Üzüntü Nedir? Üzüntü Ne Demek? I Üzüntü Psikolojisi

Üzüntü, insanoğlunun evrensel olarak yaşadığı kabul edilen duygular arasında yer alır. Üzüntü duygusunu tanımlamada “keder”, “elem”, “hayal kırıklığı”, “hüzün” vb. bir çok kelime kullanılmaktadır. Tüm duygu dışavurum davranışlarının taşıdığı bir dizi mesaj vardır. Üzüntünün taşıdığı mesaj şudur: “Acı çekiyorum, bana yardım et ve beni rahatlat”. Diğer tüm duygular gibi evrensel ve biyolojik bileşenleri vardır, kültür ve bağlamın üzüntünün tanımı, anlaşılması ve ifade edilmesi üzerinde oldukça etkili olduğu bilinmektedir.

İnsanlar üzüldüklerinde bu duygularını çeşitli davranışlarla dışavururlar. Bazı insanlar üzüldükleri zaman geri çekilme davranışları sergilerler, yalnız kalmak isterler, üzgün bir şekilde görülmek istemezler. Bazı insanlar da üzüldüklerinde, üzüntüye verilen en yaygın tepkilerden biri olan “ağlama” davranışını sergilerler. Ağlamayı tetikleyen olayın ne olduğuna bağlı olarak değişse de, bireyler genellikle ağladıktan sonra daha iyi hissettiklerini ifade etmektedirler. Üzüntü, “yüz hareketleri (facial movements)” denen bazı hareketlerle, yüz aracılığıyla da dışavurulur. İnsanlar üzgün olduklarında, bir takım tipik yüz ifadeleri sergilerler.

Kuşkusuz, her duygu için, her bireyin kendine özgü çeşitli duygu dışavurum tarzı olabilir. İnsanlar, deneyimledikleri bir duyguyu genellikle diğer insanların da kendileri gibi yaşadığını, bazen de kendi tarzlarının tek doğru tarz olduğunu düşünürler. Ancak insanlar, üzüntünün ne kadar sürede dışavurulacağı, bu dışavurumun ne kadar süreceği ve ne zaman kedere dönüşeceği ile ilgili farklı konularla özellikler gösterirler. Bu nedenle, insanların kendi duygu dışavurum tarzlarını ve bu dışavurumların başkalarının tarzlarından nasıl farklılaştığını bilmeleri, söz konusu duyguyu içeren yaşam olaylarında, iletişim hatalarını daha iyi anlamalarını sağlayabilir.

Üzüntünün deneyimlenmesinde ve ifade edilmesinde kadınlarla erkekler arasında farklılıklar söz konusudur.

Kadınlar kendilerine üzüntü veren olaylar hakkında diğerleriyle daha fazla konuşurlar. Kendilerinin ve diğerlerinin üzüntü deneyimlerine odaklanma ve başkalarıyla ilgili üzüntü hissetme olasılıkları erkeklere oranla daha fazladır. Kadınlar, üzüntüyü günlük yaşamlarının bir parçası olarak görürler. Dahası “üzüntüyü” paylaşım ve ifade yoluyla insanları bir arada tutan bir duygu olarak kavramsallaştırırlar. Kadınlar için üzüntü, diğerleriyle karşılıklı bir ilişki içinde olmanın hem nedeni hem de sonucudur. Üzüntü hakkında konuşma, sosyal etkileşimin önemli ve onaylanan bir parçasıdır ve kadın kimliğinin pozitif bir yanıdır. Ancak üzüntüyü sürekli diğerleriyle paylaşıyor ve başkalarının üzüntülerini dinliyor oluşları, depresyona öncülük eden ruminatif bir başa çıkma tarzını da beraberinde getirir.

Erkekler ise sosyalizasyon sürecinde üzüntünün günlük konuşmalara uygun bir olmadığını öğrenirler. Üzüntü veren olaylar hakkındaki konuşmaları kısadır ve üzüntülerini nadiren açıkça ifade ederler. Erkeklerin üzüntü duydukları konuların teması, ilişkilerinden ziyade, bağımsızlıkları ile ilişkilidir. Böylece bu durum onları depresif semptomlara karşı korurken dışsallaştırıcı rahatsızlıklara (saldırganlık, şiddet, öfke patlamaları vb.) duyarlı hale getirir. Üzüntüleri üzerine konuşulamadığı için benlik kavramları “diğerlerinden ayrışmış” olarak tanımlanır, bu durum da onları izole eder ve saldırgan tepkilere öncülük edebilir. Nitekim üzüntü ve öfke zaman zaman ard arda deneyimlenebilmekte, üzüntünün hemen akabinde öfkeyi ya da öfkenin üzüntüyü ortaya çıkardığı gözlenmektedir.

“Üzüntü” duygusuyla etkin bir şekilde başa çıkabilme pozitif sosyal yeterlikle ilişkilidir. Cinsiyet farkı gözetmeksizin, üzüntüyle etkin bir şekilde başa çıkabilen bireyler üzüntülerini sözel olarak ifade etmeyi tercih ederler ya da bilişsel yeniden değerlendirme yoluyla içinde bulundukları durumu değiştirme girişiminde bulunurlar.

Kişiler arası ilişkiler bağlamında, kadınlar ve erkekler için üzüntü duygusunun dışavurum örüntülerini tetikleyen durumlar da birbirinden farklıdır. Kadınlar, partnerleri tarafından reddedildiklerinde, daha fazla üzüntü bildirmektedir. Ancak erkeklerin üzüntü hissettikleri durumlar, partnerlerinin kendilerinden daha fazla yakınlık istedikleri durumlardır. Evlilik ilişkisi bağlamında, üzüntüye verilen tepkileri etkileyen faktörlerden biri evlilik doyumudur. Evlilik doyumları yüksek kadınlar üzüntü duyduklarında daha fazla sosyal destek arayışına girmekte ve geri çekilme, yalnız kalma gibi işlevsel olmayan tepkileri daha az sergilemektedirler. Evlilik doyumları düşük çiftler ise üzüntü duyduklarında geri çekilme, yalnız kalma gibi tepkiler sergilemektedirler. Çocuklarını kaybetmiş çiftlerle yapılan bir çalışmada da, yası eşe ifade etme, yasa dair eşle konuşabilme ile evlilik doyumu arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu ortaya konmuştur. Ancak kadınların yaşadıkları yasla ilgili olarak eşleriyle iletişim kurmaya açık olmaları, yüksek evlilik doyumuyla ilişkiliyken; erkeklerin yaslarını eşleriyle paylaşmaya dair olumlu tutumları, yasın yoğunluğuyla ilişkilidir. Özetle erkeklerin, duygularını eşleriyle paylaşmaları hissettikleri yasın yoğunluyla ilişkilidir ancak bu paylaşım evlilik doyumlarını etkilememektedir.

