Kategoriler
Genel

Koronavirüs ve Psikolojimiz: Korona Günlerinde Psikolojik Açıdan Sağlam Kalmanın Yolları

Dünya 4 buçuk milyarı aşkın bir yaşta, 4 buçuk milyar yıl yaşadığınızı hayal edin.

Hep mi güzel şeyler biriktirmiştir dünya bunca yılı hep güzel anılar ile mi süslemiştir, hiç mi savaş verip yenmesi gereken düşmanları olmamıştır, hiç mi çaresiz kalıp umutsuzluğa kapılmamıştır, hiç mi bir hastalık ile mücadele etmek zorunda kalıp, neredeyse bu hastalığa karşı kaybedeceğini düşünmemiştir. Elbette bunların yanında çok büyük mutluluklara tanıklık etmiş, başarıları ile gurur duymuş ve birçok kez zaferler kazanmıştır.

Milyarlarca yıldan söz ettiğimizde tüm bunlar kulağa çok olası geliyor öyle değil mi?

Ortalama 70 yıl olan insan ömrüne bile şöyle bir göz gezdirdiğimizde birçok başarı, gurur, mutluluk, kayıp, kazanç, hayal kırıklığı, hüsran, acı gibi hem olumlu hem de olumsuz yaşantılardan kesitler görülebilmektedir.

Peki ya şimdi neden tüm bunlar olurken sakin kalıp yaşanan olayları takip edemiyoruz. Tam da bunun farkındalığına erişmek ve bir de bu açıdan tekrardan bakış açısı alabilmek adına, dünyanın sonuna doğmuş gibi hissedip, karalar bağladığımız, her şeyin de bizi bulduğu, tüm her şeyin bizim başımıza geldiği, daha kötüsünün ne olabileceğine dair tahminlerin olmadığı, en kötü, en çıkmaz, en felaket dolu zamanı yaşayan bizlere dünyayı geçmiş yıllarda etkisi altına alan ve şimdikinden kimi zaman daha kötü seyretmiş olaylar  kimi zaman tıpkı şu an yaşanan olaylar gibi seyretmiş ve insanlığın zaferi ile sonuçlanmış salgınları, savaşları, afetleri hatırlatmak istemekteyim.

Yaşam koşullarını değişmesi ile beraber dünyayı tehdit eden olaylar da farklılık göstermektedir. Günümüzde top ile tüfekle yapılıp dünyayı etkisi altına alabilecek savaşın pek mümkün olamayacağını düşünürken geçmiş yıllarda bu savaşlar tüm dünyada derin izler bırakıp birçok kişinin hayatına mal olmuş ve ciddi hasarlar bırakmıştır.

Bunlardan en çok yankı uyandıran ve birçok kimse tarafından bilinen esasen çok da eski geçmişe ait olmayan bir örnek olarak Birinci Dünya Savaşı verilebilmektedir.

Tarihi kaynaklardan alınan bilgiler ışığında:

Birinci Dünya Savaşı

28 temmuz 1914 tarihinde başlayan Birinci Dünya Savaşı, tarihteki ilk küresel savaş olarak bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı, kullanılan silahlarla büyük etkiler yaratmış ve yeni dünya düzeninin temellerini atan sonuçları doğurmuştur.

Sırp milliyetçisinin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand ve eşi Sophie’yi öldürmesi Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan kritik olay olarak tarihe geçmiş ve bunun üzerine İtilaf Devletleri ile  İttifak Devletleri  şeklinde devletlerden grup oluşturularak,  karşı karşıya gelinen savaşta sivil ve askeri olmak üzere toplamda 38 milyon kişi hayatını kaybetmiştir. İtilaf devletlerinin zaferiyle sonuçlanan savaş, tam 4 yıl sürmüş ve 11 Kasım 1918’de sona ermiştir.

Savaşın sonlarına doğru ortaya çıkan İspanyol gribi de savaş ortamının hareketliliğiyle birçok kişiye yayılması sonucu oluşan salgın, milyonlarca kişinin ölmesine sebep olmuştur.

