkarabilir.

Senil ve presenil demans

Bu tür demanslarda kademeli olarak uyuşukluğa, hareketsizliğe ve tamamen fiziksel bozulmaya ve birkaç yıl içerisinde ölüme yol açan düşünsel bozukluk görülür. 65 yaş altında görülen demans, presenil demans olarak tanımlanır. İleri yaşlarda görülen demansın en yaygın sebepleri Alzheimer hastalığı ve serebral arteriklerozdur. Alzheimer hastalığından kaynaklanan demans, kadınlarda erkeklerden daha yaygın olmak üzere, genellikle 65 yaş üzeri insanlarda görülür. Gittikçe daha sıklaşan ve ciddileşen unutkanlık hâli ile başlar ve birkaç yıl içinde fiziksel sıkıntılara yol açan hafıza ve kişilik sorunlarına ve ölüme doğru sürekli bir biçimde ilerler. Serebral arteriklerozdan kaynaklı demansta, arterlerde toplanan kan pıhtıları kan akışını keser ve beynin bölgelerinin yok olmasına neden olur. Kötüleşme dönemlerini takiben iyileşme dönemleri görülen bu hastalığın seyri hızlıdır. Ölüm, Alzheimer hastalığından kaynaklı demansta biraz daha geç gerçekleşebilir ve genellikle kalp krizine neden olan iskemik kalp hastalığından veya felce neden olan şiddetli beyin enfarktüsünden kaynaklanır.

Demansın diğer sebepleri; genellikle 50 ila 60 yaş arasında kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla görülen kalıtsal bir hastalık olan pik hastalığı, 40 yaşlarında istemsiz hareketlerle başlayıp demansa doğru ilerleyen ve 15 yıl içerisinde ölüme neden olan Huntington hastalığı ve prion adı verilen  anormal bir protein biçiminden kaynaklanan bir beyin sorunu olan Creutzfeldt-Jakob hastalığıdır. Demans ayrıca; kafa yaralanması, frengi veya ansefalitten kaynaklı enfeksiyon, tümörler, kronik alkoliklik veya ağır metal zehirlenmesinden kaynaklı zehirlenme durumları, karaciğer yetmezliği gibi metabolik hastalıklar, anemiye veya karbonmonoksit zehirlenmesine bağlı olarak beyne oksijen gitmemesi ve belirli vitaminlerin yetersiz alınımı veya emilimi gibi sebeplerden kaynaklanabilir.

Demansın semptomları için belirli bir tedavi yoktur. Altta yatan fiziksel sebepler mümkün olduğunda belirlenmeli ve tedavi edilmelidir. Demanstan muzdarip bireyin bakımında amaç; ızdırabı azaltmak, incinmeye neden olabilecek davranışları önlemek ve kalan fiziksel ve psikolojik kabiliyetlerin en iyi şekilde sürdürülmesini sağlamaktır.

Diğer organik sendromlar

Beynin farklı bölgelerine alınan hasarlar belirli psikolojik semptomlara neden olabilir. Beynin frontal lobuna alınan hasar, kendini ketleme kaybı, patavatsızlık ve aşırı konuşkanlık gibi davranış rahatsızlıklarıyla gösterebilir. Parietal lobdaki hasarlar konuşma ve dili kullanma veya mesafe algısında zorluklara neden olabilir. Temporal lobdaki hasarlar duygusal istikrarsızlık, agresif davranışlar veya yeni bilgileri öğrenmede zorluklara neden olabilir.

Hezeyan, madde zehirlenmesi veya yoksunluğu, karaciğer yetmezliği veya düşük kan şekeri gibi metabolik rahatsızlıklar, zatürre veya menenjit gibi enfeksiyonlar, kafa yaralanmaları, beyin tümörleri, epilepsi ve besin veya vitamin eksikliği gibi diğer birçok fiziksel durumda ikincil bir şekilde meydana gelebilir. Oryantasyon bozukluğu ön planda olmak üzere; bilinçte bulutlanma veya karışma ve düşünmede, davranışta, algıda ve ruh hâlinde bozukluklar oluşur. Tedavi, altta yatan fiziksel durumlara odaklanır.

Madde kullanım bozuklukları

Madde kullanım bozukluğu ve madde bağımlılığı, psikoaktif ilaçların tıbbi amaçlar dışında sürekli kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan iki farklı bozukluktur. Madde kullanımı, kişinin sosyal ve mesleki işlevinde bozulmalar ile sonuçlanan sürekli kullanım şablonuna işaret eder. Madde bağımlılığı, kişinin aktivitelerinin önemli bir kısmının uyuşturucu veya alkole odaklı olmasına işaret eder. Madde bağımlılığı, aynı etkiye ulaşmak için kullanılan uyuşturucu veya bağımlılığa neden olan diğer maddelerin kullanım miktarını arttırmak zorunda kalmaya, yani toleransa neden olabilir. Bağımlılık ayrıca; maddenin doz azaltımını veya uyuşturucunun bırakılmasını takiben ortaya çıkabilen çarpıntı, bulantı ve kaygı gibi yoksunluk belirtileri ile nitelendirilebilir.

Çeşitli psikiyatrik durumlar, alkol veya uyuşturucu kullanımından kaynaklanabilir. Sarhoşluk, yoksunluk, halüsinasyonlar ve unutkanlık; alkol alımı sonucu meydana gelen zihinsel durumlardır. Merkezi sinir sistemini etkileyen diğer uyuşturucu maddelerin kullanımı ile benzer sendromlar meydana gelebilir. Barbitüratlar, opioidler (örn. eroin), kokain, amfetaminler, LSD (lizerjik asit dietilamidi) halüsinojenler, esrar ve tütün gibi ruh hâlini değiştirmek için tıbbi amaçlar dışında yaygın bir şekilde kullanılan diğer ilaçlardır. Tedavi, semptomları hastanın maddeyi kötüye kullanımını sürdürmesini azaltmayı hedefler.

Şizofreni

Şizofreni, ilk olarak 1911 yılında, alakalı özellikleri taşıyan şiddetli psikolojik rahatsızlık grubunu tanımlamak üzere İsveçli psikiyatrist Eugen Bleuler tarafından tanıtılmış ve zamanla şu anda bipolar bozukluk adı verilen hastalığı tanımlamak üzere ilk defa 1899 yılında Alman psikiyatrist Emil Kraepelin tarafından kullanılan dementia praecox teriminin yerini almıştır. Şizofreniden muzdarip bireyler çok çeşitli semptomlar sergilerler. Bu yüzden, farklı uzmanlar belirli bir bireyin bu durumdan muzdarip olduğu hakkında hemfikir olsa da, bu semptomların şizofreniyi klinik anlamda tanımlamakta gerekli olduğu fikrine karşı olabilirler.

Şizofreninin yıllık prevelansı, yani herhangi bir yılda kaydedilen hem yeni hem eski vaka sayısı her 1000 kişide iki ve dört arasındadır. Ömür boyu hastalığa yakalanma riski her 1000 kişide yedi ila dokuz arasındadır. Şizofreni, akıl hastanelerine başvurulmasının en büyük sebebidir ve bu tür kurumlardaki kalıcı nüfustan daha büyük bir orandadır. Genellikle kendini gençlik yıllarında veya erken yetişkinlikte gösteren, şiddetli ve sıklıkla seyreden kronik bir hastalıktır. Neredeyse diğer tüm hastalıklara göre şizofrenide daha şiddetli seviyede bozulmalar ve kişilikle ilgili düzensizlikler görülür.

Şizofreninin klinik özellikleri

Sanrılar, halüsinasyonlar, kişinin düşünme süreçlerinde ve çağrışımlarda kopuş veya tutarsızlık, uyumlu hissetme veya normal duyguları hissetmede eksiklikler ve gerçeklikten uzaklaşma şizofreninin başlıca klinik belirtilerine dâhildir. Sanrı, zıt durum hakkında açık ve nesnel bir kanıt bulunmasına rağmen tutunulan yanlış ve mantıksız inançtır. Şizofreniden muzdarip kişilerin sanırları acı verici, gösterişli, dini, cinsel, hipokondriyak veya diğer konularla alakalı olabilir. Kişinin diğer insanlara, nesnelere veya olaylara özel, mantıksız ve genellikle olumsuz bir anlam yüklediği referans sanrıları hastalıkta yaygın bir şekilde görülür. Şizofrenide görülen başlıca özellik, bireyin düşünme süreçlerinin, vücut bölümlerinin veya eylemlerinin veya dürtülerinin bir dış güç tarafından kontrol edildiğine veya emredildiğine inandığı sanrılardır.

Halüsinasyonlar dış bir uyarıcı olmaksızın deneyimlenen, fakat buna rağmen deneyimleyen kişiye gerçekmiş gibi görünen yanlış duygusal algılardır. Genellikle “sesler” duyma şeklinde deneyimlenen işitsel halüsinasyonlar ve halüsinasyon etkisindeki kişinin üçüncü kişi ağzından olumsuz olumsuz yorumlar duyması şizofrenide öne çıkan bir durumdur. Dokunma, tatma, koklama ve hissetmeye yönelik halüsinasyonlar da meydana gelebilir. Düşünme bozuklukları doğada çeşitlidir, ancak şizofrenide oldukça yaygınıdır. Düşünme bozukluklarında, çağrışımlarda kopuş yaşanması ve böylece konuşmacının mantıksız, uygunsuz veya düzensiz bir şekilde bir fikirden veya konudan alakasız bir diğerine atlaması görülebilir. En ciddi seviyesinde ise düşüncedeki bu tutarsızlıklar söyleme dökülür ve kelimeler konuşmacının ağzından karmakarışık veya anlaşılmaz şekilde çıkar. Konuşma ayrıca çok donuk ve anlamsız, tekrarlı, mantıklı ancak az miktarda gerçek bilgi içeren ya da hiç içermeyen bir şekilde gerçekleşebilir. Şizofreniden muzdarip insanların genellikle kendi durumlarına dair içgörüleri yoktur veya çok az vardır. Ne bir psikolojik rahatsızlıktan muzdarip olduklarına, ne de düşüncelerinin bozulduğuna inanırlar.

Monoton bir şekilde konuşma ve yüzde olağan dışı bir ifadesizlikle konuşulması ile anlaşılan, kişinin hislerini algılama veya en azından ifade etme becerisinde körleşme veya körelme şizofreninin sözde olumsuz semptomları arasında yer alır. Kişinin kim olduğuna dair benlik algısı dengesizleşebilir. Şizofreniden muzdarip kişi duygusuz olabilir, mantıklı bir sonuca varabileceği bir eylem planı izleme dürtüsü ve becerisinden yoksun olabilir, kendini toplumdan geri çekebilir, diğer insanlardan kendini koparabilir ya da tuhaf veya anlamsız hayallere dalıp gidebilir. Bu tür semptomlar kroniktense akut şizofreniye özgüdür.

DSM-‘ten önce şizofreni, hastalıklar ve diğer durumlar arasındaki süreçler olarak tanımlanıyordu. Düzensiz tür, katotonik tür, paranoid tür, farklılaşmamış tür ve kalıntı tür; şizofreninin DSM-5 tarafından tanımlanan başlıca beş türü arasında yer alıyordu. Düzensiz şizofreni; uygunsuz duygusal tepkiler, sanrılar veya halüsinasyonlar, kontrolsüz veya uygunsuz bir şekilde gülme ve tutarsız düşünce ve konuşma ile nitelendirildi. Katatonik şizofreni; uyuşuk, sessiz veya endişeli bir şekilde saatlerce ve hatta günlerce hareketsiz ve sabit bir şekilde kalma gibi dikkat çeken motor hareketler görülmesi ile nitelendirildi. Paranoid şizofreni, belirgin bir şekilde görülen acı verici veya gösterişli sanrılar ile nitelendirildi. Bazı hastalar tartışmacı veya saldırgan olabiliyordu. Farklılaşmamış tür yukarıdaki üç kategoride bulunan semptomların birleşimidir ve kalıntı tür bu ayırt edici özelliklerin yokluğunda görülüyordu. Buna ek olarak, semptomların hafif görüldüğü farklılaşmış tür, en az şiddete sahip tanıydı. Fakat, farklı türleri klinik açıdan ayırt etmek konusunda, var olan tanısal kriterlerin geçerliliğinin ve güvenilirliğinin azlığından dolayı sınırlı imkan bulunuyordu. DSM-5, klinisyenleri hastaları semptomların şiddetine göre değerlendirmeye teşvik etti.

Şizofrenide seyir ve ön tanı

Şizofrenini farklı şekillerde seyredebilir. Şizofreniden muzdarip bazı bireyler gayet iyi şekilde işlev göstermeye devam edebilir ve bağımsız bir şekilde yaşayabilirken bazıları hastalığında tekrarlayan bazı nöbetlerle birlikte genel işlev seviyesinde olumsuz etkiler görebiliyor ve bazılarının durumu ise şiddetli yetersizlik durumu ile birlikte kronik şizofreniye doğru kötüleşebiliyor. Şizofreniden muzdarip kişiler için prognoz, antipsikotik ilaçların gelişimi ve toplum destek önlemlerinin artması sayesinde oldukça gelişmiştir.

Şizofreniden muzdarip kişilerin yaklaşık yüzde 5 ila 10’u intihara teşebbüs ediyor. Hastalığın başlangıcının ani değil de kademeli olarak gerçekleştiği, hastalığa yakalanan bireyin genç olduğu, bu hastalıktan uzun süredir muzdarip olduğu, hislerinin körleştiği veya hastalığın başlangıcından önce kişiliğinde anormallik gözlendiği ve bireyin geçmişinde hiç evlenmemiş olmak, zayıf cinsel uyum, zayıf kariyer geçmişi veya sosyal soyutlanma gibi durumların bulunduğu şizofreni vakalarında prognoz daha zayıftır.

Şizofreninin etiyolojisi

Şizofreninin sebeplerini belirlemeye çalışan çok fazla çalışma yapıldı. Aile, ikiz, ve evlatlık üzerine yapılan çalışmalar, genetik katkının önemini desteklemek üzere güçlü bir kanıt sağladı. 21. yüzyılın başlarında yapılan birkaç çalışma, 50 yaşının üstünde çocuk sahibi olan erkeklerin çocuklarının, daha erken baba olan erkeklerin çocuklarına göre şizofreniye yakalanmaya üç kat daha meyilli olduğunu gösterdi. Stresli yaşam şartlarının şizofreninin başlangıcını hızlandırdığı veya tekrar nüksetmesini tetiklediği biliniyor. Şizofreniden muzdarip kişilerin beyninde bazı anormal nörolojik belirtiler bulundu ve doğumda gerçekleşmiş olma ihtimali olan bu beyin hasarı, bazı vakalarda hastalığın sebebi olarak gösterilebilir. Diğer çalışmalar, şizofreninin bir virüsten veya beyinde sinir liflerini oluşturma eylemini üstlenen genlerin anormal aktivitesinden kaynaklandığını gösteriyor. Ayrıca, şizofreniden muzdarip kişilerde çeşitli biyokimyasal beyin anormalileri de raporlandı. Örneğin; dopamin, glutamat ve serotonin gibi nörotransmiterlerin anormal koordinasyonunun hastalığın ilerlemesinde katkısının olabileceğine dair kanıtlar bulunuyor.

Araştırma ayrıca, şizofreniden muzdarip bireylerin ailesinde gösterilen aile ilgisinin hastalığın ilerlemesinde katkısının olup olmadığına karar vermek üzere yapıldı. Buna ek olarak, sosyal sınıf, yaşanılan yer, göç ve sosyal soyutlanma gibi faktörler de oldukça büyük bir ilgi gördü. Ne aile dinamiklerinin ne de sosyal dezavantajın sebep faktörü olduğu kanıtlandı.

Şizofreninin tedavisi

En başarılı tedavi yaklaşımı, ilaç kullanımı ve destekleyici terapinin birleştirilmesidir. Klozapin, risperidon, olanzapin gibi yeni “atipik” antipsikotik ilaçların sanrı, halüsinasyon, düşünce bozuklukları, gerginlik ve saldırgan davranışları rahatlatmakta veya ortadan kaldırmakta etkili olduğu kanıtlandı. Ayrıca, bu ilaçların daha geleneksel antipsikotik ilaçlara göre daha az yan etkisi var. Bu tür ilaçların uzun süre boyunca devamlı olarak kullanılması, tekrar nüksetme oranını azaltır. Aynı zamanda psikoterapi, şizofreniye yakalanan kişinin çaresizlik ve somutlanma hissini hafifletebilir, sağlıklı ve olumlu eğilimleri pekiştirebilir, psikotik algıları gerçekten ayırt etmeye yardımcı olabilir ve durumu şiddetlendirme ihtimali olan altta yatan duygusal çatışmaları keşfedebilir. İş terapisi ve sosyal çalışan veya psikiyatri hemşiresi tarafından yapılan düzenli ziyaretler faydalı olabilir. Buna ek olarak, bazen şizofreniden muzdarip bireyler ile aynı evde yaşayan akrabalara danışmak da faydalı olabilir. Şizofreniden muzdarip kişiler ve aileleri için destek grupları, hastalık ile başa çıkmak için oldukça önemli kaynaklar hâline gelmiştir.

Duygudurum bozuklukları

Duygudurum bozuklukları ya depresyon, ya mani ya da ikisinin de özelliklerini içerir ve genellikle dalgalı bir örüntüde seyreder. Daha ağır türlerinde bu bozukluklar bipolar bozukluk ve majör depresif bozukluğunu da içerir.

Başlıca duygudurum bozuklukları

Genel olarak bilinen iki başlıca veya şiddetli duygudurum bozukluğu bipolar bozukluk ve majör depresyondur.

Önceden manik-depresif bozukluk olarak bilinen bipolar bozukluk; mutlu veya öforik ruh hâli, hızlı düşünce ve hızlı, yüksek sesli veya aşırı konuşma, aşırı iyimserlik, abartılı derecede coşku ve özgüven, aşırı özsaygı, abartı motor aktivite, asabiyet, heyecan ve uyku ihtiyacında azalma ile nitelendirilir. Depresif ruh hali geçişleri genellikle manik olanlardan daha sık meydana gelip daha uzun sürse de, sadece mani nöbetleri geçiren kişiler de vardır. Bipolar bozukluktan muzdarip kişiler sıklıkla sanrılar, halüsinasyonlar, paranoya gibi psikotik semptomlar da gösterebilir ve aşırı derecede tuhaf hareketler sergileyebilirler. Bu semptomlar genellikle, belirli depresyon nöbetleri ve sonrasında gerçekleşen birkaç hafta veya birkaç ay süren mani nöbetlerinin tamamen normal dönemlerin arasına girmesi şeklinde görülür. Depresyon ve maninin sırası, her iki duygudurum anormalliğinde de süre ve yoğunluk bakımından baskın olmak üzere, kişiden kişiye göre ve tek bir kişinin bünyesi içerisinde büyük çeşitlilikler gösterebilir. Manik bireyler, manik durumdayken sergiledikleri düşük muhakeme becerisi ve riskli davranışları sebebiyle; kendilerine zarar verebilir, yasa dışı hareketlere teşebbüs edebilir veya büyük finansal kayıplar yaşayabilirler.

