Genel

Psikoterapi tam anlamıyla nedir?

Okuyacağınız metin, Klinik Psikolog Stephen Diamond tarafından yazıldı, 2 Mayıs 2018’de Psychology Today’de [https://www.psychologytoday.com/intl/blog/evil-deeds/201805/what-is-real-psychotherapy] yayımlandı. Metin İsmail Demir tarafından Türkçeye çevrildi.

Bugün birisi “terapiye” gittiğinde, gerçekten ne faydasını görüyor?

Psikoterapi alanı, bir asırdan -psikanalizin en parlak döneminden- bu yana büyük ölçüde gelişti. Örneğin, 1918’de terapi isteyen bir kişi, büyük olasılıkla Freud veya Jung’un bir öğrencisine denk gelecektir. Seanslar haftada birkaç gün olarak planlanacak ve hastanın muhtemelen arkasında oturan analist tarafından rahat bir kanepede uzanması istenecektir. Analist, hastayı dikkatle dinleyecek, notlar alacak ve söylenenlerin bilinçsizce önemine ilişkin ara sıra yorum yapacaktır. Bu yorumlar, belirli bir terapistin hastaya ilişkin teorik anlayışına bağlı olacaktır. Bu durum 1918 yılı esas alınırsa Freudyen yorumlarına göre olacaktı, ancak Jung o zamana kadar Freud ve Freudçulardan ayrılarak kendi Analitik Psikolojisinin takipçilerini çekmeye başladı.

Psikanaliz, temelde nevroz ve psikoza psikolojik bir yaklaşım olan psikoterapinin ilk sistematik biçimiydi. Bu terim, Freud’un kendimiz hakkında bilmediğimiz ve bilmek istemediğimiz şey olarak tanımladığı “bilinçdışı [unconscious]” kavramına dayanıyordu. Kabul edilemez ve dolayısıyla bastırılmış duygularımız, düşüncelerimiz, anılarımız, motivasyonlarımız ve dürtülerimiz bunlara örnek olarak verilebilir. Terapi süreci, bilinçaltının derinliklerine inmek ve bilinçdışını daha bilinçli hale getirmekten ibaretti.

O günlerde psikoterapinin merkezinde, Freud tarafından via regia veya kraliyet yolu ya da bilinçaltına giden kraliyet yolu olarak görülen rüyaların yorumlanması gibi olaylar vardı. Buradaki amaç, rüyalarımızı anlamaktı -ki bunlar, Freud’a göre, bilinçdışı çatışmaların kodlanmış yansımalarıydı. Aynı şeyler Jung için de nasıl daha bütün ve dengeli olunacağına ilişkin bilinçdışından gelen değerli mesajlar ile daha bilinçli olmanın ve dolayısıyla daha az nevrotik ve semptomatik olmanın anahtarıydı. Başka bir deyişle, hem Freud hem de Jung, aşırı bilinçsizliği nevroz ve psikozun birincil kaynağı olarak gördüler. Bu tür bir psikoterapi, hastadan tedavi süresince ciddi bir bağlılık ve hem duygusal hem de finansal yatırım talep etti. Peki işe yaradı mı?

Bu, bugün psikoterapi hakkında sorduğumuz soruyla tamamen aynı. Genel olarak psikoterapinin etkinliği hakkında şu anda bildiklerimize dayanarak cevap muhtemelen “evet” olacaktır. 1918’deki psikoterapi, muhtemelen bugün mevcut olan herhangi bir psikoterapi kadar etkiliydi. Gerçekten de, pozitif psikolog olan Martin Seligman tarafından yürütülen 1995 Tüketici Raporları araştırmasına göre, çağdaş psikoterapi hastalarının %80’inden fazlası genel olarak sonuçların faydalı olduğunu bildirdi ve çoğunlukla tek bir psikoterapi biçiminim diğerinden daha etkili görünmediği yorumunu yaptı. Psikanalizin 1950’lere kadar insanlar tarafından aranan baskın psikoterapi biçimi olarak kaldığı ve bugün hala bazıları tarafından uygulandığı gerçeği göz önüne alındığında, popülerliğini yarım yüzyıldan fazla bir süre boyunca koruması mümkün görünmüyordu.