Birinci Dünya savaşı, yalnızca savaşa katılan ülkeler için değil tüm dünya için dengeleri değiştiren küresel bir olay olması sebebiyle savaşa katılan ülkelerin ekonomilerine ciddi oranda hasarlar vermiş ve yeni ekonomik sistemler oluşturulmasını gerekli kılmıştır.

İmparatorlukların yerine birçok yeni devlet kurulmuş ve Milletler Cemiyeti gibi kurulan yeni uluslararası örgütlerle yeni dünya düzeni oluşturulmuştur.

Birnci Dünya Savaşı örneği ile günümüzde yaşanan pandemi sürecinin benzerlik gösterme nedeni ise  hem 4 yıl gibi uzun bir süreci kapsayan durumla baş edilmek zorunda kalınması hem de bununla beraber savaş ortamında yayılan hastalıklarla da bir yandan mücadele verilmesi, o zamanki koşullara göre değerlendirildiğinde kimsenin yaşamak istemeyeceği süreçleri içermesidir. Her dönem kendi içinde farklı buhranları ve içsel sıkıntıları barındırmaktadır.

Günümüzde yaşanan süreçle daha yakından özdeşleşebilmesi adına geçmiş yıllarda dünyanın büyük bir kısmını etkisi altına alan bir başka salgın örneği ise vebadır.

Veba kara ölüm olarak da ifade edilen ve tüm Avrupa’yı etkisi altına alan geçmişte yaşanan pandemik bir süreçtir. Veba salgını yalnızca 14. yüzyılda yaklaşık 200 milyon kişinin hayatının kaybetmesi ile sonuçlanan bir pandemidir.

Çin ve Orta Asya’dan başlayan veba, 1347’de Kırım’da bir Ceneviz ticaret merkezini kuşatan Moğol ordusunun vebalı cesetleri kentin içine atmasıyla Avrupa’ya taşınmış ve veba salgınında hayatını kaybedenlerden soylular arasından Aragon kralı IV. Pedro’nun karısı Kraliçe Leanor ve Kastilya kralı XI. Alfonso’nun oğluyla evlenmeye giderken Bordeaux’da ölen, İngiltere kralı III. Edward’ın kızı Joan da bulunmaktadır. İki Canterbury başpiskoposu art arda vebadan yaşamını yitirmiştir. Şair Petrarca yalnızca pek çok şiirinin esin kaynağı Laura’yı değil, koruyucusu Giovanni Colonna’yı da veba salgınında kaybetmiştir.

Bu salgın o süreçte sınıfsal farklılık gözetmeksizin, her tabakadan bireyi etkisi altına almış, büyük hasarlara yol açıp hatta birçok birey için yaşam kaybı ile sonuçlanmıştır.

Kara Ölüm’ün Avrupa’nın nüfusu üzerinde büyük bir etkisi olmuş ve Avrupa’nın sosyal temellerini değiştirmiştir. Roma Katolik Kilisesi için de büyük bir darbe olan Kara Ölüm; Museviler, Müslümanlar, yabancılar, dilenciler başta olmak üzere azınlıklara zulmedilmesine yol açmıştır. Günlük yaşamın belirsizliği insanları o günü yaşamaya itmiş, ve bu da Giovanni Boccaccio’nun 1353’de yazdığı Decameron’una yansıyarak o dönem içinde yaşanılan bu sürecin günümüze kadar gelip tarihsel kaynaklarının yanı sıra edabiyat alanın da kendisini göstermesine olanak sağlamıştır.

Benzer salgın hastalıkların Avrupa’ya her yeni nesille geri döndüğü düşünülmektedir, etkileri 1700’lü yıllara kadar devam etmiş ve bu salgınların arasında 1629-1631 yıllarında gerçekleşen İtalya salgını, Büyük Londra Salgını (1665-1666), Büyük Viyana Salgını (1679), Büyük Marsilya Salgını (1720-1722) ve son olarak da 1771 Moskova salgını da eklenmiştir.