Bipolar bozukluğun iki tipi vardır. Genellikle bipolar 1 olarak bilinen ilk tipin birkaç çeşidi vardır. Ancak, başlıca olarak depresyon ile birlikte veya tek başına görülen mani olarak nitelendirilir. En yaygın şeklinde, genellikle nispeten belirti gösterilmeyen dönemlerin araya girdiği tekrarlayan mani ve depresyon nöbetleri görülür. Bipoların genellikle bipolar 2 (bipolar II) adı verilen ikici tipi, başlıca olarak genellikle depresyon atağının hemen öncesine veya hemen sonrasında gerçekleşen depresyon sürecine, maninin daha hafif türü olan ve günlük aktivitelere engel olmayan hipomaninin eşlik etmesi ile nitelendirilir.

Yaşam süresi boyunca bipolar bozukluğa yakalanma riski erkekler ve kadınlarda neredeyse aynı olmak üzere yaklaşık yüzde 1’dir. Hastalığın başlangıcı genellikle 30 yaşlarında görülür ve uzun süreler boyunca devam eder. Bipolar bozukluğa olan yatkınlık kısmen genetik olarak aktarılır. Akut veya psikotik mani tedavisi için antipsikotik ilaçlar kullanılır. Lityum ve çeşitli antiepileptik ilaçlar gibi duygudurum düzenleyici maddelerin tekrarlayan mani ataklarını hem tedavi etmede hem de engellemede etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Majör depresif bozukluk, manik semptomlar olmadan görülen depresyon ile nitelenir. Bu bozukluktaki depresyon nöbetleri tekrarlı olabilir veya olmayabilir. Buna ek olarak depresyon, farklı insanlarda; alışılmadık motor ve vokal davranışların görüldüğü katatonik özellikler veya haz veren durumlara karşı derin kayıtsızlığın görüldüğü melankolik özellikler gibi farklı nitelikler taşıyabilir. Majör depresyondan muzdarip kişilerin yüksek intihar riski altında olduğu kabul edilir.

Mutsuz veya umutsuz ruh hâli, kötümser düşünce, kişinin eskiden yaptığı alelade aktivitelerine karşı zevk ve ilgisini kaybetmesi, enerji ve canlılıkta azalma, yorgunlukta artış, düşünme ve harekete geçmede yavaşlık, iştah değişimi ve uyku düzeninde bozulma majör depresif bozukluğun semptomları arasındadır. Depresyon, sevilen birinin ölümüne veya diğer talihsiz durumlara tepki olarak yas tutma veya keyifsizlik durumundan ayırt edilmelidir. Şiddetli depresyonun en tehlikeli sonucu intihardır. Depresyon, maniye göre çok daha yaygın bir hastalıktır ve depresyondan muzdarip olup hiç mani dönemi yaşamamış insanlar vardır.

Majör depresif bozukluk tek bir nöbet şeklinde veya tekrarlı bir şekilde gerçekleşebilir. Ayrıca, melankoli ve psikotik özellikler eşliğinde veya tek başına görülebilir. Melankoli; sabah erken kalkma, en şiddetli depresyonun sabah saatlerinde yaşandığı ruh hâli değişimleri, iştah ve kilo kaybı, kabızlık ve aşk ile sekse karşı ilginin kaybolması gibi depresyonun biyolojik semptomlarına işaret eder. Melankoli, antidepresan ilaçlar ve elektrokonvülsif terapi (EKT) gibi somatik tedavilere nispeten daha fazla yanıt veren belirli bir depresif sendromdur.

Depresyonun kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla görüldüğü tahmin ediliyor. Majör depresyonun ortaya çıkışı erkeklerde yaşla beraber artarken, kadınlar için tepe noktası 35 ve 45 yaş arasıdır. Hastalıkta ciddi bir intihar riski bulunuyor. Şiddetli depresif bozukluğu olan kişilerin yaklaşık altıda biri sonunda kendini öldürüyor. Çocukluk travmaları veya gençken ebeveynlerden birinin kaybedilmesi gibi kayıplar, hayatının devamında kişinin depresyona karşı hassasiyetini artırabiliyor. Özellikle bir tür kaybın dâhil olduğu stresli yaşam koşulları, genellikle tetikleyici neden olma potansiyeli taşıyor. Hem psikososyal hem de biyokimyasal mekanizmalar depresyona sebep olan faktörler olabiliyor. Fakat en destekli hipotez , temel sebebin nörotransmiterlerin eksikliği sebebi ile bir ya da birden fazla nörotransmiterin (örn. serotonin, dopamin ve norepinefrin) yanlış düzende salınması olduğunu ve nörotransmiterlerin eksik olmasının depresyona, fazla olmasının ise maniye yol açtığını öne sürüyor. Majör depresyonun tedavisi genellikle antidepresan ilaç kullanımını gerektiriyor. Bilişsel, davranışsal ve kişiler arası psikoterapiler gibi elektrokonvülsif terapi de tedaviye yardımcı olabiliyor.

Depresyon semptomlarının özellikleri ve örüntüleri yaşa göre değişiklik gösterebiliyor. Depresyon herhangi bi yaşta ortaya çıkabilir, ancak en çok görüldüğü dönem genç yetişkinlik dönemidir. Bipolar bozukluklar da ilk olarak genç yetişkinlik döneminde görülmeye yatkındır.

Diğer duygudurum bozuklukları

Depresyonun bir veya birden fazla semptomuna eşlik eden kronik depresif ruh hâlinin görüldüğü distimi veya ısrarcı depresif bozukluk ve kronik ancak şiddetli olmayan ruh hâli geçişlerinin görüldüğü siklotimi olarak de bilinen siklotimik bozukluk, psikolojik rahatsızlıkların daha az şiddetli hâlleridir.

Distimi tek başına da meydana gelebilir ancak genellikle kaygı, fobi ve hipokondriya gibi nevrotik semptomlarla birlikte görülür. Depresyon semptomlarının hepsini olmasa da bazılarını içerir. Kişinin mutsuzluğunun belirgin dış nedenleri olduğu durumlarda; depresif ruh hâli orantısız şekilde şiddetli veya uzun sürdüğünde, tetikleyici olay ile çok fazla meşgul olunduğunda, tetikleyici durumun ortadan kalkmasına rağmen depresyon devam ettiğinde ve kişinin belirli bir stres durumuyla başa çıkma kabiliyetine zarar verdiğinde distimik bozukluğun var olduğu düşünülür. Distimi, depresyonun daha hafif şekli olmaya eğilimli olsa da, özellikle normal sosyal ve iş aktivitelerini idare etme kabiliyetine engel olduğunda yakalanan kişi için ısrarcı ve acı vericidir. Siklotimik bozukluk vakalarında hakim olan ruh hâli geçişleri, ergenlikte ortaya çıkar ve yetişkinlik hayatı boyunca devam eder.

Herhangi bir zamanda, nüfusun altıda birinde depresif semptomlar var olabilir. Öz saygı kaybı, çaresizlik ve umutsuzluk hissi ve el üstünde tutulan şeylerin kaybı genellikle minör depresyon ile bağdaştırılır. Antidepresan ve duygudurum dengeleyici ilaçlar genellikle faydalı olsa da; psikoterapi hem distimik hem de siklotimik bozukluk için bir tedavi seçeneğidir. Distimik ve siklotimik bozukluk tanısının konulabilmesi için semptomların en az iki yıl boyunca mevcut olması gerekir.

Majör depresif bozukluk ve distimi, bipolar ve siklotimik bozukluklardan daha yaygınıdır. Majör depresif bozukluk ve distimi gibi yalnızca depresif belirtiler gösteren bozuklukların tanısı kadınlara erkeklerden daha sık konulurken; bipolar ve siklotimik bozuklukların tanısı, kadınlara ve erkeklere hemen hemen aynı oranda konulma eğilimindedir. Majör depresyonun yaşam boyu prevelansı kadınlar için yüzde 10’un ve erkekler için yüzde 5’in oldukça üzerinde görünmektedir. Distiminin prevalansı Birleşik Devletler’in genel nüfusu arasında yaklaşık yüzde 6’dır. Ancak, kadınlarda erkeklere göre en az iki kat daha yaygındır. Bipolar ve siklotimik bozukluklar için rapor edilen yaşam boyu prevalans oranları yaklaşık olarak yüzde 1 veya daha azdır.

Kaygı bozuklukları

Kaygı, açık veya uygun bir gerekçe olmadan artan korku, çekinme veya endişe hissi olarak tanımlanmıştır. Bu yüzden, gerçek bir tehdit veya tehlikeye verilen bir tepki olan gerçek korkudan farklıdır. Kaygı, görünüşte zararsız durumlara tepki olarak ortaya çıkabilir veya dış etkenlerin gerçekte neden olabileceği derecesi ile orantısız olabilir. Kaygı ayrıca sıklıkla etkilenen kişi farkında olmadan iç dünyasında meydana gelen öznel duygusal çatışmaların sonucu olarak da meydana gelebiliyor. Gerçek hayatta var olan streslere karşı makul bir tepki olmayan ve bireyin işlev göstermesine engel olan yoğun, ısrarcı veya kronik kaygı; psikolojik rahatsızlığın göstergesi olarak değerlendirilir. Kaygı; şizofreni, obsesif kompulsif bozukluk ve travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıkların bir semptomu olsa da, kaygı bozukluklarında başlıca ve genellikle tek semptomdur.

Kaygı bozukluğunun semptomları; duygusal, bilişsel, davranışsal ve psikofizyolojiktir. Kaygı bozukluğu kendini sempatik sinir sisteminin aşırı aktivitesinden veya iskelet kaslarındaki gerilmeden kaynaklanan farklı fizyolojik belirtiler ile gösterebilir. Kaygı bozukluğundan muzdarip kişi çarpıntı, ağız kuruması, göz bebeklerinde büyüme, nefes darlığı, terleme, karın ağrısı, boğazda baskı hissi, titreme ve baş dönmesi gibi belirtiler gösterir. Duygusal ve bilişsel semptomlar, gerçek korku ve endişe hislerinden ayrı olarak asabiyet, kaygı, konsantrasyon bozukluğu ve huzursuzluk gibi durumları kapsar. Ayrıca kaygı, kaçınma davranışında da açığa çıkar.

Kaygı bozuklukları, başlıca nasıl deneyimlendikleri ve ne tür bir kaygı durumuna tepki olarak ortaya çıktıklarına göre ayırt edilebilirler. Örneğin panik bozukluğu, kısa süreli yoğun kaygı süreçleri olan panik atakların meydana gelmesi ile nitelendirilir. Panik bozukluğu, kaçması zor olabilen belirli ortak alanlarda bulunma korkusu olan agorafobi ile birlikte ortaya çıkabilir.

Özgül fobiler, belirli bir uyarıcıya yönelik mantıksız korkulardır. Yükseklik ve köpek korkusu, özgül fobilerin yaygın örneklerindendir. Sosyal fobi [sosyal anksiyete bozukluğu]; sosyallik gerektiren veya toplum karşısında konuşma gibi kişinin davranışlarının değerlendirilme ihtimali olan durumlara yönelik mantıksız korkudur.

Obsesif kompulsif bozukluk; obsesyonların (takıntı), kompulsiyonların (zorlantı) veya her ikisinin de aynı anda görülmesi ile nitelendirilir. Obsesyonlar; sıkıntı yaratan ısrarcı istenmeyen düşüncelerdir. Kompulsiyonlar, kişinin sıkıntıya neden olan durumları uzaklaştırmak için yapmak zorunda hissettiği kurallara bağlı tekrarlı davranışlardır. Obsesyonlar ve kompulsiyonlar genellikle birbiriyle bağlantılıdır. Örneğin, temizlik ile ilgili takıntılara kompulsif yıkama eşlik edebilir.

Travma sonrası stres bozukluğu, kişinin genellikle yaşam veya sağlık tehdidi oluşturan aşırı olumsuz bir duruma dâhil veya tanık olmasını takiben görülen semptomlarla nitelendirilir. Bu semptomların birkaçı; olayı tekrar deneyimlemek, olayla alakalı uyarıcıdan kaçınmak, duygusal olarak hissizleşme ve aşırı uyarılmadır. Son olarak, genel kaygı bozukluğunda, kaygının diğer semptomlarıyla birlikte nüfuz eden endişe hissi görülür.

Genellikle kaygı, depresyon gibi insanların en sık yakalandığı ve tedavi aradığı psikolojik sorunlardan biridir. Panik bozukluğu ve agorafobi gibi diğer fobilerin tanısı, kadınlara erkeklerden daha sık konuluyor. Diğer kaygı bozukluklarında ise cinsiyetler arasında çok küçük bir fark bulunuyor. Kaygı bozuklukları çocukluk, ergenlik ve genç yetişkinlik gibi hayatın erken dönemlerinde ortaya çıkmaya nispeten daha yatkındır. Çeşitli psikofarmakolojik ve psikoterapötik tedavilerin duygudurum bozukluklarında olduğu gibi kaygı bozukluklarının tedavisinde de işe yarayabiliyor.

Somatoform bozukluklar

Somatoform bozukluklarda, psikolojik rahatsızlık, fiziksel semptomatoloji (hastalığın semptomlarının birleşimi) veya diğer fiziksel sorunlarla kendini gösterir. Ancak tıbbi bir durumun yokluğunda da rahatsızlık ortaya çıkabilir. Tıbbi bir durum olsa da, bu durum tamamen semptomların sorumlusu olmayabilir. Bu tür durumlarda, semptomların psikolojik faktörlerden kaynaklandığına dair olumlu kanıtlar bulunabilir. Somatoform bozuklukların yaşam boyu prevalansı nüfusun yüzde 1 veya 5’i olmak üzere oldukça düşüktür veya henüz saptanmamıştır. Bu bozukluklar, ilk olarak ergenlik veya genç yetişkinlik döneminde ortaya çıkıp yaşam boyu sürebilir.

Somatizasyon bozukluğu

Önceden Briquet sendromu olarak bilinen (Fransız hekim Paul Briquet’ten sonra) somatoform bozukluğun bu türü, birçok vücut fonksiyonu ile ilgili tekrarlayan birden fazla fiziksel şikayet ile nitelendirilir. Genellikle yıllar içerisinde artan bu şikayetler, kişinin tıbbi öyküsü veya güncel durumu ile ilişkilendirilemez ve böylece psikolojik rahatsızlıklara dayandırılır. Kişi tıbbi müdahale talep eder ancak şikayetleri için hiçbir organik sebep (alakalı bir tıbbi durum) bulunamaz. Örneğin; sırt ağrısı, baş dönmesi, hazımsızlık, görme güçlüğü ve kısmi felç gibi semptomlar vücudun farklı sistemlerinde değişmez şekilde ortaya çıkar ve halk arasındaki sağlık sorunları ile alakalı eğilimleri takip edebilir.

Bu durum nispeten yaygındır ve yetişkin kadınların yaklaşık yüzde 1’inde görülür. Bu bozukluk erkeklerde nadiren görülür. Net etiyolojik faktörleri yoktur. Tedavi, kişinin semptomlarına yüklediği organik sebeplere katılmamak ve hekimler ile cerrahların şikayetlerine tanı koydurmak için aşırı işlem yaptıran veya cerrahi çareler arayan kişi ile işbirliği yapmayı reddettiğinden emin olmak gibi eylemleri içerir.

Konversiyon bozukluğu

Bu bozukluk, önceden histeri olarak anılıyordu. Semptomları, felcin de dâhil olabildiği fiziksel fonksiyon kaybı veya değişimidir. Fiziksel semptomların organik patolojiden değil, altta yatan duygusal çatışmadan kaynaklandığı düşünülüyor. Kol veya bacakta görülen istemli kas felci, çarpıntı, tikler ve diğer hareket veya yürüyüş bozuklukları; konversiyon bozukluğunun motor semptomlarının özellikleri arasında yer alır. Nörolojik semptomlar geniş bir şekilde yayılmış olabilir ve gerçek sinir dağılımı ile ilişkili olmayabilir. Körlük, sağırlık, kollarda ve bacaklarda his kaybı, “karıncalanma” hissi ve bir uzuvda acıya karşı fazla hassasiyet gibi belirtiler de var olabilir.

Semptomlar genellikle aniden ortaya çıkar ve aşırı psikolojik stres ortamında meydana gelir. Bozukluğun seyri değişkendir. Genellikle birkaç gün içerisinde iyileşme gerçekleşirken, tedavi edilmeyen kronik vakalarda semptomlar yıllarca veya on yıllarca sürebilir.

Konversiyon bozukluğunun sebebi fiksasyonlar (bireyin erken psikoseksüel gelişiminde kesintiler) ile bağlantılıdır. Freud’un tehditkar veya duygu yüklü düşüncelerin bilinç dışında bastırıldığı ve fiziksel semptomlara dönüştürüldüğü yönündeki teorisi, hâlâ yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden, konversiyon bozukluklarının tedavisi farmakolojik yöntemlerden ziyade, bireyin altta yatan duygusal çatışmalarının açıkça keşfedilmesine olanak sağlayan psikolojik yöntemlerin uygulanmasını gerektirir. Konversiyon bozukluğu, bireyin ya sempati toplayarak ya da külfetli veya stresli yükümlülüklerden kurtularak ve duygusal açıdan rahatsız edici durumlardan uzaklaşarak semptomları sosyal ilişkilerde psikolojik avantaj kazanmak için kullanması anlamına gelen “hastalık davranışı”nın bir şekli olarak da değerlendirilebilir.  Bu yüzden, konversiyon bozukluğunun semptomları, bu semptomları gösteren kişi için psikolojik açıdan avantajlı olabilir.