Üzüntüyü özellikle kişilerarası çatışma bağlamında dışavurma, yakın ilişkileri sürdürmede işlevsel bir rol  oynamaktadır. Çünkü öfkenin dışavurumuna oranla, üzüntünün ifade edilmesi karşı tarafta empatik anlayışın gelişme olasılığını arttırmaktadır. Bununla birlikte üzüntü, fizyolojik olarak bedeni yavaşlattığından, çatışmanın şiddetlenmesine öncülük eden saldırıya geçme ya da savaşma gibi dürtüleri bastırabilmektedir.

Üzüntünün Özellikleri

Izard’ın ayrımlaşmış duygu kuramına göre üzüntü, diğer duygulardan daha az şiddetlidir. Üzüntü yaşantısal olarak, heves kırıklığı, moral bozukluğu, yalnızlık hislerinden oluşmaktadır. Üzüntünün tipik olarak tetikleyicileri günlük yaşamda sıklıkla karşılaşılan kayıp ile ilişkili olmaktadır. Üzüntü sistemi yavaşlatmakta, kişiyi düşünmeye teşvik etmektedir.

Üzüntü duygusu, kişinin benliğine konsantre olmasını sağlamaktadır. Üzüntü duygusu, kişinin yardıma ihtiyacı olduğunun göstergesi olarak kabul edilmektedir. Üzüntü ortaya çıkaran durumlarda sıklıkla kişinin yaptığı bir hata yoktur, dışarıdan herhangi bir faktör bu duruma neden olmuştur. Kişinin kendi hatasının olduğu durumlarda da üzüntü hissedilebilir, ancak bu durumda üzüntü ile birlikte suçluluk ve utanma duyguları da tetiklenebilmektedir. Scherer’e göre, kişiler üzüntüyü ortaya çıkaran durumları değiştirmek için çok az şey yapabilirler. İnsanları en çok üzen kayıplar, geri dönüşü olmayan kayıplardır. İnsanlar bu durumlarda çaresiz hissetmektedirler, çaresizlik üzüntünün bir parçası olarak kavramsallaştırılmaktadır. Üzüntü duygusu, gerçekte bir olayın kontrolünün elimizde olmasından değil, o olayla ilgili kontrolü ne kadar elimizde algıladığımızdan da kaynaklanabilmektedir. Kısaca üzüntü ortaya çıkaran durumlar, hoş olmayan, sıklıkla dışsal faktörlerin neden olduğu ve belirgin derecede kontrol edilemeyen durumlardır.

Üzüntü Duygusunun İşlevleri

Üzüntü duygusunun olumsuz yanlarına rağmen, olumlu yanları da bulunmaktadır. Üzüntü duygusu olmasaydı, dünyanın çok renksiz olacağı belirtilmektedir. Üzüntü duygusunun ancak olumlu duygular yaĢandıktan sonra ortaya çıkabileceği ileri sürülmektedir. Üzüntü duygusu stres, ağrı ve hastalıkla yakından ilişkili olduğundan, bu duygunun bedenin bu tür olaylarla başa çıkmasının bir yolu olabileceği belirtilmektedir. İnsanlar hasta olduklarında ya da ağrıları olduğunda, hareketsizleşmekte ve geriye çekilmektedirler.

Üzüntü duygusunun bir diğer işlevi, sosyal alandadır. Kişinin başkaları tarafından dışlanma olasılığı olduğu durumlarda, kişinin sosyal etkileşimden çekilmesine neden olmaktadır. Örneğin, size verilen bir görevde başarısız olursanız, başkaları sizin varlığınızdan hoşlanmayabilmektedir. Bu gibi durumlarda, risklerden kaçınma, diğer insanlardan uzak durmanız enerjinizi saklamanız ve toplum tarafından reddedilme olasılığını azaltmanız gerekmektedir. Diğer taraftan üzüntülü davranış, dikkat çekmekte ve kişiyi bir çocuk ya da bebek gibi incinebilir konuma sokmaktadır. Bu nedenle başka insanların yardım etme olasılığı artmaktadır. Diğer bir deyişle, üzüntü sosyal dikkati arttırmaktadır.

Üzüntü hakkında paylaştıklarımızı özetleyecek olursak, üzüntü duygusu yaşantısal olarak, heves kırıklığı, moral bozukluğu, yalnızlık hislerinden oluşmaktadır. Üzüntü duygusunun en tipik tetikleyicisi kayıptır ve üzüntü duygusunu tetikleyen durumun değiştirilmesi sıklıkla zordur. Üzüntü duygusunun iki önemli işlevi bulunmaktadır: Bunlardan ilki, bedenin stres, ağrı ve hastalıkla başa çıkmasını kolaylaştırmak, ikincisi ise, kişinin dikkat çekmesini sağlayarak, başka insanların yardım etme olasılığı arttırabilmektedir.

Panik Atak İçin Hangi Doktora (Bölüme) Gidilir?

Bu yazıda, şu soruların cevaplarını bulabilirsiniz:

  • Panik atak için hangi bölüme gidilmeli?
  • Panik atak için hangi doktora gitmeliyim?
  • Panik atağa hangi bölüm bakar?
  • Panik atak doktoru kimdir?
  • Panik atak için nereye gidilir?

Hayatınızın herhangi bir döneminde, herhangi bir anda panik atak yaşayabilirsiniz. Panik atak yaşadığınızda ilk vereceğiniz tepki muhtemelen, “Ne oluyor bana?” şeklinde olacaktır. Psikolojik bozukluklara karşı özel bir merakınız yoksa, veya herhangi bir şekilde panik atak hakkında bilgi sahibi değilseniz, panik atağın kendi sıkıntısının yanında, yaşadığınız şeyin ne olduğunu bilememenin de huzursuzluğunu yaşayacaksınız.

Tavsiye Bağlantı: Panik Atak Nedir?

Panik atak geçirenlerin önemli bir kısmı, öncelikle kardiyolojik bir sorundan şüphe derler. “Acaba kalp krizi mi geçiriyorum?” diye endişelenirler, ve bir kardiyoloğa başvururlar. Bazıları da (birilerine sorarak, internete bakarak vb.) bir araştırma sürecine girerler. Araştırma sonucunda, yaşadıklar deneyimin panik atak olabileceğine kanaat getirirler. Panik atak yaşandığına dair kanaat hasıl olduktan sonra, yeni bir soru gündeme gelir: Peki, hangi doktora gidilmeli?

Panik Atak İçin Hangi Doktora Gidilir?

Öncelikle, yaşadığınız şeyin kalbinizle alakalı bir sorun olup olmadığını netleştirmek için, bir hastanenin kardiyoloji bölümüne veya bir kardiyoloğa (kalp doktoruna) gitmenizi tavsiye ederim. Kardiyolojik muayene sonucunda hekiminiz size muhtemelen, “Kalbinizde bir sorun yok. Yaşadıklarınız psikolojik olabilir. Bu yüzden psikiyatrik destek almanızı tavsiye ederim.” şeklinde bir cevap verecektir. Kalbinizde bir sorun varsa zaten müdahale edecektir. Bu durumda konu panik atak değildir.

Yaşadığınız deneyimin psikolojik bir müdahale gerektirdiği artık daha net ortaya çıktı. Peki bu durumdaki olasılıklarınız nelerdir?