Tarihte birçok örneği olan savaş, afet ve pandemi örneklerinden en çok yankı uyandıran iki örnek ışığında günümüzü değerlendirmenin gerekliliğini düşünmekteyim. Tarihsel süreçleri vurgulamaktaki amaç, günümüze örnek teşkil etmesi ve süreci normalize etmeyi kolaylaştırması içindir. Şimdi içinde yaşanılan duruma gelecek olursak tüm dünyayı etkisi altına alan ve adını duymaktan artık pek de hoşlanmadığımız ancak bir yandan aklımızın bir köşesinde durup kendini devamlı hatırlatan elle tutulup gözle görülmeyen neye benzediğine dair çok fazla bilgimizin olmadığı tek bildiğimizin insanlık tarihi için milat olabilecek, birçok dengeyi değiştirebilecek güce sahip canlı bile olmayan koronavirüs!

Koronavirüs hakkında ayrıntılı bir okumayı şu linkten yapabilirsiniz: #CoronaVirus Hakkında Birkaç Faydalı Bilgi

Belki de bilemediğimiz için endişe ediyoruz?

Üzerinde duracağımız kavram ilk olarak bilinmezlik olmalı, kavramları iyi tanımlarsak neyin ne olduğunu dair fikrimiz olursa baş etmemiz hatta halt etmemiz daha mümkün olacaktır.

İlk tanımlamamız gereken kavram bilinmezlik. Nedir bilinmezlik?

Türk Dil Kurumundan alınan tanımında anlamı gizli, bilinmeyen, muğlak, anlaşılması güç olan gibi anlamları içermekte aslında buradan baktığımızda bu kelimeleri okumak bile bizde bir gerginlik yaratıyor değil mi işte bilinmezliğin organizmamızda yarattığı etki de tam olarak böyle seyretmektedir.

Bilinmezlik ise endişeyi doğuruyor…

Daha anlaşılır olabilmesi için somut ve basit bir örnek üzerinden gidecek olursak; bir odada üzeri kapatılmış ve üzerine açmayınız yazısı bırakılmış bir kutu gördüğünüzü hayal edin…

İlk gördüğünüz an ne düşünüyorsunuz?

Zihninizde neler canlanıyor?

Bedeninizde neler oluyor?

Davranışlarınıza nasıl yansıyor?

İşte neler olduğuna dair, birçoğumuzda oluşabilmesi muhtemelen bir senaryo üzerinden hareket edecek olursak;

İlk gördüğümüzde belki çok da bir şey ifade etmeyecek bakıp geçeceğimiz bir şey olacak, tıpkı gün içerisinde birçok şeyi görüp de aslında hiç dikkat etmememiz, gelip geçmesi gibi ancak gözümüze bir yerden takıldıysa ve üzerinde uyarı niteliğinde bir yazı da varsa ilk düşüneceğimiz şey orada ne olduğuna dair fikir üretmek olacaktır. Buna paralel ise zihnimiz öncelikle orada ne olduğuna dair merak duyacak acaba  oradaki, onun içindeki ne olabilir gibi sonrasında zihnimiz senaryolarını üretmeye başlayacak burada böyle bir uyarı olduğuna göre bu tehlikeli bir şey olabilir mi ya da değildir tehlikeli bir şey neden burada böyle dursun ki gibi bir zihin fırtınasından sonra artık beden de reaksiyon vermeye başlayacak ve  bir yandan yakınlaşıp yakından görmek isterken bir yandan ise kendini korumak için uzak kalmayı deneyecektir. Tüm bunlar olurken ise kalp atışlarındaki ritim de bir başka yandan değişecek ve varlığını hissettirecektir.  Çok basit bu benzetme üzerinden koronavirüse yaklaşmak istiyorum, işte aslında bu virüsü düşünürken de birçok açıdan benzer şeyler oluyor çünkü onu bilmiyoruz!

