Genel

İd, Ego, Süperego: Freud’un Zihin Kuramı Nedir?

1856 yılında günümüzde Çek devleti sınırları içinde yer alan Freiberg’de yer alan Moravia’da dünyaya gelen Freud (1856-1939) geçtiğimiz 6 Mayıs gününde 163. yaşını geride bırakmıştır. Psikodinamik yaklaşımın kurucusu, psikanalizin öncüsü, insanın doğası ve eylemlerinin kökenine dair bilgimizi genişleterek psikolojiye yön veren bir kuramcı olarak Freud’a bugün psikoloji alanındaki birçok çalışmada hala atıf yapılmaktadır. Günümüzde onun hakkında hiçbir şey okumamış ve hiçbir psikoloji dersi almamış kişiler tarafından bile ismi bilinmektedir.

Freud bir tıp hekimi olarak öğrenim görmüş, ancak hekimlik yapmaya ilgi duymayarak fizyoloji alanında araştırmalar yapmayı tercih etmiştir. Doğa olaylarından ziyade insan davranışlarına yönelik duyduğu ilgi, kendi zamanının popüler tedavi yöntemi olan hipnozla alakadar olmasına yol açmıştır. Daha sonra insanın doğasına yönelik merakı, serbest çağrışım yöntemini geliştirmesine neden olmuştur. Analizleri ve ortaya koyduğu fikirler bunlarla sınırlı kalmamış, zihnin temel yapılarına yönelik kavramsal bir model içeren bir kuram (topografik zihin kuramı) geliştirmiştir (1).

İd, Ego Süperego – Giriş

Klasik psikanalitik kuram, Freud’un orijinal görüşlerine yer verir. Kuram, hem zihin yapısını hem de kişiliğin gelişimini ve dinamiğini içerir. Sigmund Freud (1856­1939) tarafından geliştirilmiş olan psikanalitik ya da psikodinamik yaklaşımın temel sayıltısı, psikopatolojinin bilinçdışı çatışmalardan kaynaklandığıdır (2).

Freud’a göre vücut mekanik bir enerji sistemidir. Dolayısıyla vücudun bir parçası olan zihin de bu enerji sisteminin bir parçasıdır. Freud’un zihinsel enerjiyle ilgili fikirleri üç temel argümanla açıklanabilir:

  • Sınırlı miktarda enerji vardır. Dolayısıyla bir yere fazla enerji aktarıldığında diğer amaçlar için daha az enerji kalır,
  • Enerji bir ifade kanalıyla açığa çıkarılamadığında ya da engellendiğinde kaybolmaz, başka bir yoldan ifade edilmesi mümkün olur,
  • Temelde zihin bir huzur durumuna ulaşmayı hedefler. İhtiyaçlar bir gerilim oluşturur ve bu gerilimin azaltılarak sükûnet durumuna geçilmesi hedeflenir (1).

Freud zihin kuramının ilk versiyonunda farkındalık alanına odaklanmış, farkındalıkla ilgili üç alan tanımlamıştır: bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı. “Bilinç”, farkındalık alanını açıklar, kişi burada olan biten her şeyin farkındadır. “Bilinçaltı (ön bilinç)”, dikkat ettiğimizde farkına varabildiğimiz alandır. Bilinçaltında yer alan bilgiler kişinin o bilgiye ulaşmak istediğinde odaklanması ile ulaşılabilir hale gelir. “Bilinçdışı” ise farkında olmadığımız ve bilgisine ulaşamadığımız alandır. Bilinçdışı istenmeyen dürtülerin, arzuların, acı verici travmatik yaşantıların saklandığı bir mağara gibidir. Kişi bilinçaltında olduğu gibi odaklanarak veya dikkatini yönelterek bu bilgilere ulaşamaz (1). Freud davranışın büyük ölçüde bilinçdışı etkenlerden kaynaklandığını düşünmüştür (2). Öyleyse günlük hayatımızda ve popüler kullanımda kendini gösteren “bilinçaltı” kelimesi yanlış bir kullanım içermektedir. Bilinçaltı farkındalık düzeyinin hemen altındaki saydam bir tabakada yer alırken, insanların “bilinçaltı” ile kastettikleri esas zihin yapısı çok daha derinlerde yer alan bir zihin yapısı olan “bilinçdışı”dır.