Ancak yirminci yüzyılın ortalarından bu yana psikoloji ve psikiyatride çok şey değişti. 1930’lardan başlayarak, eski bir Freud öğrencisi olan Otto Rank‘ın yazılarıyla teşvik edilen psikodinamik psikoterapi, psikanalizden damıtılmış, ancak tipik olarak haftada daha az görüşme [seans] gerektiren ve divan/ sedir kullanma tekniği yerine hastalarla yüz yüze seanslara izin veren bir yaklaşım olarak hayatımıza girdi. Bu sistem, ruh sağlığı uzmanları arasında geniş çapta kabul gördü ve hala birçok kişi tarafından bir şekilde uygulanmaktadır.

Daha sonra 1958’de psikolog Rollo May, Amerikalıları Avrupalı ​​”varoluşçu analistlerin” çalışmalarıyla tanıştıran Existence: A New Dimension in Psychiatry and Psychology adlı bir kitabın editörlüğünü yaptı. Klasik psikanalitik teori ve tedaviye yönelik eleştirileri, Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger ve Sartre gibi filozofların derin kavrayışlarıyla birleşti. Daha sonra terapide bir “fenomenolojik yöntem”in kullanımı olarak tanımlanan şeye dayalı olarak, psikanaliz uygulayıcıları üzerinde oldukça etkili oldu. Daha sonra, Psikodinamik psikoterapi ve terapiye daha hümanist ve varoluşçu bir yaklaşıma yol açan diğer derinlik psikolojisi biçimleri ortaya çıktı.

Daha sonra, B. F. Skinner‘ın çalışmasına dayanan Davranışçılık (Behaviorism), özellikle akademide psikanaliz ve psikodinamik terapinin yerini alarak psikoterapi için baskın bir paradigma haline geldi. Sonra, bugüne kadar, çoğu zihinsel bozukluğun tedavisinde baskın mod haline gelen psikofarmakolojik devrim meydana geldi. 1960’lar ve 70’ler, psikoterapi üzerinde, Hümanistik Terapi, İlkel Terapi [İlk Çığlık Terapisi], Gestalt Terapi ve Aile Sistemleri Terapisi’ni ve 1980’lerde psikolog Francine Shapiro’nun travmayı tedavi etmek için Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme sistemini doğuran isyancı ve deneysel kültürlerarası etkiyi gördü.

Bu yeni yaklaşımları, kendisini davranışçılıkla harmanlayarak günümüzün son derece popüler ve yaygın bilişsel-davranışçı terapilerinin (BDT) ortaya çıkmasına ve sözde kanıtlara vurgu yapılmasına yol açan Bilişsel Devrim izledi. Şu anda, hastalar için kelimenin tam anlamıyla yüzlerce farklı psikoterapi biçimi var ve bunların hepsinin kendi içinde diğerlerinden daha üstün olduğu iddia ediliyor. Bunlardan bazıları genellikle şüpheli iddialarını desteklemek için belirli bilimsel çalışmalara atıfta bulunuyor. Yirmi birinci yüzyılda psikiyatrik semptomlarla ilgili yardım arayan bir kişi, baş döndürücü bir dizi ilaçla karşı karşıya kalıyor. Ancak bu, şu soruyu akla getiriyor: Psikoterapi son yüz yılda gerçekten gelişti mi yoksa kötüye mi gidiyor?

Günümüzde çoğu psikoterapist, tedaviye ağırlıklı olarak teknik, semptom merkezli (symptom-centered) bir yaklaşım benimsemek üzere eğitiliyor. Bilişsel Davranışçı Terapi, bir hastanın semptomlarını ve acısını mümkün olduğunca hızlı ve ekonomik bir şekilde azaltmak veya bastırmak için özel olarak tasarlanmış mekanik terapi türünün en iyi örneğidir. Psikofarmakoloji -çağdaş psikiyatrik tedavinin dayanak noktası- ise biyo-mekanik, tıbbileştirilmiş, semptom merkezli yönelimin bir başka örneğidir. Ama gerçek psikoterapi bununla mı ilgili? Psikoterapinin sunduğu tek şey bu mu? Hızlı, ezbere dayalı semptom azaltma mı? Amaç duygusal acıyı veya rahatsızlığı uyuşturmak mı yoksa bastırmak mı? Yoksa hastanın “çarpıtılmış” ve irrasyonel bilişlerini rasyonel olarak kökten söküp yeniden yapılandırmak mı? Hastanın anormal, eksantrik veya uyumsuz davranışını değiştirmek ve “normalleştirmek” veya sosyal olarak daha kabul edilebilir kılmak mı? Elbette, dayanılmaz ve yaralayıcı psikiyatrik semptomların zamanında farmakolojik tedavisi pratik, değerli ve bazen hayat kurtarıcıdır. Klinisyenin, hastanın güçten düşürücü semptomlarını hemen hafifletme veya en azından hafifletme yeteneği var. Ama bu terapinin sonu mu yoksa sadece başlangıcı mı olmalı?