Bilmediğimiz zaman ise endişe kavramının oluşabileceğini  dair ifadeler üst satırlarda yerini almıştı. Endişeyi Türk Dil Kurumuna  göre  tanımlayacak olursak, endişe ile korku kavramları her ne kadar birbirlerini çağrıştırsalar da endişenin korkudan farkı endişeyi daha zor kılmaktadır.

Endişe bilmediğimiz tanımlayamadığımız durumlara karşı oluşur. Korkudan farklı olarak bu sebeple bu tarz salgın, afet veya doğa olaylarına karşı daha çok endişe duyulur; çünkü ne zaman olacağı ne boyutta olacağı kimse tarafından net bir şekilde bilinemez. Oysa ki korku korkulacak durumlar ortadan kalktığında sona ermektedir.

Endişe İle Nasıl Baş Edilir?

Peki hayatta her şeyi bilmem mümkün olmadığına göre endişe ile nasıl baş edeceğim?

İşte tam da burada düşünceyi düşünmek (düşünce üzerine düşünmek) kavramını daha açmak gerekmektedir.

Tüm bu sürece metakognitif model üzerinden bir bakış geliştirmek isterken metakogntif modelin oluşmasında katkısı olan ve halen metakognitif modelin zaman zaman yararlandığı bilişsel davranışçı  modelden de söz etmek gerekmektedir.

Bilişsel Davranışçı Model

Düşüncelere bilişsel davranışçı model üzerinden yaklaşacak olursak;

Türkçapar Bilişsel Davranışçı modeli anlatırken şöyle der:

Bir formülasyon üzerinden olay düşünce duygu ve davranış arasındaki bağıntıyı ifade etmektedir. Aslında düşüncelerimiz olaylar karşısında benliğin reaksiyonlarıdır.

Düşünce olaylar karşısında zihnimizde oluşanladır.

Türkçapar formülasyonunda otomatik düşüncelerden bahsetmektedir, buna karşın Wells metakognitif terapi üzerine yaptığı alan çalışmalarında metakognitif modelin bunu tetikleyici olarak ifade ettiğini göstermektedir. Her iki modelde ortak bir düşünceyi farklı isimler ile telaffuz etmektedir. Aslında burada her iki modelin de demek istediği kontrol edemediğim, durduramadığım ve zihnimi devamlı meşgul eden düşüncelerdir.

Peki bu düşünceler neler? Örneklendirecek olursak:

Olay : Eve yemek sipariş vermek

Otomatik Düşünce (Tetikleyici): Ya yemeği aldıktan sonra elimi yeterince yıkamadıysam

Bu şekilde örneklendirildiğinde zihinde daha kolay canlanmaktadır. Gün içerisinde belki de peç çoğumuz bu süreçlere benzer örnekleri kendi hayatlarımızda yaşıyoruz.

Otomatik düşüncelerin en zorlayıcı yanı kontrol edilemiyor olması ve bir anda kendiliğinden gelip zihnimize yerleşiyor olmasıdır, yani birey istese de gelir istemese de gelir ve zihinde asılı kalarak günlük işlevselliği büyük ölçüde etkilemektedir.

Otomatik düşünceyi kontrol edemiyorsam ne yapacağım?

Otomatik düşünce veya tetikleyici düşünce benim kontrolümde değil onu kontrol edemiyorum peki ben bu endişem ile nasıl baş edeceğim?

Metakognitif model üzerinden Wells’in ışığında geliştirilen formülasyon ile devam edilmekte ve sürecin devamı metakognitif model üzerinden işlenmektedir.

Burada otomatik düşüncelere verdiğimiz yanıtlar bizi kurtaracaktır. Bizim otomatik düşüncelere karşı oluşturduğumuz yanıtlarımız kontrol edilebilir ve istemimize göre hareket etmektedir.

Verilen yanıtlar düşüncemizi kontrol etmemizi sağlayanlardır.