Freud 1923 yılında ilk zihin kuramını terk etmeden kuramdaki birtakım eksiklikleri fark ederek, yapmış olduğu zihin alanları tanımlamasının yetersiz olduğunu düşünmüştür. Freud iki özelliği olan “ego” yapısını ortaya koymuştur. Kuramda egonun iki yönlü yapısı kendine bir yer bulamıyordu. Buna göre egonun hem bütünselliği, uyumlu ve tutarlı işleyişi; hem de bilinci ve bilinçdışını bir arada bulundurması daha önce zihin için ifade edilenleri tam olarak karşılamıyordu.  Böylece Freud her biri farklı işlevsellik gösteren üç ayrı zihinsel sitem tanımı daha yaparak zihin kuramını genişletti (1). Freud zihin kuramının genişletilmiş versiyonunda zihni üç parçasıyla tekrar değerlendirmiştir: İd, ego ve süperego (4).

Freud’un topografik zihin kuramı bir buzdağı metaforu ile görselleştirilmiştir. Buna göre buzdağının esas kısmını oluşturan bilinçdışı alan id ve bastırılmış dürtülerle en derinde bulunmakta, süperegoyu ve hatırlanabilir anıları barındıran ön bilinç (bilinçaltı) onun hemen üzerinde ancak bilince çok yakın bir yerde konumlanmakta ve bilinç ise egoyu da taşıyan farkındalık alanıyla en yukarıda ve en ulaşılabilir konumda kendini göstermektedir.

Freud’un Zihin Kuramı

İd Nedir?

Freud’a göre id doğuştan vardır ve ruhun çalışması için gerekli olan psişik enerjinin depolandığı zihinsel yapıdır (2,4). Yeme, içme, uyuma, sıcaklık, şefkat ve cinsellik gibi temel dürtüleri barındırır (2). Bir nörolog olan Freud, iddeki enerji kaynağının biyolojik kökenli olduğunu söyleyerek bunu “libido” olarak adlandırmıştır (4). Libido yeni doğan bir bebeğin büyümesi ve gelişmesiyle beraber psişik enerjiye dönüşmektedir. Bu süreç bireyin bilinçli olarak algılayamadığı bilinçdışı alanda gerçekleşmektedir. İd işlevini bilinçdışında sürdürür (2).

İd Freud’un “haz ilkesi” olarak adlandırdığı bir ilkeye göre çalışmaktadır. Buna göre id, istediği şeyin hemen o anda gerçekleşmesini arzulamaktadır. İnsan acıdan kaçan ve hazza yönelen bir varlık olarak (1) ihtiyaç ve arzuların ortaya çıkardığı gerginlik durumundan bir an önce kurtulmaya çalışır (2,4). Örneğin, bir bebek acıktığında huzursuz olur, hareketlenir ve emme davranışları yaparak huzursuzluğu azaltmaya çalışır.

İd iki şekilde tatmine ulaşmaya çalışır: istediğini elde etmek için harekete geçme ve ona sahip olduğu hayalini kurma (1). İd, istediği şey hemen o anda mevcut değilse ve onu hemen elde edemeyecekse, arzulanan şeyin hayalini kurarak doyum sağlamaya çalışır. Örneğin acıkan bir bebek annesinin memesini hayal ederek geçici bir süreliğine sakinleşebilir. Arzulanan şeyin hayalini kurma ya da ona dair zihinsel imgeler üretme, birincil süreç (primary process) tarzı düşünmedir (2). Ancak bu tür bir doyum idi tam olarak tatmin etmez ve geçici olarak bir sükûnet ortaya çıkarır (4).

İd, hazza ulaşmak için plan yapmaz, strateji geliştirmez ve sabırla beklemez. Tamamen ahlakdışıdır, toplumsal normları ve beklentileri önemsemez. Engellenme ve hayal kırıklığını tolere edemez. İstediğini ister ve onu hemen ister, bunun dışında bir şey yapamaz (1).