Günümüzde psikofarmakolojik ve kısa bilişsel-davranışçı tedavilerin gelişi ve çılgın popülaritesi ile, terapötik süreçte güzellik, Tanrı, kötülük veya ölüm gibi konulardan bahsetmek için herhangi bir yer veya sebep var mı? Kişinin ruhsal ve varoluşsal kaygılarını gidermek mi? Hayatın anlamı ya da anlam eksikliği hakkında derin düşüncelere dalmak ve kaderini bulmaya ve yerine getirmeye çalışmak mı? Ayrıca hala postmodern nüfusun bunlarla ilgilenen ve bunu yapmaya kararlı bir kesimi var mı? Siz, okurlarımızın bu konuda ne diyeceğini merak ediyorum.

Eski akıl hocalarımdan biri, varoluşsal psikanalist Dr. Rollo May, psikoterapinin teknikle ya da semptomları bastırmak için tasarlanmış “hileler” ile ilgili olmaktan çok, hastanın hissetme, deneyimleme, yaratma, anlam bulma kapasitesini geliştirmesi gerektiğini tutkuyla savundu. Bazı yönlerden bu, günümüzün geleneksel, semptom merkezli yaklaşımıyla karşılaştırıldığında psikoterapinin doğası, anlamı ve amacı hakkında kökten farklı bir bakış açısı ortaya koyuyor. Dr. May’ın psikoterapiye yönelik neo-Freudcu ve özellikle varoluşçu tutumu, hasta ile terapist arasındaki ilişkinin, tekniğin önceliği üzerindeki iyileştirici gücüne vurgu yapmıştır. Psikoterapinin “teknik numaralar değil, doktorun kişiliğinin tüm kaynaklarını gerektirdiğini” söyleyen Jung ‘un sunduğu herhangi bir türden gerçek anlamıyla psikoterapi, kısmen belirli tekniklere bağlıdır. Ancak bu tür tekniklerin kullanımı, hasta ve terapist arasındaki işleyen ilişkinin yerine geçmez ve asla onun yerini tutamaz.

Bir başka eski akıl hocam, Jungian analisti Dr. June Singer (Ruhun Sınırları: Jung’un Psikolojisinin Uygulaması kitabının yazarı), tipik olarak, psikoterapi arayan hastalar tarafından başlangıçta sunulan semptomların ilk başta görünmediği, aksine hastaların bunları maskelediğini öğretti. Sigmund Freud, bu gerçeği resmi olarak kabul eden ve bu nevrotik veya psikotik semptomların kaynağını açıklamak ve çözmek için kendi teorisini (psikanalizi) geliştiren ilk kişiydi. Freud hastanın çalışma ve sevme kapasitesini arttırmaya odaklanmıştı. Bu tür çatışmaları ortaya çıkarmak için tasarlanmış en yenilikçi ve dahiyane tekniklerinden biri, serbest çağrışım [free association] olarak adlandırılan şeydi: Hasta, bir kanepede yatarken, o anda aklına gelen her şey hakkında özgürce konuşmaya teşvik edildi. Freud’a göre serbest çağrışımın amacı, bilinçsiz olanı daha bilinçli hale getirmeye yardımcı olmaktı. Serbest çağrışımları sırasında, Freud öncelikle hastalarının derin düşüncelerinde ve anılarında bastırılmış çocukluk ve cinselliğin kanıtlarına odaklandı.

Fakat psikoterapi hastası, tedavide spontane olarak örtük yada açık cinsel çatışma gibi kişisel sorunlar hakkında değil de güzellik, Tanrı, ölüm ve kötülük gibi konular hakkında konuşmaya başladığında ne olur? Bu hala gerçek psikoterapi olarak kabul ediliyor mu? Kesinlikle Jung ve May öyle düşündü. Bazıları bu tür konuların günümüzün teknik ve terapi pazarında uygunsuz ve gereksiz olduğunu söyleyebilir. Ancak bilinçli veya bilinçsiz olarak bu tür temel ruhsal veya varoluşsal kaygıları dışlayan herhangi bir akıl sağlığı tedavisinin gerçek psikoterapi olarak kabul edilip edilemeyeceğini sorguluyorum.