Aynı örnek üzerinden devam edilecek olursa:

Yanıt, “Evet, elimi yıkarken süre tutmadım; hastalanacağım.” Bir başka yanıt “Ellerimi yıkamış olsam bile bana bulaşmış olabilir; hem zaten kendimi halsiz de hissediyorum.”

Bu yanıtın işlevsel olmadığını görmek çok da zor olmasa gerek, burada yanıt aslında sorunun kendisine dönüşmektedir.

Verdiğimiz yanıtları değerlendirerek kendimizi gözden geçirebiliriz. Yanıtın sorunu oluşturan asıl kaynak olduğunu bulduğumuzda zihnimizi de rahatlatmış olmaktayız.

Kendimize şu soruları sorarak bir nebze zihinsel karmaşadan uzaklaşabilmekteyiz. Wells’e göre ;

1.Verdiğim yanıtın amacı nedir?  Yaptıklarımın amacı ne? Beni gerçekten de rahatlatıyor mu yoksa aksine mi hizmet ediyor?

2. Verdiğim yanıtın sonucu ne oluyor? Bu sonuç bende ne gibi etkilere yol açıyor?

3. Gerçekten ihtiyacım olan ne? Alternatif başka neler belirleyebilirim?

4.  O zaman neden hala yanıtlara devam ediyorum da ben bu yanıtları durdurmuyorum?

Bu şekildeki sorgulama süreci ile yaşanan sıkıntılı süreci değerlendirmek uzun vadede işe yarayan ve sıkıntıyı azaltmakta, hatta yok edebilmektedir.

Yani elimi yıkamış olmak veya yıkamamış olmak fikrini sürekli düşünüyor olmak benim hayatımda bir şeyi değiştiriyor mu? Hastalığa yakalanma ihtimalim ile düşünme sıklığım arasında bir ilişki var mı?

Tüm bu soruların cevabı HAYIR. Bir şeyi devamlı düşünmek ve buna paralel olabilecek senaryolar üretmek dışarıda akıp giden dünyayı etkilemez, bunun yanı sıra bizi de kısır bir döngüye sokmaktadır.

Sürekli aynı düşünceyi düşünmek bize gerçekten bir katkı sağlıyor mu yoksa aksine tüm enerjimizi emip bizi daha da mı karamsarlığa sürüklüyor?

Birkaç metafor üzerinden bu soruya cevap arayacak olursak, harika  bir yaz sabahı, kocaman ağaçların, rengarenk çiçeklerin olduğu güzel bir kahvaltı masasında olduğunuzu hayal edin, ve bir de masaya musallat olmuş bir arıyı hayalinize dahil edin…

Arıyı sürekli kovmaya çalıştığınızda, sürekli arıya yeni bir uyaran verip onunla bir şekilde etkileşim kurduğunuzda arı masadan uzaklaşmak yerine daha da çok masanın etrafında dolaşacak, hatta daha da ileri giderek başınızın etrafında dönecek ve sizi daha çok rahatsız edecektir.

Bu gibi birçok metafor bulunmaktadır, derin bir suda yüzmeye çabalayarak daha çok dibe çökmek, bataklıktan kurtulmak için sürekli çaba harcadığımız için daha da derine batıp, her yerimizi daha çok bataklığa saplamak gibi.

Tüm metaforların içeriğinde sakin kalıp öylece durmaktan uzak, sürekli sonucu başarıya götürmeyen davranışı tekrarlayarak aslında durumu olduğundan biraz daha olumsuz bir hale sürüklemek yatmaktadır. Zihin de tıpkı bu şekildedir, sürekli aynı, üstelik işlevsel de olmayan bir süreci düşünerek kendini daha da çıkmaza saplamakta ve hatta içinden çıkılması gittikçe daha da güç hal alan çıkmazlara sürüklemektedir.