Süperego Nedir?

İdin karşıtı süperegodur. İd haz ilkesine göre çalışırken süperego “vicdan ilkesine” göre çalışır (4). Süperego idin aksine ahlaki yönlerle ilişkilidir. Etik standartlar, toplumsal normlar, diğerlerinin beklentileri süperegonun ilgilendiği temel meselelerdir. Dış dünyanın ahlaki iç temsili süperegodur. Kurallar çerçevesinde hareket edildiğinde iyi davranışları ödüllendirir (gurur, kendini sevme gibi), kötü davranışları cezalandırır (suçluluk, aşağılık duygusu gibi) (1).  Süperego, çocukluk çağı boyunca gelişir. 4 yaş civarında başlayan fallik dönem krizlerinden olan ödipal ve elektra kompleksleri sonucu gerçekleşen çocuğun ebeveyni ile özdeşleşmesi süperego gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır (2). Çocuklar bazı dürtülerinin ebeveynler tarafından kabul edilmediğini gördüklerinde onların değerlerini kabul ederek onaylarını almaya ve onlar tarafından reddedilmenin acısını yaşamamak için bunları içselleştirmeyi öğrenmeye başlarlar (4). Ebeveynlerin kabul edilemez olarak tanımladıkları bazı davranış ve dürtüleri kendileri de kabul edilemez gördükçe, bu tutumlarıyla ebeveynleri tarafından onaylanmanın keyfini yaşayarak suçluluktan kaçınıp gurur ve kendini sevme gibi duyguları deneyimleyerek vicdani süreçleri edinirler (2).

Süperego duruma göre davranışlarını ayarlama konusunda, yani gerçekliği test etmede bazen başarılı olamamakta en az id kadar ilkel olabilmektedir. Bu tür bir durumda kişi düşünce ile eylem arasındaki ayrımı görememekte, bir şeyi yalnızca düşünmekten bile suçluluk duyabilmektedir. Böylece siyah- beyaz, mükemmeliyetçi ve çok katı tutumlu bir yaklaşım sergilenebilmektedir. Bunun yanında süperego anlayışlı ve esnek de olabilir. Bir eylemin yapılmasında stres, baskı altında olma gibi faktörler etkili olmuşsa süperego bunları tolere edip anlayış gösterebilir (1).

Ego Nedir?

Ego, id ve süperego arasında bir tampon işlevi görür. Doğumdan sonraki ikinci 6 ay boyunca gelişir. Ego idden meydana gelirken süperego da egodan meydana gelir (4). Ego bilinç alanında yer alan zihinsel yapıdır ancak savunma mekanizmalarının oluşumuyla bilinçdışı da hareket edebilmektedir (2).

İd hazzı, süperego mükemmelliği, ego ise geçekliği arar (1). İd, gerekirse hayal işlemini kullanırken, egonun görevi, gerçekle uğraşmaktır. Hayaller organizmayı canlı tutmaya ve organizmanın hayatını devam ettirmesine yetmeyeceği için ego, birincil süreç düşünce tarzını kullanamaz. İkincil süreç düşünce (secondary process) denen ve gerçeklik ilkesini barındıran, planlama ve karar verme işlevleri yoluyla ego, idin yapmak isteyeceği gibi hemen her zaman haz ilkesine göre çalışmanın, yaşamı sürdürmenin etkili ve yeterli bir yolu olmadığını fark eder (2). Ego idin aşırı ve devamlı isteklerini gerçekliği test ederek ve süperegonun taleplerini göz önünde bulundurarak doyurmaya çalışır. Gerçeklik ilkesi mevcut koşulları ve talebin gerçekleşebilir oluşunu denetlemeye dayanır, bunun sonucunda istekler bir süreliğine ertelenebilir. Kişinin yoğun bir biçimde açlık dürtüsü varsa, ego yiyeceğin şu an ulaşılabilir olup olmadığını denetler, dış dünyada para, mekân, zaman gibi şartları değerlendirerek hareket eder. Gerçeklik ilkesi sonucunda istekler engellenebilir, ertelenebilir, yönlendirilebilir ya da serbest bırakılabilir (1).

Ego fantezi ile gerçeği ayırt edebilir. Akılcı düşünceler geliştirebilir. Gerçekçidir, mantıklıdır ve gerilime toleransı vardır. İdin aksine ego zaman içinde değişime uğrayabilir, çocukluk dönemi boyunca daha karmaşık işlevler geliştirebilir (1).

Ego, gerçeğin talepleri ve idin anında doyum arzuları arasında gerçeklik ilkesine göre çalışarak aracılık ederken unutulmamalıdır ki tüm enerjisini idden alır. Bu durum, Freud tarafından da enerjisini bindiği attan alan bir at binicisine benzetilmiştir. At binicisi her ne kadar atı sürerken kendi enerjisi ile ve attan bağımsız düşünerek, planlayarak ve hareket ederek onu yönlendiriyor görünse de gücünü atın gücüne borçludur. At binicisi yine attan aldığı enerjiyle onun yönlendirmesini yapmaktadır (2). Ego, kişiliğin yürütücü ve karar verici bir parçası gibi görünse de Freud tarafından aslında enerjisini idden alan ve onun yönlendirmesiyle şekillenen bir yapı olarak görülmüştür (1).

Kişinin gerçek ya da algılanan bir tehdit durumu karşısında yaşadığı duygu kaygıdır. Freud kaygıyı egonun dış dünyadan gelmesi muhtemel tehditlere karşı gösterdiği bir tepki olarak görmüştür. Gerçek bir tehdit ya da tehlike durumu olmadan yaşanan, gerçekçi olmaktan uzak bir kaygı olarak tanımlanan nörotik kaygı, Freud tarafından baskılanmış dürtülerin bir ifadesi olarak tanımlanmıştır. Örneğin küçük alanlarda kalmaktan korkan bir kişinin yaşadığı nörotik kaygı yakınlık kurma gereksiniminin bastırılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Daha sonra Freud nörotik kaygıya başka bir açıdan yaklaşmıştır. Buna göre nörotik kaygı birtakım dürtü ve arzuların bastırılmasından değil, daha önce kişinin ifade ettiği ama bu ifadesi nedeniyle cezalandırıldığı bir dürtüsü sonucunda; bunu tekrar ifade ettiğinde aynı kötü sonuçların ortaya çıkmasından duyduğu korkunun bir yansımasıdır. Kirden korkan bir çocuğun ısrarlı temizleme davranışları, tuvalet eğitimi sırasında ebeveynlerin çocuğun dışkısına olan hayranlığına karşı katı tutumundan kaynaklı bir korkuyu tekrar deneyimlemekten kaçınmak amacıyla sergileniyor olabilir (2). Böylece nörotik kaygı konusunda Freud’un düşünceleri id dürtülerinin bastırılması fikrinden süperego cezalandırmasından korkmaya dönüşmüştür.

Gerçek kaygının egoda meydana getirdiği huzursuzluk dış dünyada var olan tehlikeden kaçma, onu ortadan kaldırma ve onunla mantıklı bir biçimde baş etmeyle sükunete çevrilebilir. Nörotik kaygının ortaya çıkmasında ise egonun kişiyi kaygıdan korumak için savunma mekanizmaları geliştirmesiyle ortadan kaldırılmaya çalışılır (2). Savunma mekanizmaları aynı zamanda ego tarafında idin kabul edilemez istekleri ile başa çıkmak amacıyla da geliştirilen stratejilerdir (1).

Freud’un görüşlerini geliştirerek özelikle savunma mekanizmaları üzerinde çalışan Freud’un kızı Anna Freud’dur. Anna Freud’a göre eğer idde bir sükûnet ve doyum ortamı hâkimse hiçbir dürtünün haz amacıyla bene (egoya) geçme, orada huzursuzluk yaratma durumu söz konusu olamaz. Böyle bir durumda idde neler olup bittiği hakkında bir şey öğrenemeyiz. Üstben (süperego) ve ben arasında da bir uzlaşma varsa üstbendeki düşmanca ya da eleştirel  istekler egoya ulaşıp orada bir gerilim ya da suçluluk oluşturmaz, böylece üstbeni ayrımsayamayız. Öyleyse odak nokta hep ben olmalıdır. Oysaki psikanalizin genel yaklaşımı odak noktayı id olarak almaktadır (3).

Anna Freud yetişkin psikolojisinde dürtü savunmasının kaynağını üstbenden korkma olarak görmüştür. İdden gelen arzu ve istekler ben tarafından tehlike olarak algılanmayıp doyurulmaya girişildiğinde üstben duruma el koyar ve doyumu yasaklar. Böylece ben dürtü savunmasına geçer. Çocuk psikolojisinde ise dürtü savunmasının kaynağı dış dünyada bir karşılığı bulunan nesnel kaygıdır. Ebeveynler tarafından cezalandırılma, eğitimciler tarafından onaylanmama gibi durumlar savunmaların başlatıcısı olabilirler (3).

Ego zihnin bilinçli kısmını temsil ederken geliştirdiği savunma mekanizmaları ile bilinçdışı alanda da faaliyet gösterebilir. Savunma mekanizmalarının belli bir dereceye kadar kullanılmaları işlevsel olabilmektedir. Örneğin sevilen bir kişinin kaybı sonrası inkâr mekanizmasına başvurulması olağandır ve kişinin yas sürecini yaşamasını, daha sonra hayata tekrar adapte olmasını sağlar. Ancak uzun süreli ve devamlı olarak savunma mekanizmalarının kullanılması gerçeklikle bağı koparmaya ve kişinin diğerleriyle etkileşimlerinin bozulmasına neden olabilir (2). Bazı savunma mekanizmaları şunlardır:

  • Bastırma: Psikanalitik kuram için oldukça önemli bir mekanizmadır. Bir fikir, arzu ya da düşünce bilinçten sıyrılır, kişi onu bilinçdışına gömer ve unutur. Diğer tüm savunma mekanizmalarında rol oynayan temel mekanizmadır (1,2).
  • İnkar/yadsıma: Bilinçli olarak farkında olunması acı verici ve korkutucu olan bir gerçekliğin inkarını ifade eder. En basit savunmalardan biridir. Beklenmeyen bir ölüm karşısında verilen “olamaz” tepkisi bir inkâr savunmasıdır (1).
  • Yansıtma: İçsel ve kabul edilemeyen şeyler dışarıya aktarılır. Kişi kendi olumsuz özelliklerini bir başkasına yansıtarak kendini savunur. İçinde düşmanlık besleyen bir kişi diğerlerinin ona düşmanca baktığını iddia edebilir (1). Yansıtma özellikle paranoid bozukluklarda ön plana çıkan bir savunma mekanizmasıdır (2). Bunun yanında Anna Freud yansıtmanın yalnızca olumsuz özelliklerle ilişkilendirilebilecek bir yapısı olmadığını öne sürmüştür. Ona göre, kişinin kendinde kabul edemediği, utanç ve suçluluk duygularını açığa çıkan dürtüleri başkasında olduğunda onları doyurmaya çalışma ve bundan haz alması mümkün olabilmektedir. Evlilikten korkan birinin bir arkadaşının düğün hazırlıklarında ekstra çaba harcaması buna bir örnek olarak gösterilebilir (3).
  • İzolasyon (soyutlama): Dürtü, düşünce ya da eylem bilince gelmekte serbesttir ancak tüm bunlardan duygular soyutlanır. Travmatik bir olay anlatılırken duygusuz bir ses tonu ve yüz ifadesinin kullanılması (duygusal küntlük) bunun bir örneğidir (1).
  • Yapma-bozma: Kişi bir davranış ya da düşünceyi tekrarladığı bir davranış ya da başka bir istekle bozar. Kompulsif davranışlar burada akla gelen ilk tepki serisi olacaktır. Aklına çocuğunu boğma düşüncesi gelen bir kişinin bunu bozmak için sürekli ellerini yıkaması bir yapma-bozma mekanizmasıdır (1).
  • Karşıt tepki geliştirme: Kabul edilemez bir dürtünün karşıtının benimsenmesini içerir. Kişinin bilinçdışında aslında düşmanlık beslediği ve çok hoşlanmadığı bir kişiye aşırı merhametli ve sevgi dolu yaklaşması söz konusu olabilir (1, 2).
  • Mantığa bürüme: Kabul edilemez dürtü ya da istekler için mantıklı ve kabul edilebilir bir açıklama yapılır. Aşırı kıskançlık sergileyen kişilerin bunu âşık oldukları için yaptıklarını söylemeleri bir mantığa bürüme girişimidir (1). Akla uymayan davranışı akla uygun bir gerekçeye uydurma söz konusu olduğundan rasyonalizasyon olarak da adlandırılır (2).
  • Yüceltme: Kişi kabul edilemez ve diğerleri tarafından onaylanmayan içgüdülerini yeni ve kullanışlı bir kaynağa yönlendirilir. İçsel olarak saldırgan dürtüleri olan bir kişinin boks yapmaya başlaması yüceltmeye örnektir (1). Bu mekanizma özellikle yaratıcı faaliyetlerde kendini göstermektedir. Toplum cinsellikle ilgili ifade ya da görsel unsurları hoş karşılamazken bunun bir resimdeki sembolik ifadesi hoş ve estetik bulunabilir. (2).

Freud’un zihnin yapısı hakkında ortaya koyduğu varsayımlar üzerinde yapılan daha sonraki çalışmalarda bazı gerçekler kabul edilmiştir (2):

  • Davranış üzerinde bilinçdışının etkileri vardır. Ancak Freud davranışlar üzerinde asıl etkisi olanın bilinçdışı olduğunu söylerken insan davranışlarında çoğunlukla bilinç ve farkındalık ön plana çıkar.
  • Birey kaygıdan, stresten ve bazı acı verici deneyimlerden korunmak, onlar üzerinde kontrol sahibi olabilmek için savunma mekanizmalarını kullanabilir.

Freud, tüm zamanlara hitap eden bir kuramcı, psikolog ve düşünürdü. Öne sürdüğü bazı varsayımlar hala tartışılmakla beraber psikolojiye kazandırdığı oidipus kompleksi, bilinçdışı, psikoseksüel gelişim evreleri gibi birçok kavramla beraber insanı anlama noktasında çağının çok ötelerine uzanmıştır. Yeni bir kuram ve yaklaşım önermekten çok daha fazlasını, insanı anlamada farklı ve derin kökleri olan bir yöntemi bizlere miras bırakmıştır.

Kaynakça
  1. Cervone, D. ve Pervin, L. A. (2016).Psikodinamik kuram: Freud’un psikanalitik kuramında kişilik. Kişilik Psikolojisi içinde (M. Baloğlu, Ed.). (s.69-112). Ankara: Nobel Yayınları.
  2. Davison, J. Ve Neale, J. M. (2011). Giriş ve temel konular. Anormal Psikolojisi içinde (s.1-105). (Dağ, İ. Çev. Ed.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
  3. Freud, A. (2015). Ben ve Savunma Mekanizmaları (4.Basım). (Y. Erim, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
  4. Kring, A. M., Johnson, S., Davison, G. Ve Neale, J. (2015).Giriş ve tarihsel olarak genel bakış. Anormal Psikolojisi içinde (s. 1-27). (Şahin, M. Çev. Ed.). Ankara: Nobel Yayınları.

Psikolog Merve Kayacı

Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden dereceyle mezun oldu. Üniversitede Gelişim Psikolojisi Laboratuvarı ve Bilişsel Psikoloji Laboratuvarında yürütülen projelerde yer aldı. Mezun olduktan sonra özel bir hastanede stajyer psikolog olarak eğitim aldı, ve danışan takip etti. Klinik psikolojiye yönelik eğitimler almaya devam ediyor. Kendi blogunya edebiyat ve psikolojiyi beraber incelediği bilimsel içerikli yazılar yazıyor. yusufbayalan.com'da içerik üretiyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Call Now ButtonRandevu İçin Tıklayın
Kapalı
Kapalı