Hipokondriya

Hipokondriya, kişinin ciddi şekilde hasta olduğuna yönelik korku veya inanç duymasına neden olan, gerçeklikten uzak bir şekilde anormal olarak yorumladığı fiziksel belirtilerle veya semptomlarla zihnini meşgul etmesi durumudur. Gelecekte fiziksel veya psikolojik semptomların geliştirilebileceğinden korkma, gerçek fakat küçük belirtilerin çok kötü bir sonucunun olacağına inanma veya vücuttaki normal hisleri tehditkar semptomlar olarak deneyimleme gibi durumlarla karşılaşılabilir. Kapsamlı bir fiziksel muayenede bile bireyin endişe duyduğu fiziksel belirtiler için organik bir sebep bulunamazken, kişi yine de ciddi bir hastalığının olmadığına ikna olmayabilir. Hipokondriya semptomları, depresyon ve şizofreni gibi anksiyete dışındaki psikolojik rahatsızlıklar ile birlikte görülebilir.

Hastalığın başlangıcı, daha önce fit olan birinde koroner tromboz görülmesi gibi gerçekten var olan organik bir hastalığın sonradan meydana gelen fiziksel ve psikolojik etkileri gibi tetikleyici faktörlerle bağdaştırılabilir. Hipokondriya genellikle kırk ve elli yaşlarında başlar, ancak hamilelik dönemi gibi diğer zamanlarda da yaygın bir şekilde görülür. Tedavi, anlayış ve destek sağlamayı ve sağlıklı davranışı pekiştirmeyi amaçlar. Depresif semptomları azaltmak için antidepresan ilaçlar kullanılabilir.

Psikojen ağrı bozukluğu

Psikojen ağrı bozukluğunda görülen temel özellik, organik bir hastalığın bulunmamasına rağmen ve psikolojik bir sebebin belirtisiyle sürekli ağrıdan şikayet edilmesidir. Ağrı şablonu, sinir sisteminin bilinen anatomik dağılımına uymayabilir. Psikojen ağrı, hipokondriyanın bir parçası veya depresif bozukluğun bir semptomu olarak meydana gelebilir. Uygun tedavi yöntemi, semptomun bağlamına göre değişebilir.

Dissosyatif bozukluklar

Çözülmenin; hafıza veya kimlik gibi zihinsel süreçlerin diğer psikolojik ögelerden ayrılması veya çözülmesi ve böylece fonksiyonlarının kaybolması, değişmesi veya bozulması sonucunda ortaya çıktığı söylenir. Hem dissosyatif kişilik bozukluğu hem de depersonalizasyon bozukluğu tanısı erkeklere göre kadınlara daha fazla konuluyor.

Dissosyatif bozuklukların semptomları genellikle konversiyon bozukluklarında gösterilen fiziksel semptomların zihinsel karşılıkları olarak görülüyor. Çözülme bireyi tehditkar dürtüler ve bastırılmış duygulardan korumak için bilinçsizce meydana gelen zihinsel bir girişim olabileceğinden, fiziksel semptomlara ve zihinsel süreçlerin çözülmesine dönüşmesi, alakalı savunma mekanizmalarının duygusal çatışmaya tepki olarak yükselişe geçmesi olarak görülebilir. Dissosyatif bozukluklar, kişinin bilinci, kimlik algısı veya motor davranışlarına meydana gelen ani ve geçici değişimler ile anlaşılır. İyileştikten sonra, amnezi ile birlikte önceden yapılan aktiviteler veya önemli kişisel olaylar üzerinde belirgin bir hafıza kaybı yaşanabilir. Bunlar nadir görülen durumlar olsa da, önce organik sebepleri elemek önemlidir.

Dissosyatif amnezi

Dissosyatif amnezide tamamen ve ani hafıza kayıpları yaşanır. Birey, geçmiş hayatıyla ilgili hiçbir şeyi, hatta kendi adını bile hatırlayamaz. Amnezi, travmatik bir olayla alakalı kısa bir süreye yayılabilir veya kişinin belirli bir zaman süresince olayların hepsini olmasa da bazılarını hatırlamasını etkileyebilir. Psikojen füjde birey genellikle evden veya işten uzaklaşır, yeni bir kimlik edinir, önceki kimliğini hatırlayamaz ve iyileştikten sonra füj hâlindeyken gerçekleşen olayları hatırlayamaz. Birçok vakada bu bozukluk sadece birkaç saat veya birkaç gün sürer ve sadece sınırlı yolculuk vardır. Şiddetli stresin bu bozukluğu tetiklediği bilinir.

Dissosyatif kişilik bozukluğu

Eskiden çoklu kişilik bozukluğu denilen dissosyatif kişilik bozukluğu, tek bir birey içerisinde bir veya birden fazla farklı ve bağımsız kişiliğin geliştiği nadir görülen ve olağanüstü bir durumdur. Bu kişiliklerden her biri, belirli zamanlarda diğerlerini baskılayarak kişinin bilinçli farkındalığında yaşar. Bu bozukluk genellikle çocukluk sırasında yaşanan travmalar sonucunda meydana gelir ve en iyi tedavi yolu çeşitli kişilikleri tek ve bütünleşmiş bir kişilikte birleştirmeyi amaçlayan psikoterapidir.

Depersonalizasyon

Depersonalizasyonda kişi vücudunu veya kendini gerçek dışı, tuhaf, kalitesi değişmiş veya mesafeli hisseder ya da algılar. Bu kendine yabancılaşma hâli; bir makine gibi, bir rüyada yaşıyormuş gibi veya kişinin eylemlerinin kontrolü kendisinde değilmiş gibi hissetme durumuna dönüşebilir. Derealizasyon veya kişinin kendisi dışındaki nesnelerin gerçek dışı olduğunu hissetmesi durumu genellikle aynı anda gerçekleşir. Depersonalizasyon, nevrotik kişilerde tek başına meydana gelebilir ancak genellikle fobik, kaygılı veya depresif semptomlarla bağdaştırılır. Genç kadınlarda daha yaygın bir şekilde meydana gelir ve yıllarca sürer. Kişiler, depersonalizasyon deneyimini tanımlamayı son derece zor bulurlar ve diğer insanların deli olduklarını düşünmelerinden korkarlar. Depersonalizasyon meydana geldiğinde nevroz tanısı konulmadan önce temporal lob epilepsisi gibi organik durumlar dışarıda tutulmalıdır. Diğer nevrotik sendromlarda olduğu gibi, depersonalizasyonun birçok farklı semptomla birlikte görülmesi tek başına görülmesinden daha yaygıdır.

Depersonalizasyonun sebepleri belirsizdir ve belirli bir tedavisi yoktur. Semptom başka psikiyatrik durumlar bağlamında görüldüğünde, tedavi o hastalık hedef alınarak gerçekleştirilir.

Yeme bozuklukları

Yeme bozukluklarının başlıca iki sınıflandırması sadece yeme davranışındaki anormallikleri değil, vücut algısındaki çarpıtmaları da kapsar. Anoreksiya nervoza, vücut ağırlığında hatırı sayılır derecede azalma, kilo almayı reddetme ve aşırı derecede gerçeklikten uzak bir şekilde fazla kilolu olmaktan korkma gibi belirtilerden oluşur. Anoreksiyadan muzdarip kişiler genellikle kendileri dışında herkes tarafından şaşırtıcı derecede zayıf görülürler ve fiziksel açlık semptomları gösterirler. Bulimia nervoza, dürtüsel veya tıkınırcasına (belirli bir süre içerisinde önemli derecede fazla miktarda yemek yeme) yeme sonrasında bilerek kendini kusturma, hatalı laksatif, diüretik ve enema kullanımı veya kendini aç bırakma gibi uyumsuz ve genellikle etkisiz yöntemlerle kilo vermeye çalışma ile nitelendirilir. Bulimiadan muzdarip kişiler de vücut ağırlığı ve şekli üzerinde çok kafa yorlarlar, ancak anoreksiya hastalarında olduğu kadar aşırı kilo kaybı sergilemezler. Anoreksiya hastalarının yüzde 40 ila 60 kadarı tıkınırcasına yeme davranışı sergilese de, yediklerini bir şekilde vücutlarından çıkararak ideal kilolarının altında kalıyorlar.

Yeme bozukluğu tanısı konulan kişilerin neredeyse yarısı, yukarıda tanımlanan iki temel kategorinin kriterlerini tam olarak karşılamıyor. Klinik açıdan önemli derecede yeme bozuklukları olan ancak anoreksiya nervoza veya bulimia nervozanın tanısal kriterlerinin bazılarını karşılayıp hepsini karşılamayan kişilere “aksi belirtilmediği takdirde yeme bozukluğu” (EDNOS) tanısı konulur. Tıkınırcasına yeme bozukluğu (kilo kaybetmeye yönelik telafi edici davranışlar olmadan gerçekleşen tıkınırcasına yeme nöbetleri) ve yediğini çıkarma bozukluğu (normalden az miktarda yiyecek tüketimini takiben kendini kusturma nöbetleri veya hatalı laksatif kullanımı) bu tanılara örnek olarak gösterilebilir. Anoreksiya nervozadan muzdarip hastalar, öznel olarak kilo alımı üzerinde kontrol sağlamaya çalışmadıklarını bildirseler de yeme davranışları üzerinde aşırı kontrol sağlarlar. Bulimiadan muzdarip kişiler de tıkınırcasına yeme nöbetleri sırasında kontrolü kaybettiklerini bildirseler de arada sırada bu nöbetleri telafi etmeye çalışırlar. Birleşik Devletler Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’ne göre, hayatları boyunca yaklaşık yüzde 0,5–3,7 kadına anoreksiya nervoza tanısı konulacak. Birleşik Devletler yetişkin nüfusu arasında bulimia nervoza’nın yaşam boyu prevalansı yaklaşık yüzde 0,6’dır. Anoreksiya, genellikle 12 ila 25 yaş arasında meydana gelir. Her iki bozukluk da kadınlarda erkeklere göre çok daha sık görülür. Aksi belirtilmediği takdirde yeme bozukluğu (EDNOS) tanısı konulan hastalıkların prevalans oranları anoreksiya ve bulimianın birleşiminden fazladır.

Kişinin kendi dış görünüşü hakkında yanlış algıya sahip olması durumu, bireyin algıladığı kusurunun olumsuz yönlerini sosyal ortamlardan kaçınacak veya takıntılı bir şekilde algılanan kusuru ortadan kaldırma çabasıyla dermatolojik tedaviler veya plastik cerrahi gibi dış görünüşünü geliştirmeye yönelik işlemlere girişecek derecede abarttığı beden dismorfik bozukluğunda da görülür.

Kişilik bozuklukları

Kişilik, bir bireyin özgün düşünme, hissetme ve davranma şeklidir; kişide kökleşmiş davranış şablonlarından sorumludur ve bireyin belirli durumlarda nasıl davranacağını tahmin etmek için bir dayanaktır. Kişilik, kişinin ruh hâllerini, tavırlarını ve fikirlerini kapsar ve en açık şekilde diğer insanlarla olan etkileşimde ifade edilir. Kişilik bozukluğu, kişinin hem sosyal hem de mesleki fonksiyonunu önemli ölçüde bozan ve kişinin ızdırap çekmesine neden olan; nüfuz eden, devamlı, uyumsuz ve değiştirilemeyen düşünce, his ve davranış şablonudur.

Tanımlayıcı özellikleri, etiyolojisi ve gelişimi dâhil olmak üzere, kişilik bozukluğu üzerine ortaya atılan teoriler, kişiliğin kendisi hakkındaki teoriler kadar çeşitlidir. Örneğin, kişilik oluşumu üzerinde yapılan çalışmalara yönelik bir yaklaşım olan özellik teorilerinde; kişilik bozuklukları, belirli kişilik özelliklerinin aşırı abartı hâlleri olarak görülür. Psikanalitik kuramcılar (Freudyen psikologlar), bozuklukların başlangıcını normal kişilik gelişimi seyrini önemli ölçüde değiştiren, çocukluk döneminde yaşanan istismar gibi olumsuz olaylar üzerinden açıklarlar. Sosyal öğrenme ve sosyobiyoloji gibi diğer alanlar ise, bozukluklarda dışa vurulan uyumsuz başa çıkma yöntemleri ve etkileşimli stratejilere odaklanır.

Birçok farklı kişilik bozukluğu tanınmış ve bazılarından aşağıda bahsedilmiştir. Bir özelliğin hafif ve hatta anormal bir ölçüde var olması, bir bozukluk teşkil etmesi için yeterli değildir. Bu anormalliğin bireye ve topluma rahatsızlık veriyor olması gerekir. Kişilik bozukluklarının depresyon, kaygı ve madde kullanım bozuklukları gibi diğer psikolojik semptomlar ile birlikte meydana gelmesi de yaygın bir durumdur. Çünkü kişilik bozuklukları doğası gereği neredeyse kalıcıdır. Bu bozukluklar tedaviye sadece kısmen cevap verebilir. En etkili tedavi yöntemi, davranışsal ve bilişsel psikoterapi türlerini birleştirmektir. Kişilik bozukluklarının davranışsal göstergeleri, yoğunluklarını genellikle orta yaşlarda veya yaşlılık döneminde azaltmaya yatkındır.

Paranoid kişilik bozukluğu

Nüfuz eden şüphecilik ve başkalarına karşı gerekçesi olmayan güvensizlik görülür. Bu bozukluk, birey kelimelere ve eylemlere kendine özel bir anlamı olduğuna veya ona karşı yöneltildiğine dair yanlış anlamlar yüklediğinde ortaya çıkar. Bu tür insanlar bazen tedbirli, ketum, düşmanca, geçimsiz ve kavgacı olabilir ve başkaları tarafından ima edilen eleştirilere karşı aşırı hassaslardır. Bu bozukluk, bazen çocukluk veya ergenliğin başında olmak üzere yaşam boyunca meydana gelebilir. Erkeklerde daha yaygındır.

Şizoid kişilik bozukluğu

Bu bozuklukta başkaları ile etkileşim kurmaya yönelik isteksizlik vardır. Birey pasif, soğuk ve içe dönük görünür ve kişiler arası iletişim esnasında ilgide ve cevap verme yeteneğinde kayda değer bir eksiklik vardır. Bu bozukluktan muzdarip olan bir kişi varlığını tek başına sürdürebilir ve soğuk veya duygusuz görünebilir. Bazı kuramcılar, başkaları ile yakın ilişki kurmaya yönelik altta yatan bir korkunun bulunduğu hipotezini öne sürerler. Bozukluk, çocukluk veya ergenlik döneminde tek başına kalmaya yatkınlık şeklinde ortaya çıkabilir. Psikanaliz literatüründe çok fazla bahsedilse de, nadir görülen bir durumdur.

Şizotipal kişilik bozukluğu

Bu bozukluk, sosyal olarak içe kapanma ile anlaşılabilen; düşüncede, konuşmada ve davranışta meydana gelen gariplikler ve tuhaflıklar, referans sanrı (bireyin kendisi ile alakası olmayan şeylere kişisel önem atfetmesi), paranoid düşünce (bireyin başkalarının onu incitmeye veya aşağılamaya niyetli olduğuna dair inanç), tuhaf hayaller ve kötülük görme sanrısı kadar büyülü düşünme ile de nitelendirilir. Şizotipal kişilik bozukluğu, kişiler arası etkileşimde eksikliğe ve kayda değer duygusal sıkıntıya yol açacak şiddette olmadığı sürece, tuhaflıklar tek başına bu bozukluğun veya başka herhangi bir bozukluğun tanısını doğrulamaz. Bazı özellikleri şizofreni semptomlarını bile anımsatabilir. Ancak kişilik bozukluğu, şizofreninin aksine sabit ve devamlıdır, çocukluk veya ergenlik kadar erken bir dönemde ortaya çıkar ve hayat boyu sürer. Sadece çok nadir durumlarda şizofreniye doğru ilerler.

Antisosyal kişilik bozukluğu

Bu bozukluğun tanısı konulan kişiler, diğer kişilerin haklarını ihlal etmek dâhil genellikle kronik ve devamlı olan antisosyal davranışlarla dolu bir kişisel geçmiş sergilerler. İş performansı çok zayıftır ya da yoktur. Bu bozukluk; sürekli suç işleme, rastgele cinsel ilişki yaşama, agresif cinsel davranış ve uyuşturucu kullanımı gibi eylemlerle bağdaştırılır. Bu, çocukluk döneminde tutum bozukluğunun ve ergenlik döneminin ortalarında antisosyal davranışın kanıtıdır. Bu bozukluktan muzdarip kişiler genellikle kanunlar ile ilgili sorunlar yaşarlar ve genellikle düzenbaz, dürtüsel, sorumsuz ve vicdansızlardır. Sınırda kişilik bozukluğunda olduğu gibi, antisosyal kişilik bozuklukları da orta yaşta gerilemeye yatkındır. Fakat geride intihar riski, kazara ölüm, uyuşturucu veya alkol kullanımı ve kişiler arası sorunlar yaşamaya yatkınlık gibi riskler bırakır. Bu bozukluk, erkeklerde daha yaygın görülür.

Sınırda kişilik bozukluğu

Sınırda kişilik bozukluğu, olağanüstü şekilde dengesiz ruh hâli ve özsaygı ile nitelendirilir. Bu bozukluktan muzdarip kişiler yoğun öfke, depresyon ve kaygı nöbetleri geçirebilirler. Bu dürtüseliğin yanı sıra; dengesiz duygusallık, kişiler arası dengesiz ilişkiler, dengesiz benlik algısı gibi kişilik dengesizlik bozukluğudur. Bu bozukluktan muzdarip kişiler, ilişkilerde genellikle çaresizce terk edilme korkusu yaşadıkları ve diğer kişi hakkında aşırı uçlarda olmak üzere olumlu ve olumsuz duygular sergiledikleri bir “duygusal hız treninde” gibi hissederler. Riskli cinsel ilişkiler, maddeyi kötüye kullanma, kendine zarar verme ve intihar girişimleri gibi pervasızca birçok davranış sergileyebilirler. Özellikle fiziksel ve psikolojik benlik algılarına yönelik bilişsel sorunlar da sergileyebilirler. Kadınlarda daha sık meydana gelen bu bozukluk, genellikle erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkar ve orta yaşta azalmaya meyillidir.

Histriyonik kişilik bozukluğu

Bu bozukluktan muzdarip insanlar aşırı heyecanlı, canlı, benmerkezci, duyarlı ve telaşlıdır. Karakteristik davranış biçimi, dikkati kendine çekme amacı taşır. Bu bozukluk, kişiler arası ilişkilerde uygunsuz davranışların yanı sıra, duygusal ve kişiler arası ilişkilerde yüzeysellik özelliklerine sahiptir. Klinik rivayetler bu bozukluğu genellikle kadınlarla bağdaştırsa da, bozukluk hem kadınlarda hem de erkeklerde görülür ve basmakalıp cinsiyet rollerini almaya meyillidir.

Narsistik kişilik bozukluğu

Bu bozukluktan muzdarip kişi inanılmaz bir kibire sahiptir ve başarı, güç ve kazanımla alakalı hayallerle çok fazla meşgul olur. Bu bozukluğun ana özelliği, çeşitli durumlarda yansıtılan abartılı kibirdir. Özsaygı algısı, kişinin gerçek kazanımlarını aşar. Bu rahatsızlıktan muzdarip kişiler genellikle benmerkezcidir ve başkalarının bakış açılarına ve ihtiyaçlarına karşı duyarsızlardır. Kibirli görünmeye yatkınlardır. Bozukluk erkeklerde daha yaygındır ve erken yetişkinlikte görülmeye meyillidir. Hem narsistik hem de histriyonik kişilik bozuklukları abartılı biçimde olsa da genellikle ortak kişilik özellikleri ile tanımlanır. Ancak, her ikisini de bozukluk hâline getiren sadece abartılı özellikler değil, oluşturdukları sıkıntı ve fonksiyon bozukluklarıdır.

Çekingen kişilik bozukluğu

Bu bozukluktan muzdarip kişiler kişisel olarak yetersiz hisseder ve böyle oldukları için sosyallik gerektiren durumlarda diğerlerinin onları yargılayacağını düşünürler. Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösterirler ve bu durum, başkaları tarafından olumsuz bir şekilde değerlendirilecekleri korkusuyla sosyallikten kaçınmaya meyilli hâle gelmelerine ve sosyal açıdan içe kapanmış bir şekilde yaşamalarına yol açabilir. Sosyallik gerektiren durumlara katıldıklarında genellikle çekingen görünürler. Ancak asosyal değillerdir ve arkadaşlık kurmak için büyük bir arzu duyarlar. Fakat alışılmadık şekilde, yargılanmadan kabul göreceklerine dair güçlü bi güvenceye ihtiyaç duyarlar. Bu bozukluktan muzdarip kişilerin genellikle “aşağılık kompleksine” sahip olduğu söylenir. Çekingen kişilik bozukluğu, çocukluk veya ergenlik döneminde önce utangaçlık olarak ortaya çıksa da, sonrasında yetişkinlik döneminde bir şekilde yok olmaya meyillidir.

Bağımlı kişilik bozukluğu

Bu bozukluk, kendi hayatlarının başlıca alanlarındaki sorumluluklarını başkalarının kontrolüne bıraktıkları gibi, kendi ihtiyaçlarını da başkalarının ihtiyacından önemsiz gören kişilerde tanımlanır. Başka bir deyişle, bu bozukluktan muzdarip kişiler, kişisel olarak yetersiz hissederler. Günlük karar alma ve uzun süreli plan yapma gibi durumlarda kendileri adına sorumluluk almaya yönelik isteksizliklerinden dolayı yetersizlik sergilerler. Tam tersine, bu işleri başkalarına bırakırlar ve diğerlerinin onlarla ilgileneceği ilişkiler kurarlar. Kendi ilişki davranışları genellikle bağımlı, hürmetkâr, memnun etmeye hevesli ve kendini aşağılayıcıdır ve aşırı şekilde terk edilme korkusu sergileyebilirler. En yaygın kişilik bozukluklarından biridir. Bu bozukluktan muzdarip kişiler özgüven eksikliği yaşarlar ve yalnızken yoğun bir rahatsızlık yaşayabilirler.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Bu bozukluktan muzdarip kişi; güvensizlik, kendine karşı şüphe duyma, özenlilik, kararsızlık, aşırı düzenlilik ve davranışta değişmezlik şeklinde ifade edilen, dikkat çekici derecede titizlik ve mükemmeliyetçilik özellikleri gösterir. Kişi, kurallar ve yöntemlerle çok fazla meşgul olur. Bu kişiler, liyakata büyük önem verirler, kendilerini çalışma ve üretkenliğe aşırı derecede adarlar ve genellikle sıcak ve derin hisleri açıklama becerilerinde eksiklikleri vardır. Ayrıca, tek başına yetiştirilmeyle açıklanamayan yüksek derecede ahlaki katılık gösterirler. Bu bozukluk erkeklerde daha yaygındır ve birçok yönüyle antisosyal kişilik bozukluğunun zıttıdır.

Kişilik bozukluklarının sebepleri belirsizdir ve birçok durumda deneysel olarak üzerlerinde çalışması zordur. Yine de, genellikle kişilik özelliklerini belirlemeye yarayan esaslı ve kalıtsal unsurlar bulunur. Kişilik bozukluklarında da durum bu şekildedir. Psikolojik ve çevresel faktörler de sebep belirlemede önemlidir. Örneğin birçok uzman, çocuklukta yaşanan cinsel istismar ile sınırda kişilik bozukluğuna yakalanmanın veya çocuklukta maruz kalınan sert ve tutarsız cezalandırmalar ile antisosyal kişilik bozukluğuna yakalanmanın arasında bir bağlantı olduğuna inanır. Yine de, bu bağlantıların geçerliliğini sistematik bilimsel sorgulama ile saptamak oldukça zordur ve bu tür çevresel faktörler her zaman her vakada bozukluklar ile bağdaştırılamaz.

Cinsiyet disforisi

Eskiden cinsel kimlik bozukluğu olarak bilinen cinsiyet disforisinden muzdarip insanlar, anatomik cinsiyetleri ve kendilerine atfettikleri toplumsal cinsiyet arasında çelişki hissetmeleri sonucunda belirli bir stres ve eksiklik hissederler. Tek başına çelişki hissetme durumu, bozukluk olarak değerlendirilmez. Cinsiyet disforisinden muzdarip bir birey karşı cinsin giyinme ve davranış şeklini üstlenebilir ve genellikle karşı cinsle bağdaştırılan aktivitelere katılabilirler. Sonunda ise, hormon replasman tedavisi veya ameliyat yoluyla kalıcı cinsiyet değiştirme işlemleri yaptırabilir.

Parafililer

Parafililer veya cinsel sapkınlıklar, tekrarlayan ve cinsel yönden uyaran alışılmadık fanteziler, dürtüler ve davranışlar olarak tanımlanır. Bu dürtülerin parafili olarak sınıflandırılabilmesi için, en az altı ay boyunca var olması ve bireye sıkıntı vermesi gerekir. Fetişizmde ayakkabı gibi cansız nesneler kişinin cinsel tercihi ve cinsel bir uyaranıdır. Travestizmde, cinsel heyecana erişmek için tekrar tekrar karşı cinsin kıyafetlerini giyme eylemi gerçekleştirilir. Pedofilide yetişkin kişi, aynı veya karşı cinsten prepubertal bir çocuğa yönelik fanteziler besler veya cinsel eylemlere kalkışır. Teşhircilikte cinsel heyecana erişmek için tekrarlanan masum bir yabancıyı cinsel organa maruz bırakma eylemi bulunur. Röntgencilikte tercih edilen cinsel uyaran, başkalarının cinsel aktivitesini sürekli olarak gözlemlemektir. Sadomazoşizmde birey; acı, aşağılama veya esarete uğrayan veya uğratanlardan biri olarak cinsel heyecana erişir.

Bu durumların sebebi genel olarak bilinmemektedir. Bu bozuklukları tedavi etmek için davranışsal, psikodinamik ve farmakolojik yöntemler çeşitli etkilerle kullanılmıştır.

Genellikle ilk olarak bebeklik, çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkan bozukluklar

Çocuklar genellikle bir ebeveyn veya başka bir yetişkin tarafından ifade edilen davranış veya gelişimleriyle ilgili şikayetler veya endişeler nedeniyle bir psikiyatriste veya terapiste yönlendirilir. Özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisindeki zorluklar olmak üzere, aile sorunları çocuklarda semptomatik davranışların ortaya çıkmasında genellikle önemli bir faktördür. Çocuklar hislerini kelimelere dökemeyebileceği için, davranış gözlemleyebilmek bir çocuk psikiyatristi için özellikle önemlidir. İzole semptomlar, çocuklarda aşırı yaygındır. Erkekler bu bozukluklardan kızlara göre iki kat daha sık etkilenir.

Dikkat eksikliği bozuklukları

Dikkat eksikliği bozukluklarından muzdarip çocuklar, gelişme dönemlerine hiç uygun olmayan dikkatsizlik ve düşüncesizlik belirtileri gösterirler. Çocuklarda aşırı hareketliliğin kaygı, davranım bozukluğu veya kurumlarda yaşamayla alakalı stresler gibi birçok nedeni olabilir. Öğrenme güçlükleri ve antisosyal davranışlar ikincil olarak meydana gelebilir. Bu sendrom, erkeklerde kızlardan daha yaygındır.

Davranım bozuklukları

Bu bozukluklar, ileri yaştaki çocuklar veya ergenlerde en sık görülen, 10 veya 11 yaşlarındaki çocukların yaklaşık üçte ikisine tekabül eden psikiyatrik bozukluklardır. Sıradan çocuksu yaramazlıklardan daha ciddi; evde veya okulda yalan söyleme, itaatsizlik, saldırganlık, okuldan kaçma, suç işleme ve çalışmada kötüye gitme gibi anormal davranışlar süreklilik hâlindedir. Vandalizm, uyuşturucu ve alkol kullanımı ve erken cinsel ilişki de görülebilir. En önemli nedensel faktörler aile geçmişidir. Bu tür vakalarda çoğunlukla parçalanmış aileler, istikrarsız veya reddeden aileler, çocuklukta kurumsal bakım ve zayıf sosyal çevre gibi durumlar mevcuttur.

Kaygı bozuklukları

Çocuklardaki nevrotik veya duygusal bozukluklar, genellikle daha az ayırt edilebilir olmaları dışında yetişkinlerdeki bozukluklar ile benzerdir. Çocukluk döneminde görülen kaygı bozukluklarında çocuk; kaygılı, çekingen ve ebeveynlerine aşırı bağımlı veya bağlıdır. Fiziksel semptomlar, uyku bozuklukları ve kabuslar görülür. Aileden veya ev ortamından ayrılmak en büyük kaygı sebebidir.

Yeme bozuklukları

Anoreksiya nervoza, genellikle geç ergenlikte meydana gelir ve kızlarda erkeklerden yaklaşık 20 kat daha fazla görülür. Bu bozukluk, kişinin yaşına ve boyuna göre normal vücut ağırlığını sürdürmekte sorun yaşaması ve kilo eksiğinin ideal vücut ağırlığının en az yüzde 15 altında olması ile nitelendirilir. Kilo kaybı; zayıf olmaya yönelik yoğun istek, kilo alma korkusu veya bireyin kendi vücut ağırlığını ve şeklini görme biçimindeki sorunlar nedeniyle gerçekleşir. Anoreksiya nervozadan muzdarip postmenarş kadınlar genellikle amenore (art arda en az üç kere âdet görememe) yaşarlar. Anoreksiya nervozanın tıbbi komplikasyonları hayati tehlike oluşturabilir.

Durum, akranlara uyum sağlama çabası gibi sosyal baskılara tepki olarak besin alımını istekli olarak kontrol etmeye başlaması ile ortaya çıkmaya başlar. Bozukluk, aile içindeki sorunlu ilişkiler ile şiddetlenir. Gelişmiş, zengin toplumlarda ve yüksek sosyoekonomik sınıftaki kızlarda çok daha yaygındır. Tedavi; kişiyi tıbbi terapiyi kabul etmeye ve terapi ile işbirliği içerisinde olmaya ikna etmeyi, kilo alımını sağlamayı ve kişinin bu kiloyu psikolojik ve sosyal terapi yardımıyla sürdürmesine yardımcı olmayı içerir.

Bulimia nervoza aşırı yemek yenilen tıkınma nöbetleri ile birlikte; kendini kusturma, laksatif veya diüretik kullanma gibi uygunsuz yollarla kilo alımını durdurmaya çalışma ile nitelendirilir.

Çocuklukta görülen diğer bozukluklar

Stereotipik hareket bozukluğu, farklı şablonlarda tiklerin sergilendiği bir bozukluktur. Tik, bir kas grubunun istemsiz ve amaçsız ani hareketi veya istemsiz seslerin çıkarılması ya da sözlerin söylenmesidir. Tikler yüzü, kafayı, boynu ve daha az yaygın görülmekle birlikte uzuvları ve gövdeyi etkileyebilir. Birden fazla tik ve bazen söylenmeyecek kelimelerin söylenmesine neden olan istemsiz ses çıkarma, tourette sendromunun belirgin özellikleridir.

Çocukluk döneminde görülen ve genellikle psikiyatrik bozukluk olarak sınıflandırılan diğer fiziksel semptomlar; kekeleme, enürezis (idrarın gün içinde veya geceleri istemsiz bir şekilde mesaneden dışarı atılması), enkoprezis (tekrar eden bir şekilde uygunsuz yerlere dışkı bırakmak), uyurgezerlik ve uyku terörüdür. Bu semptomlar duygusal rahatsızlığın veya diğer bir psikolojik rahatsızlığın kesin kanıtı değildir. Davranışsal tedavi yöntemleri genellikle etkilidir.

Diğer psikolojik rahatsızlıklar

Yapay bozukluklar

Yapay bozukluklar, kişinin kendi kendine yarattığı fiziksel veya psikolojik semptomlar ile nitelendirilir. Fiziksel semptomların bilinçsizce gösterildiği konversiyon bozukluğundan farklılardır. Yapay bozukluklarda kişinin bir hastalığın semptomlarını yaratma veya arttırma girişimleri istemli olsa da, kişi bu davranıştan kaçınamadığı için nevrotiktir. Yani, kişinin amaçları ne olursa olsun istemsizce edinilmişlerdir. Bunun aksine hasta rolü yapmada ise kişi fark edilebilir bir kişisel kazanç sağlamak veya hoş olmayan bir durumdan kaçınmak için bir hastalığı veya engeli tetikleyebilir veya abartabilir. Örneğin bir hapishane mahkumu, kendine daha rahat yaşam koşulları sağlamak için deli taklidi yapabilir. Yapay bozuklukların bir psikolojik rahatsızlık olduğunun farkına varmak önemlidir.

Dürtü kontrol bozuklukları

Bu durumdaki kişiler kendilerine veya başkalarına zarar verebilecek bir eylemi gerçekleştirmeye yönelik isteklere, dürtülere veya cazibeye karşı direnmekte sorun yaşar. Kişi eyleme kalkışmadan önce gerginlik, tamamladıktan sonra ise rahatlama ve memnuniyet hisseder. Patolojik kumar bağımlılığı, patolojik olarak yangın çıkarma (piromani), patolojik çalma (kleptomani) ve sürekli şekilde saç yolma (trikotillomani) bu davranışlara dâhildir.

Uyum bozukluklukları

Uyum bozuklukları, stresten sonra üç ay içerisinde ortaya çıkan, dış strese uygunsuz tepkilerin verildiği durumlardır. Semptomlar, stresin derecesiyle orantısız veya bireyin normal sosyal veya mesleki ortamlarda başa çıkabilmesini engellediği için uyumsuz olabilir. Bu bozukluklar, genellikle diğer duygudurum veya anksiyete bozukluklarıyla ilişkilidir.

Psikolojik rahatsızlıkların tedavisi

Tarihe genel bakış

Erken tarih

Eski Mısır, Hint, Yunan ve Roma yazılarında akıl hastalıklarına yapılan referanslar, insan davranışlarındaki sorunlar üzerine düşünen doktorlar ve filozofların psikolojik rahatsızlıkları tanrıların memnuniyetsiz olduğunun yansıması veya ruhun şeytan tarafından ele geçirildiğinin kanıtı olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Sadece birkaçı akıl hastalığı olan bireylerin şeytan çıkarma, cezalandırma veya sürgün etme gibi yöntemlerdense insancıl yöntemlerle tedavi edilmesi gerektiğini fark etti. Bununla birlikte, başta Hipokrat (M.Ö. 400) olmak üzere tıbbi yazılar yazan bazı Yunan yazarlar, akıl hastalıklarının fizyolojik sorunlardan kaynaklanan hastalıklar olarak ele aldı. Hipokrat ve takipçileri; doğal sebepler, klinik gözlem ve beyin patolojisinin önemini vurguladı. Aralarında Roma İmparatorluğu’nda çalışmalar yapanlar olan tıbbi yazılar yazan daha sonraki Yunan yazarlar, psikolojik rahatsızlıklar için sessiz bir ortam, çalışma ve müshil karaca otu gibi ilaçların kullanımı da dâhil olmak üzere tedaviler reçete ettiler. Eski zamanlarda psikozları olan birçok kişinin bakımının aileleri tarafından sağlanmış olması ve bu kişilerin kendilerine ve başkalarına karşı tehlikeli oldukları düşünüldüğü için akrabalar veya bakıcılar tarafından evde tutulmuş olmaları muhtemeldir.

Erken Orta Çağ’da Avrupa’da psikolojik rahatsızlıklar ile ilgili ilkel düşünceler yeniden ortaya çıktı ve psikozlu kişilerin davranışlarını açıklamak üzere büyücülük ve demonolojiye başvuruldu. En azından deli olarak kabul edilenlerin bir kısmına, genel olarak hastalara bakım sunan tarikatlar tarafından bakıldı. Tıptaki deneysel ve yarı bilimsel Yunan geleneği Avrupalılar tarafından sürdürülmese de, 8. yüzyılda Orta Doğu’da akıl hastaları için akıl hastanelerini kurmalarıyla tanınan Müslüman Araplar tarafından sürdürüldü. Görünüşe göre, Orta Çağ Avrupa’sında akıl hastalarına genellikle tehlikeli görülmedikleri gerekçesiyle özgürlük tanınıyordu. Avrupa’da tamamen akıl hastalarının bakımına ayrılmış ilk hastane muhtemelen 1407-09 yılları arasında İspanya’nın Valencia kentinde kuruldu. Ancak bu, aynı zamanda 1366-67’de Granada’da kurulan bir hastane için de söylenmiştir.

17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da, akıl hastaları da dâhil olmak üzere sapkın insanları toplumun geri kalanından tecrit etme yönünde artan bir eğilim vardı. Böylece akıl hastaları; engelliler, serseriler ve suçlularla birlikte hapsedildi. Saldırgan olduğu kabul edilen kişiler; genellikle hapishane duvarlarına zincirlenir, barbarca ve insanlık dışı muamele görürlerdi.

Toplumun akıl hastalarına yönelik tavırları, 17. ve 18. yüzyılda Avrupa tıbbının gelişimi ve deneye dayalı tıbbi-bilimsel sorgu yöntemleri ile birlikte paralel olarak yükseliş gösterdi. 18. yüzyılın sonunda Avrupa ve Kuzey Amerika’daki eğitimli insanlar arasında akıl hastalarının bakımıyla ilgili endişe o kadar büyük hâle geldi ki, hükümetler harekete geçmek zorunda kaldı. Fransız Devrimi’nden sonra doktor Philippe Pinel, Paris’teki akıl hastaları hastanesi olan Bicêtre‘nin başına getirildi. Pinel’in gözetimi altında akıl hastalarının bakımına tamamen yeni bir bakış açısı getirildi. Zincirler ve prangalar ortadan kaldırıldı ve zindanların yerini güneş ışığı alan odalar aldı. Üstelik, hastaların hastane zemininde egzersiz yapmalarına da izin verildi. Diğer reformcular arasında, 1796’da akıl hastalarının insani bakımı için York Rehabilitasyon Merkezi’ni kuran İngiliz Quaker, meslekten olmayan William Tuke ve 1788’de Floransa’daki hastanesi için insancıl bir yönetim şekli oluşturan doktor Vincenzo Chiarugi vardı. 19. yüzyılda Dorothea Dix, Amerika’daki akıl hastanelerinde yaygın olan insanlık dışı koşullara yönelik toplumsal farkındalığı arttırmak üzere bir kampanya başlattı. Çabaları, Birleşik Devletler ve diğer yerlerde yayılan reformlara yol açtı.

Akıl hastanesi dönemi

Akıl hastaları için yapılan birçok hastane 18. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. İngiltere’de bulunan York Rehabilitasyon Merkezi gibi bazıları insancıl ve aydın iken, York Akıl Hastanesi gibi bazıları ise acımasız yöntemleri ve kirli ortam koşulları ile büyük skandallara yol açmıştır. 19. yüzyılın ortalarında Kuzey Amerika, Birleşik Krallık ve Avrupa kıtasındaki birçok ülkede kapsamlı bir akıl hastanesi inşa etme programı yürütüldü. Hastaneler yoksul akıl hastalarına ev sahipliği yaptı ve amaçları bu kişilere insanca bakım sağlamak ve ailelerinin yükünü hafifletmekti. Bu yaklaşım, ihmal ve acımasızlığın aksine tedavileri; çalışmalar eşliğinde, fiziksel kısıtlama yöntemlerinden kaçınarak ve hasta bireye saygı göstererek saygı çerçevesinde uygulama çabasını başlattı. Akıl hastalığının tedavi edilebilirliğine yönelik yaygın bir inancın olması, bu tür bir reformun arkasındaki başlıca motivasyon faktörüydü.

Akıl hastanesi dönemi bir reform çağıydı ve şüphesiz bir şekilde bu dönemde hastalar önceki zamanlardan çok daha insancıl şekilde tedavi edildi. Bu dönemde, önceki dönemlerden çok daha fazla akıl hastasının kapatıldığı çok sayıda ayrı kurum kuruldu. Fakat tıbbi reformcuların başarılı tedaviler üzerindeki umutları hâlâ kanıtlanmamıştı. 19. yüzyılın sonunda hastaneler aşırı kalabalıklaştı ve ahlaki tedavinin yerini gözetim altında bakım aldı.

Biyolojik Hareket

18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılda hastane uygulamalarında ve tedavi yöntemlerinde yapılan insancıl reformlarla birlikte, psikiyatrik teori ve uygulamaya yönelik tıbbi ve bilimsel ilgi yeniden ortaya çıktı. Bu dönemde akıl hastalıkları için bilimsel bir temel oluşturmak üzere büyük adımlar atıldı. Fransa, Almanya ve İngiltere’deki doktorlar tarafından yapılan uzun gözlemler dizisi, 1883’te Alman psikiyatrist Emil Kraepelin tarafından yapılan kapsamlı bir akıl hastalıkları sınıflandırmasıyla sonuçlandırıldı. Sınıflandırma sistemi, daha sonrakiler için bir temel işlevi gördü ve şizofreni ile bipolar bozukluk arasında yaptığı başlıca ayrım hâlâ geçerliliğini koruyor.

Tıbbın birçok alanında kaydedilen hızlı ilerlemeler, 19. yüzyılda akıl hastalıklarının birçok çeşidine neden olabileceği düşünülen belirli beyin lezyonlarının keşfedilmesine yönelik bir beklentinin ortaya çıkmasına neden oldu. Araştırma beklenilen sonuçları elde edememiş olsa da bu bilimsel yaklaşım, psikiyatrik engellere yol açabilen birçok beyin bozukluğunun patolojisini az çok aydınlatması bakımından oldukça verimliydi. Bununla birlikte, özellikle şizofreni ve biplar bozukluk olmak üzere psikotik bozuklukların çoğu, nedensel faktörleri hücresel patolojide bulma çabalarını boşa çıkardı. Genel olarak, akıl hastalıkları hakkında kafa karıştırıcı olan birçok yaklaşıma yönelik farklı açıklamaların bulunması gerektiği ortaya çıktı. Bu açıklamalar fiziksel teorilerdense psikolojik teoriler ışığında ortaya çıktı.

Psikoterapinin gelişimi

Bu yaklaşımlar arasından en önemlisi Viyena’lı nörolog Sigmund Freud tarafından öne sürülen psikanalizdir. Fransız nörolog Jean-Martin Charcot‘nun yanında çalışan Freud, eskiden histerik felç adı verilen durumdan ve diğer nevrotik sendromlardan muzdarip hastaları tedavi etmede bilinen hipnoz tekniklerini kullanmıştır. Freud ve meslektaşı Josef Breuer, hastalarının geçmiş yaşam tecrübelerini yeniden canlandırmaya eğimli olmasının hastalıklarının semptomatik dışa vurumu ile bağlantılı olabileceğini gözlemlemiştir. Bu tecrübelerle bağlantılı anılar ve duygular, hipnoz sırasında bilinç düzeyine getirildiğinde hastalar gelişim gösterdi. Freud, hastalarının birçoğunun hipnoz altında olmadan bu tür anıları hakkında konuşabildiğini gözlemledikten sonra, hastaların sesli bir biçimde, baskı olmadan ve kendini herhangi bir şekilde sansürlemeden zihinlerinde en baskın olan düşünceleri veya hisleri ifade ettikleri serbest çağrışım tekniğine dayanarak bilinç altına erişmenin bir yolunu buldu. Bu başlangıçtan sonra Freud, aşamalı bir şekilde psikanaliz olarak bilinen yöntemi geliştirdi. Yeni yöntemin diğer özellikleri, rüyalar üzerinde çalışma, hastanın gösterdiği “direnmelerin” yorumlanması ve hastanın aktarımlarının (hastanın ailesinde veya geçmişindeki diğer önemli kişilerle daha önce deneyimlediği hisleri psikanaliste yansıtması) ele alınmasıdır. Freud’un çalışması birçok açıdan karmaşık ve tartışmalı olsa da, serbest çağrışımı kullanışı ve bilinçaltı ile mantıksız zihinsel süreçleri akıl hastalığının nedensel faktörleri olarak vurgulaması modern psikoterapi için bir temel oluşturmuştur. Hem nedenselliğin hem de tedavinin temeli olarak tamamen psikolojik faktörler üzerine yapılan bu vurgu, daha sonraki birçok psikoterapi için dönüm noktası olmak üzereydi.

Orijinal psikanalitik tekniğin varyasyonları, Freud’a eşlik eden birkaç meslektaşı tarafından tanıtıldı. Carl Jung tarafından bulunan analitik psikoloji, serbest çağrışıma daha az, rüyaların ve hayallerin yorumlanmasına daha fazla önem verdi. Bilinçaltına düşünce ve davranışı etkilemek üzere sadece sembolik bir biçimde giren ortak bilgiler ve geçmiş tecrübeler deposu olan kolektif bilinçaltına özel bir önem veriliyordu. Jung’un fikirlerini benimseyen psikanalistler, hastalarının sorunlarına ilişkin ipuçlarını mitlerin, hikâyelerin ve rüyaların arketipik doğasında aradılar. Alfred Adler tarafından bulunan bireysel psikoloji, bireyin güce yönelik dürtülerinin ve bilinçaltındaki aşağılık hissinin önemini vurguladı. Terapist, hastanın sosyal ilişkileri kadar aşağılık hissini telafi etmek için yaptıklarıyla da ilgilenir.

Fiziksel ve farmakolojik tedavilerin gelişimi

20. yüzyılın ilk on yıllarında akıl hastalıklarının tedavisine yönelik başlıca yaklaşımlar, nevrozlu insanları tedavi etmek için kullanılan psikanalizden türetilmiş psikoterapiler ve psikozlular için akıl hastanelerinde gözetim altında uygulanan bakımdı. Fakat 1930’ların başlangıcında bu yöntemlere ilaç kullanımı, elektrokonvülsif terapi ve ameliyat gibi fiziksel yaklaşımlar eklendi. Psikiyatride ilk başarılı fiziksel tedavi, ölümcül bir nörosifiliz formu olan genel parezinin görüldüğü hastalara sıtma virüsünün enjekte edilmesi ile gerçekleştirildi. Sıtma virüsü ile uygulanan tedavi, bazı psikotik hastaların durumunun ateşli hastalıklar sırasında düzeldiğinin gözlemlenmesi ile sağlandı. 1933 yılında Polonyalı psikiyatrist Manfred Sakel, şizofreniden muzdarip hastaların psikotik semptomlarının tekrarlanan insülin şokları ile iyiye gittiğini bildirdi. (Bu tedavilerden hiçbiri şu anda kullanılmıyor.) Şizofreni semptomlarının kafur enjeksiyonuyla uyarılan konvülziyonlar aracılığıyla tedavi edilebildiği, 1935 yılında Budapeşte’de psikiyatrist Ladislaus Joseph von Meduna tarafından bildirildi. Bu yaklaşım, 1938 yılında İtalyan psikiyatrist Ugo Cerletti ve Lucio Bini’nin konvülziyonları beyine verilen elektrik akımı yoluyla tetikleme yöntemini öne sürmesi ile gelişti. Elektrokonvülsif tedavi, şizofreninin semptomlarını tedavi etmektense, şiddetli depresyon semptomlarını hafifletmede daha başarılı bir yöntemdi. Psikocerrahi veya akıl hastalıklarını tedavi etmek üzere gerçekleştirilen ameliyatlar, 1930’larda Portekizli nörolog António Egas Moniz tarafından öne sürüldü. Moniz’in öne sürdüğü lökotomi veya lobotomi yöntemi, şizofreni, inatçı depresyon ve şiddetli obsesyon hastalarının tedavisinde sonraki yirmi yıl boyunca oldukça yaygın bir şekilde uygulandı. Terapötik etkileri yeni geliştirilmiş ilaçlarla çok daha iyi bir şekilde elde edilebildiği için bu yöntemin kullanımı sona erdi.

Akıl hastanesinden topluma kazandırma

Yaklaşık 1850 ve 1950 yılları arasında, akıl hastanelerinde kalan hastaların sayısında istikrarlı bir artış vardı. Örneğin, İngiltere ve Galler’de 1850 yılında 7.000’in üzerinde, 1930 yılında yaklaşık 120.000 ve 1954 yılında yaklaşık 150.000 adet akıl hastanesinde kalan hasta vardı. Sonrasında bu sayı, istikrarla azalarak 1970 yılında 100.000’in biraz üzerine, 1980 yılında 75.000’e neredeyse yüzde 50 oranında düştü. Aynı süreç 1955 yılında Birleşik Devletler’de başladı ancak daha hızlı bir oranda devam etti. 1955’te 560.000’in biraz altından 1980’de 130.000’in biraz üstüne olan düşüş, yüzde 75’ten fazlaydı. Britanya’da bölgedeki genel hastane psikiyatri üniteleri ve Birleşik Devletler’deki yerel ruh sağlığı merkezleri dâhil olmak üzere, her iki ülkede de akıl hastanelerinde gerçekleştirilen tedavinin yerini evde veya yerel yardım kurumlarında bakımın alması resmi politika hâline geldi. Bu çarpıcı değişimin sebebi, kısmi olarak akıl hastanesi koğuşlarındaki atmosferi büyük oranda değiştiren antipsikotik ilaçların tanıtılmasına atfedilebilir. Psikotik hastalar, sağduyunun iyileştirilmesi ve sakinliğin sağlanması ile evlerine dönebildi ve en azından kısmi olarak normal bir şekilde yaşayabildiler. Psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip kişilerin toplu olarak topluma bırakılma süreci sorunsuz bir şekilde ilerlemedi. Birçok alanda bu hastaları destekleyecek ve bakımlarını üstlenecek tesisler bulunmadığından, hastaların çoğuna yeterli bakım sağlanamadı.

Davranışçı terapinin gelişimi

1950 ve 60’larda davranışçı terapi denilen yeni bir terapi türü geliştirildi. Var olan psikoterapilerin aksine, teknikleri Ivan Pavlov ve diğerlerinin klasik koşullanma üzerine yaptığı araştırmadan ve John B. Watson ve B.F. Skinner gibi Amerikan davranışçıların çalışmalarından elde edilen öğrenme kuramlarına dayalıydı. Davranışçı terapi, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden elde edilen teorik ilkelerin hastaların tedavisi üzerinde uygulanmaya başlanmasıyla ortaya çıktı.

1920 yılında Watson, küçük bir erkek çocuğuna deneysel olarak fare fobisi aşıladı ve 1924 yılında Mary Cover Jones, çocuklardaki fobilerin aşamalı duyarsızlaştırma ile ortadan kaldırılabildiğini bildirdi. Modern davranışçı terapi, Güney Afrikalı psikiyatrist Joseph Wolpe’un hastaları en az korkulandan başlayarak git gide en çok korkulan nesneye veya duruma maruz bıraktığı sistematik duyarsızlaştırma tekniğini tanımlaması ile başladı. Davranışsal terapiler, Avrupa’da psikanalitik kaidelerin psikiyatride ayrıca bir egemenliğe sahip olduğu Birleşik Devletler’den daha hızlı bir şekilde benimsendi. Ancak davranışçı terapiler, 1980’lerden itibaren Birleşik Devletler’de de kabul gördü.

Ruh sağlığı alanındaki mesleklerde diğer gelişmeler

II. Dünya Savaşı sonrasında ruh sağlığı uzmanlarının sayısı önemli miktarda artış gösterdi. Birleşik Devletler’deki psikiyatrist sayısı 1939 yılında 3.000 iken, 1990’ların başlarında 50.000’in üzerine yükseldi. Ancak psikiyatrik bakıma ihtiyaç duyan hastaların gittikçe artan sayısına rağmen, 2013 yılından itibaren psikiyatrist sayısı yaklaşık olarak 49.000’e düştü. Tıbbi olmayan ruh sağlığı uzmanları da sayı olarak önemli miktarda artış gösterdi. Bir zamanlar fazlasıyla psikometrik test uygulayan klinik psikologlar da psikoterapi ve davranışçı terapi uygulamaya başladı. Psikiyatri alanındaki sosyal hizmet çalışanları da psikoterapist oldular ve ruh sağlığı merkezlerinde önemli bir rol oynadılar. Davranışçı terapi ve kronik psikolojik hastalıkların toplum içinde yönetimi dâhil olmak üzere hemşireler için yeni roller ortaya çıktı.

Psikoterapi, ruh sağlığı alanındaki meslekler üzerindeki başlıca rolünü sürdürüyor. Psikanalizin gelişiminden sonra, psikoterapinin çeşitleri arttı ve çoğaldı. Yeni ilaçlar geliştirildikçe veya var olan ilaçların yeni uygulama yöntemleri keşfedildikçe, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar grubu büyümeye devam etti. Psikolojik rahatsızlıkların biyokimyasal ve genetik sebepleri üzerindeki araştırmalar da ilerleme kaydetmeye devam etti. 21. yüzyılın başlarında psikoterapi, ilaç ve danışmanlık üçlüsü; psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip insanların semptomlarını hafifletmek için eşi benzeri olmayan bir dizi yaklaşım, teknik ve prosedür sağladı.

Fizyolojik tedaviler

Farmakolojik tedaviler

Antipsikotik ilaçlar

Nöroleptikler ve başlıca sakinleştiriciler olarak da bilinen antipsikotik ilaçlar, birkaç farklı kimyasal gruba dâhildir ancak hepsinin terapötik etkileri benzerdir. Bu ilaçların psikozlu kişilerdeki gerginliğin, heyecanın ve saldırgan davranışların azaltılmasında değerli olan rahatlatıcı bir etkisi vardır. Bu ilaçlar; şizofreni, mani ve hezeyanın semptomlarını azaltmada oldukça başarılıdır ve psikotik depresyonu tedavi etmek için antidepresanlarla birlikte kullanılırlar. İlaçlar halüsinasyonları ve sanrıları baskılar, bozuk veya düzensiz düşünceyi hafifletir, hastanın sağduyusunu geliştirir ve genellikle bireyi psikoterapiye daha açık hâle getirir. Önceden gergin, zorlu ve aşırı derecede hezeyanlı olan hastalar, bu ilaçları kullanmaya devam ettiklerinde gözle görülür şekilde daha sakin, daha sessiz ve daha mantıklı hâle geldiler. Bu ilaçlar, epizodlu psikozları olan hastaların hastanelerde daha kısa süre kalmasına olanak sağladı ve geçici olarak kurumlara kapatılacak birçok hastaya dışarı dünyada yaşama imkanı sağladı. Antipsikotikler istenmeyen etkileriyle farklılık gösterir: Bazıları hastayı uyuşuk hâle getirmeye, bazıları kan basıncını veya kalp atışını değiştirmeye ve bazıları ise titreme veya hareketlerde yavaşlamaya neden olmaya daha yatkındır.

Antipsikotik ilaçlar, şizofreni tedavisinde sanrılar ve halüsinasyonlar gibi semptomları kısmen veya tamamen kontrol altına alırlar. Ayrıca, akut bir psikolojik rahatsızlığı atlatan hastaları hastalığın nüksetmesinden korur. Bu ilaçlar ayrıca sosyal geri çekilme, duygusuzluk, duygusal kabiliyette körelme ve hastalığın kronik evresine özgü diğer psikolojik sorunları da tedavi edebilir.

Şizofreni tedavisinde öne çıkan tek bir ilaç yoktur. Bir hastanın tedavisinde bir ilaç, ürettiği istenmeyen etkilerin şiddeti daha az olduğu için diğerine tercih edilebilir ve herhangi bir ilacın terapötik bir etki yaratabilmesi için gerektirdiği doz hastadan hastaya göre büyük ölçüde değişiklik gösterir. Bu tür bireysel değişikliklerden dolayı, psikiyatristlerin bir ilacın birkaç hafta boyunca yeterli dozda kullanılmasına rağmen etkisiz olduğunu gördüklerinde yerine farklı kimyasal gruptan bir ilacı kullanmaları yaygın olarak görülen bir durumdur.

Akut bir psikotik epizodda klorpromazin, olanzapin veya haloperidol gibi bir ilacın sakinleştirici etkisi genellikle bir veya iki gün içerisinde görülür. Halüsinasyon veya bozuk düşünce gibi psikotik semptomların kontrol altına alınması haftalar sürebilir. Her bir hasta için uygun olan doz, terapötik etkiye ulaşabilene kadar kabul edilemez yan etkiler olmadan dikkatli bir şekilde doz artışı yapılarak belirlenmelidir.

Antipsikotik ilaçların nasıl çalıştığı tam olarak bilinmiyor. Bir teori, serotonin ve dopamin gibi beyindeki belirli nörotransmitterlerin salınımını etkiledikleri yönünde. Bu kimyasal mesajcılar, hücre zarlarındaki reseptörlerle etkileşime geçerek diğer sinir hücrelerinin fonksiyonunu etkileyen belirli sinir hücreleri tarafından üretilir. Birinci nesil antipsikotik ilaçların temel yan etkilerinin sebebi dopamin reseptörünün engellenmesidir. Ekstrapiramidal semptomlar (EPS) denilen bu semptomlar Parkinson hastalığını anımsatır ve uzuvların titremesi, bradikinezi (yüzde ifadesizlikle birlikte hareketlerde yavaşlama, yürüme esnasında kol sallamama ve genel kas katılığı), distoni (kas gruplarının ani ve devamlı şekilde kasılarak anormal duruşlara neden olması), akatizi (sabit duramamaya yol açan öznel huzursuzluk hissi), tardif diskinezi (özellikle dudak ve dilin istemsiz hareketi) gibi belirtileri kapsar. İlacın kullanımı bırakıldığında ekstrapiramidal semptomlar ortadan kalkar. Tardif diskinezi, ilaç tedavisinin ilerleyen zamanlarında ortaya çıkar ve bu vakaların yaklaşık olarak yarısı ilaç kullanımı bırakılsa da düzelmez. Şiddetli tardif diskinezi için tatmin edici bir tedavi yöntemi yoktur.

Kaygı giderici ilaçlar

Kaygı tedavisinde en yaygın şekilde kullanılan ilaçlar, çok daha güvenli oldukları için barbitüratların yerini alan benzodiyazepinlerdir. Benzodiyazepinlerin her biri etkililikten ziyade, etki gösterme süreleri bakımından birbirlerinden farklıdır. Düşük dozlarının sakinleştirme etkisi vardır ve kaygının hem fiziksel hem de psikolojik semptomlarını hafifletirler. Yüksek dozlar uyku yapar ve bazı benzodiyazepinler uyuşturucu madde olarak pazarlanır. Benzodiyazepinler bir zamanlar gelişmiş dünyada en çok reçete edilen ilaçların arasında yer alıyordu.

Bu ilaçların yan etkileri genellikle az veya çok sıklıkta görülen uyuşukluk ve değişkenliktir. Benzodiyazepinler çok yüksek doz aşımlarında bile ölümcül değildir fakat alkol ve diğer ilaçların sakinleştirici etkisini arttırırlar. Benzodiyazepinler, vücut tolerans geliştirerek etkilerini azalttığı ve aşamalı olarak doz arttırmayı gerektirdiği için kısa veya orta vadede kullanıma uygundur. Makul dozaj kullanımında bile bağımlılık meydana gelebilir ve ilaçları sadece dört ila altı hafta kullanmış olan kişilerde yoksunluk belirtileri gözlemlenebilir. Benzodiyazepini birkaç ay veya daha uzun süre kullanmış hastalarda, vakaların yüzde 15 ila 40’ında yoksunluk belirtileri ortaya çıkabilir ve geçmesi haftalar veya aylar sürebilir.

Benzodiyazepinlerin yoksunluk belirtileri üç çeşitten oluşur. Hezeyan ve konvülsiyon gibi şiddetli belirtiler nadir görülür. Belirtiler genellikle kaygının kendisinin yeniden ortaya çıkması veya artması şeklinde görülür. Ayrıca birçok hasta kas çekilmesinin yanı sıra, sese ve ışığa karşı aşırı hassasiyet gibi diğer belirtileri de sergilerler. Sonuç olarak; uzun vadeli kullanıcılar ilaca sürekli kaygı yaşadıkları için değil, yoksunluk belirtileri katlanılmaz derecede olduğu için devam ederler.

 Benzodiyazepinler, bağımlılık tehlikesinden dolayı iki haftadan daha uzun olmamak üzere mümkün olan en düşük dozda kullanılmalıdır. Uzun vadede belirli aralıklar oluşturularak ve sadece kaygı çok şiddetli olduğunda kullanılmalıdır.

Benzodiyazepinler, beyinde kaygıyı engelleyen gamma amino bütirik asit (GABA) denilen nörotransmitter reseptörlerine bitişik olan özel reseptörleri etkiler. Benzodiyazepinlerin bu reseptörlerle etkileşimi, GABA’nın beyin içerisindeki engelleyici (kaygı baskılayıcı) eylemini kolaylaştırıyor olabilir.

Antidepresan ilaçlar

Depresyondan muzdarip olan birkaç kişi antidepresan tedavisi ile semptomatik rahatlamaya ulaşıyor. Antidepresan ilaçlar, eylem mekanizmaları ve yan etkileri açısından çeşitli sınıflara ayrılmaktadır. Bu ilaçlarla gerçekleştiren başarılı tedaviler; uyku ve iştah bozuklukları, cinsel isteksizlik ve enerji, ilgi ve konsantrasyon eksikliği dâhil olmak üzere tüm depresyon semptomlarını azaltıyor. Antidepresanların kişinin depresif duygudurumunu düzeltmesi genellikle iki veya üç hafta sürüyor. Tedaviye iyi bir şekilde yanıt verildiğinde, tekrarlama riskini azaltmak için ilaca altı ay daha devam edilmelidir. Antidepresanlar ayrıca; panik bozukluğu, agorafobi, obsesif kompulsif bozukluk ve bulimia nervoza gibi diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde de etkilidir.

Depresyonun kısmi olarak beyindeki bir veya birden fazla nörotransmitterin miktarının veya aktivitesinin azalması nedeniyle ortaya çıktığı teorisi oldukça yaygındır. Fluoksetin (Prozac) ve sertraline (Zoloft) dâhil olmak üzere, seçici serotonin gerialım inhibitörlerinin (SSRI) serotonin nörotransmitterinin geri emilimini engellediği düşünülür. Sonuç olarak, serotoninin beyinde toplanması duygudurumunu yükseltmede önemli bir değişim olabilir. SSRI’lar sadece tek bir nörotransmiter sistemine müdahale ettikleri için diğer sınıflardaki birden fazla nörotransmiterlerin eylemini engelleyen antidepresanlara göre daha az miktarda ve şiddette yan etkileri vardır. Cinsel dürtü veya kabiliyette azalma, ishal, uykusuzluk, baş ağrısı ve bulantı SSRI’ların yaygın yan etkileri arasındadır.

Trisiklik antidepresanlar; norepinefrin, serotonin ve dopamin geri alımına müdahale eder. Bu ilaçların yan etkileri genellikle otonom sinir sisteminin fonksiyonuna müdahalelerine bağlı olarak ortaya çıkar ve ağız kuruluğu, bulanık görüş, kabızlık ve idrar yapmada zorluk bu yan etkilere dâhil olabilir. Kilo alımı, uzun süre trisiklik kullanan kişileri rahatsız eden bir yan etki olabilir. Bu ilaçlar, yaşlılarda hezeyana neden olabilir. Bazı trisikliklerin kalp kasındaki iletimler üzerinde etkisi olabilir ve bu yüzden kalp hastalığı olan kişilerde bu ilaçların kullanımından kaçınılması gerekir. Trisikliklerde diğer ilaçlarla etkileşim meydana gelebilir. En önemlisi yüksek kan basıncı tedavisinde kullanılan belirli ilaçlar ile etkileşimleridir.

Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI), norepinefrin ve serotoninin yıkımında rol oynayan monoamin oksidazın eylemine müdahale eden bir enzimdir. Sonuç olarak, bu nörotransmitterler sinir hücrelerinde toplanır ve muhtemelen reseptörlere sızarlar. Gün içinde uyuşukluk hissi, uykusuzluk ve pozisyon değiştirildiğinde kan şekerinde meydana gelen düşüş bu ilaçların yan etkileri arasındadır. MAOI’ların, uyuşturucu maddeler ve soğuk algınlarını tedavi etmek için kullanılan bazı reçetesiz ilaçlar dâhil olmak üzere diğer çeşitli ilaçlarla etkileşimi tehlikeli olabilir. MAOI kullanan kişiler, kan basıncında şiddetli yükselişe neden olarak baş ağrısı ve hatta felce neden olabilen tiramin veya doğal olarak bulunun aminleri içeren belirli yiyeceklerin tüketiminden kaçınmalıdır. Tiramin peynirde, Chianti ve diğer kırmızı şaraplarda, tütsülenmiş ette ve monosodyum glutamat (MSG) içeren yiyeceklerde oluşur.

Bupropion (Wellbutrin) gibi farklı antidepresanlar, diğer antidepresan sınıflarıyla kimyasal açıdan alakasızdır ve etkilerini muhtemelen farklı mekanizmalar yoluyla ortaya koyarlar.

Duygudurum dengeleyici ilaçlar

Genellikle günde birkaç düşük doz karbonat şeklinde uygulanan lityum, mani nöbetlerinin tedavisinde etkilidir. Manik durumdaki kişilerde tipik olarak görülen coşku, aşırı heyecan, gösterişçilik, paranoya, düşüncelerin uçuşması gibi belirtileri büyük oranda azaltabilir. Birkaç gün boyunca çok az bir etki gösterir veya hiç etki göstermez ve terapötik doz toksik doza oldukça yakındır. Şiddetli nöbetlerde antipsikotik ilaçlar da kullanılabilir. Lityumun melankoliden muzdarip bazı hastalar üzerinde antidepresan etkisi de vardır.

Lityumun en önemli kullanım alanı, bipolar bozukluğundan muzdarip hastaların idame tedavisi veya tekrar eden depresyondur. Lityum, hasta iyi durumdayken verildiğinde gelecekte meydana gelebilecek duygudurum değişimini engelleyebilir ya da sıklığını veya şiddetini azaltabilir. Etki etme şekli bilinmemektedir. Tedavi, düşük bir dozla başlar ve bu doz kanda belirli bir lityum oranına erişilene kadar aşama aşama arttırılır. Dozu belirlemek için yapılan kan testleri, tedavinin ilk aşamalarında haftalık olarak ve sonrasında her iki veya üç ayda bir olmak üzere uygulanır. Lityumun tamamen etkili hâle gelmesi, bir yıl kadar uzun bir zaman alabilir.

Uyuşukluk, şiddetli titremeler, kusma, ishal, hareket uyumsuzluğu ve kanda yüksek oranda varlığını sürdürmeye devam etmesiyle birlikte kasılmalar, koma ve ölüm; lityumun genellikle kanda yüksek oranda bulunmasıyla ortaya çıkan toksik etkilerine dâhildir. Propranolol ile hafifletilebilecek hafif titremeler, kilo alma, idrara çıkma sıklığında artışla birlikte su ihtiyacının artması ve tiroid fonksiyonunda azalma; lityumun kanda terapötik etki sağlayacak miktarda bulunduğunda gösterdiği yan etkilere dâhildir.

Karbamazepin, mani tedavisinde ve bipolar bozuluğun idame tedavisinde etkili olduğu gözlemlenen antikonvülzan bir ilaçtır. Her iki ilaca da tek başına kullanımda yanıt vermeyen bipolar bozukluktan muzdarip hastalarda lityum ile birlikte kullanılabilir. Diğer bir antikonvülzan olan divalproex de mani tedavisinde kullanılır.

Elektrokonvülsif tedavi

Şok terapi de denilen elektrokonvülsif terapide, hastanın beyninden hafif bir elektrik akımı geçirilerek nöbet tetiklenir. EKT’nin etki etme şekli bilinmemektedir. Birkaç çalışma, EKT’nin şiddetli depresyon, akut mani ve şizofreninin bazı türlerinden muzdarip hastaların tedavisinde etkili olduğunu göstermiştir. EKT, yine de hâlâ tartışmalı bir işlemdir ve sadece diğer tüm tedavi yöntemleri başarısız olduğunda kullanılır.

EKT uygulanmadan önce hastayı uyutmak için damar içi enjeksiyon yoluyla anestetik ilaç verilir ve sonrasında tedavi sırasındaki kas kasılmalarını azaltmak için kas gevşetici uygulanır. Beyne elektrik akımı uygulanır. İki taraflı EKT, elektrodun başın iki yanına uygulanması ile gerçekleştirilir. Tek taraflı EKT’de her iki elektrot da baskın olmayan serebral bölgenin üzerine, yani baskın olarak sağ elini kullanan kişinin başının sağ tarafına yerleştirilir. Tek taraflı EKT hastalarda belirgin şekilde daha az kafa karışıklığına ve unutkanlığa neden olur ancak daha fazla tedavi uygulanmasını gerektirebilir. Hastaların bilinci tedaviden hemen sonra yerine gelir ancak bir veya iki saat boyunca hafif baş ağrısı çekebilirler.

EKT tedavileri normalde depresyondan muzdarip hastaların tedavisi için haftada iki veya üç kere uygulanır. Elektrokonvülsif tedavinin depresyon tedavisinde işe yaraması için altı ila 12 kez uygulanması gerekir. Bazı hastalar ilk tedaviden sonra ilerleme kaydederken, bazıları birkaç tedaviden sonra kaydeder. EKT programı başarılı bir şekilde tamamlandığında antidepresan ile idame tedavisinin uygulanması, hastanın tekrardan depresyona yakalanma riskini azaltır.

EKT uygulaması, bebeğin bir an önce anne ile yeniden bir araya getirilmesinin istendiği doğum sonrası depresyon vakaları için uygun görüldüğü gibi; hastanın yiyecek ve içeceği reddetmesi veya ciddi intihar riski altında olmasından dolayı hayatının tehlikede olduğu şiddetli depresyon vakalarında da uygun görülür. EKT, genellikle depresyonu yeterli dozda antidepresana yanıt vermeyen hastaların tedavisinde kullanılır.

EKT’nin istenmeyen başlıca etkisi unutkanlıktır. Bazı hastalar hafızalarında tedaviden hemen öncesindeki dönemi kapsayan bir boşluk olduğunu belirtirken, diğerleri tedaviden birkaç ay öncesini unuttuklarını belirtirler. Birçok hasta, tedavinin tamamlamasından birkaç gün hatta birkaç hafta sonra hafıza sorunları yaşar; randevularını, telefon numaralarını ve benzer şeyleri unuturlar. Bu sorunlar geçici olmakla birlikte, hastaların büyük bir çoğunluğunda hızlıca yok olur. Ancak, nadiren olsa da EKT’den sonra kalıcı hafıza sorunlarından şikayet eden hastalar vardır.

Psikocerrahi

Psikocerrahi, beyindeki sinir hücresi veya sinir lifi gruplarının şiddetli psikiyatrik semptomları hafifletme amacıyla cerrahi tekniklerle yok edilmesidir. Psikiyatrik semptomlara neden olan bir beyin tümörünün alınması psikocerrahi örneği değildir.

Klasik iki taraflı prefrontal lökotomi (lobotomi) tekniği, özellikle epilepsiye yakalanma, kişilikte kalıcı ve istenmeyen değişimlerin görülmesi gibi fiziksel ve ruhsal sağlık üzerinde sık sık karşılaşılan istenmeyen etkilerinden dolayı artık uygulanmıyor. Sonrasında artan duygusuzluk ve hareketsizlik, girişkenlikte eksiklik ve kişinin hayata karşı duygusal tepkilerinin derinlik ve yoğunluğunun genel olarak azalması gibi etkiler görülebiliyor. Bu işlem eskiden kronik olarak kendi kendine zarar veren, hezeyanlı, gergin ve saldırgan olan psikotik hastaları tedavi etmek için kullanılıyordu. Cerrahın beynin belirli bölgelerine metal uzantılar yerleştirmesini mümkün hâle getiren, genellikle itriyum olmak üzere radyoaktif maddelerin yerleştirilmesiyle ya da sıcak veya soğuk uygulamasıyla sinir hücrelerinin veya liflerinin küçük bölgelerinin yok edildiği stereotaksik cerrahi teknikler geliştirildi.

Psikocerrahi taraftarları, bu yöntemin şiddetli ve zorlu obsesif kompulsif bozukluğu olan bazı hastaların tedavisinde etkili olduğunu ve anormal derecede agresif olan hastaların davranışlarını düzeltebileceğini iddia ediyor. Bununla birlikte, psikocerrahi taraftarları tarafından öne sürülen terapötik etkilerin birçoğuna antipsikotik ve antidepresan ilaçların kullanımı ile erişilebiliyor. Psikocerrahinin, psikiyatrik tedavide diğer tür tedavilerin uzun süreli uygulanmasına rağmen başarısız olması ve hastanın psikolojik semptomlar nedeniyle kronik ve şiddetli bir şekilde sıkıntı yaşaması veya ızdırap çekmesi durumunda uygulanmak üzere çok küçük bir rolü vardır. EKT belirli durumlarda uygulanan rutin bir tedavi iken, psikocerrahiye en iyi ihtimalle en son çare olarak başvurulmalıdır.

Psikoterapiler

Psikoterapi; ruhsal bozuklukların, uyum sorunlarının veya psikolojik rahatsızlıkların semptomlarının nedenlerine ve semptomların rahatlatılmasına yönelik belirli bir teoriyi benimsemiş eğitimli bir psikolog tarafından psikoloji teknikleriyle tedavi edilmesini içerir. Amerikan psikiyatrist Jerome D. Frank, psikoterapileri “inançsal-sihirsel” ve “deneysel-bilimsel” olmak üzere iki kategoride sınıflandırmıştır. İnançsal-sihirsel yaklaşımlar terapist ve hastanın ruhani ve diğer doğaüstü süreçlere ve güçlere yönelik ortak inançlarına dayanır. Ancak bu makale, psikoterapinin bilimsel psikoloji yoluyla gelişmiş ve psikiyatrist veya klinik psikolog gibi bir ruhsal sağlık uzmanı tarafından uygulanan en son şekli ile alakalıdır. Yine de Frank’in belirttiği gibi, psikoterapinin inançsal-sihirsel ve deneysel-bilimsel türlerinin altında yatan süreç genellikle hemen hemen aynıdır. Buna ek olarak, görünüşte birbirinden farklı olan bilimsel psikoterapi türlerinin etkililiklerinden sorumlu faktörler açısından oldukça fazla ortak noktası vardır. Psikoterapideki bu görüşe “ortak faktörler” yaklaşımı denir.

Psikoterapötik yaklaşımlar

Psikoterapinin birçok türü, birkaç teorik sınıf içerisinde gruplandırılabilir. Dinamik, hümanistik ve varoluşçu, davranışsal, bilişsel ve kişiler arası psikoterapiler bu gruplara dâhildir. Psikanalize dayalı dinamik terapi, semptomların anlamını ve hastanın içindeki bu semptomlara neden olabilecek duygusal çatışmaları anlamaya odaklanır. Hümanistik ve varoluşçu terapiler bir empati ve destek ortamı içerisinde duygusal sorunları keşfetmek için terapist ve hasta arasındaki mevcut ilişkiyi temel araçları olarak kullanır. Davranışçı terapi, hastanın istenmeyen davranışlar gibi açıkça ortada olan semptomlarını değiştirmek için öğrenme kuramına dayalı çeşitli müdahale yöntemlerini kullanır. Bilişsel terapi, semptomların altında yatan uyumsuz düşünceleri tanımlamak ve değiştirmek için mantıklı analiz yöntemini kullanır. Kişiler arası terapi, kişinin diğerleriyle olan etkileşiminde ortaya çıkan sorunlara odaklanır ve genellikle ilişki veya aile gibi belirli sosyal bağlamlardaki semptomlar üzerinde çalışır.

Dinamik psikoterapiler

Dinamik psikoterapinin, çoğu nihayetinde temel psikanaliz ilkelerine dayanan birçok çeşidi vardır. Dinamik psikoterapinin birçok temel yaklaşımı üç temel teorik ilkeye veya iddiaya dayandırılabilir: (1) insan davranışı başlıca duygusal etkenler tarafından harekete geçirilir. Ancak bu tür davranışları ve altında yatan sebepleri değiştirmek ve kontrol etmek için içgörü ve kendini anlama becerisi gereklidir; (2) normalde insan duygusunun önemli bir kısmına kişinin kişisel bilinci veya içgözlemi yoluyla erişilemez. Zihnin bu kısmının kökleri bilinç düzeyinin altında, bilinçdışındadır ve (3) kişinin daha önce bilinç altında tuttuğu duygusal çatışmalar ve gerilimlerin gerçek önemini bilinçli farkındalığıyla idrak etmesini mümkün kılan herhangi bir süreç; farkındalığı, istikrarı ve duygusal kontrolü arttıracaktır. Klasik dinamik psikoterapiler, hastaların kendilerini daha iyi anlamalarına olanak sağlamak için kendi bilinçli veya bilinç dışı zihinsel süreçlerine yönelik içgörü geliştirmelerini sağlamayı amaçlayan nispeten yoğun konuşma odaklı terapilerdir.

Dinamik psikoterapi, hastanın semptomlarını hafifletmeye çabaladığı gibi kişilik gelişimine de katkıda bulunmaya çabalar. Hasta ve terapist arasındaki temel terapötik güçler etkin hâle gelir ve bunlar sadece terapist tarafından gösterilen empati, anlayış, bütünlük ve ilgiye değil; hastanın içgörüye erişmek için sergilediği motivasyon, zeka ve kapasiteye de dayanır. Hasta ve terapist arasında karşılıklı saygı, güven ve gizliliğe dayanan çalışma ilişkisi olan terapötik ittifakın kurulması, hastanın sorunlarının üzerinde çalışılabileceği ve çözümlenebileceği ortamı sağlar. Aşağıda psikoterapinin en önemli türlerinin bazılarından bahsedilmiştir.

Psikanalitik psikoterapi

Klasik psikanaliz; zaman, maliyet ve çaba açısından tüm psikoterapilerin en yoğunudur. Klasik psikanaliz, hastanın koltuğa yattığı ve psikanalistin görüş açısının dışında ancak hastayı duyabilecek yakınlıkta oturduğu bir ortamda gerçekleştirilir. Tedavi seansları 50 dakika sürer ve genellikle en az üç yıl boyunca haftada dört veya beş kere gerçekleştirilir. Psikanaliz ve diğer dinamik psikoterapilerde bilinç dışı materyalin hastanın bilincine girmesini sağlamak için kullanılan başlıca teknik “serbest çağrışım” tekniğidir. Freud’a göre serbest çağrışımda hasta,

sadece kasten ve isteyerek söyleyebileceği, ona itiraf etmesi sonucu rahatlık hissettirecek şeyleri değil; anlatması rahatsız edici olsa da, ona önemsiz veya aslında anlamsız detaylarmış gibi gözükse de, kendini gözlemlemesi sonucunda elde ettiği her şeyi, aklına gelen her şeyi anlatır.

Kişinin en içten ve genellikle sosyal açıdan kabul edilemez olan düşüncelerini dile getirmesi, öncelikle başkalarına söyleyeceği şeyleri dikkatle seçmekle geçirdiği yılları geride bırakmanın bir yolu olduğu için zor atlatılan bir süreçtir. Serbest çağrışımın uygulanması da zordur. Çünkü hasta, şimdiye kadar hiç çözümlemediği veya çaresine bakmadığı yoğun veya çatışan duygularına bağlı olan bastırılmış tecrübe ve hislerini yeniden hatırlamaya karşı direnç gösterebilir. Bu tür bastırılmış duygu ve anılar genellikle hastanın önemli kişisel ilişkileri ve en içten benlik duyguları etrafında döner durur ve sonuç olarak terapinin gidişatında bu tür duyguların salınması veya hatırlanması yoğun derecede rahatsızlık verici olabilir.

Terapist, dikkatli dinleme ve empati yoluyla hastaya altta yatan duygusal çatışmaları ortaya çıkaracak düşüncelerini ve hislerini açıklamasında yardımcı olur. Ancak tedavi gidişatında; unutma, kafa karışması, aşırı uyumlu veya uyumsuz olma, irdeleme ve hastanın sürece engel olacağı buna benzer birçok nokta olacaktır. Bu duruma direnç gösterme denir. Aktarım olarak bilinen bir diğer olgu ise, hastanın önceki önemli ilişkilerinde deneyimlediği aşk veya nefret, bağlılık veya karşı gelme ve rekabet veya reddetme gibi hisleri terapistine yansıttığında ortaya çıkar. Bu hisler, psikanalistin neredeyse sürekli bu tür bir yansıtmanın odağı hâline geldiği terapötik hatırlama ve serbest çağrışım süreçlerinde hissedilen rahatsız edici duyguları da kapsayabilir. Böylece hasta ani bir duygusal rahatsızlıkta psikanalisti suçlamaya yatkın hâle gelir. Psikanalist, aktarımın gelişimini kolaylaştırmak için hastanın en derin hislerini aktarabileceği etkin bir “boş ekran” olarak hastaya karşı nötr duruşunu sürdürmeye çabalar. Psikanalistin aktarım durumunu ele alışı psikanalizde ve dinamik psikoterapinin herhangi bir türünde hayati önem taşır. Hastanın bilinç dışı hislerinin doğasını keşfetmesi direnç ve aktarım yoluyla gerçekleşir ve sonrasında hasta bu hisleri kabul edebilecek duruma gelir. Bu bir kere gerçekleştiğinde, kişi genellikle bu derin hislerini daha sakin ve anlayışlı bir şekilde değerlendirebilecek duruma gelir ve bu hislerin gelecekteki davranışlarına olan etkilerinden kurtulduğunu hisseder.

Tedavi gidişatında kullanılan başlıca terapötik araçlardan biri yorumlamadır. Bu teknik, hastanın önceden bastırdığı ve direnme sırasında yansıtılan duygusal çatışmasının farkına varmasına ve aktarım tarafından tetiklenen rahatsız edici hislerin anlamını ortaya çıkarmasına yardımcı olur. Yorumlama, hastanın duygusal çatışmasının bazı yönlerini simgeleyebilen ve dolaylı olarak ifade edebilen gizli veya örtülü bir içeriğe sahip olduğu düşünülen rüyalarının altında yatan psikolojik anlamı belirlemek için de kullanılır.

Bireysel dinamik psikoterapi

Psikanalizin etkisi, özellikle Amerikan psikiyatrisinde derin olsa da 1970’lerde zayıflamaya başlamıştır. O zamandan beri, tedavi arayışı içerisinde olanlar kısa süreli bireysel dinamik terapiyi psikanalize tercih etmeye daha eğilimli hâle gelmişlerdir. Terapinin bu türü, genellikle psikanalize göre daha erişilebilir ve daha az maliyetlidir. Genellikle birkaç aylık süreçte ortalama birer saat süren haftalık seanslardan daha fazlasını gerektirmez. Tedavinin amacı, psikanalizdeki gibi hastanın içgörüsünü (kendini anlama becerisini) arttırmak, semptomları hafifletmek ve psikolojik işlevi geliştirmektir. Buna ek olarak terapist, hastaya destek vermek ve sorunları tanımlayıp çözümlere ulaşmak için yapısal araçlar sağlar. Psikolojik bozukluklar, kişilik bozuklukları ve uyum sorunlarının geniş yelpazesinden herhangi birini yaşayan, değişmek isteyen ve sorunlarını psikolojik açılardan inceleyebilen hastalar bu psikoterapi türü için uygundur.

Hastalar, psikanalizde olduğu gibi en samimi düşünceleri ve hisleri hakkında içtenlikle ve dürüstçe konuşabilmek için terapiste güvenmeyi öğrenir. Terapi ortamı psikanalize göre daha az resmidir ve diğer psikoterapi türlerinde kullanılan, terapist ve hastanın oturduğu ve böylece istenildiğinde göz temasının kurulabildiği ortam düzenlemesini anımsatır.

Terapistler; hastanın dirençlerini, aktarımlarını ve rüyalarını analiz etmek için serbest çağrışım ve yorumlama tekniklerini kullanır. Yorumlamanın odağı klasik psikanalizin aksine aktarımdan çok direnç üzerinde olmaya yatkındır. Terapist, hastanın dikkatini hastanın mevcut yaşam şablonlarının üzerinde alakası yokmuş gibi gözüken konulara yönelttiği gibi; şimdiki ve geçmişteki deneyimler arasında anlamlı ancak bilinçsiz bir şekilde kurulan bağlantılara da yöneltir. Esasen psikanalizde olduğu gibi tedavinin genel amacı; içgörüde artışa ulaşılması, hastanın hayatında önceden bilinçsiz olduğu konular üzerinde mantıklı bir kontrol sağlaması ve bunların eşliğinde semptomların hafiflemesidir.

Kısa odaklı psikoterapi

Kısa odaklı psikoterapi (brief focal psychotherapy), terapinin zaman sınırının genellikle terapinin başlangıcında belirlendiği kısa süreli bir dinamik terapi türüdür. 30 ila 60 dakika süren seanslar, genel olarak beş ila 15 hafta boyunca haftada bir kere gerçekleştirilir. Tedavinin başında terapist hastaya sorun veya sorunlarını tanımlamasında yardımcı olur ve bunlar tedavinin odağını oluşturur. Bu sorun, hasta için önemli bir rahatsızlık kaynağı olmalıdır ve zaman sınırı içerisinde değiştirilebilmelidir. Terapist, uzun süreli dinamik terapide olduğundan daha aktif, yol gösterici ve yüzleştirici bir tavırdadır ve hastanın tedavinin odağına uyduğundan ve bu odağın ikincil sorunlar veya endişeler tarafından saptırılmadığından emin olmalıdır.

Hümanistik ve varoluşçu psikoterapiler

Hümanistik ve varoluşçu psikoterapiler, sorunları çözümlerken dinamik psikoterapinin aksine hastanın mevcut tecrübelerine odaklanır. Hümanistik terapi, terapinin başlıca önemli özelliklerinin terapistin müdahalelerinin aksine terapist tarafından oluşturulan ilişkinin özellikleri olduğunu savunan Amerikan psikolog Carl R. Rogers‘ın birey merkezli yaklaşımı ile temsil edilir. Rogers’ın görüşüne göre; empati, sıcaklık ve peşin hükümlü olmayan bir tavrı içine alan bu özellikler, hastanın kişisel gelişim ve sağlıklı bir şekilde işlev göstermeye yönelik doğal eğilimi göz önüne alındığında terapötik değişimi sağlamak için yeterlidir. Hastanın özünde gelişmeye yönelik bir kapasite olduğuna yönelik bu inanç, hümanistik psikolojinin temel öğretisidir.

Her biri öyle ya da böyle hastanın mevcut tecrübesinin ve varoluşunun anlamı ile ilgilense de, varoluşçu terapilerin birçok çeşidi vardır. Buna ek olarak, tüm varoluşçu terapiler terapötik ilişkinin önemini hastaların kendilerini keşfedebileceği özgün ve “gerçek” bir aracı olarak vurgular. Alman Amerikan psikiyatrist Frederich S. Perls‘ün Gestalt terapisi gibi yaklaşımlar, hastanın davranışıyla hastanın deneyiminin hemen burada ve şu anda karşı karşıya getirilmesini içerir. Avustralyalı Amerikan psikiyatrist Viktor Frankl‘ın varoluşçu yaklaşımı gibi diğer yaklaşımlar, entelektüel açıdan anlam ve değerlere daha odaklı gözükseler de hâlâ hastanın anlık tecrübelerine odaklıdırlar. Hümanistik ve varoluşçu terapiler, bilinçaltı materyalleri açığa çıkarmak ve hasta için bunları anlamlandırmak üzere psikanalitik anlamda bir yorumlama yöntemi kullanmak yerine; hastaların bu anlamları destekleyici ve genellikle açık ve içten olan bir terapistle birlikte işbirlikçi bir çaba ile kendilerinin keşfetmelerini amaçlar.

Davranışçı psikoterapi

Ruhsal bozukluklarının tedavisine yönelik bu yaklaşım, başlıca öğrenme kuramı olmak üzere deneysel psikolojiden edinilen ilkelerden yararlanır. Davranışçı Terapi Uygulaması‘nda (1973) Joseph Wolpe tarafından tanımlandığı gibi,

davranışçı terapi veya koşullandırma terapisi, uyumsuz davranışı değiştirme amacıyla deneysel olarak kabul edilen öğrenme ilkelerinin kullanımıdır. Uyumsuz alışkanlıklar zayıflatılır ve ortadan kaldırılır; uyumlu alışkanlıklar geliştirilir ve güçlendirilir.

Davranışçı terapistler, fobilerin tedavisinde fobiye neden olan bir nesne veya durumla karşılaşıldığında hastaların sergilediği kaçınma yanıtını değiştirmeye ve ortadan kaldırmaya çalışırlar. Bu tür bir yüzleştirme oldukça önemlidir. Çünkü, hastanın kaygıyı tetikleyen durumlardan kaçınması kaygıyı azaltsa da; fobiye neden olan durumlar ile kurulan koşullu ilişki, genellikle kaygı ile mücadele edilmemesi ve böylece kaygının sürdürülmesi ile birlikte normal aktiviteleri kısıtlama noktasına gelir. Davranışçı terapi, korkulan durumu hastaya kontrollü bir şekilde sunarak kaçınma davranışının kendi kendini pekiştiren şablonunu kesintiye uğratır ve nihayetinde bu durum kaygı oluşturmayı bırakır. Böylece hastanın korkulan durum, kaygı tecrübesi ve daha sonrasında gelen kaçınma davranışları arasındaki çağrışımsal bağlantılar koparılır ve yerine daha olumlu bir yanıtlar pekiştirilir.

Davranışçı terapistler, hastanın mevcut semptomları veya anormal davranışlarına neden olma ihtimali olan geçmiş tecrübeler veya erişilemeyen ruhsal iç çatışmalarla değil; hastanın mevcut semptom ve anormal davranışlarını sürdüren güçler ve mekanizmalarla ilgilenir. Davranışçı terapi; bilinçaltı güdüler, süreçler ve sembolik anlamlar gibi çıkarım yapılması gereken şeyler yerine, neyin yapıldığı veya söylendiğine, yani gözlemlenebilen olgulara odaklanır.

Davranışçı terapistler; hastanın bulunduğu şartlara, semptomlarla başa çıkma çabalarına ve değişime yönelik isteklerine özel bir dikkat göstererek hastanın davranış sorunları üzerinde detaylı bir analiz yaparlar. Tedavinin amacı tam olarak semptomatik değişim olarak tanımlanabilir ve kişisel gelişim ve kişilik değişimi gibi amaçlar taşımaz. Bazen davranışçı terapide hasta ve terapist arasındaki ilişkinin önemsiz olduğu söylenir. Örneğin, bir hasta bir kitap veya bilgisayar programı aracılığıyla öğrenilebilen bir davranışçı terapötik program yoluyla başarılı sonuçlara ulaşabilir. Yine de hastalar güvenlerini ve saygılarını kazanan bir terapistle çalıştıkları gayret isteyen bir programı tamamlamaya daha eğilimlidir.

Davranışçı terapi, bazı korku durumları ve obsesif-kompulsif bozukluklar için tercih edilen bir tedavi yöntemi hâline geldi ve birçok cinsel işlevsizlik ve sapkınlık gibi vakalarda etkili olduğu görüldü. Ayrıca kronik ve engelleyici bozuklukları olan hastaların rehabilitasyonunda da önemli bir rol oynuyor. Fobilerin tedavisinin temeli, hastanın korkulan nesnelere veya durumlara kontrollü bir şekilde maruz bırakılmasıdır. Davranışçı terapi, hastaya açık bir şekilde rahatsızlığı tetikleyen durumlarla nasıl yüzleşeceğini öğreterek fobiyi ortadan kaldırmaya çalışır. Hastayı korkulan duruma maruz bırakma uygulaması aşamalı (duyarsızlaştırma) veya hızlı (taşırma) bir şekilde yapılabilir. Popüler inancın aksine, kontrollü maruz bırakma sırasında meydana gelen kaygı genellikle zararlı değildir. Başlangıçta, muzdarip kişiyi şiddetli panik sarsa bile, bu panik hissi aşamalı olarak azalacak ve gelecekte tekrar ortaya çıkma ihtimali düşecektir.

Etkili maruz bırakma tedavileri, terapistlerin hastanın kontrollü bir şekilde maruz bırakıldığı fobinin sebep olduğu kaygılara katlanmasının zararından çok faydasının olduğunu öğrenmesiyle gelişmiştir. Bu terapideki en önemli nokta, fobinin sebep olduğu kaygı azalana kadar direnmektir. Genellikle, en kötü korkular hasta tarafından ne kadar hızlı ve doğrudan bir şekilde kabul edilirse, fobinin sebep olduğu kaygı o kadar hızlı bir şekilde tahammül edilebilen hafif bir gerginliğe dönüşür.

Duyarsızlaştırma tekniğinde hastaya önce kaslarını nasıl gevşeteceği öğretilir. Hasta sonrasında korkulan durumları gözden geçirir ve bu durumları korkularının artış sırasına göre listeler. Buna “hiyerarşi” adı verilir. Son olarak hasta, korkuya neden olan çeşitli durumlarla şiddeti giderek artan bir sırayla canlı bir şekilde görüntüleyerek ve sonucunda ortaya çıkan kaygıya rahatlama teknikleriyle karşı koyarak yüzleşir. Bu tedavi uzun sürelidir ve kullanımı yıldırım korkusu gibi hastanın gerçek hayatta düzenli olarak yüzleşemeyeceği korku duyulan durumlar ile sınırlıdır.

Maruz bırakma tekniği ile tedavi edilen en yaygın fobik bozukluklardan biri halka açık alanlara karşı duyulan korku olan agorafobidir. Hasta, maruz kalma uygulamasını günlük olarak tekrarlamaya ve fobiye neden olan durumu en az bir saat sürdürmeye teşvik edilir. Böylece kaygının zirveye ulaşması ve sonrasında azalması için zaman elde edilmiş olur. Hasta, korkularının üstesinden gelmeye ve onlardan kaçmamaya kararlı olmalıdır. Hasta kendini alışveriş yapma, sergi gezme, satış temsilcileriyle konuşma gibi ortama göre normal olan aktiviteleri yapmaya zorlamalıdır. Bu yol ile fobileri yenmek için devamlılık ve sabır gereklidir.

Maruz bırakma tekniklerinin işe yaradığına dair dikkate değer bir kanıt vardır. 20 yıl kadar süren fobiler bile, bir terapist eşliğinde gerçekleştirilen üç ila 15 saatten fazla zaman gerektirmeyen seanslarla aşılabiliyor. Ayrıca, fobileri olan insanların kendilerini dikkatlice düzenlenmiş kişisel gelişim kılavuzlarıyla bir terapiste ihtiyaç duymadan gayet iyi ve yeterli bir şekilde tedavi edebildiklerine dair dikkate değer bir kanıt bulunmaktadır.

Obsesif kompulsif bozukluklardan muzdarip bazı hastalar da davranışçı terapinin faydasını görebiliyor. Bunun için birkaç farklı teknik gerekebiliyor. Örneğin, takıntılı bir şekilde kirlilik korkusu olan hastalara ellerini kirletmeleri ve bu şekilde gittikçe daha uzun süreler yıkama isteğine karşı direnebilmeleri öğretilir ve böylece maruz bırakma yoluyla tedavi edilebilirler. Kaygı yönetimi eğitimi, hastaların hassas ve zıt durumlara maruz kalınarak tetiklenen kaygıya karşı gelmelerine olanak sağlar.

Hastaların üçte ikisinden fazlasında görülen ilerleme ile birlikte, bu tür tekniklerin çoğunun kompulsif ritüellerin tedavisinde etkili olduğunun farkına varılmıştır. Ayrıca, bu ritüellere eşlik eden takıntılı düşüncelerin sıklığında ve yoğunluğunda da azalma görülmüştür. Bununla birlikte, tek başına var olan, yani kompulsif davranışın eşlik etmediği obsesif düşüncelerin tedavisi çok daha az tatmin edicidir.

Bilişsel psikoterapi

Bilişsel psikoterapi, en çok Amerikan psikiyatrist Aaron T. Beck ve Amerikan psikolog Albert Ellis tarafından geliştirilen teorik yaklaşımlarla bağlantılıdır. Genellikle, bilinçaltına içgörü sağlamak veya kişisel gelişimi kolaylaştırmaktansa hastaları semptomlarından kurtarmak olan başlıca amacını paylaştığı davranışçı tekniklerle birleştirilerek kullanılır. Ayrıca bilişsel terapi, çeşitli psikolojik sorunların tedavisinde genellikle tek başına kullanılır. Özellikle depresyon ve kaygı Beck’in teori ve araştırmasının başlıca odağı olduğundan, bu bozuklukların tedavisi bilişsel terapi ile özellikle bağlantılıdır.

Bilişsel terapi, uyumsuz düşüncenin duygusal sorunlara neden olduğu ve bu duygusal sorunları sürdürdüğü önermesine dayanır. Uyumsuz düşünce, Ellis’İn “mantıksız inanç” dediği yanlış ve mantıksal açıdan desteği olmayan inançlara tekabül edebilir. Kişinin mutlu olabilmesi ve özsaygı algısına sahip olabilmesi için herkes tarafından onaylanması veya sevilmesi gerektiği inancı, bu tür inançların bir örneğidir. Bu inancın mantıksız olma sebeplerinden ilki erişilemez olmasıdır. Kimse herkes tarafından sevilip onaylanamaz. İkinci sebep ise, buna inanmanın mutluluk ve özsaygı durumlarını bireyin kontrolünden çıkarıp başka insanların kontrolüne bırakmasıdır. Bilişsel terapi; bu tür davranışları saptamaya, hastanın bu davranışlarla duygusal sorunları arasında bağlantı kurmasına yardımcı olmaya ve hastayı daha gerçekçi inançlar edinmesi için yönlendirmeye çalışır.

Uyumsuz düşünce, hatalı bilişsel çarpıtmalara da tekabül edebilir. Uygunsuz genelleme, “felaketleştirme” (her olayda en kötüyü bekleme ve hatırlama) ve seçici dikkat bu uyumsuz düşüncelere dâhildir. Örneğin, bir hasta tek bir tecrübe veya başarısızlığı genelleyerek, bu durumların geçmiş durumlardan farklı olabileceğinin veya kendinin bu aralıkta ne kadar değişmiş olabileceğinin farkına varmaksızın, gelecek durumlarda da başarısız olacağını veya başarısız olmaya mahkum olduğunu düşünebilir. Hasta, başkalarından geribildirim alırken tek bir olumsuz yönü birkaç olumlu yön ile dengelemek yerine, seçici ve felaketleştirici bir şekilde sadece olumsuz yöne odaklanabilir.

Bu tür uyumsuz bilişsel süreçler hastaların olumsuz düşüncelerini desteklemekle kalmaz, ayrıca uyumlayıcı davranışsal tepkileri de engeller. Bir kişi gelecekte başarısız olmaya mahkumsa, neden geçmişten ders alsın? Bilişsel terapistler, hastaların bilişsel deneyimini değiştirmelerine yardım ederek daha uyumlayıcı davranışlar sergileme ihtimallerini arttırdığı kadar, daha olumlu veya en azından daha mantıklı duygusal tepkiler verme ihtimallerini de arttırır. Bilişsel terapiler genellikle davranışsal uygulama ile bilişsel eğitime katkıda bulunur. Böylece uyumlayıcı bilişler kurulabilir ve uyumlayıcı davranışlarla bağdaştırılabilir.

Kişiler arası psikoterapi

Kişiler arası terapiler, hastalara semptomlarını diğerleri ve dolayısıyla kendileri üzerindeki etkisi açısından anlamalarında yardımcı olur. Ayrıca, hastalara daha doğrudan ve etkili kişiler arası teknikler ve iletişim davranışları geliştirmelerine yardımcı olur. Bu bağlamda, davranışçı terapiler gibi bariz bir şekilde öğrenme kuramına dayalı olmasalar da davranışçı terapilerin odağı davranışçıdır.

Genellikle bir yıldan az süren tedavi serisi, hastanın mevcut depresyon deneyimiyle ilişkili olma ihtimali olan kişiler arası sorunların tanımlanmasıyla başlar. Sorunların kaynaklanma sebepleri genellikle yas, çatışma, hayat koşullarındaki büyük değişimler veya sosyal becerilere bağlı kişilik sorunları olarak sınıflandırılır. Bu bölümler tanımlandığında tedaviler terapötik müdahalelere odaklanır.

Kişiler arası psikoterapide semptomatik davranışlar, hastanın kasıtlı olarak manipülatif olduğu düşünülmese de genellikle kişinin kendi ihtiyaçlarını başkalarının manipülasyonu yoluyla karşılamak için edindiği uyumsuz stratejiler olarak görülür. Semptomlar, iletişimsel etkileri veya etkileyici mesaj rolleri açısından da değerlendirilebilir. Bu tür mesajlar karakteristik açıdan kafa karıştırıcı, çelişkili ve yanıltıcı olduğunda semptomatiktir. Kişiler arası terapistler, uzmanlık alanları fark etmeksizin psikolojik sorunları sosyal veya kişiler arası bağlamda incelerler. Kişiler arası kavramlar, bazen Alman psikanalist Karen Horney ve Amerikan psikiyatrist Harry Stack Sullivan tarafından edinilen yaklaşımlarda olduğu gibi dinamik çerçevede; bazen Amerikan psikolog Lorna Smith Benjamin tarafından geliştirilen kişiler arası tanı ve tedavi sistemi gibi kişilik-karakter çerçevesinde ve bazen hastanın ruhsal bozukluğu olan tek bir kişi olarak tanımlanmaktansa birkaç kişinin fonksiyonel olmayan iletişim sistemi üzerinden tanımlandığı çift veya aile terapisi ekollerinde olmak üzere psikoterapide geniş bir kullanım alanına erişmiştir.

Grup psikoterapisi

Psikolojik tedavinin birçok türü psikiyatrik bozuklukları olan hasta gruplarına uygulanabilir. Bu durum, örneğin rahatlama eğitimi ve kaygı yönetim eğitimleri için oldukça doğrudur. En çok bilinenleri Adsız Alkolikler olmak üzere yardımlaşma grupları da bulunmaktadır. Herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olmayan insanlar için kayda değer sayıda grup toplantıları düzenlenmiştir. Karşılaşım grupları iyi bilinen bir örnektir. Ancak bu görüşmeler, altı ila 10 psikiyatri hastasının bir veya iki adet eğitimli grup terapistiyle buluşmasıyla gerçekleştirilen, genellikle birkaç veya yıl boyunca haftada 60 ila 90 dakika süren uzun süreli dinamik grup terapileri ile birlikte değerlendirilir. Grup genellikle dışarıya kapalıdır. Yani, bir veya birden fazla üye tedaviyi tamamlamadan bıraksa da, grup sadece orijinal grup üyelerine açıktır. Açık bir grupta ihmalden veya semptomlardaki hafiflemelerden dolayı katılımı bırakan hastaların yerine yeni üyeler gelebilir.

Grup terapisine uygun olarak görülen ruhsal bozukluk türlerinin çoğu, bireysel terapiye uygun olarak görülenler ile hemen hemen aynıdır. Yine de kişiler arası geribildirim karşısında kırılgan hissetmeye neden olan bozukluklardan muzdarip hastalar, grup terapisi için iyi adaylar değillerdir. Hastaların grup terapisini bireysel terapinin zayıf veya ikinci alternatifi olarak görmemesi de oldukça önemlidir.

Dinamik grup terapisinin birçok türü vardır ve teorik arka plan ve teknik açısından farklılık gösterirler. Amerikan psikiyatrist Irvin D. Yalom’un etkileyici modeli, bu tür terapiler için iyi bir örnek teşkil eder. Bu yaklaşımda terapist, hastalarını üyelerin geçmişte neler yaşadığına veya şu anda grup dışında gerçekleşen olaylara değil; devamlı olarak grup bünyesinde meydana gelen kişisel etkileşimlere odaklanmaya teşvik eder. Ancak, her iki durumun da alakalı durumlarda göz önünde bulundurulması gerekebilir. Bu seanslar boyunca terapist, grup üyeleri kendileri hakkında daha fazla şey öğrendikçe üyelerin aralarında neler yaşandığına dikkat çeker ve birbirlerine farklı şekillerde davranışlarını test eder. Grup terapisinin amacı, katılımcıların çekincelerini ortaya dökebileceği bir ortam yaratmaktır. Üyeler birbirine güvenmeye başladığı zaman, diğer sosyal etkileşimlerde mümkün olamayabilecek yollarla diğer grup üyelerine geri bildirim sağlayabilecek ve yanıt verebilecek duruma gelirler.

Birkaç faktör etkili grup terapisine katkıda bulunabilir. Bu faktörlerden en önemlisi, hastalara aidiyet, kimlik ve güvenlik hissini veren ve böylece reddedilme tehlikesi olmadan içten ve açık olmalarına ve risk almalarına olanak sağlayan grup dayanışmasıdır. Bir diğeri ise hastanın bir tek kendinin değil, diğer grup üyelerinin de sorunlarının olduğunun, hatta bazı sorunların kendisininkiyle benzer olduğunun farkına varmasına işaret eden genellik faktörüdür. Diğerlerinin değişiminin farkına varılmasıyla artan iyimserlik, umutsuzlukla mücadele eder. Tavsiye vererek ve açıklama yaparak yol gösterme grubun ilk buluşmalarında önemlidir ve büyük oranda terapistin işlevidir. Hastanın diğer grup üyelerinin ortak sorunlarda nasıl çözüme ulaştığını gözlemlediği ve diğer üyelerde gördüğü istenen niteliklerin benzerini yapmaya çalıştığı dolaylı öğrenme, sonrasında çok daha önemli hâle gelir. Katarsis veya yüklü duygu boşalımı, grup ortamında meydana gelir ve hastanın bunu anlayabilmesi ve önemini takdir edebilmesi koşuluyla faydalı olabilir. Özsaygıyı geliştirmede faydalı olabilecek bir diğer faktör ise başka bir grup üyesine destek olma fırsatı olan özgeciliktir.

Aile terapisi

Aile terapistleri, aileyi aile üyelerinin toplamından çok “hasta” veya “danışan” olarak görürler Tedavi odağı olan aile, genellikle aynı çatı altında yaşayan üyeleri kapsar ve bu üyelere başka bir yerde yaşayan akrabalar veya aynı aile evini paylaşan akraba bağı olmayan kişiler dâhil olabilir. Çiftlerle gerçekleştirilen terapi, aile terapisinin özel bir türü olarak değerlendirilebilir. Aile terapisi, tedaviye başvuran kişinin aile işlevinde açık bir şekilde aile içi geçimsizlik, çarpık aile rolleri ve ebeveyn-çocuk çatışması gibi sorunlarla alakalı semptomlarının olduğu veya aile bir bütün olarak yardım istediği durumlarda uygun olabilir. Aile terapisi, tek bir bireyin şiddetli bir bozukluğu olduğu ve kendi adına bir tedaviye ihtiyaç duyduğu durumlar için uyun değildir.

Aile terapisinde psikanaliz, sistem teorisi ve davranış modelleri gibi birçok teorik yaklaşım vardır. İlk yaklaşımda psikanalist, ailenin geçmişini şu anda yaşananların sebebi olarak değerlendirir ve aile bireylerinin ve bütün olarak ailenin psikodinamik durumları ile ilgilenir. Psikanalist üyelerin içgörüsünü arttırmaya çalışırken çeşitli yorumlar da yapar.

Sistem terapisti, psikanaliste kıyasla geçmiştense şimdi ile ilgilenir. İçgörüyü arttırmaya çalışmak yerine, daha etkili işlev gösterebilmesi için aile sisteminin işlevini sağlayan üstü kapalı veya sabit kuralları değiştirerek aile sistemini değiştirmeye çalışır.

Son olarak davranışçı terapistler, özellikle diğer aile üyeleri tarafından istenmeyen pekişmiş davranışlara işaret eden davranış şablonlarıyla ilgilenir. Üyeler, birbirlerinde görmek istedikleri davranış değişikliklerini belirler ve istenilen davranışların pekiştirilmesi için stratejiler düzenlenir. Bu yaklaşımın, partnerlerden biri diğerinin karşılık vermesi koşuluyla belirli bir değişim vaat ettiğinde çiftlerle yapılan çalışmalarda etkili olduğu görülmüştür.

Aile terapisindeki tedavi seansları nadiren haftada birden sık gerçekleştirilir ve genellikle her üç veya dört haftada bir gerçekleştirilir. Tedavi genellikle terapist tedavinin başarılı olduğunu veya geri dönülemez bir şekilde başarısız olduğunu düşündüğünde ya da aile kesin olarak tedaviyi bırakmaya karar verdiğinde sonlandırılır. Aile terapisinin aile içerisinde belirgin bir değişim yaratabileceğine dair şüphe yok gibi görünüyor.

Kaynak

Alıntı Bilgileri
Makale Başlığı: mental disorder (zihinsel bozukluk)
Web Sitesi Adı: Ansiklopedi Britannica
Yayıncı: Ansiklopedi Britannica, Inc.
Yayınlanma Tarihi: 30 Ağustos 2022
URL: https://www.britannica.com/science/mental-disorder
Erişim Tarihi: 01 Eylül 2022

Photo of author

Pelin Yılmaz

Atılım Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık Bölümü mezunu çevirmen. yusufbayalan.com için makale çeviriyor.

Yorum yapın