İşte tam da burada zihnimizi yoran ve sabit olan bu düşünceden uzaklaşarak, yerine belki o an bizi mutlu edecek, bize herhangi bir katkı sağlayacak başka bir düşünceye odaklanmak ruhsal açıdan bize yeni bir bakış kazandıracaktır. Tıpkı arının gelip gitmesini sabırla beklemek, bataklıktan çıkmak için acele etmeden yardım istemek, batmakta olduğunuz suda kendinizi daha dibe sokmak yerine sakince durarak suya sizi üzerine çıkarabilmesi için izin vermek gibi.

Duygular

Olaylar, düşünceler ve davranışlar üzerinde duruldu peki ya duygular nerede?

Hem bilişsel davranışsal model hem de metakognitif model düşünceleri değiştirerek aslında duyguyu değiştirme üzerine ekstra herhangi bir şey yapmaya gerek duyulmadığını göstermektedir. Demek istenilen nokta olayları kavrayış, anlayış biçimimiz düşüncelerimizi, düşüncelere dair yapılan yorumlar, atfedilenler davranışlarımızı, davranışlarımız sonucunda hissedilenler ise duygularımızı etkilemektedir .Yani her biri aslında birbirini takip eden tren vagonu gibi. En baştaki vagonumuz düşüncelerimiz onu takip eden vagonlar ise davranışlarımız ve duygularımız. Düşüncelerimize verdiğimiz yanıtlar duygumuz üzerinde herhangi bir çaba harcamadan, sürecin doğal akışında onarılmaktadır.

Çok eskilere dayanan atasözlerine bakıldığında da durum farklı değildir, iyi düşün iyi olsun bu atasözünün psikolojik etimolojisi iyi düşünürsen bu düşünce şekli eylemlerine yansır, düşüncen davranışlarını şekillendirir ve iyi şeyler yaparsın, iyi düşünüp, iyi davranırsan ise iyi hissedersin.

Yani aslında bu iki model de duygular ihmal edilmemektedir, sadece duygulara kadar olan kısmı onarıp, duygunun serbest bir biçimde ortaya çıkmasını seyretmektedir.

Bilişsel davranışçı model ve Metakognitif modellerden yararlanarak düşünceyi düşünmeyi deneyimlemek kavramı bu metot  ile olayları değerlendirmenin ruh sağlığı açısından koruyucu olduğunu ifade etmektedir.

Bunun yanı sıra şu süreçlerde en çok duyulan kavramlardan olan psikolojik sağlamlık üzerinde duralım isterseniz.

Psikolojik Sağlamlık Nedir?

İnsanın hayatındaki olumsuz süreçlerin etkilerini azaltmaya yönelik çalışmalar yıllarca devam etmektedir. Bu kavramlar her zaman psikoloji biliminin de ilgi odağı haline gelmektedir. Bu kavramlardan biri de psikolojik sağlamlık kavramıdır.

 Block ve Kremen’nin 1996 yılındaki çalışmalarına göre psikolojik sağlamlık, bireyin olumsuz şartların üstesinden başarıyla gelebilmesi ve sürece  uyum gösterebilmesi olarak açıklanmaktadır.

Hunter (2001) psikolojik sağlamlığı tanımlarken yaşanan olumsuz bir durum veya bir hastalık sürecinden sonra kendini toparlayabilme, olumsuz şartlara da uyum sağlayıp yaşam sürdürebilme ve yara aldıktan sonra bile yine eski hale dönebilme yeteneği olarak ifade etmektedir.

Psikolojik sağlamlık kavramında üzerinde durulması gereken iki önemli nokta bulunmaktadır: Bunlardan birincisi ortamda tehdit edici bir unsurun olması, bir diğeri ise bu tehdit edici unsura rağmen uyum sürecinin devam etmesidir.