Rollo May, My Quest for Beauty (1985) adlı yarı otobiyografik kitabında, kendi açısından, güzelliğin yeniden keşfini ve onun geniş kapsamlı terapi gücünü anlatıyor. Kendini ilk kez tamamen yabancı bir kültürde çok genç bir adam olarak ve güçten düşürücü bir depresyon ya da “sinir bunalımının” sancıları içinde bulan May, amaçsızca dolaşırken bu şaşkın ruh hali içinde tesadüfen muhteşem bir manzaraya rastlar. Yunanistan’ın tepelerinde yaşamaya başlar ve yaşamını değiştiren bir aydınlanma ile şöyle der: “Bana güzellikten bahsetmeye çalışan iç sesimi dinlemediğimi fark ettim. Sadece çiçeklere bakarak vakit geçir diye bir ses duyuldu. Görünüşe göre bu sesin kendini duyurabilmesi için eski yaşam tarzımın tamamının çökmesi gerekiyormuş.” Güzelliğe bu ani yeniden uyanış, onu depresif korkaklığından kurtarmaya yardımcı oldu ve onu yeni, daha az disiplinli ve katı ahlaki, daha otantik, yaratıcı, canlı bir hayata doğru itti.

Bu bazen günümüzde psikoterapi arayanlar için bir sorundur: Aşkın güzellik hisleriyle temaslarını kaybetmişlerdir, tamamen dünyevi kişiler arası sorunlarına ve rahatsız edici semptomlarına odaklanmışlardır. Daha sonra klinik psikolog ve psikanalist olan May, bir zamanlar tedavi ettiği ve bu noktaya kadar yalnızca evlilik sorunlarına odaklanan bir kadınla yaptığı terapi seansından aşağıdaki alıntıyı paylaşıyor: Arabamı, alacakaranlığa bakmak için buraya geldikten sonra stop ettim. Manzara çok güzeldi arkalarında yeşil tepelerle mor tonlar… Günün en güzel zamanı… Bir tanrıya inanmıyorum, en azından kişisel bir tanrıya; çünkü dünyada o kadar çok kötülük var ki, bu onu çok anlamsız kılıyor. Ama böyle bir güzelliği gördüğümde, bunun tesadüf olduğuna da inanamıyorum… İnanılmaz bir güzelliği var “Güzellik” diye yazıyor May, “huzurlu ve aynı zamanda canlandırıcıdır; kişinin hayatta olduğu hissini arttırır.” Örneğin doğanın güzelliği, derin bir iç huzur, neşe ve huşu duygusuna ilham verebilir; küçük günlük sorunlarımızı ve hatta büyük yaşam krizlerimizi kozmik perspektife yerleştirmeye yardımcı olabilir.

Şimdi, psikoterapistler de dahil olmak üzere bazıları, bu hastanın güzellik, Tanrı, ölüm ve kötülükle ilgili konuşmasını tedaviyle alakasız, endişe verici bulabilir veya muhtemelen bunu Freud’un “direnç” dediği şeyin bir biçimi olarak görebilir. “Aslında, hastanın kendisi” diyor May, “bugün hiçbir şey söylememiş olmasından, belki de tamamen yüzeysel bir konuşma olmasından korktuğunu dile getirdi. Hiçbir konunun güzellikten, Tanrı’dan, ölümden daha önemli olamayacağına dair ona güvence verdim.” May bu şifreli yorumla ne demek istedi? Psikoterapinin, gerçekten yalnızca insanların sorunlarını, semptomlarını ve kaygılarını “düzeltme” veya ortadan kaldırma süreci olmadığını kastettiğini düşünüyorum. Semptomlar, daha derindeki kök nedenleri çözüldükçe azalma eğilimindedir. Ama biz insanların her zaman sorunları olacaktır.

Gerçek psikoterapi, insanların daha var, daha bütün, özgür, kendileri için daha sorumlu, özgün, yaratıcı, dirençli, cesur, sevecen ve şefkatli olmalarına ve kendileriyle birlikte dünyanın daha fazla farkında olmalarına yardımcı olmakla ilgilidir. Bu, hastalara kaderlerini kabul etmeye, keşfetmeye ve gerçekleştirmeye yönelik kişisel kötülük dolu cehennemleriyle mücadelelerinde eşlik etmekle ilgilidir; ya da en azından onları bu yola sokmakla ilgilidir. Bu, günümüzde psikoterapi için sıklıkla kullanılan şeyden çok uzaktır; ve tedavi arayanların büyük çoğunluğunun istediği gibidir.

Gerçek psikoterapinin amacı, kişinin kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesine, yaşamın katı varoluşsal gerçekleriyle -zorluklar, mücadeleler, ıstırap, hastalık, kayıp, hüsran, hayal kırıklığı, kötülük, ölüm- yüzleşmeyi ve onları kabul etmeyi öğrenmesine yardımcı olmaktır. Bu, daha özgün bir şekilde kendimiz olmak ve May’in şiirsel olarak adlandırdığı, hayatın hem iğrenç hem güzel, hem ilahi hem şeytani, hem yıkıcı hem yaratıcı kutuplarını kucaklamakla ilgilidir. Ama öyle görünüyor ki, bugün gitgide daha az sayıda insan böyle bir bilinç genişlemesi, böylesi dönüştürücü bir deneyim arıyor. Bunun yerine, istedikleri şey basitçe bir hap almak ya da kendilerini semptomlarından hızlı şekilde kurtaran, rahatlama vaat eden yeni bir yönteme maruz bırakmaktır. Ama bu durum yüzünden, hızla yaşam tarzlarına ve kaynağı olan dengesiz bilinçli tutumlarına geri dönebilirler.

Burada tanımladığım psikoterapi türü, benim “gerçek” psikoterapi dediğim şey, tedavinin süresi, sıklığı veya maliyetinden çok psikoterapistin tedavinin doğası ve amacını nasıl gördüğüyle ilgilidir. İnsanlar doğuştan hayatın harika gizemlerini düşünmeye ihtiyaç duyarlar. Gerçek psikoterapi, hastalara, gerektiğinde, bilinçsizce de olsa, mevcut problemleriyle yakından ilgili olan bu zorlu sorularla boğuşma fırsatı sunar. Bu tür bir terapinin amacı, gelecekteki problemlerle içsel güç ve istikrar konusunda başa çıkabilmek için hastalara kendi felsefi veya manevi bakış açılarını bulmalarında yardımcı olmaktır.

Psikoterapi, yalnızca belirli zahmetli semptomları veya davranışları hızla azaltmak veya ortadan kaldırmak için tasarlanmış tekniklerin dikkatlice yazılmış, mekanik bir yemek kitabı tarifi olarak görülmeye devam ederse, bu tür varoluşsal ve manevi konular giderek daha fazla tartışmalı görünecektir. Bugün bu kadar sınırlı tedavi gören hastalar, teolog Paul Tillich‘in kötülük, ıstırap, maneviyat, anlam ve ölümlülük sorunu gibi “nihai endişeler” olarak adlandırdığı şeylerle bilinçli olarak savaşmak için çok ihtiyaç duyulan bir şanstan trajik bir şekilde mahrum bırakılıyor.

Bugün, bu tür şeyler hakkında konuşmayı ve hatta düşünmeyi değersizleştiren bir terapi kültüründe yaşıyoruz. Bugün, psikoterapi hastaları, bu tür duygusal meseleleri tartışmaktan veya üzerinde durmaktan caydırılmaktadır. Ancak psikoterapistler ve hastalar tedavide güzellik, Tanrı, kötülük ve ölüm gibi anlamlı konuları ele almanın pragmatik değerini, gücünü ve önemini anlayabilir ve saygı duyabilirse, o zaman belki de psikoterapinin -gerçek psikoterapinin- hayatta kalma şansı vardır.

Bugün psikoterapide tipik olarak yaşananları, C.G. Jung’un elli yıldan daha uzun bir süre önce bu konuda söyledikleri ile karşılaştırın:

“Hasta nevrozundan nasıl kurtulacağını değil, buna nasıl katlanacağını öğrenmek zorundadır. Hastalığı nedensiz ve dolayısıyla anlamsız bir yük değildir; ama ne olursa olsun hasta bu sorunu hayatından çıkarmaya çalışıyordur. Bir nevrozdan ‘kurtulmaya’ değil, onun ne anlama geldiğini, ne öğretmesi gerektiğini deneyimlemeliyiz. İşte psikoterapinin amacı budur. Ona şükretmeyi bile öğrenmeliyiz, yoksa onu geçer ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi tanıma fırsatını kaçırırız.”

İşte gerçek terapi budur.

Yazar Hakkında

Stephen Diamond, Ph.D., Los Angeles’ta klinik ve adli psikolog ve Anger, Madness, and the Daimonic: The Psychological Genesis of Violence, Evil, and Creativity kitabının yazarıdır.

“Psikoterapi tam anlamıyla nedir?” üzerine 2 yorum

Yorum yapın