Psikoloji açısından bakıldığında, panik atak için 3 temel müdahale yöntemi söz konusudur:

1- Farmakolojik müdahale (İlaç tedavisi): İlaç tedavisini sadece ve sadece hekimler (tıp doktorları) uygulayabilir. Hekimler arasında da ruhsal bozukluklar için ihtisas gören (özel eğitim alan) psikiyatristler size yardımcı olabilecek kişilerdir. Peki bir psikiyatriste nasıl ulaşabilirsiniz?

Psikiyatristler öncelikle hastanelerde (devler hastaneleri veya özel hastaneler) çalışabilirler. Hastanelerde psikiyatristlerden randevu alabileceğiniz bölüm ise, psikiyatri klinikleridir. Bir hastaneye başvurmadan önce, hastanenin psikiyatri kliniğinin olup olmadığını öğrenmenizi tavsiye ederim.

İkinci olarak psikiyatristler, özel psikiyatri kliniklerinde çalışabilirler. Klinikler, tam teşekküllü bir hastane kadar geniş bir alanda değil, belirili bir alanda hizmet veren sağlık kuruluşlarıdır. Bu tür yerlerde, birden çok psikiyatrist ve klinik psikolog birlikte çalışabilir.

Üçüncü olarak, psikiyatristlerin kendi muayenehaneleri (klinikleri) olabilir. Psikiyatristler kendi merkezlerinde çalışabilirler.

2- Psikoterapi: Psikoterapi, ilaç tedavisi veya cerrahi müdahale olmadan psikolojik bozukluklara müdahale eden, konuşmayı merkeze alan bir yöntemdir. Her konuşma psikoterapi değildir. Psikoterapinin kendine özgü yöntem ve teknikleri söz konusudur. Panik atak için, ilaç tedavisi almadan sadece psikoterapi desteği de alabilirsiniz.

Peki, psikoterapiyi kimler uygulayabilir?

Psikoterapi özel yetkinlik gerektiren bir uygulamadır. Psikoterapi eğitimi alması kaydıyla, bir psikiyatrist (her psikiyatrist psikoterapi eğitimi almamış olabilir), psikolog, psikolojik danışman, sosyal hizmet uzmanı ve psikiyatrik hemşire psikoterapi desteği uygulayabilir.

Psikoterapi, hastanelerde, özel psikiyatri kliniklerinde, psikoterapi ve psikolojik danışma merkezlerinde uygulanabilir.

3- İlk iki yöntemin kombinasyonu (birlikte uygulanması): Panik atak için, İlaç tedavisinin ve psikoterapinin birlikte uygulanması da söz konusu olabilir. Bu durumda da iki olasılıktan bahsedilebilir:

1- Size ilaç tedavisi uygulayan psikiyatrist aynı zamanda size psikoterapi desteği de sunabilir. Bu durumda psikiyatristiniz, ilacınızı takip ettiği gibi özel psikoterapi seansları da gerçekleştirir sizinle.

2- İlacınızı reçete eden hekim size psikoterapi desteği sunamaz veya sunmazsa, sizi psikoterapi için bir başka uzmana (genelde yanında çalışan psikologlara) yönlendirebilir. Bu durumda da ilaç tedavinizlei psikoterapi desteğinizi ayrı kişilerden almış olursunuz.

Panik Atak İçin Hangi Yöntemi Tercih Etmeli?

Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Bazı durumlarda (panik atakla birlikte başka bozuklukların da görüldüğü durumlarda mesela), mutlaka ilaç tedavisi gerekebilir. Bu durumda “Ben ilaç kullanmak istemiyorum.” yaklaşımı çok işinize yaramayabilir. Bununla birlikte, psikoloji literatüründe, her uygulamanın da işlevsel olduğundan bahsedilebiliyor. Bu konuyu düşünürken “Her hasta özeldir.” prensibini göz önünde bulundurmalıyız.

İlaç tedavisinin en önemli avantajları, nispeten daha kısa sürede etkisini gösterebilmesi, ekonomik olarak ve zaman açısından da daha düşük maliyet olabilir. İlaç tedavisinin dezavantajları ise, kullanılacak ilaçların yan etkileri ve ilacı bıraktıktan sonra panik atağın nüksetme (tekrar ortaya çıkma) olasılığının yüksek olmasıdır. Bununla birlikte, sadece ilaç tedavisi size bir içgörü ve farkındalık yaratmaz. Yani, sadece ilaç tedavisi ile, panik atağı neden yaşadığınıza dair, tekrar yaşarsanız onunla nasıl başa çıkacağınıza dair bir pencere açamazsınız zihninizde.

Psikoterapi nispeten uzun soluklu ve maliyetli bir süreçtir. Bununla birlikte, psikoterapi, hem panik atakla başa çıkmanızda size yardımcı olabilir, hem de kendinizi tanımanıza ve değiştirmenize yardımcı olabilir. Bazı araştırmalar, nüksetme (panik atağın tekrar yaşanması) açısından sadece psikoterapinin, sadece ilaç tedavisine göre daha etkili olduğunu göstermiştir.

Umarım , “Panik atak için hangi doktora gitmeliyim?” sorusuna dair zihninizde bir cevap oluşmuştur. Konuyla ilgili sorularınızı yazının yorum kısmından benimle paylaşabilirsiniz. Muhabbetle.

Psikoterapist Seçimi Nasıl Olabilir?

Psikoterapi, zihinsel ve duygusal sorunlar için etkili bir tedavi yöntemidir. Psikoterapiden fayda görmek için doğru psikoterapisti seçmeniz önemlidir. Psikoterapist, kendinize karşı daha iyi olabilmeniz için size yardım edebilecek deneyimde olmalıdır. İyi bir psikoterapist daha güçlü ve kendinden emin olmanıza yardımcı olur; ancak psikoterapistiniz sizin aktif katılımınız olmadan bu işi yapamaz. Oturumlarınızdan en iyi şekilde faydalanabilmek için aktif bir katılımcı olmalısınız.

Psikoterapi Size Nasıl Yardımcı Olabilir?

Düşüncelerinizi ve duygularınızı destekleyici bir kişi ile konuşmak size kendinizi daha iyi hissettirir. Endişelerinizi dile getirmek ya da aklınızdan geçen bir şey hakkında konuşmak çok şifalı olabilir. Başkasının sizi önemsediğini ve yardım etmek istediğini bilmek rahatlatıcı bir etkinliktir.

Yakın arkadaşlarınız ve ailenizle sorunlarınız hakkında konuşmak çok yararlı olabilir. Ancak bazen çevremizdeki insanların sağlayamadığı yardıma ihtiyacımız olur. Ekstra desteğe ihtiyaç duyduğunuzda, yeni bir bakış açısı ve uzman rehberliği için bir psikoterapist veya danışmanla konuşmak yardımcı olabilir. Arkadaş ve ailenin desteği önemlidir, ancak psikoterapi farklıdır. Psikoterapistler, sorunlarınızı derinlemesine incelemenize, duygusal zorlukların üstesinden gelmenize ve hayatınızda olumlu değişiklikler yapmanıza yardımcı olabilecek profesyonel eğitim almış dinleyicilerdir.

Psikoterapiden faydalanabilmek için, sizde bir  ruh sağlığı problemi teşhis edilmesi gerekmez. Psikoterapide birçok kişi günlük meseleler için yardım ister: örneğin ilişki sorunları, iş stresleri veya öz benlik saygısı. Ayrıca, boşanma gibi zor zamanlar da psikoterapiye yönelmek için geçerli sebeplerden birisidir.

Neden İlaç Tedavisi Değil de Psikoterapi Önerilir?

Her gün hap alarak sorunlarınızı çözebilme düşüncesi çekici gelebilir. Keşke o kadar kolay olsaydı! Zihinsel ve duygusal sorunların birden fazla sebebi vardır ve ilaç tek seferlik bir tedavi değildir.

İlaç, bazı semptomların hafifletilmesine yardımcı olabilir, ancak yan etkileri vardır. Dahası, “büyük resim” sorunlarını çözemez. İlaç, ilişkilerinizi düzeltmez, hayatınızla ilgili ne yapılacağını anlamanıza yardımcı olamaz ya da neden kötü olduğunuzu bildiğiniz şeyleri yapmaya devam ettiğiniz konusunda fikir veremez.

Psikoterapi, zaman alıcı ve zorlayıcı olabilir, çünkü rahatsızlık verici duygular ve düşünceler genellikle tedavi sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkar. Bununla birlikte, psikoterapi semptomların hafifletilmesinin ötesine geçen uzun süreli faydalar sağlar. Psikoterapi, yaşamınızı başkaları ile daha iyi ilişkilendirmek, kendiniz için istediğiniz yaşamı oluşturmak ve yolunda gitmeyen ne olursa olsun başa çıkmanız için hayatınızı değiştirecek araçlar sağlar.

Psikoterapi İle İlgili Efsaneler

MİT: Bir psikoterapiste ihtiyacım yok. Kendi sorunlarımı çözecek kadar akıllıyım.
GERÇEK: Hepimizin kör noktaları var. Aklın onunla hiçbir ilgisi yoktur. İyi bir psikoterapist size ne yapacağınızı veya hayatınızı nasıl yaşayacağınızı söylemez. O, size deneyimli bir dış bakış açısı kazandıracak ve daha iyi kararlar verebilmeniz için kendinize dair fikir edinmenize yardımcı olacaktır.

MİT: Psikoterapi deli insanlar içindir.
GERÇEK: Psikoterapi, yardıma ihtiyaç duyduklarını anlamak için kendine güvenen ve duygusal açıdan dengeli bir araç ve teknik öğrenmek isteyenler için geçerlidir.

MİT: Tüm terapistler ailem hakkında konuşmak istiyor.
GERÇEK: Aile ilişkilerini keşfetmek bazen hayatın ilerleyen zamanlarında düşünce ve davranışları netleştirirken, terapinin tek odak noktası bu değildir. Birincil odak, değiştirmeniz gereken şeylerdir – hayatınızdaki sağlıksız kalıplar ve belirtiler. Psikoterapi, aileni suçlamak ya da geçmişi yaşamak değildir.

Doğru Psikoterapist Nasıl Bulunabilir?

Doğru psikoterapistin bulunması muhtemelen zaman alacak; ancak işe yarayacak, harcanan çabaya değecektir. Size hizmet verecek psikoterapist ile bağlantınız önemlidir. Güvenebileceğiniz birine ihtiyacınız var. Problemli meseleleri ve samimi sırları konuşmaktan kendinizi rahat hissedeceğiniz biri.

Psikoterapi bu bağa sahip olmadığınız sürece etkili olmayacaktır, bu nedenle doğru kişiyi bulmak için biraz zaman ayırın. Çevrenizi araştırmak ve terapistiniz ile ön görüşme yapmak yardımcı olacaktır.

# Psikoterapistin deneyimi önemlidir: Bir terapisti seçmenin başlıca sebeplerinden biri, bir arkadaşınızla konuşmaktan çok daha fazlasını sağlamasıdır. Sahip olduğunuz sorunların tedavisinde tecrübeli bir terapist arayın. Genellikle, terapistlerin depresyon veya yeme bozuklukları gibi özel odak alanları vardır. Deneyimli terapistler, görüş açınızı genişleten ve size daha fazla fikir sunan, tekrar tekrar karşılaştığınız sorunları gören kişilerdir. Travma veya Travma Sonrası Stres Bozukluğu gibi bazı sorunlar için gerçek bir uzmanı araştırmak kesinlikle gereklidir.

# Farklı psikoterapi yaklaşımları hakkında bilgi edinin: Pek çok psikoterapist, metotların bir karışımını yapar. Bununla birlikte, terapistin ilişkisini ve önerilen tedavinin uzunluğunu etkileyebileceğinden, farklı tedavi türlerini öğrenmek iyi bir fikirdir.

# Psikoterapistin lisansını kontrol edin: Kimlik bilgileri her şey değildir; ancak lisanslı bir profesyonel için ödeme yapıyorsanız, terapistin geçerli bir lisansa sahip olduğundan ve devletin ilgili birimleriyle iyi durumda olduğundan emin olun. Lisans düzenleyici kurullar her mesleğe göre değişir. Ayrıca terapiste hakkındaki yorumları ve şikâyetleri internetten kontrol edin.

# Psikoterapist seçiminde içgüdülerinize güvenin: Terapistiniz kağıt üzerinde harika görünse bile, eğer sizinle kurduğu bağlantıyı beğenmezseniz, eğer kişiye güvenmiyorsanız veya gerçekten ilgilenmediğini hissediyorsanız, başka bir seçim yapın. İyi bir terapist bu seçime saygı gösterecek, asla size baskı yapmayacak veya sizi suçlu bulmayacaktır.

Bir psikoterapist seçerken kendinize sorabileceğiniz sorular

Bir psikoterapist ya da psikolojik danışmanda en önemli şey, bağlantı, güvenlik ve destek hissidir. Kendinize şu soruları sorun:

  • Psikoterapistin gerçekten sizinle ve sorunlarınızla ilgilendiğini düşünüyor musunuz?
  • Psikoterapistin sizi umursadığını hissediyor musunuz?
  • Psikoterapist sizi, siz olduğunuz için kabul ediyor mu?
  • Bu kişiye kişisel bilgilerinizi rahatça söyleyebilir misiniz?
  • Bu psikoterapistle ilişkinizde dürüst ve açık hissediyor musunuz? Kendinizi gizliyor ya da olmadığınız birisiymiş gibi davranıyor musunuz?
  • Psikoterapist iyi bir dinleyici midir? Kesintiye uğratmadan, eleştirmeden veya yargılamadan dinler mi? Duygularınızı dinleyin ve gerçekte ne düşündüğünüze kulak verin…

Psikoterapi ve Psikoterapist Türleri

Çok çeşitli terapi ve terapistler vardır; o yüzden terapiye başlamak biraz zorlayabilir. Hiçbir terapinin en iyisi olmadığını unutmayın. Her şey kişisel tercih ve ihtiyaçlarınıza bağlıdır.

Bazı teknikler, belirli sorun türleriyle başa çıkmada (fobiler gibi) diğerlerinden daha faydalıdır. Ancak genel olarak, “en iyi” terapi ile ilgili araştırmalar daima aynı sonuçlara ulaşır: terapinin arkasındaki felsefe, sizinle terapist arasındaki ilişkiden daha az önemlidir.

Kendinizi bu ilişkide rahat ve güvende hissediyorsanız, sizi terapiye getiren şartlar ne olursa olsun, terapi modeli, daha doyumlu bir hayat sürmenize yardımcı olacak araçtır.

Psikoterapide Sık Kullanılan Yöntemler

Çoğu terapist, kendilerini duruma en iyi uyacak şekilde farklı tipleri harmanlar ve belirli bir terapi türü ile sınırlamazlar. Bu, terapistin kullanması için çok güçlü araçlar sunabilir. Bununla birlikte, terapistler kendilerine rehberlik edecek genel bir bakış açısına sahiptirler.

  • Bireysel Psikoterapi: Bireysel terapi, olumsuz düşünce ve duyguların yanı sıra onlara eşlik edebilecek zararlı veya kendine zarar verici davranışları araştırır. Bireysel terapi mevcut sorunların altında yatan nedenleri (sağlıklı olmayan ilişki kalıpları veya geçmişinizden gelen travmatik bir deneyim gibi) araştırabilir, ancak asıl odak noktası burada ve şimdi olumlu değişiklikler yapmaktır.
  • Aile Terapisi: Aile terapisi, ailenin çatışmaları çözmesine yardımcı olmak ve etkileşimi geliştirmek için aynı anda birden fazla aile üyesini tedavi etmeyi içerir. Genellikle ailelerin bir sistem olduğu öncülüne dayanır. Ailenin bir rolü değişirse herkes etkilenir ve her bireyin davranışlarını değiştirmesi gerekir.
  • Grup Terapisi: Grup terapisi, profesyonel bir psikoterapist tarafından, örneğin anksiyete, depresyon veya madde kötüye kullanımı gibi aynı problem üzerinde çalışan bir gruba yönelik yapılır. Grup terapisi, güvenli bir ortamda sosyal dinamikleri uygulamak ve aynı konularla mücadele eden akranlardan ilham almak ve fikir kazanmak için değerli bir yer olabilir.
  • Çift terapisi (evlilik danışmanlığı): Çift terapisi, ilişkide olan iki kişiyi içerir. İnsanlar, farklılıklarıyla nasıl başa çıkacaklarını öğrenmek, ilişki kurarken karşılaştıkları zorlukları ve problemleri çözmek için çift olarak terapiye gider.

Psikoterapist ve Danışman Çeşitleri

Aşağıdaki zihinsel sağlık uzman türleri, terapide ileri eğitim görmüş ve ilgili kurullar tarafından onaylanmıştır. Birçok mesleki kuruluş, nitelikli profesyoneller için çevrimiçi aramalar yapar. Ayrıca, terapistin lisansının güncel olduğundan ve listede etik açıdan herhangi bir ihlal bulunmadığından emin olmak için ilgili bakanlıkla iletişime geçip, bir kez daha kontrol etmek isteyebilirsiniz.

Uzman Türleri

# Psikolog: Psikologlar psikoloji alanında yüksek lisans derecesine sahiptir ve klinik psikoloji lisanslıdır.

# Sosyal hizmet uzmanı: Lisanslı Klinik Sosyal Hizmet Uzmanları, ek klinik eğitim ile birlikte sosyal hizmet alanında yüksek lisans derecesine sahiptir.

# Evlilik ve Aile Terapisti: Evlilik ve Aile Terapistleri evlilik ve aile terapisinde yüksek lisans sahibidir ve klinik deneyime sahiptir.

# Psikiyatrist: Bir psikiyatr zihinsel sağlık alanında uzmanlaşmış doktordur. Tıp doktorları oldukları için, psikiyatr ilaçları reçete olarak yazabilir.

Psikoterapide veya danışmada ne beklenir?

Her terapist farklıdır, ancak terapinin nasıl yapılandırıldığıyla ilgili bazı benzerlikler vardır. Normal olarak, oturumlar bir saat kadar sürecek ve daha yoğun terapi için belki daha sık olsalar da genellikle haftada bir kez olacak. Terapi normalde terapistin ofisinde yapılır, ancak bazı terapistler hastanelerde ve huzurevinde çalışıyor olabilirler, bazı durumlarda ev ziyaretleri yapacaklardır.

Hasta ve terapist arasında iyi bir uyum beklenir. Kötü uyum için anlayış olmaz. Anlaşılmış ve kabul edilmiş hissettiğiniz zamana kadar bir veya daha fazla terapisti görmeniz gerekebilir.

Psikoterapi bir ortaklıktır. Hem siz hem de terapistiniz iyileşme sürecine katkıda bulunur. Tek başınıza iyileşme işini yapmanız beklenmez, ancak terapistiniz de sizin için bunu yapamaz. Terapi bir işbirliği gibi hissettirmelidir.

Psikoterapi her zaman hoşa gitmeyecektir. Acı dolu hatıralar, hayal kırıklıkları veya duygular sizi üzebilir. Bu, terapinin normal bir parçasıdır ve terapistiniz bu süreç boyunca sizi yönlendirir. Nasıl hissettiğiniz konusunda terapistinizle iletişim kurduğunuzdan emin olun.

Psikoterapi güvenli bir yerde olmalıdır. Hoş olmayan duygularla karşı karşıya kaldığınız zamanlar olacaktır, ancak daima güvende hissetmeniz gerekir. Şaşkın hissetmeye başlıyorsanız veya terapi oturumlarından korkuyorsanız, bu konuyu terapistinizle konuşun.

# İlk psikoterapi seanslarınız

İlk oturum veya terapi, terapistin sizinle ilgili sorunları ve meseleleri öğrenmesi için karşılıklı bağlantı zamanıdır. Terapist zihinsel ve fiziksel sağlık geçmişi isteyebilir.

Psikoterapide ne başarmak istediğinizi terapistle konuşmanız iyi bir fikirdir. Birlikte, kaydettiğiniz ilerlemeyi ölçmek için kullanabileceğiniz hedefleri ve ölçütleri ayarlayabilirsiniz.

Bu aynı zamanda terapistinizle bağlantınızı değerlendirmek için önemli bir zamandır. Terapistinizin durumunuza önem verdiğini ve iyileşmeniz için çalıştığını mı düşünüyorsunuz? Sorular sormaktan ve hassas bilgileri paylaşmaktan kendinizi rahat hissediyor musunuz? Unutmayın, düşünceleriniz kadar duygularınız da önemlidir, bu yüzden eğer rahatsız hissediyorsanız, başka bir terapist düşünmekten çekinmeyin.

# Psikoterapi ne kadar sürer?

Herkesin tedavisi farklıdır. Tedavinin süresinin ne kadar olacağı birçok faktöre bağlıdır. Karışık konularınız ya da ele almak istediğiniz nispeten basit bir sorunuz olabilir. Bazı terapi tedavi türleri kısa vadeli, bazılarıysa daha uzun olabilir. Pratikte, ödeme gücünüz de sınırlı olabilir.

Bununla birlikte, terapinin uzunluğunu en başta konuşmak önemlidir. Bu size doğru yola çıkma, hedeflerinize ulaşma ve neyi başarmak istediğinize dair bir fikir verecektir. Tedavi ilerledikçe bu konuyu tekrar gözden geçirmekten korkmayın, çünkü hedefler genellikle tedavi sırasında değiştirilir.

# Psikoterapiden ve danışmadan en iyi şekilde faydalanma

Psikoterapiden en iyi şekilde faydalanabilmek için, oturumlarda öğrendiklerinizi gerçek yaşamınızda uygulamaya koymanız gerekir. Tedavide her hafta 50 dakika sizi düzeltmeyecektir; öğrendiklerinizi zamanınızın geri kalanında kullandığınız zaman düzelme gerçekleşir.

Psikoterapiden en iyi şekilde yararlanmak için bazı ipuçları:

  • Sağlıklı yaşam tarzı değişiklikleri yapın. Ruh halinizi desteklemek ve duygusal sağlığınızı geliştirmek için günlük yaşamınızda yapabileceğiniz birçok şey var. Destek almak için başkalarıyla iletişim kurun. Bol bol egzersiz yapın.
  • Sağlıklı beslenin. Gevşemek için zaman ayırın.
  • Terapistten size ne yapacağını söylemesini beklemeyin. Siz ve terapistiniz çözüm için ortaksınız. Terapistiniz size rehberlik etmeye yardımcı olabilir ve tedavi önerileri yapabilir, ancak ileri gitmek için sadece gereken değişiklikleri yapabilirsiniz.
  • Terapiniz konusunda kendinize söz verin. Kesinlikle zorunluluk duymadığınız sürece oturumları atlamayın.
  • Psikoterapistiniz oturumlar arasında ev ödevi veriyorsa, mutlaka yapın. Oturumları atladığınızı veya gitmek istemediğinizi düşünüyorsanız, neden diye kendinize sorun. Acınacak tartışmadan kaçınıyor musun? Son oturum sinirinize mi dokundu? Psikoterapistinizle isteksizliğiniz hakkında konuşun.
  • Ne hissettiğinizi paylaşın. Terapistinize duygularınız hakkında açık ve dürüst iseniz, tedaviden en iyi sonucu alacaksınız. Utanıyorsanız veya konuşacak çok acı bir şey varsa terapistinize söylemekten korkmayın. Sorunlarla baş etmek için yavaşça birlikte çalışabilirsiniz.

# Psikoterapi işe yarıyor mu?

Terapistinizle iyi uyum sağlayıp sağlamadığınızı bir veya iki seansta söyleyebilmelisiniz. Bazen, terapistinizden hoşlanabilirsiniz, ancak ilerleme kaydetmediğinizi hissedebilirsiniz. Tedaviden ihtiyaç duyduğunuz şeyleri alıp alamadığınızdan emin olmak için ilerlemenizi değerlendirmek önemlidir.

Dikkatli olunması gereken bir nokta: Çözüm için düz ve hızlı bir yol yok. Bu, çarpık, dönüşlü ve arada sırada geriye dönüş dolu bir süreçtir. Bazen, basit bir sorun gibi görünen şey daha karmaşık bir soruna dönüşür. Sabırlı olun ve geçici aksilikler konusunda cesareti kırmayın. Eski, yerleşmiş kalıpları kırmak kolay değil.

Büyümenin zor olduğunu ve bir gecede yeni bir kişi olamayacağınızı unutmayın. Ancak yaşamınızda olumlu değişiklikler görmeniz gerekir. Örneğin genel ruh haliniz iyileşiyor olabilir. Ailenize ve arkadaşlarınıza daha fazla bağlı hissedebilirsiniz. Ya da geçmişte sizi rahatsız edebilecek bir kriz sizi bu sefer rahatsız etmez.

Psikoterapide ilerlemenizi değerlendirmek için ipuçları

  • Hayatınız daha iyi olma yönünde değişiyor mu? Hayatınızın farklı bölümlerine bakın: iş, ev, sosyal yaşam.
  • Sizin ve terapistinizin belirlediği hedefleri yerine getiriyor musunuz?
  • Psikoterapi zorlu mu? Seni rahatsız ediyor mu?
  • Kendini daha iyi anlamaya başlamışsın gibi hissediyor musun?
  • Kendini daha güvende hissediyor musun?
  • İlişkileriniz gelişiyor mu?

Psikoterapistiniz, sizinle birlikte çalışarak, ihtiyaçlarınızı ve ilerlemelerinizi yeniden değerlendirir. Bununla birlikte, terapinin bir rekabet olmadığını unutmayın. Başlangıçta planladığınız oturum sayısındaki hedeflerinize uymazsanız, başarısız değilsiniz. Bunun yerine, genel ilerleme ve yol boyunca öğrendiğiniz şeylere odaklanın.

Psikoterapi veya danışmanlık ne zaman bitirilir?

Psikoterapiyi ne zaman bitireceğiniz size ve bireysel durumunuza bağlıdır. İdeal olarak, terapistiniz sizin hedeflerinize ulaştığınıza karar verdiğinde terapiyi durduracaktır. Bununla birlikte, terapistiniz farklı hissettirse bile, bir noktada terapide ihtiyacınız olan şeyleri aldığınızı hissedebilirsiniz.

Psikoterapiyi bırakmak zor olabilir. Terapötik ilişkinin güçlü bir bağ olduğunu ve bu ilişkinin sona ermesinin bir kayıp olduğunu unutmayın – tedavi başarılı olsa bile. Bunu terapistinizle konuşun. Bu duygular normaldir. İhtiyaçlar ortaya çıktıkça, insanların zaman zaman bir terapiste geri dönmesi, nadir karşılaşılan bir durum değildir.

Psikoterapide ilerlemeye devam etmek bireysel bir seçenektir

Bazı insanlar sürekli tedaviye devam ediyor. Bu, hayatınızda destek almak için başkalarını bulamazsanız, sorun değildir. İdeal olarak, terapistiniz dışarıda destek kaynakları geliştirmenize yardımcı olabilir, ancak bu her zaman mümkün değildir. Psikoterapi hayatınızdaki önemli bir ihtiyacı karşılıyorsa ve masraflar bir sorun değilse, süresiz devam etmek meşru bir seçimdir.

Psikoterapistinizi değiştirmenizi gerektirecek işaretler:

  • Bir şey hakkında konuşmak rahat değil.
  • Psikoterapistiniz sorunlarınızı veya endişelerinizi küçümsüyor.
  • Psikoterapistin sizden hariç kişisel bir gündemi varmış gibi görünüyor.
  • Psikoterapistiniz dinlemekten çok konuşuyor.
  • Psikoterapistiniz size ne yapacağınızı ve hayatınızı nasıl yaşayacağınızı söylüyor.

Okuduğunuz yazı, umarım psikoterapist hakkında zihninizde bir pencere açmıştır. Zihninizi meşgul eden sorular varsa, yorum kısmından benimle paylaşabilirsiniz.

Alışveriş Psikolojisi

Bu yazı, indirimkodu.com yöneticilerinin talebi üzerine sizinle paylaşılmıştır. Bir tanıtım yazısı olarak iyi bir yazı olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar.

Alışveriş mekânları gitgide çeşitleniyor ve ortamlar artık Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye mırıldandığı şiirdeki “serin serin Kapalıçarşı, cıvıl cıvıl Mahmutpaşa” ile sınırlı değil.

Beyoğlu’ndan geçen troleybüslerin boynuz astığı elektrik tellerinin yerinde yeller esiyor. Ataköy’deki Galleria’nın Türkiye’nin tek AVM’si olduğu günler de geride kaldı. Bugün ülkemizdeki irili ufaklı alışveriş merkezlerinin sayısı bine yaklaştı. Okumaya devam et “Alışveriş Psikolojisi”

Popüler Psikoloji’de Yeni Bir Soluk

Psikoloji sosyal bir bilim. Peki, sosyal hayatın içinde yeterince ve doğru şekilde yer alabiliyor muydu? Bundan 3 ay önce bu soruya hayır diye yanıt verebilirdik belki ama bu sorunun cevabını değiştirmek için biz 3 ay önce bir adım attık. Adımımızın ismi de “Hipokampüs”. Psikoloji bilimini keyifli bir şekilde sosyal yaşamın içine katma yolumuz. Tabi ki sloganımız da belli: Psikolojinin En Sosyal Hali! Okumaya devam et “Popüler Psikoloji’de Yeni Bir Soluk”

Postmodern İnsanın Psikanalizi

Erich Fromm’un asistanı ve editörü olan Rainer Funk, zamane insanının (postmodern insan) ruhsal yönelimini anlama çabasının ürünü olarak Ben Ve Biz kitabını yazmıştır. Ona göre postmodern insanın temel karakteristiği Ben Odaklı olmasıdır. Ben ve Biz de bu anlamda söz konusu karakterin iki yüzü olarak düşünülmektedir.

Zamane insanı artık önemli oranda ben diyor ve bencillik amacı gütmeden kendi benini yaşamak istiyor. Bu ben düşüncesine aynı zamanda, geleneksel anlamlarından farklı bir biz yaşantısı isteği eşlik ediyor. Kitaptaki psikanalitik yaklaşıma göre ben ve biz yaşantısının yeni biçimleri ben odaklı olmanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Okumaya devam et “Postmodern İnsanın Psikanalizi”

Sevgi Tehlikeli midir?

Biz “dil” ile kavrar, düşünür, konuşur ve eyleriz, eylemde bulunuruz. Bu yüzden sahip olduğumuz ve kullandığımız “dil” kendimizi, diğer insanları, dünyayı, varoluşu, hakikati vb. algılayışımızı gösteren en önemli göstergelerdendir. Hele bir de terapist iseniz, zaten “düşüncenin evi” olan dil daha da bir önem atfediyor sizin için.

Bundan sonra bu blogta bazı kavramlara/düşüncelere dikkatimi ve dikkatinizi çekmeye çalışacağım. Bu kavramlardan “tehlikeli” diye bahsediyorum. Onları tehlikeli yapan bize iyi, normal, doğru gibi gelmelerine karşın “insanlığımız”dan uzaklaşmamıza hizmet etmeleridir. Durumu bu şekilde ifade ettiğimde, kavramları suçlar gibi bir tutum sergilediğim hissedilebilir karşıdan. Oysa öyle değil.

Kavramlar tabii ki suçlu olamaz. Bir suç, hata, kusur aranacaksa bu, söz konusu kavramları/düşünceleri eğip bükerek onları kendi meramımıza hizmetkar kılma çabamız dolayısıyla bizde aranmalıdır. Dolayısıyla “konuşulan” kadar (belki ondan ziyade) “konuşan” ilgimizi celbetmelidir diye düşünüyorum. Tehlikeli kavramlar/düşüncelerle zihnimi meşgul ederken meramım söz konusu kavramları tehlikeli hale getireni yani kendimizi anlamaktır. “Kendimiz”i de tehlike aracı olmaktan uzak tutayım: Asıl derdim “kendim”i anlamaktır. Bu şekilde belki “siz”e ulaşırım.

Sevgi: Tehlikeli kavramlar/düşünceler dizisine be aşlama niyetimden sonra ilk aklıma gelen “sevgi” mi oldu; yoksa “sevgi”nin o kadar çok tehlikeli kullanımına şahit oldum ki, dikkatim kavramların/düşüncelerin tehlikeli hale getirilebileceği üzerine yoğunlaştı emin değilim. Ama emin olduğum “sevgi”nin tehlikesiz kullanımında olduğu gibi tehlikeli kullanımında da hayatımızın merkezi kavramlarından biri olduğudur.

Çocuğuna karşı şu tür ifade kullanan bir ebeveyne, özellikle de anneye şahit olmayan kaç kişi var bu satırları okuyanlar arasında: “Yemeğini yemezsen/uyumazsan/elindekini arkadaşına vermezsen/dersini çalışmazsan vb. seni sevmem!” Bu cümleler sizi şok ettiyse ve bu şok sadece ifadelerle ilk kez karşılaşmanızın tesiriyle oluştuysa yazıya biraz ara vermenizde fayda var. Bu ifadelerin sahibi bir ebeveynin tutumuna dair ne düşünebiliriz? Herkes kendi düşünsün lütfen. Sadece şu kadarını ben sorayım: Çocuk için, amaçlanan hedefin(yemek yemek, uyumak, ders çalışmak vb.) gerçekleşmemesi mi daha tehlikelidir yoksa sevginin kendisine karşı bir silah olarak kullanılması mı? Gazetelerin o melun üçüncü sayfa haberlerinde şu tür ifadelere şahit olmuşsunuzdur: Çok sevdiği karısını kıskandığı için öldürdü. Sevgi ve öldürmek! Aşık bir kadından şöyle bir ifade: “Beni asıl yaralayan onun beni bırakıp başka bir kadınla birlikte olması. Çok canım yanıyor. Normal şekilde ayrılsak bu kadar etkilenmeyebilirdim. Ölmüş olsaydı bu kadar acı çekmezdim. Çünkü onu çok seviyorum.”

Aşık ve sevgilisini sürekli arayan, bu arayışları karşı taraftan taciz olarak algılanan bir erkek/kadın: “Onu çok seviyorum. Her anında beni düşünmesini, zihninin hep benimle meşgul olmasını istiyorum.”

Oğlunun evliliğine müsaade etmeyen bir kadın: “Oğlumu çok seviyorum. Onun bu kadar ciddi bir konuda kendi başına karar vermesini kabul edemem.”

Emin olun bu listeye daha nice ifadeler yazabilirim; ve eminim ki siz de bu listeye pek çok ekleme yapabilirsiniz. Ancak yazının uzunluğu başlangıç hedefini zaten aştı. Son olarak iki kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum:

  1. Sevme sanatı, Erich Fromm
  2. Kendine İhanet, Arno Gruen

Muhabbetle.

Fedakarlık Nedir? Neden Tehlikelidir?

Fedakârlık doyum verici insan ilişkilerinin mihenk taşlarından birisi. Ancak fedakârlık da aynen sevgi gibi kişiler arası ilişkilerde çok ve genelde de tehlikeli şekilde kullanılan bir kavram. Bu yazıda “fedakârlık”ın bazı tehlikeli kullanımlarına dikkat çekmeye çalışacağım; sizin de yapacağınız yorumlarla yazı daha işlevsel hale gelecektir.

Fedakarlık Nedir?

Fedakârlık, Arapça feda ve Farsça kâr kelimelerinin birleşmesinden oluşan bir kavram. Eş anlamlısı özveri. Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğü’nde özveri, “bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme” anlamında kullanılmaktadır. Burada yazı bağlamı gereği altı çizilmesi gereken nokta kendi çıkarlarından vazgeçmedir. Dolayısıyla fedakârlık, iş olsun diye değil, bir amaç gözetilerek gerçekleştirilir. Ne var ki bu amaç kendi çıkarlarının ötesinde, kendini aşan bir yere işaret etmeli.

Tanım gereği, bir eylemin fedakârlık olması için, eylemi yapanın kendi çıkarlarından vazgeçmesi gerekiyor. Tehlike çanlarının çalmaya başladığını burada görebiliriz. Çünkü insan olarak bizler, bir durumdan çıkarımızın olduğunu gizlemeyi becerebilecek yeteneğe sahibiz.

Yeri gelmişken, pek çok insanın zihnini bulandırdığına şahit olduğum bir noktaya dikkat çekmeliyim: Bir durumdan çıkar elde etmek ile çıkarcılık aynı şey değildir! Mesela, sağlam bir arkadaşlık ilişkisinden bazı duygusal çıkarlar elde etmekle, yalnız kalınamadığı için ya da toplumsal statü kazanmak amacıyla arkadaşlık ilişkisi kurmak farklı şeylerdir. Her iki durumda da bir çıkar söz konusu olmasına rağmen birinci durumda çıkar bir sonuç olarak yaşanırken ikinci durumda çıkar bir hedef olarak kendini göstermektedir.

Ebeveyn-çocuk ilişkisi fedakârlığın çok yoğun yaşandığı (ya da öyle olduğu iddia edilen) bir alan. Birçok ebeveyn, pek çok eylemini tamamen çocukları için yaptığını iddia etmektedir. Dolayısıyla onlar için ifadesi bizi bir çeşit çıkarsızlık algısına götürmektedir. Oysa bir eylemin bir kişiye/nesneye dönük olması ile onun için olması bambaşka iki durumu ifade edebilir. Mesela pantolonunuzu ütülemek pantolona dönük ancak sizin için yapılan bir eylemdir. Çünkü burada asıl amaç pantolonun ütülenmesi değil sizin ütülü pantolon giymenizdir. Ebeveyn-çocuk ilişkilerine dikkatlice bakarsak, alttan alta işleyen sahte fedakârlıkı görebiliriz. Fedakârlık adı altında çoğunlukla kendi psikolojik çatışmalarımız, kendi korkularımız, kendi arzularımız, kendi hayallerimiz ve kendi pişmanlıklarımızla çocuklarımızı yönlendiriyoruz. Söz gelimi, çocuğunun okul başarısı için olağan üstü çaba sarf eden bir anne ya da baba gerçekten çocuğu için mi yırtınmaktadır, yoksa kendi pişmanlığını çocuğu üzerinden telafi mi etmektedir? Çocuğuna aşırı sevgi sunan bir baba gerçekten çocuğunu mu sevmektedir, yoksa alttan alta çocuğu kendine çekerek eşini çocuğundan mahrum etmeye mi çabalamaktadır? Çocuğuna aşırı özenli davranan bir anne gerçekten çocuğuna mı özen göstermektedir, yoksa insanların sunacağı onayın peşinde midir?

Duygusal ilişkilerde de fedakârlık tüm tehlikesiyle kullanılabilmektedir. En mahrem düşünce ve duyguların paylaşım ortamı olan psikoterapide bunu çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Tüm ilişkisi boyunca veren pozisyonunda olan bir kadın, fedakârlıklarını aslında sevgilisini yanında tutmak için bir yatırım aracı olarak gerçekleştirdiğini fark ettiğinde ya da itiraf ettiğinde nasıl da utanıyor. Ya da tüm fedakârlıklarının aslında bir çeşit şema yaşantısı (patolojik ruhsal yapılanma) olduğunu keşfeden bir adamın yaşadığı acıya ne demeli?

Yazınının amacı okuyanı fedakârlıktan uzaklaştırmak değil kesinlikle; ancak fedakârlık adı altında gerçekten ne yaptığımızı görmemiz lazım. Bunu yapmadığımızda bir ömür boyu kendimizi ve karşımızdakileri kandırmanın yükünü taşımak zorunda kalırız.

Gerçek fedakârlığın ne olduğunu merak ediyorsunuz haklı olarak. Bizim unuttuğumuz ama karşımızdakinin hep minnetle hatırladığı davranışlarımızdır bence. Mesela ben ilkokula giderken, elindeki kurabiyeleri, meyveleri, şekerleri yoldan geçen biz çocuklara paylaştırmaya çalışan rahmetli teyzenin yaptığıdır fedakârlık.

Muhabbetle kalın…

İnsanın Zindanları

Bir önceki yazımda, Ali Şeriati’nin beşer ve insan ayırımından, insanın özelliklerinden bahsetmiştim. Bu yazımda ise, İnsan olma sürecinde bize engel olan ve üstadın zindan olarak tanımladığı olgulardan bahsetmeye çalışacağım.

İnsanı insan yapan üç temel özelliğini, bilinçli olmak, seçim yapabilmek ve yaratıcılık olarak tarif etmişti Ali Şeriati. Normal şartlarda, beşer olarak doğan varlık, insanlaşma ülküsünü kendi içinde taşır. Ancak bazı engeller dolayısıyla insanlaşmak kesintiye uğrayabilir. Bu engeller / zindanları Şeriati şu şekilde özetlemektedir: Okumaya devam et “İnsanın Zindanları”

Beşerlikten İnsanlığa Merhaba

İlk yazı, ilk heyecan.(*)

Bir heyecana ortak olmak ne güzel; ne güzel iyi şeyler üretmenin telaşına şahit olmak.

Ne yazmalı, nereden başlamalı diye düşündüm epeyce. İyi bir başlangıç yeri bulmalıydım kendimce.

Soruların en çetinini girizgah yapabilirdim kendime: İnsan nedir? Ne çetin, ne çetrefil bir soru! “İnsan yaşamının en büyük sorunu insan sorunudur.” diyor Rahmetli Ali Şeriati. Hem doğru soruyu bulmanın heyecanı hem üstada özlemle aldım İnsanın Dört Zindanı adlı kitabı elime. Lise yıllarımın izlerini yeniden görmek ölümü hatırlatıyor: Geçiyor zaman. Okumaya devam et “Beşerlikten İnsanlığa Merhaba”