Psikolojik sağlamlık Türkçe karşılık olarak Türk Psikologlar Derneği tarafından 1998 yılında resielence kavramının anlamını karşılayan kelime olarak literatüre eklenmiştir. Resielence kelimesi köken olarak Latinceden gelmekte ve fiziki anlam olarak bambu kamışını ifade etmektir, bambu kamışı esneyebilmekte ve kolayca kırılmadan eski haline geri dönebilmektedir, bu sebeple kavramsal olarak psikolojik açıdan sağlam olabilmekle çok iyi eşleşmektedir.

Birçok insanın hayatında hastalık, stres faktörleri gibi yaşantılar sıklıkla görülmektedir ve birçok insan hayatın getirdiği yüklere karşın hemen ipleri bırakmaz ve hastalık semptomları geliştirmezler. Hastalık belirtileri devam etse de yeni hastalık belirtileri geliştirseler de hayatın getirmiş olduğu yüklere, zorlu dönemlere geçici olarak uyum sağlamayı becerebilmekte ve kendileri için o an daha  önemli olan şeylere odaklanıp hayatlarına devam edebilmektedirler. Yani hayatın getirdiği yükler karşısında tamamen yıkılmazlar ve ruhsal bir esneklik, dayanıklılık gösterebilmektedirler. Ve her şey normale dönmeye başladığında, hayatın yükü sırtlarından kalktığında daha da güçlenmiş olarak kaldıkları yerden hayatlarına devam edebilmektedirler. Yani başa çıkabilecekleri durumlarla başa çıkmayı, başa çıkılamayacak olan durumları da kabullenmeyi başarabilmektedir ve birçok insan bunu aslında farkında olmadan hayatının çoğu noktasında başarabilmektedir.

Psikolojik sağlamlık, herhangi  bir olumsuzluk durumu ile karşılaşıldığında koruyucu faktörler ile risk faktörlerinin etkileşimi sonucu ortaya çıkan dinamik süreç içerisinde, kişinin hayatındaki değişikliğe uyum göstermesini içermektedir. Bir  başka bir ifade ile ise önemli risk veya travma yaşantılarına rağmen bireyin göstermiş olduğu olumlu uyumu ifade eden bir kavramdır.

Günümüzde yaşanan süreçte de uyum sağlayan, adapte olan hayatına ruhsal açıdan sağlığını koruyarak devam edebilmektedir.

Yaşanan stres olaylarına karşı daha kolay uyum sağlayabilen bireyler psikolojik sağlamlığı daha güçlü olan bireylerdir. Psikolojik sağlamlığı güçlü kılmak adına bu süreçlerde verilen telkinler, yukarıda sözü geçen sorgulama teknikleri kullanılabilmektedir.

Nesli tükenen canlılar çoğu zaman dünyaya kaşı adaptasyon gücünü kaybettiği için yok olmaktadır ve dünyadaki en önemli kurallardan ve dünyanın temel devinimini oluşturan sistemlerden birisi de şu metafor üzerinden ifade edilecek olursa; büyük balık küçük balığı yer, fiziki ve doğa koşullara baktığımızda her zaman güçlü olan kazanıp hayata adapte olmuş ve rakibini halt etmiştir, hayat mücadelesini bir şekilde sürdürüp kaldığı yerden devam edip, kendilerini onarabilenler adapte olmayı başaranlardır.

Ruhsal açıdan da süreç tıpkı fiziksel ve ilkel doğa koşulları gibi işlemektedir, bu süreci tanıyıp anlayan ve baş etme yöntemlerini kendine göre geliştirip uygulayabilen, hatta bazen hiçbir şey yapmadan sadece süreci izleyerek uyum sağlayabilen kimseler  yaşanan pandemik süreci en az hasarla atlatan kişiler olacaktır.

Yaşanan olaylar herkes için aynıdır fakat verilen tepkiler, geliştirilen düşünceler kişilere göre değişebilmektedir. Olayları değiştirmek elimizde değil, ancak düşüncelere yön vermek buna paralel duygularımızı onarmak ve davranışlarımızı şekillendirmek bizim elimizde olan ve kendi irademizle sonuçlandırabileceğimiz kavramlardır.

Olaylara karşı verdiğimiz yanıtların dilini çözdüğümüzde, kendimizi sorgulayarak düşüncemizi özgür kılıp, sürekli düşünerek oluşturduğumuz kısır döngüden kendimizi kurtardığımızda düşüncemizin elinden tutup ona sadece eşlik edip sakince olan biteni izlediğimizde psikolojik sağlamlığımız bize yardım edecek ve bu süreci kolaylaştıracaktır.

Daha sağlıklı ve huzurlu günlerin elbet geleceğini kendimize hatırlatarak, dünyayı daha yaşanılır kılmak adına daha önceki zamanlarda  kendimize ayıramadığımız zamanı kendimize ayırarak  ne yapmak istiyorsak yeni bir şeyler ekleyerek, dil öğrenmek, yeni bir yeteneği keşfetmek, yeni bir dizi izlemek, uzun süredir izlemeye fırsat bulamadığın filmi izleyerek, ailene ya da her kiminle isen ona daha fazla vakit ayırarak ,hatta belki hiçbir şey yapmayarak değerlendirmek ve daha güçlü kalmak için iyi ki hayattayız. Hayatta diğer insanların da varlığını unutmadan yaşamak gerektiğini bizlere tekrar hatırlatan pandemik süreçte güçlü olmak kadar bir başkasının düşünmek, onu düşünürken ve hatta korurken kendimizi de koruduğumuzu unutmamak ve her şeye rağmen gelecek günlere umutla bakabilmek  gerekmektedir.

Yaşanan olaylar insan zihninden yıllar geçtikçe silinip, unutulacaktır, ancak olaylara ilişkin hissedilen duygular her zaman hatırlanmaktadır.  Bu süreçte duygularımıza en işlevsel yönü verebilmek için düşünceleri irdelemeyi ve kendi içsel süreçlerimize inerek güçlü kalabilmeyi bunları yaparken de dünyayı, doğayı korumanın kendimizi korumak ile eş değer olduğu anlatılmaktadır.

21. yüzyılda yaşanan olaylar ile önceki yüzyıllarda yaşanan olaylar her ne kadar birbirinden farklı olsa da olaylara dair hissedilen duygular çoğu zaman dünyanın her yerinde benzerlik göstermektedir.

Yukarıdaki satırlarda daha sağlıklı hissedebilmek için daha işlevsel düşünmenin yoluna dair birtakım metotlar metaforlar üzerinden ele alınmakta ve bilimsel bilgi ışığında sizlere sunulmaktadır.

Tüm yazılanları özetleyecek olursak:

Kendimize bir psikolojik yardım alarmı oluşturabiliriz.

1) Önce olayları fark et ve bu sürecin sadece senin başına gelmediğini ve sadece bu yüzyılda olmadığını anımsa.

2) Olaylara karşı ne düşündüğünü fark et.

3) Düşüncenin sana ne kattığını düşün, düşünmek ve uyguladığın yöntemler senin için ne kadar faydalı, hemen bahsedilen arı metaforunu kendine hatırlat!

4) Bu düşünceler senin enerjini emim, yaşam kaliteni mi düşürüyor, hemen düşünmeyi bırak ve ilgini başka alanlara yönelt.

5) Ve psikolojik sağlamlık senin içinde var bunu unutma, bu zamana kadar hayata adapte olabildiysen, bunu da başaracaksın.

6) Sadece sakin kal, düşünce ve duygularını izle.

Kaynakça
  • Block, J., Kremen, A. M. (1996). IQ and Ego-Resiliency: Conceptual and Empirical Connections and Separateness. Journal of Personality and Social Psychology, 70, 349– 36
  • Hunter AJ (2001) A Cross-Cultural Comparison of Resilience in Adolescents. J Pediatr Nurs, 16:172-179.
  • Anksiyete ve Depresyonda Metakognitif Terapi, Adrian Wells, 2020
  • Bilişsel Davranışçı Terapi : Temel İlkeler ve Uygulama, 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir