Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Nedir? Tedavisi Nasıldır?

Akrofobi.

Yüksekten korkuyor musunuz?

Bir dağın tepesine çıkıp manzaraya bakamayacağınızı mı düşünüyorsunuz?

Merdivenler sizi korkutuyor mu? Akrofobi veya yükseklik korkusu, kendisinden muzdarip olanların, tamamen normal bir hayat sürmesini zorlaştıran bir anksiyete bozukluğudur. İnsanlara, balkondan bakmak ya da pencereden bakmak gibi günlük eylemler gerçekleştirirken bile güçlük çıkartabilir. Burada akrofobinin belirtileri, nedenleri ve sonuçlarını öğreneceksiniz. Ayrıca, size üstesinden nasıl gelineceğini de anlatacağız.

Bakınız: Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?

Yükseklik Korkusu (Akrofobi) Nedir?

Akrofobi, yüksekten aşırı korkma olarak tanımlanabilir. Bu anksiyete bozukluğuna sahip insanlar yüksekte olduklarında ( asansör, merdiven vs.) ve hatta yüksekte olduklarını hayal ettiklerinde bile panik olurlar. Nüfusun %2’si ila %5’i bu problemle karşı karşıyadır, etkilenenlerin çoğunluğunu da kadınlar oluşturmaktadır.

Fobi nedir?

Fobinin tam olarak ne olduğunu açıklamadan akrofobiyi anlatamayız. Bu terim gündelik dilde sıkça kullanılır, bazen de bu terimi yanlış kullanırız. “Depresyon” ya da “stres” gibi diğer kelimeler de gündelik dildeki bozulmaya uğrar. Bu yanlış kullanım, sorunlar hakkında doğru bir biçimde konuşmayı daha karmaşık hale getirir.

Fobi, bir insanın korktuğu nesne tarafından tehdit altında hissettiğinde verdiği korku reaksiyonudur. Bu tepkiler genelde belli bir uyarana verilir ve genelde aşırıdırlar. Şöyle ki, devasa bir zehirli yılan bizi kovaladığında yoğun bir korku hissetmemiz fobimiz olduğu anlamına gelmez. Bu oldukça doğal bir his ve tepkidir. Aslında, bu tip durumlarda hissettiğimiz anksiyete belirtileri adaptiftir; çünkü hayatımızı devam ettirmemizi sağlar. Bununla beraber, kandan her bahsedilişinde bayılıyorsa, ko zaman fobi terimini kullanabiliriz, çünkü bu tepki normal değildir.

Fobiler nedensiz tepkilerdir. Fobisi olan insanlar bile bunun mantıksız olduğunun farkındadırlar. Bu korkular, onlardan muzdarip olankimseleri çin tam anlamıyla bir kabusa dönüşebilir. Bu yazıda, size akrofobi veya yükseklik korkusu hakkında bilmeniz gereken her şeyi ve bunun üstesinden nasılgelineceğini anlatacağız.

Yükseklik Korkusu Belirtileri Nelerdir?

Akrofobiden muzdarip insanlar yalnızca bir gökdelenin çatısındayken gergin hissetmekle veya yerden büyük bir miktar yükselme gerektiren sporları yapmaktan kaçınmakla kalmazlar. Birinci katın penceresinden bakmak ya da alçak bir köprüden geçmek gibi günlük aktivitelerde de ekstrem zorluklar ve korku yaşarlar.

Akrofobiye sahip insanlar da aşırı korku yaratan farklı uyaranlar vardır, herkes aynı uyaranlardan korkmaz. Ayrıca, yükseklik korkusunun farklı yoğunluk dereceleri vardır.

En yaygın psikolojik ve fizyolojik belirtileri şunlardır :
1. Anksiyete
2. Panik
3. Kontrol kaybı
4. Başağrısı
5. Baş dönmesi
6. Gerilme ve kaslarda gerginlik
7. Şiddetli kalp çarpıntı

Akrofobi Nedenleri Nelerdir?

Çocukluğumuzdan beri hepimizin yüksekten korktuğu göz önüne alınmalıdır ancak korkunun yoğunluğu kişiden kişiye değişir. Bu korku hayvanlarda da vardır ve adaptiftir, onları tehlikeli yüksekliklerden korur. Yükseklik korkusu olan insanların korkularının sebepleri tamamen farklı olabilir. Başlıca sebeplerden bazıları şöyledir:

1- Travmatik olaylardan kaynaklanan akrofobi

Genellikle bunun nedeni çocukluğa dayanır. Hastanın ciddi şekilde etkilendiği büyük kazalar veya düşme gibi olaylar en yaygın sebeplerdendir. Bu, yükseklikle ilgili başına kötü olaylar gelen herkesin akrofobiye sahip olacağı anlamına gelmez.

Öte yandan, bu bozukluğu, zarar görmese de da gözlem yoluyla edinen insanlar da vardır. Buna“temsili öğrenme” denir. Örneğin, ağabeyimizi bir eşek arısı soktuğunda onun korku reaksiyonuna tanıklık edersek, benzer bir böcek bize yaklaştığında korkmamız oldukça mümkündür.

2- Doğuştan gelen yükseklik korkusu

Şu anda araştırmacılar, bu fobinin doğuştan gelen faktörlerinin kalıtsallığını araştırıyor. Akrofobiye sahip ailelerde çocuklar doğduklarından beri buna tanık olduklarına ve sonunda bu fobiyi geliştirdiklerine inanılıyor.

3- Akrofobide bilişsel ön yargı

Bilişsel sürecimizdeki sapmalara aynı zamanda bazı fobilerin oluşumunda da önemli rol oynar. Yükseklik üzerine yanlış bilgiler de aşırı endişe ve stres tepkisini artırabilir ve fobiye neden olabilir. Kazaların oluşumunu veya kazaların şiddetini abartma eğilimi bu durumlarda sık görülür.

Yükseklik Korkusunun Sonuçları Nelerdir?

Binanın pencerelerini temizlemeyi veya skydiving fikrini son derece rahatsız edici bulan birçok kişi var. Bu onların bir problemi olduğu anlamına gelmez. Potansiyel olarak tehlikeli olan durumlara itiraz etmek yaygın bir durumdur. Ancak akrofobiden muzdarip insanlar sıklıkla yükseklikle ilgili rahatsızlığa maruz kalırlar. Tüm fobiler klinik değildir. Örneğin, zamanının çoğunu büyük bir şehirde geçiren bir kişi için, tarantula korkusu yaşamak büyük bir endişe oluşturmaz. Bununla birlikte, yükseklik her yerdedir. Dik yamaçlar ya da yüksek binalarla dolu şehirler akrofobiklere cehennem gibi gelir. Öte yandan, yamaç bulunmayan düz vadilerdeki şehirler, yükseklikten korkan bir kişiye cennet gibi hissettirebilir.

1. Akrofobiklerin kaçınma davranışları

Bu anksiyete semptomları akrofobiklerde ciddi kaçınma davranışlarını tetikler. Korkuyu tetikleyen uyarandan kaçmak bu bozukluğun devam etmesine sebep olur.

2. Akrofobikler günlük aktivitelerden ellerini çekiyorlar

Akrofobikler sıklıkla manzaranın tadını çıkarmak, roller coaster’a binmek ya da teleferiğe binmek gibi eğlenceli aktiviteler yapmayı reddederler.

3. Akrofobi – İş problemleri

Meslek, yükseklik ile ilgilenmeyi gerektiriyorsa işte zorluk çekebilirler. Çoğu insan için onuncu katına taşınmak bir sorun değildir ancak, akrofobikler için ciddi bir sorun oluşturabilir. Korku, onları son derece etkisiz hale getirebilir ve performanslarında düşüş hatta işten ayrılmak zorunda kalmaya kadar gidebilir.

4. Yaşam kalitesindeki düşüş

Aynı şekilde, herhangi bir fobi, çeşitli alanlarda kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde kötüleştirebilir. Duygusal olarak çok sinir bozucu olabilirler ve bundan muzdarip kişi tarafından göz ardı edilemezler. Buna ek olarak, insanların kendi iradeleri üzerinde olumsuz etkileri vardır. Bu rahatsızlıklar nispeten yaygındır ve aşırı endişe yaşayan insanlara yardım yolları arayan psikoloji uzmanlarının dikkatini çeker.

Vertigo yükseklik korkusuyla aynı şey mi?

Genelde bu iki terimi ilişkilendiririz, çünkü ikisi de yükseklikle ilgili bir rahatsızlıkla ilgilidirler, ancak bunlar eş anlamlı değildir. Vertigo dönme hissi ve denge kaybıdır. Çevremizdeki unsurlar hareket ediyormuş veya biz dönüyormuşuz gibi gelir. Öte yandan, yükseklik korkusu çeken insanlar herhangi bir zamanda vertigo yaşayabilirler. Bununla birlikte, baş dönmesi, bu bozukluğun belirtilerinden yalnızca biridir. Kısacası, bu zorluklar eşdeğer olmamalarına rağmen birbiriyle ilişkilidir.

Akrofobi Nasıl Yenilir?

Yükseklik korkunuz patolojik değilse sizi bu korkudan uzak ve sakin tutmanın yolları vardır. Kaygı durumlarında gevşemek mümkündür, ancak, gerçekten fark edilir derecede size zarar veren bir fobiniz varsa, profesyonel yardım almak en iyisidir.

Nedensiz bir korkuya kapılıp kapılmadığımızı anlamak için anketler gibi bazı psikolojik değerlendirme araçları vardır. Akrofobi için büyük bir yardımcı olduğu kanıtlanmış birçok terapi vardır. Buna rağmen, hangisinin en iyi yöntem olduğu bilinmemektedir. Ancak, uygun bir tedavi aramak, bu rahatsızlıktan etkilenenlerin yaşam kalitesini yükseltmek için şarttır.

# Bilişsel-Davranışçı Terapi

Bu fobileri tedavi etmek için en sık kullanılan terapidir. Maruz bırakma teknikleri gibi prosedürler, araştırma ve klinik uygulamalarda uzun ve başarılı bir geleneğe sahiptir. Bu yöntemler, yavaş yavaş akrofobikleri korkularının nesnesine yaklaştırır. Kademeli olarak daha güvenli hale gelirler ve kaygı reaksiyonlarını azaltırlar.

Hastalar profesyoneller (psikolojik yardım uzmanları) tarafından korku uyaranlarına yönlendirilebilir veya doğrudan temas kurabilecekleri, korkularına kendilerini maruz bırakma tekniklerine başvurabilirler. Öte yandan canlandırma sembolik ya da canlı olabilir. Bir grupta ya da bireysel olarak da yapılabilir.

Belirtiler her zaman tamamen kaybolmaz, ancak asansöre binmek veya bir pencereden dışarı bakmak gibi günlük aktiviteleri korkudan felç olmadan gerçekleştirebilmelerini sağlar. Psikolojik müdahale, refah düzeyini büyük oranda artıracaktır.

Buna ek olarak, bu tedaviler sürekli gözden geçirme aşamasındadır. Aslında, sanal gerçeklik gibi yeni teknolojilerin ortaya çıkması, insanların korkularıyla daha kontrollü bir ortamda karşılaşmasına yardımcı olmaktadır. Akrofobik kişi daha önce hayal edemediği zorlukların üstesinden gelebilir.

Bu yazıyı okuduğunuz için çok teşekkürler. Peki ya siz, yüksek bir binanın penceresinden bakarken veya helikopterle yolculuk yaparken rahat hissediyor musunuz? Herhangi bir sorunuz varsa veya katkıda bulunmak istiyorsanız lütfen aşağıya yorum yapın.

Kaynak: https://blog.cognifit.com/acrophobia/

Klostrofobi: Nedir? Belirtileri Nelerdir? Tedavisi Nasıldır?

Klostrofobi, sebepsiz bir şekilde, kendisini kapalı kalma veya çıkış bulamama korkusu olarak gösteren ve panik ataklara neden olabilen bir anksiyete çeşididir. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’na göre (DSM-5), bu rahatsızlık özel bir fobi çeşidi olarak değerlendirilmiştir.

Klostrofobiyi tetikleyici unsurlar, bir asansörde kapalı kalma, küçük ve penceresiz bir odada bulunma veya bir uçakta seyahat etmek bile olabilir. Hatta bazı insanlar için, dar boğazlı elbiseler giymek bile, klostrofobik hisleri uyandırabiliyor.

Makalede ele alınacak konular:

  • Klostrofobi nedir?
  • Bulgular ve semptomlar
  • Sebepleri
  • Teşhis-Tanı
  • Tedavi

Klostrofobi ile ilgili bazı temel noktalar:

  • Klostrofobi, bazı insanları küçük-kapalı alanlarda iken etkiler.
  • Panik hissini tetikleyebilir.
  • Sebepleri arasında dış ve genetik faktörler (ayrı ayrı) yer alabilir.
  • Edinilen çeşitli bilgi ve tedavi seçenekleri ile insanlar bu korkunun üstesinden gelebilir.

Klostrofobi nedir?

Klostrofobi kelimesi Latince’den (claustrum) köken alır ve  “kapalı bir alanda zoraki kalma” anlamı taşır. Yunanca’dan gelen phobos kelimesinin anlamı ise “korku” ‘dur.

Klostrofobi rahatsızlığı olan insanlar, panik ve anksiyete hallerinin tetiklenmemesi için, genelde geniş alanlarda yaşamayı tercih ederler. Metroya binmemeyi, çok katlı bir apartmanda bile asansörü kullanmaktansa merdivenlerden yürümeyi tercih edebilirler.

Yaklaşık 5% Amerikan vatandaşında klostrofobi görülebilmektedir. Bulgular daha da şiddetli seyredebilmektedir; ancak birçok insan tedavi aramaktan kaçınmaktadır.

Klostrofobi Belirti ve Bulguları

Klostrofobi bir anksiyete çeşididir. Belirtiler genellikle çocuklukta veya ergenlikte görülmeye başlar. Kapalı bir alanda bulunmak veya bu durumun düşüncesi; düzgün nefes alamayacak olma, oksijensiz kalma veya sınırlı bir alanda kısılı kalma korkularını tetikleyebilir.

Anksiyete seviyesi belirli bir seviyeye ulaştığı zaman, kişi şunları tecrübe edebilir:

  • Terleme ve ürperme
  • Hızlanan kalp atışları ve yüksek kan basıncı
  • Baş dönmesi, baygınlık, denge kaybı
  • Ağır kuruluğu
  • Hızlı veya normalden daha fazla soluk alıp, verme.
  • Sıcaklık-ateş basması
  • Karında kelebek uçuşması hissiyatı
  • Bulantı
  • Baş ağrısı
  • Uyuşukluk
  • Boğulma hissi
  • Göğüste darlık, göğüs ağrısı ve zor nefes alıp, verme
  • İdrar yollarında zorlantı
  • Hafıza karışıklığı ve düzensizliği
  • Zarar görme veya hastalık korkusu

Önemli olan, herhangi bir küçük ve kapalı alanın kişide yarattığı “Bu alanda kısıtlı kalırsam ne olur?” sorusudur. Bundan dolayı kişi oksijensiz kalmaktan korkar.

Bir anksiyeteyi başlatabilecek kapalı alanlar şöyle örneklendirilebilir.

  • Asansörler veya mağazalardaki soyunma kabinleri
  • Tüneller, apartmanların bodrum katları veya kilerler
  • Tren ve metrolar
  • Döner kapılar
  • Uçaklar
  • Umumi tuvaletler
  • Arabalar, özellikle merkezi kilit sistemine sahip olanlar
  • Kalabalık alanlar
  • Otomatik araba yıkama yerleri
  • Bazı tıbbi tesisler. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MRI) cihazları
  • Küçük, kilitli kalınabilir ve penceresi açılmayan odalar.

Klostrofobi Belirtileri Nelerdir?

  • Bir odaya girildiğinde sürekli çıkışı gözlemek ve çıkışa yakın olmak istemek
  • Bir yerde, bütün kapılar kapandığında tedirgin hissetmek
  • Eğlence alanlarında veya kalabalık buluşmalarda kapıya yakın durmak
  • Trafiğin yoğun olduğu zamanlarda araç kullanmaktan veya yolculuğa çıkmaktan kaçınmak
  • Bu her ne kadar zorlayıcı ve uzun da olsa, asansör yerine merdivenleri kullanmak.
  • Klostrofobi aynı zamanda hep aynı ve tek bir yerde kalma zorunluluğundan doğan korkuları da içermektedir.
  • Dolayısı ile bir sırada veya bir ödeme kuyruğunda bekleme zorunluluğu da bir tetikleyici unsur olabilir.

Klostrofobinin Nedenleri Nelerdir?

# Geçmiş yaşantılar (çocukluk deneyimleri vb.) kişinin küçük ve kapalı alanları, bir panik ve olası bir tehlike durumu ile ilişkilendirmesinde sık sık tetikleyici unsur olarak rol oynar.

Bu etki sahip olan yaşantılar şöyle belirtilebilir:

  • Bir kaza sonucu veya kasıtlı olarak bir yerde kapalı veya kısılı kalmak
  • Çocuklukta yaşanılan taciz ve istismarlar
  • Kalabalık bir alanda aile bireylerinden veya arkadaşlardan ayrı düşmek
  • Bu rahatsızlığa sahip aile bireylerinin varlığı

Bu anlatılan zamanlarda yaşanılan travmalar kişinin gelecekte yaşanılacak muhtemel ve benzer durumlarla baş etme güdüsünü de etkiler. Bu durum klasik şartlanma olarak bilinmektedir. Kişinin zihni, küçük veya kapalı bir alanı tehlikede hissetmek ile ilişkilendirmesi gerektiğine inanır. Vücut fonksiyonları ise buna bağlı olarak veya farklı bir biçimde tepkisini gösterir. Bu klasik şartlanma aynı zamanda aileden veya akrabalardan da miras olarak alınabilir. Mesela ebeveynlerden birisi kapalı alanda kalma korkusu var ise, çocuk bu davranışı gözlemleyip aynı davranışı geliştirebilir.

# Muhtemel kalıtsal veya fiziksel faktörler

# Klostrofobiyi açıklayan diğer teoriler:

  • Küçük bir amigdalaya sahip olmak: Bu, beyinde yer alan bir bölümdür ve vücudun korkuyu nasıl işleyeceğini kontrol eder.
  • Genetik faktörler: Şu an âtıl durumda olan evrimsel süreçte hayatta kalmaya yaramış bazı mekanizmalar artık ihtiyacımız olmayan reaksiyonlara sebep olurlar.

Bir grup araştırmacı açıklamaktadır ki, klostrofobiye sahip insanlar, olası bazı tehlikeleri olduğundan daha yakın algılarlar ve bu onlardaki karşı koyma mekanizmasını tetikler.

Klostrofobide Teşhis

Bir psikolog veya psikiyatr, hastada birtakım semptomlar arar. Bir klostrofobi belirtisi, hastada farklı bir anksiyete ile ilgili konuda görüşüldüğü esnada ortaya çıkabilir.

Bir psikolojik yardım uzmanı;

  • Hastanın, yaşadığı sorunları tanımlamasını ve yaşadığı zor duyguları  nelerin tetiklediği sorar.
  • Söz konusu bulguların hangi şiddette yaşandığını saptamaya çalışır.
  • Uzman, diğer anksiyete bozukluklarının işaretlerini eleyerek incelemesine devam eder.

Bazı detayları saptamak için, doktor aşağıdaki şeyleri kullanabilir:

  • Anksiyetenin sebebini anlamaya yardımcı olması için bir klostrofobi formu
  • Anksiyetenin seviyesini anlayabilmek için bir klostrofobi ölçeği

Spesifik bir fobi türünün saptanabilmesi için bazı belirli kriterler gereklidir. Bunlar:

  • Bir durumun varlığı veya olma ihtimali altında kalıcı, aşırı ve sebepsiz bir korku.
  • Uyarıcıya maruz kalındığında anksiyete yaşanması; bu yetişkinlerde panik atak çocuklarda ise öfke nöbetleri, sıkıca sarılma, ağlama yada üşüme olarak kendini gösterebilir.
  • Yetişkin bir hastanın teşhisi, korkularının algılanan tehlike veya tehditten ayrı olabileceğini göstermiştir.
  • Korkulan obje veya durumdan kaçınabilmek için hesaplar yapma veya aşırı kaygılı bir durumda bu tecrübelerle yüzleşmeye eğilim.
  • Kişinin tepkisi, beklentileri veya gündelik yaşam ile ilişkilere temas etmekten kaçınma veya bu temastan fark edilebilir bir sıkıntı duyma
  • Fobinin 6 ay veya daha fazla devam etmesi
  • Bulgular başka bir zihinsel hastalığa dayandırılamaz, mesela obsesif kompulsif bozukluk (OKB) veya travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi.

Klostrofobi Tedavisi Nasıl Olur?

Bulguların takibi ile uzman, aşağıda bahsedilen tedavi seçeneklerinden bir veya daha fazlasını önerebilir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Burada hedef, hastanın zihnin tekrardan eğiterek korkulan mekânın artık bir tehlike teşkil etmediği bilgisini içselleştirmektir. Bu eğitim, belki hastayı dar alanlara maruz bırakarak bu esnada onlara korkularının ve anksiyetelerinin üstesinden gelmek için yardımcı olmak şeklinde olabilir. Korku oluşturan durumlarla yüzleşmek insanlarıın korkularından kurtulmalarına yardımcı olabilir.

Diğerlerini Gözlemek: Başkalarının korkularının kaynaklarını görerek onlarla etkileşmek, hastalara güven duygusu verebilir.

İlaç Tedavisi: Antidepresanlar ve sakinleştiriciler belirtileri kontrol altına almada yardımcı olabilir; ancak problemin altında yatan sebebi çözmezler.

Rahatlama ve Görselleştirme Pratikleri: Derin nefes almak, meditasyon ve kas esnetme hareketleri negatif düşünceler ve anksiyete karşısında yardımcı olabilir.

Alternatif veya Destekleyici İlaçlar: Bazı destekleyici ve doğal ürünler, örneğin lavanta yağı veya bir “Acil Durum Kürü” hastaya panik ve kaygıyı kontrol altına almada yardımcı olabilir.

Tedavi genellikle haftada iki seans şeklinde gerçekleşerek 10 hafta civarında son bulur. Uygun bir tedavi ile, klostrofobiyi tedavi etmek mümkündür.

Klostrofobinin üstesinden gelmek için tüyolar

Bazı stratejiler insanlara klostrofobinin üstesinden gelmeleri için yardımcı olabilir. Bunlar:

  • Eğer bir atak başlar ise yerinden kıpırdamadan durmak. Eğer taşıt kullanıyorsanız, kenara çekip semptomlar geçene kadar beklenebilir.
  • Kendine, korkutucu düşüncelerin ve diğer yaşanılan hislerin geçeceğini hatırlatmak
  • Tehdit oluşturmayan başka bir şeye odaklanmak, örneğin diğer insanlarla vakit geçirmek
  • Yavaşça ve derinden nefesler almak, her nefeste üçe kadar saymak
  • Kendine bunun gerçek olmadığını hatırlatarak korkuyla yüzleşmek
  • Güzel sonuçları ve görüntüleri hayalinde görselleştirmek
  • Stresin üstesinden gelmek için uzun dönemde uygulanacak stratejiler; yogaya başlamak, egzersiz yapmak veya bir aromaterapi masajına kaydolmak olabilir.

Emotofobi (Kusma Korkusu) Nedir? Belirtileri Nelerdir?

Endişe böceği, hayali mide böceği ile karşılaşınca ne yapmalı?

Birçoğumuz için zaman zaman hastalanmak– evet, o çeşit bir hastalık–kabullendiğimiz ve gereğinden fazla düşünmemeye çalıştığımız bir şeydir. Hatta eğer aklınızda değilken böyle bir konuyu açtıysam, lütfen özürlerimi kabul edin! Keşke endişe de aynı görgü kurallarına uyuyor olsaydı. Maalesef uymuyor. Kusmafobisiyaşayan milyonlarca çocuk ve yetişkine sorun. Onlar için hastalanmak, her ne kadar bu özgürlüğe sahip olmayı isteseler de, maalesefhiç de az düşündükleri bir şey değildir. Tam aksine, 7/24 zihinlerindedir. Midelerindeki hafif bir sancı, “kusmak” kelimesinden veya zararlı eş anlamlılarının herhangi birinden bahsedilmesi kusma fobisi olanları panik sarmalına gönderebilir –Boğazımdaki ne? Bu bir işaret mi? Hastalanıyor muyum? Ya şimdi olursa?O adam az önce sadece öksürüyor muydu yoksa öğürdü mü? Ya hastaysa?! Onu yemeli miyim? Ya beni hasta ederse? –

Kusma fobisi ya da diğer ismiyleEmetofobi, milyonları etkilemektedir; hatta kaygı bozukluğu çalışmalarımda çocuklar arasında karşılaştığım en yaygın fobiydi. Birçok yetişkin de aynı fobi sebebiyle tedavi olmaya gelmektedir. Bunun sebebi hayatlarının altüst olması– çocuklar kendileri ya da bir başkasının aniden kusması ve bu durumla tek başlarına başa çıkmalarının gerekeceği korkusuyla okula gitmeyi, otobüse binmeyi veya arkadaşlarının evine gitmeyi reddeder. Yetişkinler de (gerçek olmayacak) ani hastalık atağı korkusu ile korkunç senaryolar hayal eder ve restoranlarda yemeyi, randevuya çıkmayı, araba kullanmayı ya da kalabalık önünde konuşmayı reddedebilir.

Hiçbirimiz hasta olmaktan, hele de evimizden uzaktayken hastalığa yakalanmaktan, haz etmeyiz. Fakat bunu canlı bir şekilde hayal etmek ve her gün buna hazırlanmak durumu değiştirmez. Bu durum, yine de bu fobiye sahip insanlar için de herkes için olduğu kadar nadirdir. Endişe etmek, hasta olmamızı engellemez (Vücudumuz zaten bu durum için mükemmel bir iş çıkarmak üzere programlanmıştır.) fakat bizi herkesin her gün yaptığı normal işlerimizi yaparken bile büyük bir risk alıyormuş gibi strese sokar.

Korkularının şiddetinden, kusma fobisi olanların sık sık kusan insanlar olduğunu düşünebilirsiniz. Tam tersine, bunlar benim deyimimle –teknik olarak– “pek de kusmayan” insanlardır. Normal insanlardan bile daha az hasta olurlar–ki bu oldukça nadirdir. Hatta birçoğu, yaşları 15 ya da 55 de olsa, tüm hayatlarında kustukları tam iki seferi söyleyebilirler.(ve o günlerde ne yediklerini, ne giydiklerini, havanın nasıl olduğunu…) Kısacası, endişe; yanlış kişilerle konuşmaktadır.

Peki, nasıl oluyor da endişe, böyle zeki insanları sürekli bir korkuyla dehşete düşürüyor?

Emotofobi ve Telkinin gücü!

“Kusmak” veya “kusmuk” kelimelerini birkaç kez söylediğinizde, kaygı seviyenizin hafifçe yükseldiğini fark edersiniz; –“Ya sen?!?” önekiyle birkaç kez daha söylediğinizde ve sadece kaygı seviyeniz artmakla kalmaz, bulantı bile hissedebilirsiniz. İşte bu telkinin (süper) gücüdür. Sadece zehirli sarmaşığı veya bitleri düşündüğünüzde, her ne kadar onlarla direk irtibata geçme durumunuz olmasa bile refleksolarak kaşıntı hissetmeniz gibi; kusmak hakkında düşünmek de –hele de saatlerce– midenizde büzüşme, bulantı veya kaygının ucunda hissetmenize sebep olabilir fakat önemli olan, sizi hasta edemez!

Bedeniniz, böyle güvenilmez bir neden için öylesine pahalı bir metabolik reaksiyonu harcamayacaktır. O nedenle, fobi sahipleri her ne kadar kronik sindirme zorlukları hissedebilirlerse ve örneğin sıcaklık, her hisse odaklanmak, gaz şişkinliği, torba veya antiasit taşımak, “hasta duran” insanlarla yakınlık kurmamak, 10 yıl önce yediklerinde kustukları o yiyeceği yemekten kaçmak, kusmanın her daim ucunda hissetmek–onlar veya karşılarında oturan biri, rahatsız edici bir düşünceye karşı geçici duygusal reaksiyon ayrımının onları özgür kılması gibi konularda ihtiyatlı olmaları gerektiğine inansalar da, bu kesinlikle hastalık başlangıcı değildir. Bir saniyede daha fazlası…
Kusmanın genelde ne kadar nadir olduğunu düşünürsek, hasta olma riski, kimse için günlük hayat şablonu haline gelmemelidir, özellikle pek de kusmayan insanlar için. O şablonu nasıl değiştirebiliriz? Kimi terapistler, kusma uyarısı oluşturarak hastalarına hayatta kalınabilir olduğunu kanıtlamak için ipeka kullanır.(Atlantic Monthly Editörü Scott Stossel bunu bir makale ve anısındaki en talihsiz tecrübesi olarak anlatır.)Ben bunu kullanmam. Emetofobi iki taraflıdır. Evet, kusmak—görüntüsü, kokusu ve genel olarak bunu tecrübe etmek. Fakat ikincisi ve Emetofobinin daha sık devre dışı bırakılan yönü, beklenti – hasta olmanın eğlenceli olasılığının sürekliliği, beynin sürekli başa kakan endişesi.

Emetofobi  Yaşayanlar Korkularıyla Nasıl Başa Çıkabilir?

Düşünmeyi bırakarak değil (bunu direk yapan bir “kapatma” düğmesi yoktur) fakat daha çok, bu düşünceler geldiğinde verdikleri tepkiyi değiştirerek. Neden kusma düşüncesine daha az tepki vermeleri gerekir? Çünkü problem, kusmak değil, duydukları endişedir. Endişe her konuştuğunda “Söz veriyorum, yemin ederim! Hastalanmayacaksın!” diyerek; yemi yutup amansızca ele geçmez bir garanti aramaktansa; endişenin yaptığı hatayı görebilirler – bu bir hastalık anı değil, bir endişe anıdır. Ateşlerini kontrol edip antiasit almaktansa, kontrolü ele alıp düşüncelerini ve gerçeklerini kontrol etmeleri gerekir! İlk düşünceye engel olamazlar… Ya hastalanırsam?!?! Fakat üzerine on ayrı felaket düşüncesinin istiflenmesine engel olabilirler. Düşüncenin o an ile gerçek bir bağlantısı olmadığını fark ettiklerinde –aslında bedenlerinde yanlış bir şey yoktur( hepsi beklentidir), o an hiçbir şey olmuyordur, vücutları gayet iyidir– beyinlerini o tip düşünceleri filtrelemek konusunda eğitebilir ve o daonları göndermekle uğraşmaz.

Kusma düşüncesi; “buzdolabındaki çizme” gibidir. Buzdolabınızı açıp içinde bir çizme gördüğünüzü düşünün, “Hmmm, sanırım bu akşam bir çizme sote yiyeceğim” demezsiniz, “Bunun burada ne işi var?! Bu buraya ait değil!!” dersiniz. Bu tekrar tekrar başınıza gelse bile, çizmenin orada durmasına alışmak zorunda olmazsınız! Aynı şekilde: Sırf aksi takdirde iyi geçen gününüzün ortasına “Hasta mı olacağım?” düşüncesi düştü diye (O düşünceden önce hasta değildiniz ve sonra da olmayacaksınız) buna alışmak zorunda değilsiniz. Oraya ait olmadığını görün. Hayatınızı korkularınıza göre yeniden şekillendirmeyin – çizmeleri dışarı atın!

Kısacası kusma fobisi yaşayan insanlar için çözüm, endişe düşüncelerine güvenmek değil, onları teste tabii tutmaktır. Bu kapıyı açmanın yolu ise empatiden geçer. Çocuğunuz ya da partneriniz size birden – “İyi hissetmiyorum, iyi miyim?” dediklerinde, onlara güvence verip ateşlerini ölçmek ya da iyi oldukları konusunda onlarla tartışmak yerine; hislere dayanın ve “Şu an endişe hissettiğini biliyorum” ya da “ Şu an iyi hissetmediğini biliyorum.” Veya “Bunun sana gerçekten gerçek geldiğini ve şu an gerçekten kötü hissettiğini biliyorum, her gün bununla başa çıkmak kolay değil ama sana yardım etmek istiyorum, bunun üzerinde birlikte çalışabilir miyiz?” deyin. Çocuğunuzla ya da partnerinizle iletişime geçerek, sizin onların yanında olduğunuza güveneceklerdir, ardından stratejik davranabilir, “Hadi, gerçeklik kontrolü yapalım, hadi milyon dolarlık soruyu soralım, bu endişe böceği mi yoksa mide böceği mi? İnsanların farkını söyleyebilmesine nasıl yardım edersiniz–işte başlayabileceğiniz birkaç strateji…

Vücudunuzun nasıl çalıştığını anlayın. Vücudumuz, bizi her daima güvende tutmak üzere tasarlanmıştır. Bu, çoğu zaman kusmadığımız ve gerçekten gerektiği zamanın da sadece %002’sinde hastalandığımız anlamına gelir. Ve gerçekten gerek duyduğumuzda –yükseketkilidir, aslında öyle etkilidir ki, meşhur mide böceği ve hatta nadir besin zehirlenmesi olayı 24-48 saat(ya da daha az) sürmesimutluluk veren bir hadisedir. Sıradan üşütmeler gibi haftalarca sürdüğünü hayal etsenize!

Korkular ve gerçekleri yan yana karşılaştırın. Kâğıdın bir tarafına hastalanmak hakkındaki korkularınızı sıralayın ve diğer tarafında endişelerinizin gerçeklik kontrolünü yapın–Bu korku gerçek olacak mı? Neden? Neden değil? Kimi insanlar kusmanın dayanılmaz olacağından, sonsuza kadar süreceğinden, bu yüzden hastaneye gitmek zorunda kalacaklarından korkarlar. Problem ne olursa olsun, endişe abartılmış ve bu gerçekleri saptırmıştır– endişeyi yakalayın ve onu düzeltin. Kâğıdı mantıklı kısmı görünecek şekilde katlayın ve akıllı düşüncelerinizi gerektiği şekilde yönlendirin.

Milyon dolarlık soruyu sorun. Kendinize (ya da eğer bu durumdan mustarip çocuğunuzsa ona) sorun: “Bunun endişe böceği mi mide böceği mi olduğunu veya şu an hastalanıp hastalanmayacağınızı tahmin ederek bir milyon dolar kazanabilecek olsaydınız, büyük kazanan siz olabilir miydiniz?” Muhtemelen bileceklerdir.

İki belirleyici sorunuzu sorun:

Kendinize ya da çocuğunuza bu soruları sorarak hasta olmak veya hastalıktan korkmak arasındaki farklı belirlemeye yardımcı olun.

Hasta hissettiğinizde…

1. Soru: Sonra ne olacak? Bu endişe düşüncesi ve hisleri başladıktan birkaç dakika sonra daha gergin mi yada daha hasta mı hissediyorsunuz? Eğer endişeniz gittikçe artıyorsa, kötüleşiyorsa ve semptomlarınızı analiz etmede daha çok zaman harcıyorsanız, o zaman yanlış alarm olduğunu anlarsınız. Onun yerine gittikçe daha hasta hissediyorsanız, bir hemşire görme isteği gibi ya da televizyon bile izlemeden yatakta uzanmak veya banyoya koşmak ve başka hiçbir şey yapmamak gibi…–Çocuklar için Disneyland gezisi yok, George Clooney ile hayallerindeki randevu yok(Amal’a özürlerimi iletiyorum, oh, bir de eşime…) bu teklifleri, kendinizi kötü hissettiğiniz için geri çevirmeniz gerekiyorsa–o zaman hastasınız demektir.

2. Soru: Ne iyi gelir? Eğer televizyon izleyerek, (dışarıdaysanız) eve giderek veya eğlenceli olabilecek bir şey yaparak zihninizi dağıtabiliyorsanız, o zaman bu sadece endişe böceğidir. Gerçekten hasta olduğunuzda, zihninizi dağıtmak işe yaramaz. Yani mesela milyon dolarlık sorunuz sorulsa – Anneniz sizi arkadaşınızın evine ya da alışveriş merkezine götürmeyi teklif etse, gider miydiniz? Cevap evetse –o zaman endişedir. Bir süre sonra siz ve çocuğunuz cevapları çok ayrıntılı düşünmeniz gerekmez, sadece –iki sorunu sor–diyebilirsiniz ve direk rahatlamaya geçebilirsiniz.

Kendinizi bilerek bazı durumlara maruz bırakın!

Çocuğunuz ya da partneriniz, stresli bulduğu durumları sıraladığında ya da korku nedeniyle onlardan kaçındığında, en kolayından başlayarak sıkıntı önemli ölçüde azalıncaya kadar tekrar edin ve ardından, bir sonraki adıma geçin. Örneğin…

• “Kusmak” kelimesinin eş anlamlılarını söylemek üzerine çalışın. Gerekirse önce yazın. Kelimeleri söylerken yakalamaca oynayın.

• Öğürme sesleri üzerine çalışın, dilinizin arkasına bir kaşık, lolipop, yulaf ezmesi ya da patates püresi koyarak geriye doğru yavaşça hareket ettirin. Biraz öğürseniz bile kusmadığınızın farkına varın. İnternetten öğürme sesleri dinleyebilir veya aile üyelerinden birini sizin için bu ses efektlerini temin etmesi için tutabilirsiniz.

• Sahte kusmukla yakalamaca oynayın (yenilik mağazalarından temin edebilirsiniz)

• Bir aile üyesinin sadece su veya içinde birkaç parça mısır gevreği bulunan suyla, musluğa veya tuvalete sahte kusmasını izleyip, kusma görüntüsünü ve sesini prova yapın. Hazır olduğunuz zaman, bunu kendiniz deneyin.

• Birkaç kaşık konserve çorbaya keskinlik için birkaç damla sirke damlatarak kendi sahte kusmuğunuzu yapın. Etrafında olmaya alışın ve hazır olduğunda sahte kusmuğunuzu tuvalete “kusun”.

• İnsanların hastalanma videolarını izleyin – Google size ünlülerden örnekler, çocuklarıyla birlikte hızlı trene binen annene babalar ve daha yapılandırılmış sonuçlar verebilir.

• Kusmanız ile tesadüfi olarak bağlantısı bulunduğu için kaçındığınız herhangi bir kişi, yer veya eşyalara yaklaşın–son defa hastayken yediğiniz için artık yemediğiniz yiyecekler gibi vs.

Şakaları kullanın – Eğlenceyi yakalayın!

• Kusma fobisi olan bir ergen ile oturduk ve hatırlayabildiğimiz tüm Beatles şarkılarının isimlerine “kusmuk” kelimesini yerleştirdik. “Kusmuğunu Tutmak İstiyorum”, “Bırak Kussun”, “Sonsuz Kusmuk Tarlaları”, “Hey Kusmuk”. Demek istediğimi anladınız. Bu daha genç nesille de uygulanabilir. “Sür, sür, sür kusmuğunu, nazikçe kusmuğun arasından.” Şapşalca, biliyorum. Fakat asıl nokta da bu. Böylesine sorgulanabilir zevkteki bir egzersizin işe yaramasının teknik bir sebebi var. Buna karşılıklı ketleme deniyor. Esasen, aynı anda iki hisse sahip olamazsınız. Eğlenceve korku hislerinden ikisi rekabete girer ve her ne kadar başta zor olsa ve korku baskın olsa da korku dağını aşar ve yaptığınız şeyden kaynaklanan eğlence ve absürtlük yönetimi ele alınca hızla diğer tarafa geçersiniz. İşte duyarsızlaştırma böyle çalışır.

• ratemyvomit.com adresine girin (evet, bu site gerçekten var) ve fotoğraflara bakarak kusmuğun ne kadar iğrenç olduğunu puanlayın. Fazladan maruz bırakma için kendinize o kusmuğa “eşlik eden” sesi çıkarmak için meydan okuyun. Normal iğrenme haricinde bir sıkıntı kalmayıncaya kadar bölümü tekrar oynatın ya da resimlere tekrar bakın. Not: Ebeveynler yorumlardaki uygunsuz dil vs. nedeniyle her bir gönderiyi dikkatle önceden incelemelidir.

Güvenlik önlemlerini ortadan kaldırın

Yanınızda “ne olur ne olmaz” diye bir torba veya üzerinizi değiştirmek için bir kıyafet taşımayın. Hatırlayın, siz pek de kusmayan birisiniz, yanınızda bahar günü kar botları veya güneşli günde şemsiye taşır mısınız? Kusmak olasılık dâhilinde mi, evet ama büyük ihtimalle, hayır. Bu fazladan ekipmanları yanında taşımak bu riski dengelemiyor–ki bu asgari düzeydedir– fakat bu endişeyi yükseltir ve riski (gereksiz biçimde) zihninizde tutar.

Hastalanma endişesi, olanları değiştirmez ya da yaşamda olmaz fakat hayatımızda gerçekte olanlardan tat alma ve onlara odaklanma yeteneğimizi kesin ve hızlı bir biçimde değiştirir. Endişe, hislerimiz değiştirebilir ancak asla ama asla gerçekleri değiştiremez. Endişenin sizi belirsizlik diyarındaki koltuğunuzun ucunda tutup “acaba şimdi mi olacak” diye meraklandırmasındansa, ne zaman olacağını tam olarak bilmediğiniz ve gerekli de olmadığı gerçekliğiyle barışın. Genellikle, hasta olacağımız zaman birçok uyarı alırız. Önemli olan şey, şu an uyarının olmaması. “Bu hıçkırık benim beynimde–Bunu şu an düşünmeme gerek yok. Aslında iyiyim. Bu buzdolabındaki çizme. Hasta hissetmiyordum, hasta değilim, sadece endişeliyim. Endişe beni korkutuyor. Sindirim sistemim gayet iyi çalışıyor ve iyi durumda. Ben pek de kusan tipte biri değilim! Sadeceemin değilsiniz, gayet iyi biliyorsunuz–aslında, endişe para etmese de bu sayede bir milyon dolar kazanabilirsiniz– zihninizin kontrolünü ele almanın getirdiği harika hisle anında kazanan olacaksınız.

Yazar: Ph. D. Tamar Chansky
Kaynak: psychologytoday.com

Derealizasyon Nedir?

Anksiyetenin ağır olduğu durumlarda, kişi deliriyormuş hissine kapılabilir. Kişi, yaşantısında bir şeylerin gerçeklikten uzak olduğu, etrafındaki dünyanın çatırdamaya başladığını düşünmeye başlayabilir. Bazı vakalarda, bu durum kişide bütün bir dünyanın “gerçek dışı” olduğu hissini uyandırabilir, sanki etrafında olan bir şeylerin gerçek dışı olduğu hissini. Bu durum derealizasyon olarak tanımlanır ve bu, anksiyete belirtileri arasında, oldukça ürkütücü bir deneyimdir. Bu durum aynı zamanda tamamiyle öznel bir durumdur; bu durumu yaşamayanlar için anlaşılması oldukça zordur.

Derealizasyon Nasıl Oluyor?

Anksiyeteden Derealizasyona Geçişin Nedenleri

Derealizasyon şaşırtıcı derecede karmaşıktır. O kadar kompleks bir yapısı vardır ki; beyinde, insanları gerçeklikten uzaklaştıran ne gibi bir durumun ortaya çıktığı halen tam olarak bilinememektedir. Derealizasyonun, vücudun doğal savunma mekanizmalarından biri olduğuna inanılmaktadır. Çok yoğun anksiyete yaşadığı esnada (mesela panik atak veya benzeri ciddi stres bozukluğu hastalıkları), zihin esas olarak ortaya çıkan durumla baş edebilmek için gerçek dünyayla olan ilişkisini askıya alır.

Ancak bu askıya alma sırasında da zihin hala faal olduğu için, kişiye bulunduğu mekan gerçek dışı gibi gelmeye başlar. Hemen hemen her zaman –çok az da olsa istisnası olmakla beraber- bu durum anksiyete bozukluğunun karakteristik diğer belirtileri ile birlikte anksiyetenin zirve yaptığı noktada ortaya çıkar.

Derealizasyon Nasıl Anlaşılır?

Derealizasyonu anlamanın en iyi yolu; sadece hiç bilmediğiniz değil aynı zamanda hiç bir şekilde anlamlandıramadığınız bir yere nakledildiğinizi düşünmektir. Neler olup bittiğini izleyemediğiniz veya çevrenizdeki dünyaya dair bilgileri alamadığınız bir yer. Bu yerin pek tanıdık gelmemesinden öte, tanıdık gelme ihtimali zaten yoktur; çünkü 5 duyu organıyla algılananlar zihin tarafından işlenememekte ve bir çerçeveye oturtulamamaktadır. Bu durumun bir hayli sıradışı ve ürkütücü olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Bu durumu yaşayan kişi sıklıkla aslında algıladığı ortamda olmadığını veya algıladığı dünyanın gerçek olmadığını düşünebilir; sanki hiç bir şey anlamadığı bir şeyleri izliyormuş, yada o an kaçmasının mümkün olmadığı bir rüyanın –belki de bir kabusun- tam ortasındaymış gibi hissedebilir. Bazı vakalarda derealizasyon, depersonalizasyon (kendine yabancılaşma) –sanki kendisini izliyormuş hissi- ile birlikte ortaya çıkabilir.

Başka anksiyete semptomları, derealizasyon hissini daha da şiddetlendirebilir. Anksiyete atağı esnasında gözbebekleri genişleyebilir ve bu da alışılmadık bir görüş açısıyla derealizasyon hissini kuvvetlendirebilir. Anksiyete, kaslarda zayıflığa da yolaçabilir, bu da hastada güçsüzlük hissi meydana getirebilir. Anksiyete semptomlarının birbiriyle etkileşebileceği sayısız yollar vardır.

Tavsiye Bağlantı: Depersonalizasyon Nedir?

Derealizasyon Nasıl Durdurulabilir?

Anksiyeteden kaynaklanan derealizasyon hissi genel olarak pek tehlikeli kabul edilmez. Sıklıkla bu durum kendiliğinden ortadan kalkar ve ancak çok yoğun anksiyete esnasında tekrar ortaya çıkar. Bu zamanlarda bile bazı insanlar bu durumla başa çıkmayı öğrenir ve derealizasyon bir daha tekrarlamaz. Eğer derealizasyon hissiniz gerçeklik algınızı etkileyecek derecede inatçı ise, veya başladığında uzun süre devam ediyorsa hemen bir doktora başvurmanız gerekebilir.

Derealizasyonu durdurmanın en iyi yolunun “farkındalık” olduğu hususunda doktorlar ve psikologlar genel olarak hemfikirdirler. “Farkındalık” terim olarak, kendi varlığınızın daha fazla farkında olma manasında kullanılmaktadır. Farkındalık değişik yollarla elde edilebilir fakat en kolay yolu; mümkün olduğunca fazla odaklanabileceğiniz bir iş yapmaktır, bu da size gerçeklik hissini tekrar kazandırabilir.

Örneğin:
• Soğuk veya sıcak bir şeye dokunun ve ısı farkına odaklanın.
• Kendinizi çimdikleyin ve ne kadar gerçek olduğunuzu anlayın.
• Çok basit bir objeye odaklanın ve o objenin ne olduğunu, hakkında ne bildiğinizi sıralayın.
• Odada bulunan bir şeyleri saymaya başlayın. Bu şeyleri tanımlamaya çalışın.
• Mümkün olan herhangi bir şekilde duyularınızı kullanmaya çalışın.

Bazı uzmanlar gözlerin sürekli hareket ettirilmesini ve beyni tek bir düşünceden ziyade farklı düşüncelere odaklamaya çalışılmasını tavsiye ediyorlar.

Unutmayın, derealizasyon hissi bir anksiyete semptomudur. Bu his psikopat olduğunuz ya da zihninizde bir şeylerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Derealizasyon hissinin üstesinden gelmenin bir parçası; geçmesini beklemek ve sonrasında da diğer anksiyete semptomlarının üzerine eğilmek ve böylece tekrardan böyle yoğun bir anksiyete durumunun ortaya çıkmasına engel olmaktır.

Referanslar:

Trueman, David. Anxiety and depersonalization and derealization experiences. Psychological reports 54.1 (1984): 91-96.

Cassano, Giovanni B., et al. Derealization and panic attacks: a clinical evaluation on 150 patients with panic disorder/agoraphobia. Comprehensive Psychiatry 30.1 (1989): 5-12.

Kaynak: https://www.calmclinic.com/anxiety/symptoms/derealization

Nomofobi (Akıllı Telefon Bağımlılığı) Nedir? Belirtileri Nelerdir?

Her tarihi dönemin kendine has psikolojik bozukluklarından bahsedebiliriz. Zamane insanının sorunlarından birisi de, en yoğun ilişki içinde olduğu teknolojik aletlerden biri olan cep telefonu üzerinden kendini gösteriyor: Nomofobi

Aşağıda, konuyla ilgili önemli üç makeleyi, aynı yazı içinde peş peşe sizinle paylaşıyorum. İyi okumalar.

Akıllı Telefon Bağımlılığının Artık Klinik Bir İsmi Var

Amerikan halkının akıllı telefonlarını çok sevdiklerini duymak herhalde pek şaşırtıcı olmasa gerek. Pew Araştırma Merkezinin yayınladığı verilere göre, Amerikalıların % 90’ı cep telefonu kullanıyor, bunun tam olarak % 58’i ise akıllı telefona sahip.

Aslında şaşırtıcı olan, cep telefonlarına psikolojik olarak bağlanmış olanların yüzdesi. Psikolojide bu duruma “Nomofobi” deniyor (İngilizce “no-mobile-phone phobia” kelimelerinin Nomophobia olarak kısaltılması, dilimize de benzer şekilde geçmiş), ve psikologlar bu durumdan giderek daha fazla gencin etkilendiğini söylüyor.

Cep telefonundan ayrı kaldığında panikleme veya ümitsizliğe düşme, etrafındaki konuşmalara veya işe odaklanamama ve sürekli cep telefonunu kontrol etme nomofobinin başlıca semptomları arasında sayılıyor. Sıklıkla cep telefonu çalmadığı halde çaldığını zannetme durumuna ise cep telefonu titreşim sendromu deniyor ve uzmanlar bunun çok daha ciddi bir teknoloji bağımlılığının belirtisi olabileceğinde hemfikir.

Connecticut Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nde çalışan Yardımcı Doçent Dr. David Greenfield’a göre, akıllı telefonunuza olan psikolojik bağlanma durumu, dopamin düzensizliğini içerdiği için, aslında diğer bağımlılıklara benzemektedir. Dopamin beyindeki ödül sistemini düzenleyen bir nörotransmitterdir, ve dopamin seviyesinin artması otomatik olarak insanların ödüllendirileceklerini düşündükleri şeyi yapmaya motive eder.

Greenfield, sürekli cep telefonlarıyla iletişim halinde olanlara yardım edebilmek ve bu insanların daha dengeli bir yaşam sürmelerine katkı sağlamak amacıyla İnternet ve Teknoloji Bağımlılarına Yardım Merkezi’ni kurdu.

Greenfield’a göre “Cep telefonunuza gelen e-posta, kısa mesaj gibi her bir bildirim, dopamin seviyesinde az da olsa bir artışa neden oluyor ve bu da kişide karşı konulmaz, kendisini içine çekecek bir durum olduğu hissini uyandırıyor. Bu karşı konulmaz durumun ne olduğu, ne zaman olacağı belli olmadığı için de bu aslında beyni sürekli telefonu kontrol etmeye zorluyor. Yani aslında bir nevi, dünyanın en küçük kumar makinası.” (Business Insider)

Harris Interactive tarafından 2013 sonbaharında gerşekleştirilen ulusal bir ankette, katılımcıların %63’ü telefonlarını ortalama olarak saatte bir kontrol ettiklerini söylerken %9’u ise her 5 dakikada bir bunu tekrarladıklarını belirtti.
Buna ek olarak %63’lük bir kesimse eğer akıllı telefonlarını evde unuturlarsa bu durumun onları üzeceğini belirttiler. Katılımcıların çoğu çok kısa sürecek bir market alışverişi için evden çıkmış olsalar bile, evlerine geri dönüp telefonlarını alacaklarını da ekledi.

Huffington Post and YouGov tarafından yapılan bir ankette ise, 18-29 yaş arasındaki katılımcıların %64’ü yataklarında cep telefonuyla veya tabletle uyuyakaldıklarını söylediler.

Bütün bu verilere rağmen, nomofobi’ye dair etrafınızdan pek bir şey duymamış olabilirsiniz; çünkü bu durumdan muzdarip olanların çoğu bir problemleri olduğunun farkına varmamıştır bile.

Psikiyatrist Dale Archer’a göre, “Bütün bağımlılık durumlarında olduğu gibi, burada da inkar ilk göze çarpan özelliktir. Ortaya çıkıp da bir problemi olduğunu kabul eden insan sayısı oldukça sınırlıdır ve bunun anksiyete ile olan bağlantısı çok daha zayıftır. Buna ek olarak, insanların çoğunda semptomlar çok kötü değildir. Tahminimce, diğer bağımlılıklarda olduğu gibi, bütün bir popülasyonun ancak %1’i hayatlarını etkileyecek ölçüde bu dertten muzdarip olacak.” (Business Insider)

Bazı psikologlar akıl ve ruh sağlığında mutlak otorite kabul edilen Mental Bozuklukların Teşhisi ve İstatistiksel Verileri El Kitabı (DSM)’na nomofobinin de eklenmesini teklif etti.

Cenova Üniversitesi’nden Nicola Luigi Bragazzi ve Giovanni Del Puente DSM’ye sundukları yazılı önergede şunları belirttiler: “Teknolojinin sosyal medya, sosyal iletişim siteleri, sosyal enformatik, sosyal yazılımlar vb. aracılığıyla işlerimizi çok daha hızlı ve verimli yapmamıza olanak tanıdığı yadsınamaz bir gerçektir. Öte yandan mobil cihazlar insan sağlığı üzerinde tehlikeli bir etkiye neden olabilir. Nomofobinin psikolojik yönlerini daha derinlemesine araştırmak, standart ve operasyonel bir tanımlama sağlamak için, halihazırdaki akademik ve bilimsel çalışmaların da ötesinde, daha ileri araştırmalara ihtiyaç var”.

Greenfield ise nomofobinin İnternet Bağımlılığı gibi çok daha büyük bir problemin küçük bir alt kümesi olduğunu söylüyor: “Akıllı telefon aslında çok daha kolay bir kullanıma olanak sağlayan internete erişim noktası. Yaptığım araştırmalara göre, erişim kolaylığı ve taşınabilir olması akıllı telefonları alternatiflerine göre iki kat daha fazla bağımlılık yapıcı hale getiriyor. Kolaylık, bağımlılığın ana sebeplerinden biridir –teknoloji kanalıyla daha hızlı karşılık aldığınızda, zehirlenme/etkilenme/bağımlı olma daha hızlı hale gelir”.

Ayrıca tivitlerinize, Instagram paylaşımlarınıza devamlı olarak tonlarca beğeni aldığınızda gerçekte pek de bir karşılığı olmayan önemli bir insan olma hissine kapılabilirsiniz.

“Sürekli cep telefonunuzu kontrol etmezseniz bir şeyleri kaçıracağınız hissi aslında bir ilüzyondan ibarettir – hayatımızın önemli bir kısmının cep telefonuyla hiç bir alakası yoktur. Cihazlarımızda olan bitenler gerçek hayatı yansıtmamaktadır.” görüşü de yine Greenfield’a ait.

Kaliforniya’nın kuzeyinde yer alan Camp Grounded (Türkçesi Topraklama Kampı) benzeri dijital detoks programları, teknoloji bağımlılığını tamamiyle yok edeceği düşüncesiyle, bütün elektronik cihazların kullanımını tamamen yasaklamaktalar. Camp Grounded’ın katılımcıları, cep telefonu veya benzeri cihazlarından uzakta okçuluk, koroyla beraber şarkı söylemek, nefes meditasyonu gibi günlük aktivitelere katılarak detoks sağlamaya çalışıyorlar.
Çin’de ise İnternet bağımlısı gençler sıklıkla askeri kamplara gönderiliyor. Burada bağımlılıklarından kurtulmaları için askeri disiplin içinde çok yoğun bir eğitimden geçiriliyorlar.

Greenfield ve Archer’a göre, nomofobinin tedavisi her zaman bu derece aşırı tedbirler almayı gerektirmiyor.
Greenfield, Menthal benzeri, her gün telefonunuzla ne kadar zaman geçirdiğinizi kaydeden bir uyguluma yüklenmesini tavsiye ediyor. İnsanların pek çoğu, söz konusu mobil cihazlarla ilgilenirken adeta zaman mefhumunu kaybederler, buda beyni tıpkı bağımlılık yapan maddelerle aynı şekilde etkilemektedir.

Archer’a göre ise akıllı telefon kullanımında kendinize belirli kurallar koymanız önemli –örneğin ne zaman bir telefon görüşmesi yapıp yapmayacağınıza dair–: “Araba kullanırken kısa mesaj atmaktan vazgeçin. Tuvalete veya banyoya girerken cep telefonunuz yanınızda olmasın. Kendinize, arkadaşlarınızla veya dostlarınızla beraberken cep telefonu kullanmama kuralı koyun. Eğer sevdiğiniz bir insanla beraberseniz, örneğin 90 dakika içinde 5 dakikadan fazla cep telefonuma kesinlikle bakmayacağım tarzı bir kural koyun karşılıklı olarak. Bütün mesele uyabileceğiniz basit kurallar koymakta”.

Yazar: Madeline STONE

Kaynak: http://www.businessinsider.com/what-is-nomophobia-2014-7

Nomofobi: Öğrenciler Arasında Yükselen Bir Trend

Bu kelimeyi biliyor musunuz? Nomofobi günümüz dünyasında artış gösteren bir fobiyi tanımlamakta kullanılıyor: bir mobil cihaza erişimin olamayacağı veya bir cep telefonuyla iletişimden mahrum kalınacağı korkusu. Günümüz lise ve üniversite öğrencileri arasında yükselişte olan bir durum. Gittikçe artan sayıda üniversite öğrencisi, duş alırken dahi telefonlarından ayrı kalamıyorlar. Ortalama bir genç cep telefonundansa serçe parmağını kaybetmeye razı. Gittikçe artan oranda genç yüz yüze konuşmaktansa kısa mesaj yollamayı veya tivit atmayı tercih ediyor.
Nomofobi sanayileşmiş ülkelerde hayatın her alanında var şu an. Bu terim 2010 yılındaki bir çalışmada İngiltere Posta Ofisi tarafından “no-mobile-phone phobia” kelimelerinden kısaltılarak türetildi. İngiltere Posta Ofisi, YouGov isimli bir araştırma kuruluşunu, cep telefonu kullanıcılarının maruz kaldığı korku ve kaygıları incelemek üzere görevlendirdi. Bu çalışma, İngilteredeki cep telefonu kullanıcılarının yaklaşık %53’ünün telefonlarını kaybettiklerinde, telefonlarının pili veya kullanım hakkı bittiğinde veya şebekeye erişim sağlayamadıklarında tedirgin olduklarını ortaya koydu.

Aynı çalışma erkeklerin %58’inin, kadınlarınsa %47’sinin fobisinin olduğunu ve %9’luk kesimin ise telefonları kapalı olduğunda kendilerini stresli hissettiklerini ortaya koydu. Bu çalışma toplam 2163 birey üzerinde yapıldı. Ankete katılanların %55’i, cep telefonlarını kullanamadıklarında duydukları endişenin ana nedeninin arkadaşlarıyla veya aileleriyle olan iletişimin zedelenmesi olduğunu belirtti. Aynı çalışmada ortalama bir nomofobi vakasının yaşadığı stres seviyesinin diş hekimine giderken yaşanılan veya evlenecek birinin düğün günü yaşadığı stresle hemen hemen eşit olduğu vurgulandı.

ABD’de durum daha vahim…

İnsanların %65’inin veya diğer bir deyişle her 3 kişiden 2’sinin yatarken cep telefonları yanlarında oluyor (üniversite öğrencileri arasında oran daha yüksek).
%34’ü ise eşleriyle beraber geçirdikleri çok özel anlarda dahi cep telefonlarına cevap verdiklerini itiraf etti. (Bir saniye, beraber olduğunuz insanlara değer verme duygunuza ne oldu?)
Her 5 kişiden biri cep telefonlarından ayrı kalmaktansa 1 hafta ayakkabısız kalmayı tercih edeceğini belirtti. (Kişiliğini ve ayak tabanını beraber kaybetmek için güzel bir yöntem.)
Yarıdan fazlası cep telefonlarını hiçbir zaman kapatmadığını belirtti (İşte ben buna bağımlılık derim).
Yetişkinlerin tam olarak %66’sı nomofobiden muzdarip.
Bu gidişe “Dur” demenin zamanı geldi

Günlük yaşantımda herhangi bir şeye şiddetle ihtiyaç duyduğumun farkına varırsam daima hayat tarzımı ve sonrasında sağlımı gözden geçiririm. Size biraz çılgınca gelebilir ancak herhangi bir şeyin beni kontrol altına almasına izin vermemek temel kurallarımdan biridir. Yiyecek, su ve barınacak yer dışında hareketlerime yön verecek, hatta yeni bir yaşam tarzı dikte edecek derecede bağımlılık yapacak şeylerden daima kaçınırım. Buna teknoloji de dahil. Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve gelecekte sunulacak başka teknolojilerin hayatımı kolaylaştırdığının ve daha verimli bir çalışmaya olanak sağladığının farkındayım. Bu husustaki prensibim: “Teknoloji hizmetkar olmalı, efendi değil.”dir.

Peki o zaman öğrenciler için dengeli bir yaklaşım ortaya koymak adına ne yapmalıyız?

Günün belli vakitlerinde cep telefonunuzun tamamen kapalı olduğundan ve bu esnada yüz yüze diyaloglar kurduğunuzdan veya yalnız başınıza vakit geçirdiğinizden emin olun.
Ekran karşısında geçirdiğiniz ve kendi başınıza/diğer insanlarla geçirdiğiniz vakitleri dengelemeye çalışın. Ekran başında geçirdiğiniz her 1 saat için diğer insanlara veya kendinize 1 saat ayırın.
Her ay bir kere, en az bir günlüğüne teknoloji orucu tutmayı deneyin; bilgisayar, telefon veya tablet olmaksızın bir yerlere gidin mesela. Özgürleştiğinizi hissedeceksiniz.
Geceleri yatarken telefonu 4-5 metre uzağınızda tutun. Alarm çaldığında erteleme tuşuna basmak için ayağa kalkmanız gerekecek belki ancak bu kesinlikle çok daha güvenli bir yöntem.
Günlük yaşantınızı belirli zaman aralıklarına bölün, teknolojiyle geçirdiğiniz zaman ve yüz yüze, gerçek anlamda insanlarla etkileşime girdiğiniz zaman aralıklarına.
Kendinizde nomofobi belirtileri mi görüyorsunuz? Yukarıdaki listeye başka neleri eklemek isterdiniz?
Yazar: Tim ELMORE

Kaynak: https://www.psychologytoday.com/blog/artificial-maturity/201409/nomophobia-rising-trend-in-students

Nomofobi Sahibi misiniz?

Nomofobiniz mi var? Siz de benim gibi, “Nomofobi mi? O da ne?” diye soruyor olabilirsiniz; ancak sanırım benim nomofobim var.

Fobi bir korku hali olarak tanımlanır; psikoloji perspektifinden ise bir çeşit anksiyete durumu olarak. Korkunun veya anksiyetenin yol açtığı stres, söz konusu durumun içinde mevcut olan tehlikeye göre orantısız şekilde büyük olduğu için nihayetinde bu durum aslında irrasyonel bir durumdur. Dolayısıyla herhangi bir fobi aslında irrasyonel bir korkudur.

Fakat Nomo… nomo nedir? Nomo İngilizce “no mobile phone”un kısaltması ve bu terim 4 yıl önce, İngiltere’deki cep telefonu kullanıcılarının %53’ünün telefonlarını kaybettiklerinde, telefonlarının pili veya kullanım hakkı bittiğinde veya şebekeye erişim sağlayamadıklarında tedirgin olduklarını rapor eden bir çalışmadan sonra ortaya çıktı. Yani nomofobi, cep telefonunuza erişiminizi kaybetme korkusudur. Şimdi durun ve etrafınıza bir bakın… telefonunuz orada mı? Bu düşünce sizin anlık olarak paniklemenize yol açtı mı?

4 yıl sonra yapılan yeni bir çalışma ise, İngilizlerin artık %66’sının az önce sizin yaşadığınıza benzer irrasyonel bir korku veya panik atak yaşadığını ortaya koydu. Şu durumların herhangi biri sizde de var mı:

• Telefonunuzu kapatamıyor musunuz?
• Tuvalete veya banyoya giderken dahi telefonunuzu yanınıza alıyor musunuz (itiraf edeyim, ben alıyorum)?
• Takıntılı bir şekilde durmadan kısa mesajlarınızı, e-postanızı, twitter, facebook vs. kontrol ediyor musunuz?
Teknolojik gelişmeler kesinlikle harika ancak, ortalama olarak günde 34 defa telefonumuzu kontrol ettiğimizi ortaya koyan çalışmalara bakınca, galiba biraz fazla ileri gittik. Hemen Google’a nomofobi yazın ve çıkan haberlere bir bakın. New York Daily News gazetesinde yakın zamanda çıkan bir makale konuyu ele almış, nomofobiden muzdarip biriyle bir röportaj yapmış ve nomofobi üzerine genel bir değerlendirme yapmış (makaleye buradan ulaşabilirsiniz).

Röportajın en can alıcı noktası ise bu satırlarda :

“Bana sanal dünya daha gerçekçiymiş gibi geliyor. Benim içinde bulunmak istediğim, irtibatta olmak istediğim, meşgul olmak istediğim dünya o dünya . Telefonuma sadece saatte bir bakmayı hayal dahi edemiyorum. Bütün evrenim sanki buymuş gibi hissediyorum.”

Eğer sizin veya çocuğunuzun telefonu sıklıkla kontrol etme hususunda takıntılı hale geldiğini düşünüyorsanız ve çocuğunuzun sanal dünyası artık gerçek dünyadan daha gerçek hale geldiyse, şunlardan bazılarını deneyebilirsiniz:

  • Kendinizi kontrol edin ve telefonla geçirdiğiniz süreyi kısıtlayın (bu aynı zamanda çocuğunuza örnek olmanızı da sağlar).
  • Çocuğunuzun ve davranışlarının proaktif ve gayretli bir gözlemcisi olun.
  • Çocuğunuz üzerinde siz mi daha çok etkiye sahipsiniz yoksa mobil cihazlar mı?
  • Çocuğunuzun kendisini sizden izole etmesine izin vermeyin.

Bir ebeveyn olarak, eğer çocuğunuzun üzerinde sizin mi yoksa mobil cihazların mı daha büyük etkiye sahip olduğunu anlamak istiyorsanız, dürüst bir şekilde bu soruları sormak zorundasınız. Nomofobiniz var mı? Çocuğunuzda var mı? Bu her ne kadar saçma hatta aptalca görünse de, günümüz dünyasında artık bir gerçektir. Teknoloji hakkında başka kaynaklara ulaşmak isterseniz, Benim Annelik (veya Babalık) Sayfam’ı hemen hazırlayın. Burada, makaleleri, önerileri, çeşitli taktikleri ve günümüzün mevcut kültürünü keşfetmek için farklı çözümlere ulaşmak için özel içerikleri kendinize göre dizayn edebilirsiniz.

Yazar: Payh STAFF

Kaynak: https://www.payh.org/nomophobia/

Filofobi Nedir? Belirtileri Nelerdir? Tedavisi Nasıldır?

Çoğu insan hayatını paylaşacak ve onları sevgi ve şefkate boğacak birilerini arayarak yaşar. Bununla birlikte, bazılarımız bu tip duygusal bağlılıklardan kaçınır. Onlar için sevgi ve bağlılık; mutluluk ne neşeden ziyade büyük bir anksiyete kaynağıdır. Bu mantıksız ve nedensiz sevme ve sevilme korkusuna filofobi denir.

Kelimenin kökeni Yunancada “sevmek” ya da “sevgili” anlamına gelen “filos”tur. Filofobi olan bir insan romantik ilişkinin yanı sıra her türlü bağlanma ve duygusal ilişkiden kaçınır. Aşktan duyulan bu korku duygusal bir engel teşkil etmez; ancak fiziksel belirtilere sahip olabilir ve kişinin yaşamı boyunca anlamlı ilişkilerden kaçmasına neden olabilir.

Filofobi en ilginç fobilerden biri olarak görülmektedir. Hoş, filofobiden muzdarip olduğu düşünülen en ünlü tarihi vakalardan biri de 16. Yüzyıl İngiltere kraliçesi I. Elizabeth’tir. Evliliğe ramak kalan birkaç ciddi ilişkisi olmuştur ama hiçbir ilişkisnin o noktayı geçmesine izin vermemiştir. “Bakire Kraliçe”nin kendine dalkavukluk etmek isteyen seçkin erkeklerden oluşan uzun bir listesi vardır. Ancak, o hiçbirini istememiştir. Hatta “Evli bir kraliçe olmaktansa bekar bir dilenci olmayı tercih ederim.” diye ünlü bir sözü bile vardır. O dönemlerde kadınlar başkalarına muhtaçtır ve ikinci plana atılmışlardır; ancak Kraliçe Elizabeth buna izin vermemiştir. Birçok yönden oldukça güçlü bir kadındır; ama görünen o ki aşk ve evlilik onu korkutmaktadır.

Filofobinin Sebepleri Nelerdir?

Diğer fobiler gibi, filofobinin de çeşitli birçok sebebi vardır. Travmatik, olumsuz bir deneyim bu korkunun kökeni olabilir. İnsanlar Kraliçe Elizabeth’in korkusunun sebebinin annesi Anne Boleyn’in babası Kral 8. Henry tarafından aşk uğruna öldürüldüğünü görmesinden kaynaklandığını düşündü. İstemediği “sorunlu” eşlerinden kurtulmak onun için sorun değildi. Ayrıca, çocukken ebeveynlerin boşanmasına, kavgalarına ya da aile içi şiddete tanık olunması yetişkinlikte filofobiye sebep olabilmektedir. Hatta aşk hayatında ve ilişkilerinde sorunlar yaşayan ve üzülen birine şahit olmak bile aşk düşüncesinden huzursuz olmaya yol açabilir.

Filofobiye aynı zamanda kültürel veya dini nedenler de sebep olabilir. Bazı kültürler veya dinler, kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkileri, eşcinsel çiftleri veya herhangi bir romantik bağı yasaklar. Bu inançlar bazen o kadar körü körüne olur ki uymayanları şiddetle tehdit edebilirler. Bu nedenle, sevgi veya evlilik düşüncesinin aileleri ve toplulukları tarafından bu normlara ve kurallara tabi olan kişiler arasında büyük bir endişe ve paniğe neden olması şaşırılacak bir şey değildir.

Reddedilme ya da ayrılma korkusu da, filofobi hastalarının ilişki kurmalarını engelleyebilir. Bu durumlardan birinin getirdiği utanç, birinin bir bağ kurmasını ve sevgiye izin vermelerini önlemek için yeterli olabilir. Ayrıca, eğer bir kişi daha önce depresyon ya da anksiyete yaşamışsa, özgüven eksikliği ve olumsuz zihniyet nedeniyle bu fobiye daha fazla eğilimli olabilir.

Filofobinin Belirtileri Nelerdir?

Filofobi kendini çeşitli şekillerde gösterebilir. Bazıları kendilerini başkalarına açmaktan, birileriyle yakınlaşmaktan veya herhangi bir ilişki kurmaktan kaçınır. Diğerleriyse ilişki kurabilir; ancak endişeleri onları, ilk etaptaki reddedilme korkusu döngüsüne kapılıp, aşırı sahiplenici olmak veya insanları kendilerinden uzaklaştırmak zorunda bırakabilir. Çoğu kişi normal yaşama geri dönebilir ve başka bir ilişki aramayı başarabilir; ancak filofobiye sahip bir kişi kendisini bu döngüde sıkışmış gibi görür ve psikolojik durumları onları diğer insanlardan uzak tutabilir.

Filofobinin fiziksel belirtileri şöyledir:

  • titreme
  • ağlama
  • düzensiz kalp atışı
  • bulantı
  • nefes darlığı
  • aşırı terleme
  • uyuşma
  • yerinde duramama
  • göğüs ağrısı
  • bayılma

Aşırı kaçınma davranışı herhangi bir fobinin işaretidir, bu nedenle filofobiden muzdarip bir kişi, ilişki kurma, evlilik (diğer insanların evliliğinden bile) park ve sinema salonları gibi çiftlerin olması muhtemel yerlerden kaçınacaktır. Bu sıkıntı, filofobi olan bir kişinin kendisini izole hissetmesine ve diğer insanlardan kopmasına neden olabilir.

Tavsiye Bağlantı: Terk edilme şeması nedir?

Filofobinin Tedavisi Nasıl Olur?

Filofobi de dahil olmak üzere, fobiye sahip kişiler için her zaman çözüm vardır. Eğer biri yukarıdaki belirtilerden muzdaripse tedavi aramak biriyle bu konuda konuşmak kadar kolay olacaktır. Seçici serotonin alım inhibitörleri (SSRI’lar) ve monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI’lar) gibi anti-depresan ilaçlar, bazı durumlarda, filofobi ile ortaya çıkan ciddi fiziksel ve duygusal belirtilerin azaltılmasına yardımcı olabilir. Bilişsel Davranış Terapisi (BDT), çoğu fobi için en popüler ve etkili tedavi olarak görülmektedir. BDT’nin amacı, anksiyete için en önemli sebep olabilecek temel düşünceleri ve imgeleri tanımak ve kişinin bu düşünce ve duygulara bakışını değiştirmek ve bunu olumlu hale getirmektir. Maruz bırakma terapisi ya da sistematik desensitizasyon , özellikle sanal gerçeklik filofobiklere yardımcı olmaktadır. Kişinin önünde, romantik durumları taklit bir sahne hazırlanır ve sonunda, kişinin düzenli maruz kalma seansları ile aşka karşı anksiyetesinin azaltılması mümkün olur. Hipnoterapi, aşkla olan olumsuz ilişkileri ortadan kaldırarak bir miktar başarı gösterdi ancak hipnoterapistler kontrolü tam olarak ele alamadığı için zor olabilmektedir. Nöro-linguistik programlama (NLP), duygusal davranışları kendini farkındalık, dil ve davranış kalıplarından değiştirmeye çalışan, tartışmalı bir psikoterapi yöntemidir. NLP, hipnoterapi ile kombine edilebilir, ancak geleneksel olarak tedavide kullanılmaz.

Alternatif Ruh Sağlığı Terapisi

Kraliçe I. Elizabeth’in ve filofobiden muzdarip herhangi birinin yaşadığı duygusal mücadele birbiriyle ilişkilendirilebilir. Birçok çelişkili duyguyu aynı anda yaşarlar. Filofobik kişiler aşk, bağlılık ve sevgi istese de duygusal kontrolü bir türlü elden bırakamazlar. Bu kadar zihinsel çatışmayla filofobiden muzdarip insanların bir ilişki yaşamaları elbette zordur. Bunun onların hatası olmadığını unutmamak ve ilişkilerinde bizim gibi mutlu olmalarına yardım etmek önemlidir!

Ölüm Korkusu Nedir? Nasıl Yenilir?

Ölüm, hepimizin er ya da geç yüzleşmek zorunda olduğu bir şey. Peki ölüme nasıl yaklaşacağız? Neden ölümden bazılarımız daha çok korkar? Peki bizi ölümden korkutan şey tam olarak ne? Ölüm kaygısı ile ilgili teorilerle alakalı çizilecek genel bir tabloyla birlikte bu sorunu çözmek adına neler yapılabilir?

Genel kapsamda ya da özelde, ister sevdiğimiz birinin ölmesinin düşüncesi olsun, isterse kendimizi bundan alıkoyamama durumumuz olsun, hepimizin ölümden korkması muhtemeldir.

Ölüm düşüncesi hoş bir şey değildir. Biz, kendi istek ve amaçlarımızın yanı sıra, yaşamın sunmak zorunda olduğu şeylere odaklanırız ve ölüm gibi korkunç düşüncelerden kaçarız.

Hatta Benjamin Franklin’in ünlü bir sözü var ‘Dünyada ölüm ve vergiler dışında hiçbir şey kesin değildir’. Yani ölüme bağlı endişelerin bazen bir fırtınaya dönüştüğünü görmek sürpriz değil.

Ölüm korkusu Yunanca ölüm tanrısı “Thanatos” ve korku anlamına gelen “phobos” kelimelerinden türeyen “thanatofobi” olarak da adlandırılır.

Özellikle, klinik bağlamda “ölüm kaygısı” olarak adlandırılan aşırı boyutlardaki fobi, ‘Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı’nda bir bozukluk olarak bağımsız biçimde tanımlanmamıştır. Yine de, nadiren konuşulan bu korku, insanların yaşam biçimlerini ve duygusal sağlığını ciddi şekilde etkileme potansiyeline sahiptir.

Ölüm Korkusu Doğal mı, Travmaya mı Bağlı?

Ölüm kaygısı, ilk olarak ölüm kaygısının olduğunu düşünmeyen Sigmund Freud tarafından ele alındı. Freud ölüme gerçek bir olguymuş gibi inanamayacağımızı ve ölüme bağlı korkuların belirtilmemiş çocukluk travmalarından kaynaklandığını düşünüyordu.

Fakat ölüm kaygısı ve sebeplerine dair günümüzdeki anlayışı büyük ölçüde şekillendiren ise Ernest Becker adında bir antropoloğun kısa bir süre sonra ileri sürdüğü teori olmuştur.

Becker, ölüm kaygısının doğal olarak ölüm ve ölme düşüncesini kabul edilemez bulan tüm insanlara geldiğine inanır. Bu nedenle Becker, yaptığımız her şeyin -belirlediğimiz hedefler, tutkularımız, hobilerimiz ve katıldığımız etkinlikler- özünde bir başa çıkma stratejisi olduğunu ve bunların, nihaî ölümümüz hakkında kaygılanmamamız için üzerinde durmamız gereken şeyler olduğunu savunmuştur.

Becker’in çalışmaları, insanların ölümün kesinliğine karşı temel yaşama isteği olan iç çatışma ile daima uğraşması gerektiğini ortaya koyan “Dehşet Yönetimi Kuramı” nı (DYK) ortaya çıkardı: DYK, bireylerin benlik bilinci ve ölüm düşüncesiyle harekete geçirilen kişisel hedeflerine ulaşma yollarını gösterir.

Ayrıca, DYK’na göre, benlik saygısı, bireylerin ölüm kaygısını ne derecede yaşadıklarını belirleyen ana unsurdur. Benlik saygısı yüksek olan insanlar ölüm korkusunu yönetmekte daha başarılıdır. Benlik saygısı düşük olan insanlar ölümden daha çabuk korkarlar.

Bazı yeni yaklaşımlar, DYK ve “ayrılma teorisi” olarak da anılan başka bir teori ile hayatın içinde daha sonraları ölümlülük bilinci ile pekişen erken travmanın önemini ön plana çıkaran bir “orta yol” sunar.

Ölüm kaygısını anlama ve açıklama konusundaki yeni bir yaklaşım da “Travma Sonrası Büyüme” (TSB)’dir. TSB’ye göre, üzücü bir olay yaşamak – sevilen birinin ölümü veya endişe verici bir sağlık teşhisi almak gibi – aslında olumlu bir etkiye sahip olabilir, bireylerin hayattaki küçük şeylere çok daha fazla değer vermelerine ya da daha fazla hedef odaklı olarak yaşamalarına neden olabilir.

Psikolojik Bir Bozukluk Olarak Ölüm Korkusu?

Her ne kadar hayatımızın bazı dönemlerinde ölüm veya ölümle alakalı bir durumdan korksak da, ölüm kaygısı sadece bireyin hayatını bozacak şekilde uç seviyelere ulaştığında patolojik bir hal alır.

Ölüm kaygısının bir yönü de –bir adamın eşi tarafından belirtildiği üzere- böylesine bir korkunun ne derece obsesif bir hale gelip kontrolden çıkabileceğini gözler önüne sermektedir.

“Korku, özellikle ölümden (acı ya da acıyla ölümden değil) ve ölüm boşluğundan ( inançlı biri değil) ve artık var olmayacağı gerçeğinden duyulan korkudur. Duyduğu korku, kontrol etmekte sorun yaşadığı akla uymayan, duygusal bir korkudur. Son zamanlarda kötüleşti – nedenini bilmiyor – ama panikliyor ve düşünceleri gün boyu aklından gitmiyor”.

Ölümden Kim Korkar?

Dr. Robert Kastenbaum ölüm kavramı ile ilgili çeşitli psikoloji kuramlar geliştirdi ve araştırmalar yaptı ve kimlerin ölüm korkusu yaşadığını özetledi. Dr. Patricia Furer ve John Walker Bilişsel Psikoterapi dergisinde yayınlanan bir makalede bulguları şu şekilde özetledi:

1. Bireylerin büyük çoğunluğu ölümden korkuyor. Çoğu kişi ölümden korkma eğilimi gösteriyor, ancak sadece kaygı dereceleri farklılık gösteriyor.

2. Kadınlar erkeklere oranla ölümden daha çok korkma eğilimindedir. Buna ek olarak, yapılan yeni bir çalışmaya göre, 20’li yaşlarda hem kadınlarda hem de erkeklerde ölüm kaygısının meydana geldiği görülürken, 50’li yaşlara gelindiğinde kadınlarda ikinci bir dalgalanma daha yaşandığı görülüyor.

3. Genç insanlar, yaşlı insanlar gibi ölüm kaygısı yaşayabiliyor.

4. Bir kişinin eğitim durumu ve sosyo-ekonomik düzeyi ile ölüm kaygısı arasında ilişki vardır.

5. Dini inanış ve ölüm kaygısı arasında herhangi bir ilişki kurulamamıştır.

Uzmanlar ölüm kaygısının tek başına ortaya çıkmadığını ve diğer ruh sağlığı bozukluklarının (örneğin, yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon veya obsesif kompulsif bozukluk gibi) buna eşlik ettiğini savunmuşlardır.

Diğer çalışmalar, hipokondriya ya da sağlık endişesi sergileyen insanların bu durumdan çok fazla etkilendiklerini ve doğal olarak ölüm kaygılarının olduğunu gösteriyor.

Ölüm Korkusu İçin Bilişsel Davranışçı Terapi

Günümüzde uzmanlar, ciddi ölüm kaygısı ile karşı karşıya olan kişilere Bilişsel Davranışçı Terapi’yi önerirler. BDT, maruz kalmaya ve görüşmeye dayanır ve genellikle anksiyete, fobiler, depresyon gibi birçok farklı türde korkuyu tedavi etmek için kullanılır.

Dr. Furer ve Walker bireylerin ölüm kaygısı durumlarına altı adımda “bilişsel-davranışsal müdahale” yi tavsiye etmişlerdir .

1. Korkulara maruz kalma

Ölüm kaygısını azaltmaya çalışan bireyler yalnızca korkularını açıkça ifade etmekle kalmamalı, ayrıca onları ölümle alakalı korkutan şeyin tam olarak ne olduğunu ve korkularının tetiklenmemesi için -cenaze veya mezarlık- gibi kaçındıkları durum ve mekanlar olup olmadığını belirlemelidirler.

Dr. Furer ve Walker, bireyin kaygı biçimiyle alakalı unsurlarla yüzleşmesinin BDT’nin önemli bir parçası olmasından dolayı, ölümle alakalı korkulan konulara (canlı ve hayali olarak) maruz kalmayı öneriyor.

2. Güven arayışı davranışını azaltmak

Bu adım, bireyin endişe verici değişiklikler için kendi vücudunu takıntılı biçimde kontrol etme ve ölümle alakalı kaygılarına ilişkin duygusal güvence arayışıyla danışman veya emsalleriyle konuşma eğilimlerini hedefler.
Bu tarz pek de yardımcı olmayan davranışları engellemek için Doktor Walker ve Furer ‘hedef davranışları ertelemek, kademeli olarak frekanslarını azaltmak veya tamamen davranışları durdurmak’ önerisinde bulundu.

3. Kişisel Deneyimleri Gözden Geçirme

Sevilen birinin ölümüne tanıklık etmek, kendinin veya başkasının hayatını tehdit eden bir hastalıkla karşılaşmak gibi bireylerin “ölümle ilgili kişisel deneyimleri”ni gözden geçirmek de önemlidir.

Dr. Furer, “Bu konularda daha dengeli görüşlere yönelmek için onlara yardım ediyoruz.Bu, “ölüm korkusuyla daha sakin bir şekilde başa çıkmalarında yardımcı olabilir.” diyor.

4. Yaşamın tadını çıkarmaya odaklanma

Ve sonra, birey, hayatında elde etmeyi istediği şeylerin tadını çıkarmaya odaklanabilmek için ‘kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerini’ net olarak belirlemeli ve korkularını takıntı yapmamalıdır.

5. ‘Sağlıklı bir yaşam tarzı geliştirmek’

Terapist ayrıca, ölüm kaygısını daha da ağırlaştıracak herhangi bir ” sağlıksız yaşam biçimi” ile karşı karşıya olan kişilere yönelik stres kaynaklarını tespit etmeli ve bunlara değinmelidir.

6. Kaygının Tekrarlamasını Önleme

Son olarak Drs. Furer ve Walker ‘BDT ile ölüm kaygısı azalmasına rağmen, birçok insana tekrar nüks edebiliyor’ diyor. Bunun olmasını önlemek için, ani bir hastalık ya da duygusal bir kriz gibi, ölüm kaygısını tetikleyebilecek zorlu durumlar için, her birinin “başa çıkma stratejileri geliştirmesinin” hayati öneme sahip olduğunu söylüyor.

Ölüm Korkusuna Karşı İçten Mücadele Vermek

Son zamanlarda, cenaze endüstrisindeki meslek mensuplarının yanı sıra, ölüm kaygısı ile ilgili konularla ilgilenmek isteyenler bile, diğer insanların ölüm kaygısıyla baş etmelerine yardımcı olacak kaynaklar oluşturdu. Örneğin, Mortician Caitlin Doughty, halkı ölümle ilişkili uygulamalar hakkında bilgilendirmeye ve insanları “ölüm korkusunun üstesinden gelme”ye teşvik eden, her kesimden bir profesyonel topluluğunun olduğu İyi Ölüm Grubu’nu kurdu.

Son yıllarda aynı gücü yakalayan benzer bir girişim Death Cafe (Ölüm Cafesi), dünyanın her yerinden insanlara ölüm temalarını keşfedebilecekleri toplantılar düzenlemesine imkân veren bir projedir. Ölüm Cafesi’nin hedefi, insanların (sınırlı) hayatlarından en iyi şekilde yararlanmalarına yardımcı olmak amacıyla ölüm bilincini arttırmaktır.

Ölüm kaygısı ile yüzleşmek için öncelikle ölüm kaygısının ne olduğunu, ondan da önemlisi ilk önce insanların ölüm hakkında korktukları şeyin ne olduğunun anlaşılması gerekiyor. Doughty tarafından bildirilmiş, “ölüm kaygısı” adlı klasik bir makalede, ölüm korkusu için olası yedi neden belirtilmiştir:

  1. Artık hiçbir tecrübe edinemiyorum.
  2. Ölümden sonra bir hayat olursa bana ne olacağı konusunda emin değilim.
  3. Bedenim öldükten sonra olacaklardan korkuyorum.
  4. Etrafımdakileri artık önemsemiyorum.
  5. Ölümüm akrabalarıma ve arkadaşlarıma acı çektirir.
  6. Tüm planlarım ve projelerim sona erebilir.
  7. Ölme süreci ağrılı olabilir.

Doughty, ölümden korkmak için kişisel gerekçemiz olarak güçlü bir şekilde tanımladığımız ve onlara yönelik pragmatik adımlar attığımız iki nedeni belirlemeyi öneriyor. Örneğin, ölümümüzden sonra bize bağlı birinin finansal krizde kalabileceğinden korktuğumuz takdirde, o durumda tüm olanakları sağlamak için adımlar atmamız gerekir.
Ona göre, ölüm kaygımızı “serbest bırakma” ve onlardan ayrı kalabilme yeteneği, sakinliğimizi tekrar kazanmamıza ve korkularımızdan daha az rahatsızlık duymamıza yardımcı olabilir.

Ölüm Korkusuyla Yüzleşmeli mi, Ondan Kaçınmalı mı ?

Ölüm ve ölüm korkusu, özellikle sağlık uzmanlarının bile bu konudan nasıl söz edileceğinden ya da nasıl etkilenmeyeceklerinden emin olamadıkları zor konulardır.

Toplum olarak yaşamın sonunu düşünmekten kaçınmaya o kadar istekliyiz ki yaşamı yapay olarak korumanın (insan ”orijinleri”ne benzer biçimde düşünebilen ve tepki verebilen dijital varisler yaratmayı amaçlayan canlı dondurma ya da genişletilmiş sonsuzluk gibi ) başka yollarını aramaya takıntılı hale geliyoruz.

Burada, kendi ya da başkalarının ölümünün düşüncesiyle başa çıkma konusunda net bir yol yoktur ve bununla birlikte, üretken hayatları sürdürecek olursak bunu yapmak zorundayız. Ne dersiniz : gözleriniz açık bir şekilde ölümle karşı karşıya kalmak mı en iyisidir ?

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/318895.php

Depersonalizasyon (Kendine Yabancılaşma) Nedir?

Depersonalizasyon (depersonalization) kelimesinin İngilizce-Türkçe sözlüklerdeki bazı karşılıkları şöyledir: Kişiliğini kaybetme, benlik yitimi, duyarsızlaşma, kendine yabancılaşma, kendi bedenini yanlış anlama. Bunların arasından psikiyatri literatüründeki en yaygın çevirileri ise, kendine yabancılaşma ve kişiliksizleşme olarak görüyoruz.

Psikiyatri literatüründe, genelde depersonalizasyon ile birlikte görülen bir kavram da derealizasyondur. Derealizasyon (derealization) ise gerçekdışılaşma, gerçeğe yabancılaşma, çevreye yabancılaşma ve gerçekle ilgisiz duygular deneyimlemek gibi anlamlar taşıyor. DSM-V (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı-V), Kendine Yabancılaşma/Gerçeğe Yabancılaşma başlığıyla, depersonalizasyon ve derealizasyonun birlikte görüldüğü bir bozukluk tanımlamaktadır.

Tavsiye Bağlantı: Derealizasyon nedir?

Kendine yabancılaşma (kişiliksizleşme), kişinin kendi gerçeklik duygusunu bir süre yitirmesidir. İnsanların önemli bir kısmı (neredeyse yarısı) yaşamlarında en az bir kez böyle bir deneyimi hafif biçimiyle yaşayabilirler. Özellikle de aşırı stres, uykusuzluk ve yalıtılmışlık (duyumdan yoksun kalma) durumlarında böylesi deneyimler ortaya çıkabilir.

Depersonalizasyonda insanlar, kendi bedenlerinden ve zihinsel süreçlerinden kopmuşluk duygusu yaşarlar. Sanki kendi bedenlerinin ve zihinsel süreçlerinin bir gözlemcisi gibidirler. (Bu deneyim, kendini anlamaya çalışırken, duygu ve düşüncelerine uzaktan bakma ile karıştırılmamalıdır. Uzaktan bakma, kişiye bir yabancılaşma hissi yaşatmaz.)

Kendine yabancılaşma, şizofreni, borderline kişilik bozukluğu, panik bozukluğu, akut stres bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu ve diğer anksiyete bozukluklarında görülebilir.

Depersonalizasyon Belirtileri Nelerdir?

Depersonalizasyon işareti olabilecek bazı belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

  • Gerçeklikten kopmuş hissetmek
  • Gerçekliğe temas edememek
  • Rüya benzeri bir durumda hissetmek
  • Gerçeğin bir parçası olamama
  • Vücudunuzun dışından kendinizi gözlemlemek
  • Rüya benzeri bir durumda hissetmek
  • Gerçek (içinde bulunulan) düşüncelerden ve duygulardan kopuk hissetmek
  • Kendi bedeninizde yabancı gibi, bedeniniz size ait değilmiş gibi hissetmek
  • Bedeninizin değişmiş gibi gelmesi
  • Sanki hayatta değilmişsiniz gibi hissetmek
  • Bir zombi, yaratık gibi hissetmek
  • Kendinizi benliksiz, duygusuz, bir robot gibi algılamak

Depersonalizason Belirtilerinin Bazı Özellikleri

Depersonalizasyon deneyimi nadiren olabilir, sıklıkla ortaya çıkabilir veya süresiz olarak devam edebilir.

Depersonalizasyon belirtileri, anksiyetenin diğer belirtilerinden önce, onlarla birlikte, onlardan sonra veya onlardan bağımsız bir şekilde ortaya çıkabilir.

Depersonalizasyon belirtileri, öfke, kaygı, korku, yüksek stres gibi deneyimlerden önce başlayabilir, bu deneyimlere eşlik edebilir veya bu deneyimlerden sonra da görülebilir. Aynı zamanda, bunlardan bağımsız, kişinin tanımlayamadığı bir nedenle de ortaya çıkabilir.

Depersonalizasyonda ortaya çıkan duygular, hafif, orta ve şiddetli yoğunlukta olabilir. Depersonalizasyon duyguları günden güne ve / veya aniden değişebilir.

Kendine Yabancılaşma Nedenleri Nelerdir?

Tıbbi Tavsiye

“Depersonalizasyon gibi pek çok tıbbi durum, anksiyete benzeri duygu ve belirtileri tetikleyebilir. Bu yüzden, yaşadığınız deneyimleri doktorunuzla görüşmenizi öneririz. Doktorunuz, yaşadığınız belirtilerin stresle ilgili olduğuna karar verirse (endişeli olmanın yaratacağı stres dahil), buna neden olan başka bir sağlık durumunun bulunmadığından emin olabilirsiniz. Genel olarak çoğu doktor, stres ile kaygı arasındaki farkı kolayca anlayabilir ve diğer tıbbi nedenlerden kaynaklanan hislerden ve belirtilerden kolayca bahsedebilir.
Bununla birlikte, doktorunuzun teşhisi konusunda emin değilseniz, ikinci ve hatta üçüncü bir görüş almak isteyebilirsiniz. Fakat üç görüş de aynı olursa, endişe yaratan stres de dahil olmak üzere, stresin bu semptomun (depersonalizasyon deneyiminin) nedeni olduğunu ve diğer tıbbi veya biyolojik problemlerin bir parçası olmadığını kabul edebilirsiniz.”

Depersonalizasyon nedenleri ile ilgili pek çok faktörden bahsedebiliriz. Literatürde üzerinde en çok durulan 4 neden şunlardır:

1. Anksiyete ve aktif stres tepkisi

Depersonalizasyon belirtileri, aşırı dirençli stres ile ilişkili yaygın belirtilerdir. Bunlara, aşırı derecede endişeli olmanın neden olduğu sürekli stres de dahildir. Aslında, sürekli yükselen stres, örneğin stres-tepki hiper uyarımı gibi, depersonalizyonun en yaygın sebebidir.

Bir tehlike algıladığımızda, acil bir eylem -yani savaşmak ya da kaçmak- hazırlığı için stres hormonları kan dolaşımına salınır. Bu hormonlar vücudun her bölgesine doğru ilerler, ve vücudumuzda fizyolojik, psikolojik ve duygusal değişikliklere neden olurlar. Bu şekilde, tehlikeye karşı vücudumuzun savunma gücü artar. Vücudumuz, acil durum için gerekli çabayı sergilerken, acil olmayan işlevleri ikici plana alabilir.

Stresin yol açtığı değişiklikler vücudun birçok bölümüyle birlikte, beyni de etkiler. Örneğin, stres hormonları normal seviyelerde olduğunda beyin, gerçeği daha sağlıklı değerlendirir, daha rahat öğrenir, aldığı bilgiyi daha sağlıklı işler, duyguları daha gerçekçi şekilde değerlendirir. Bu da, normal (gerçekçi) duygular hissetmek, normal düşünmek, ve kendimizi gerçekçi bir şekilde algılamak demektir. Ancak, bir tehlike algıladığımızda bu durum değişir. Örneğin, stres hormonu, beynin korku merkezi olan amigdalaya egemen olmaya, beynin rasyonalizasyon ve öğrenme merkezlerini bastırılmasına neden olur. Bu değişiklik tehlikeli durumlarda önceliğimiz hayatta kalmak olduğundan yaşanmaktadır. Acil müdahale mekanizmasına dahil olmayan tüm işlevler bastırılır. Böylece vücudumuz kendimizi tehdide karşı savunmak için kaynaklarını en üst düzeye çıkarabilir. Bu değişiklik acil durum hazırlığımızı geliştirirken, açık bir şekilde düşünme ve kısa vadeli bilgileri hatırlama kabiliyetimizi bozar.

Vücut, söz konusu değişikliği yapar; çünkü tehlike, savaşmak ya da kaçmak için acil eylem gerektirir . Tehlikenin ortasında, bazı şeyleri düşünmekten vazgeçmek yerine harekete geçmek daha iyi sonuç yaratır. Harekete geçmek yerine düşünmek sağlık için tehlikeli olabilir.

Unutmayın, stres tepkilerinin bu değişikliklere neden olması beklenir. Bunlar vücuttaki içgüdüsel hayatta kalma mekanizmasının bir parçasıdır. Tehlike algısı arttıkça, vücudun acil durum hazırlığı da artar. Bununla birlikte, tehlikenin geçtiğine inandığımızda, stres tepkileri sona erer ve geride kalan stres hormonları tükenir veya atılır. Sonunda vücut sakinleşir, beden ve beyin normal işleyişine geri döner.

2. Stres-tepki hiper uyarımı

Kısa süreli korku yaşadığımızda, bu mekanizma (stres-tepki hiperuyarımı) iyi çalışır. Bununla birlikte, beden ve beyin nispeten çabuk iyileşebilir. Ancak, stres tepkileri çok sık ve / veya dramatik bir şekilde ortaya çıktığında, semptomların, problemlerin ve anomalilerin her çeşidinde deneyim kazanmalarına neden olabilecek yarı acil durumlara (stres tepki hiper-uyarımına) maruz kalabilirler. Depersonalizasyon belirtileri bunun bir örneğidir. Örneğin, devam eden acil hazırlık nedeniyle rasyonalize etme ve kısa süreli hafıza bastırması, beynin akılcı bir şekilde yeni bilgileri işleyebilme ve saklama kabiliyetini bozar. Sonuç olarak, normalde iyi iletişim kuran beynin alanları bunu yapmakta güçlük çeker. Bu zorluk, bilgiyi algıladığımız, işleyip depoladığımız ve nasıl hissettiğimizle, kendimiz, hayatımız ve diğer kişiler arasında nasıl bir bağlantı kurduğumuzla da alakalı olmaya başlar. Çünkü bizim rasyonalizasyon süreçlerimiz olumsuz etkilenmektedir. Ayrıca duygularımız da bundan etkilenmektedir.
Bu kesişme kombinasyonu, nasıl normal düşündüğümüzden, hissettiğimizden ve hatırladığımızdan “ayrı” veya “bağımsız” olarak duyguların kökenini oluşturur. “Kendimi dışarıda yaşıyormuşum gibi hissediyorum.” cümlesi bağlantının kesilmesi deneyiminin genel bir ifadesidir.

Stres tepki hiper-uyarımından kaynaklanan “işleme zayıflığı”, bizim kendimizi depersonalize, kendimizden ve gerçekliğimizden ayrılmış hissetmemize neden olur. Rasyonalizasyon, içselleştirme ve duygusal süreçlerin bağlantısının kesilmesi, bellek, duygu ve hatta performans problemlerinin yaşanmasına neden olur Stres tepki hiper-uyarımının olumsuz etkileri nedeniyle beyin kendisiyle doğru iletişim kurmadığı için depersonalize (duyarsızlaşmış) hissediyoruz.

Bu, gerçeklikten koptuğumuz anlamına gelmez, beynimizin bilgileri doğru şekilde işlemekte zorlandığı anlamına gelir. Bu yüzden bağlantı kesiliyor gibi görünüyor. Esasen depersonalizasyon (duyarsızlaşma), aşırı stresli olma nedeniyle beynin bilgiyi sağlıklı (gerçekçi) işleyememe sorunudur.

Depersonalizasyon bir gerçeklik probleminden, bilinç probleminden veya gerçek bir akıl hastalığından kaynaklanmaz. Depersonalizasyon, stres-tepki hiper-uyarımının bir sonucudur. Çünkü stres, vücudun stres hormonu seviyesini arttırır. Endişeli kişilikler bu belirtiyi genelde yaşarlar. Bu belirti, stres ve kaygıdan kaynaklandığında, ciddi bir akıl hastalığının göstergesi değildir. Bu, sürekli artmış stresin başka bir belirtisidir. Yine, çoğu endişe verici kişilik bu belirtiyi yaşar. Aslında, korkmuş veya stresli olan birçok kişi bu belirtiyi yaşar. Normal insanlar bundan korkmazlar, oysa endişeli şahsiyetler korkar.

Vücut ve zihin birbirine sıkıca bağlıdır. Birini etkileyen, diğerini etkiler. Bu semptom, aşırı uyarılmış vücut, beyin ve sinir sisteminin garip duyumlara, duygulara ve algılamalara neden olabileceğinin başka bir örneğidir. Psikoaktif veya eğlence amaçlı kullanılan bir ilaç, kişinin zihinsel durumunu değiştirebilen kuvvetli bir etki yaratabilir.

3. Hipoventilasyon ve Hiperventilasyon

Hipoventilasyon ve Hiperventilasyon, depersonalizasyonun diğer nedenleridir. Çok derine indiğimiz zaman ve yeterli oksijen almadığımız zaman (hipoventilasyon) bu, kandaki CO2 seviyelerinin düşmesine neden olur ve bu da bir duyarsızlaşma hissi yaratabilir. Öte yandan, aşırı agresif nefes alıp aşırı oksijen almanız (hiperventilasyon), kandaki CO2 seviyelerinde bir artışa neden olabilir ve bu da bir duyarsızlaşma hissi yaratabilir.

Nefes alma sorunlarından kaynaklanan depersonalizasyon, tuhaf, hatta huzursuz edici görünse de zararsızdır. Dolayısıyla da endişeli olmaya gerek yoktur. Nefes alışverişi normalleştiğinde depersonalizasyon belirtileri de azalacaktır. Hipoventilasyon ve hiperventilasyonun neden olduğu depersonaliazsyon, tipik olarak geçici bir durumdur ve kalıcı duyarsızlaşmanın nedeni değildir.

4. İlaçların yan etkileri

Depersonalizasyon, anti-anksiyete ve antidepresan ilaçlar da dahil olmak üzere bazı ilaçların olumsuz bir yan etkisi şeklinde ortaya çıkabilir. Kendinize yabancılaşmanızın, ilacın olumsuz etkilerinden kaynaklandığına inanıyorsanız, bunu doktorunuzla görüşün.

Depersonalizasyon rahatsız edici ve düzen bozucu olsa da kendi başına zararlı değildir; veya daha ciddi bir şeyin göstergesi değildir. Bu, stres-tepki aşırı-uyarımının bir diğer belirtisidir ve bu nedenle endişe kaynağı olmamalıdır. Tüm anksiyete hissi ve semptomlarına benzer şekilde, vücudunuzun aşırı-uyarım durumuyla uğraştığınızda ve vücudunuzun iyileşmesi için yeterli zaman tanıdığınızda, depersonalizasyon azalır ve sonuç olarak kaybolur.

Bir şeyi yeniden hatırlatmakta fayda var: Pek çok insan depersonalizasyon belirtilerini belirli düzeyde yaşayabiliyor. Fakat, bazıları bu belirtileri bir felaket gibi algılayıp endişeye kapılırken, bazıları kendilerini endişeye kaptırmıyorlar. Endişeli insanlar, bu belirtilerle çok daha zor bir şekilde başa çıkabiliyorlar. Endişe, vücudun stres tepkisini harekete geçirdiğinden depersonalizasyonu şiddetlendirip semptomlarının devam etmesine neden olabilir.

Depersonalizasyon Tedavisi Nasıl Olur?

Depersonalizasyon belirtileri, endişe ve stres nedeniyle ortaya çıkarsa, kendinizi sakinleştirmeniz belirtileri ortadan kaldıracaktır. Vücudunuz aktif stres tepkisinden kurtulduğunda, depersonalizasyon belirtileri azalabilir ve normal benliğinize dönebilirsiniz. Vücudun büyük bir stres tepkisinden kurtulmasının 20 dakika veya daha fazla sürebileceğini unutmayın. Bu normaldir ve endişe kaynağı olmamalıdır.

Depersonalizasyon belirtilerine kalıcı stres neden olduğunda, vücudun iyileşmesi ve depersonalizasyon belirtilerinin ortadan kalkması uzun sürebilir. Bununla birlikte, vücut tamamen iyileştiğinde, depersonalizasyon belirtileri tamamen kaybolabilir. Bu nedenle, depersonalizasyonun endişe kaynağı olması gerekmez.

Stresinizi yöneterek, düzenli nefes alıp vererek, vücudunuzu dinlendirip rahatlatarak, depersonalizasyon belirtilerinden endişe duymayarak iyileşme sürecinizi hızlandırabilirsiniz. Elbette, depersonalizasyon rahatsız edici bir deneyimdir. Ancak yine de, vücudunuz aktif stres tepkisinden ve / veya stres tepki hiperstimülasyondan (aşırı uyarılma) kurtulduğunda, depersonalizasyon duyguları tamamen kaybolur.

Faydalı kendi kendine yardım metotları için deneyimli bir anksiyete bozukluğu terapisti veya danışmanı ile çalışmak, endişe ve birçok belirtiyi gidermenin en etkili yoludur. Kaygıların ana nedenleri (kaygının altında yatan faktörler) ele alınıncaya kadar depersonalizasyon tekrar tekrar başa dönebilir. Kaygının altında yatan faktörlerle baş etmek, sorunlu kaygıyı gidermenin en iyi yoludur.

Kişilik Bozukluğu Nedir? I Kişilik Bozuklukları Nelerdir?

“Kişilik bozukluğu nedir?” ve “Kişilik bozuklukları nelerdir?” soruları etrafında oluşturmaya çalışacağım yazının daha iyi anlaşılabilmesi için, çok kısaca kişilik kavramı üzerinde durmam gerektiğini düşünüyorum.

Kişilik Nedir?

Psikolojide bir kavram olarak yer edinen kişilik, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde şu karşılıkları buluyor:

  1. Bir kimseye özgü belirgin özellik, manevi ve ruhsal niteliklerinin bütünü, şahsiyet
  2. İnsanlara yakışacak durum ve davranış
  3. Bireyin toplumsal hayatı içinde edindiği alışkanlıkların ve davranışların bütünü
  4. Herhangi bir kişi için, herhangi bir kişiye yetecek miktarda olan
  5. Herhangi bir sayıda kişiden oluşan
  6. Yabanlık

Sözlük tanımlarında da dikkatinizi çekebileceği gibi, kişilik açısından önemli olan bazı noktalar şunlardır: “kişiye özgülük”, “manevilik ve ruhsallık”, “bütünlük”, “alışkanlık ve davranış bütünlüğü”

Psikolojik bir kavram olarak kişilik (personality), pek çok kuramcıya göre farklı şekilde tanımlanabilmektedir. Mizaç karakter ve kişilik kavramlarının ayrıntılarını başka bir yazıda ele almayı düşündüğüm için, burada yaygın kabul gören bir kişilik tanımını paylaşmak istiyorum:

Davranışsal ve psikolojik özelliklerin doğuştan gelen ve sonradan kazanılan belirleyicilerinin ortak oluşturduğu yapı.

Kişilik Bozukluğu Nedir?

Kişilik bozukluğunun tanımını yapmak çok kolay değildir. Söz konusu zorluğa paralel olarak da, tanı sorununun en çok yaşandığı alanlardan birini kişilik bozukluğu oluşturmaktadır. Bu zorluğun en önemli sebeplerinden biri, kişilik bozukluğundaki özelliklerin “normal” kişilik özellikleri arasında da yer alabilecek olmasıdır.

Kişilik özelliklerinin çok katı, kişinin toplumsal ve sosyal uyumunu bozucu düzeyde olması ve öznel bir sıkıntı yaratması durumunda kişilik bozukluğundan bahsedilebilir.

Kişilik bozukluğu, Anormal Psikoloji (Nobel Yayınları) kitabında, “sosyal ve mesleki işlevselliği zedeleyen, uzun süreli, esnek olmayan ve uyumsuz kişilik özelliklerini içeren bir grup bozukluk” olarak tanımlanır.

Kişilik bozuklukları, kişinin kendisine, ailesine veya topluma sıkıntı yaratma potansiyeline sahip oldukları son derece önemsenmelidirler.

Bir tanı ölçütleri başvuru el kitabı olan DSM-V (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı), Kişilik Bozukluğu tanısı konabilmesi için aşağıdaki maddeleri şart koşmaktadır:

A. Kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süregiden bir içsel yaşantı ve davranış örüntüsü. Bu örüntü, aşağıdakilerden iki (ya da daha çok) alanda kendini gösterir:

1. Biliş (kendini, diğer insanları ve olayları algılama ve yorumlama yolları)

2. Duygulanım (duygusal tepkilerin aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu)

3. Kişilerarası işlevsellik

4. Dürtü denetimi

B. Süregiden, esneklikten yoksun bu örüntü, çok değişik kişisel ve toplumsal durumları kapsar.

C. Süregiden bu örüntü, klinik açıdan belirgin sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye yol açar.

D. Süregiden bu örüntü kalıcı ve uzun sürelidir. Ve başlangıcı en azından ergenlik ya da erişkinlik dönemine uzanır.

E. Süregiden bu örüntü, başka bir ruhsal bozukluğun bir görünümü ya da olarak ya da başka bir ruhsal bozukluğun bir sonucu olarak daha iyi açıklanamaz.

F. Süregiden bu örüntü, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. başı çarpma) fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.

Yukarıdaki maddelerden hareketle, bir kişilik bozukluğundan bahsedilebilmesi için gerekli olan en önemli nokta şudur: Kişinin işlevselliğinde belirgin bir bozulmanın olması. Kişinin toplumsal uyumunda, düzenli iş tutabilmesinde, ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde önemli bozulmaların uzun süre bulunması durumunda bir kişilik bozukluğundan bahsedilebilir.

Kişilik Bozukluklarının Özellikleri Nelerdir?

Her kişilik bozukluğunun  kendine has özellikleri söz konusudur. Ancak, tüm kişilik bozuklukları için geçerli olabilecek ortak özelliklerden de bahsedilebilir. Psikiyatri literatüründe bu özellikler şöyle sıralanmıştır:

  • Kişilik bozukluğunda geçerli olan davranış örüntüleri, genelde esneklik göstermeden sürdürülür. Mesela kişi, kendisine sorun oluşturan davranışlarından vazgeçmez, her şeye rağmen onları tekrar eder.
  • Söz konusu davranışların, toplumun kabul ettiği ölçülerin dışında olması.
  • Kişilik bozukluğunda görülen davranışlar, çocukluktan veya ilk ergenlik döneminden beri devam eder.
  • Kişilerin davranışlarını benliğe-uyumlu (ego-syntonic) görmesi. Yani kişinini davranışlarını “normal” kabul etmesi ve değiştirmemesi. Bazen de, davranışlar benliğe-yabancı (ego-dystonic) olur. Yani kişi davranışlarını kendi ile uyumlu görmez fakat değiştiremez de.
  • Kişilik bozuklukları genelde çevre ile sürtüşmeye yol açar. Kişi kendisini değil de çevreyi değiştirmeye, çevreyi kendine uydurmaya çalışır.
  • Kişinin bilişsel yetilerinde (kendini, diğer insanları ve olayları algılama ve yorumlama yollarında), duygulanımında (duygusal tepkilerin aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğunda) ve düşünce yapısında belirgin bozuklukların olması.

Bunların dışındaki en önemli noktalardan biri de, kişide kişilik bozukluğu dışında, depresyon, panik bozukluğu gibi başka bozuklukların da bulunabilmesidir.

DSM-V’te Yer Alan Kişilik Bozuklukları Nelerdir?

DSM-V’te kişilik bozuklukları, ortak özelliklerine göre, kümeler halinde sınıflandırılmıştır. Şimdi bu bozuklukları ve temel özelliklerini çok kısaca belirtelim:

A Kümesi Kişilik Bozuklukları Nelerdir?

Bu kümedeki bozukluklar tuhaf, sıra dışı, eksantrik davranışlarla varlıklarını belli ederler.

1. Paranoid Kişilik Bozukluğu Nedir?

Başkalarına karşı kuşkuculuk ve güvensizlik bu kişilik bozukluğunun temel özelliğidir.

Paranoid kişilik bozukluğuna sahip insanlar, etrafındaki insanların kendilerine kötülük yapacağına inanırlar. Bu inanç onların sürekli korkulu yaşamalarına yol açar. Korkuları dolayısıyla da,

Paranoid kişilik bozukluğunun toplumda genel görülme sıklığı (prevalansı) %0,5 ile %2,5 arasındadır. Psikiyatrik yardım alanlar arasındaki  oranı ise, araştırmalara göre %2 ile %10 arasında değişmektedir.

Paranoid kişilik bozukluğunun DSM-V’e göre tanı kriterleri şunlardır.

  1. Yeterli temel (delil) olmadan, diğerleri tarafından istismar edilmekten,  aldatılmaktan veya zarara uğramaktan şüphelenmek.
  2. Arkadaşlar veya işyerindeki meslektaşların sadakati ve güvenilirliği hakkında haksız şüphelere sahip olmak.
  3. Söylediklerinin, kendine karşı kötü amaçla kullanılacağıyla ilgili yersiz korku içinde bulunmak; dolayısıyla da diğerlerine güvenmemek.
  4. İyi niyetli sözler ya da olaylardan aşağılandığı ya da tehdit edildiği anlamlarını çıkarmak.
  5. Sürekli kin beslemek, hakaret, haksızlık veya görmezlikten gelinmeyi kabul edememek.
  6. Başkaları tarafından anlaşılır olmayan şekilde, karakterine ya da itibarına saldırıldığını düşünüp öfkeyle ani tepki vermek.
  7. Nedensiz bir şekilde eş veya partnerlerin bağlılığından sürekli olarak kuşku duymak.

2. Şizoid Kişilik Bozukluğu Nedir?

Şizoid kişilik bozukluğunun temel özellikleri, toplumsal ilişkilerden kopma, insani yakınlıktan kaçınma ve duygularını sınırlı şekilde gösterme olarak kabul edilmektedir.

Şizoid kişilik bozukluğunun DSM-V’e göre kriterleri şunlardır:

  1. Bir aile parçası olmak ya da yakın ilişkilere girmek gibi arzuların olmaması (veya çok çok az olması).
  2. Neredeyse her zaman bir tek faaliyette bulunmayı tercih etmek.
  3. Bir başkasıyla cinsel deneyim yaşamaya karşı ciddi düzeyde ilgisizlik.
  4. Söz konusu bir etkinlikten çok az düzeyde keyf almak veya hiç keyf almamak.
  5. Arkadaş ve sıkıntıların paylaşılabildiği bir yakının olmaması. Akrabalar dışında yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
  6. Kendi ile ilgili, başka insanların  düşüncelerine karşı tepkisizlik.
  7. Duygusallıktan yoksun, uzak ve yüzeysel sevgi gösterme eğilimleri.

3. Şizotipal Kişilik Bozukluğu Nedir?

Şizotipal kişilik bozukluklarında, kişilerin yakın ilişkilerde birden bire huzursuz hissetmeleri, yakın ilişkilerden kaçınma ve sosyal ilişkilerde yetersizlik söz konusudur. Şizotipal kişiler ayrıca, çarpık düşünce yapılarına sahip olurlar ve norm dışı davranışlar sergilerler. 

Şizotipal kişilik bozukluğunun tanı kriterleri şöyledir: 

  1. Referans fikirlerin olması.
  2. Davranışları etkileyen ve alt kültür normlarıyla zıtlık taşıyan, tuhaf inanışlar ya da büyülü düşüncelerin (durugörü, telepati ya da altıncı his; çocuk ve ergenlerde fantezi ve tuhaf düşünceler gibi) varlığı.
  3. Bedensel illüzyonları da kapsayan olağan dışı algısal deneyimlerin varlığı.
  4. Tuhaf düşünce tarzına ve konuşma şekline sahip olmak.
  5. Paranoid düşünceler veya şüphecilik.
  6. Sakıncalı veya kısıtlı duygulanımlar.
  7. Normların dışında ve özgül davranışlar sergileme eğilimini.
  8. Arkadaşın ve sıkıntıların paylaşıldığı bir yakının olmaması. Akrabalar dışında, yakın çevredeki kişi sayısının çok az olması.
  9. Ciddi düzeyde sosyal kaygı ve işlevselliği etkileyebilecek düzeyde paranoya içeren korkulara sahip olmak.

B Kümesi Kişilik Bozuklukları Nelerdir?

Bu kümenin en önemli özellikleri dramatik, duygusal ve değişken davranışlardır.

4. Borderline Kişilik Bozukluğu Nedir?

Borderline kişilik bozukluğunun temel özellikleri, benlik algısında, duygulanımda ve kişilerarası ilişkilerde tutarsızlık, ve dürtüleri kontrol etmede zorluk yaşanmasıdır.

DSM-V açısından borderline kişilik özellikleri şunlardır:

  1. Gerçek ya da hayali bir terk edilmenin önüne geçmek için çok büyük bir çaba sergilemek.
  2. Karşısındakini değerlendirirken, idealleştirme ve değersizleştirme uçları arasında gidip gelmek. Gergin ve istikrarsız kişilerarası ilişkilere sahip olmak.
  3. Kimlik bozukluğu; belirgin ve sürekli bir biçimde tutarsız bir kendilik algısının olması.
  4. Kişinin, kendisi için potansiyel zarar taşıyan en az iki alanda dürtüsellik (para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, dikkatsizce ve tehlikeli bir şekilde araba kullanmak, aşırı yeme vb.) göstermek.
  5. Tekrarlayan intihar girişimlerinin, tehdit ya da kendini yaralama davranışlarının olması.
  6. Ruh halinde belirgin bir tepkiselliğin oluşturduğu duygulanımda istikrarsızlık.
  7. Kendini sürekli olarak boşlukta hissetmek.
  8. Uygunsuz, yoğun öfkeye kapılmak; ya da öfkeyi denetleme güçlüğü yaşamak.
  9. Stresle ilişkili, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır disosiyatif belirtilerin olması.

Tavsiye Bağlantı: Borderline Kişilik Bozukluğu Testi

5 . Antisosyal Kişilik Bozukluğu Nedir?

Antisosyal kişilik bozukluğunun temel özellikleri, ergenlikten itibaren devam eden bir biçimde, başkalarının haklarını saymama ve başkalarının haklarına tecavüz etme davranışlarıdır.

Toplumda görülme oranı erkeklerde %3, kadınlarda %1 civarındadır.

Antisosyal kişilik bozukluğu özellikleri DSM-V açısından aşağıdaki gibidir:

  1. Yasalara uymamak ve sosyal normlara saygı duymamak. Başını hukuki açıdan belaya sokabilecek tutumlar sergilemek.
  2. Sürekli yalan söyleme, takma ad kullanma veya kişisel çıkarı, zevki için başkalarını aldatma gibi bazı dürüst olmayan davranışlar sergilemek.
  3. Dürtüsel davranmak. Önceden planlama becerisinden yoksun olmak.
  4. Sürekli fiziksel saldırı ve kavgalar şeklinde kendini gösteren, sinirlilik ve saldırganlık haline sahip olmak.
  5. Kendisinin ya da başkalarının güvenliği hususunda kayıtsız davranmak.
  6. Tutarlı çalışma davranışı gösterememek ya da mali yükümlülüklerini yerine getirmeme gibi tekrar eden bir sorumsuzluk davranışları sergilemek.
  7. Başkasına zarar verme, kötü davranma ya da çalma gibi davranışlara karşı umursamazlık ya da kendince mantıklı açıklamalar getirme ile belirli olmak üzere, vicdan azabı çekmemek.

6. Histrionik (Histriyonik) Kişilik Bozukluğu Nedir?

Aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı histrionik kişilik bozukluğunun temel belirtileridir.  Bu bozukluğun genel olarak yaygınlığı %2-%3 arasındadır. Psikiyatrik yardım alanlarda ise bu yaygınlık,  %10 ile %15 arasında değişmektedir.

DSM-V tanı kriterlerine göre, histrionik kişilik bozukluğu özellikleri şöyledir:

  1. İlgilenilen kişi olunmadığı durumlardan aşırı rahatsızlık duymak.
  2. Kişilerin ilgisini çekmek amacıyla sergilenen davranışlar çoğunlukla, uygun olmayan cinsellik barındıran ikna edici davranışları ve eğilimler içerir.
  3. Duyguların çabuk değişmesi ve durumla yeterince ilgili olmaması.
  4. Başkalarının ilgisini çekebilmek için dış görünüşe aşırı önem vermek.
  5. Başkalarının ilgisini çekmek ve başkalarını etkilemek için yüzeysel bir iletişim biçimini tercih etmek.
  6. İçinde bulunulan durumu dramatik bir biçimde yansıtmak.
  7. Başka olaylardan, kişilerden ve söylemlerden fazlasıyla etkilenmek.
  8. Yakın ilişkiler konusunda, daha yakın olunması gerektiğini düşünmek.

7. Narsisistik Kişilik Bozukluğu Nedir?

Narsisistik kişilik bozukluğunun temel göstergeleri, büyüklenme, beğenilme ihtiyacı ve eşduyum (empati) eksikliği olarak kabul edilir. Bu kişilik bozukluğunun görülme sıklığı % 2-6 arasındadır.

Narsisistik kişilik bozukluğunun genel özellikleri şunlardır:

  1. Kendinin çok önemli olduğu duygusunu taşımak (başarılarını ve yeteneklerini aşırı derecede büyütmek, üstün biri olarak tanınmayı beklemek).
  2. Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da ideal sevgi fantezileri üzerine düşüncelere sahip olmak.
  3. Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna, ve sadece başka özel ya da sosyal statüsü üstün kişilerin (ya da kurumların) kendini anlayabileceğine inanmak.
  4. Aşırı hayranlık beklemek.
  5. Özel bir “hak ediş” duygusunun olması; yani, kendine özel bir tedavi biçiminin uygulanacağı gibi akılcı olmayan beklentilere sahip olmak; veya bu beklentilere uygun hareket etmek.
  6. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarları için kullanmak. Kendi beklentilerini karşılamak için başkalarını kullanmak.
  7. Empati eksikliğinin olması. Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını önemsememek.
  8. Çoğunlukla başkalarını kıskanmak ve başkalarının da kendisini kıskandığını sanmak.
  9. Küstahlık. Kendini beğenmiş tutum ve davranışlara sahip olmak.

C Kümesi Kişilik Bozuklukları Nelerdir?

Kaygılı ve korkulu davranışlar bu kümenin en temel özellikleridir.

8. Çekingen Kişilik Bozukluğu Nedir?

Çekingen kişilik bozukluğunun temel özellikleri, kişinin kendi ile ilgili değersizlik ve yetersizlik hissetmesi, ve toplum içinde çekingenlik yaşaması olarak gösterilebilir. Bu bozukluğun toplumdaki genel yaygınlığı %0,5 ile %1  arasında değişmektedir. Klinik düzeyde prevalansı ise %10 civarındadır.

DSM-V tanı kriterlerine göre çekingen kişilik bozukluğu şu belirtileri taşır:

  1. Eleştiri, dışlanma ve beğenilmeme korkusu dolayısıyla,  kişilerarası ve mesleki aktivitelerden kaçınmak.
  2. Beğenilme duygusundan emin olunmadığı sürece insanlarla ilişkiye girme konusunda kendini hazır hissedememek.
  3. Aşağılanma ya da gülünç duruma düşme korkusundan dolayı yakın ilişkilerde tutukluk yaşamak.
  4. Sosyal durumlarda eleştirilme ya da kabul edilmeme kaygısı taşımak.
  5. Kendini uygun görmeme duygusundan dolayı, yeni tanışılan kişilerle aynı ortamda tutukluk yaşamak.
  6. Kendini sosyal yönden yetersiz, çekicilikten yoksun ve başkalarından aşağı görmek.
  7. Sıkıntı duyup mahcup olma ihtimali olan yeni faaliyetlere katılmaktan ya da kişisel risk üstlenmek kaçınmak.

Tavsiye Bağlantı: Çekingen Kişilik Bozukluğu Nedir?

9. Bağımlı Kişilik Bozukluğu Nedir?

Bağımlı kişilik bozukluğunun temel belirtileri, kişinin başkalarına bağımlı olması,  ayrılık kaygısına benzer belirtiler göstermesi ve başkalarına karşı yoğun bir muhtaçlık duygusu olarak gösterilebilir. Bağımlı kişilik bozukluğunun, kişilik bozuklukları arasında yaygınlığı fazladır.

DSM-V tanı kriterlerine göre, bağımlı kişilik bozukluğunun özelliklerini şöyle listeleyebiliriz:

  1. Başkalarından tavsiye ve güvence almadıkça günlük kararlarını vermekte zorlanmak.
  2. Yaşamın önemli alanlarının büyük bir kısmında sorumluluk taşımak için başkalarına ihtiyaç duymak.
  3. Destek ve onay görmeme korkusundan dolayı başkalarıyla aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çekmek.
  4. Doğru yapıp yapmadığına ya da yeteneklerine yönelik korkulardan dolayı, plan yapma ya da kendi kendilerine iş girişiminde bulunmada zorluk yaşamak.
  5. Başkalarının bakım ve desteğini elde etmek için, hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar, aşırılığa kaçmak.
  6. Kendine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle, tek başına kaldığında, kendini rahatsız ya da korunmasız hissetmek.
  7. Yakın bir ilişkinin bitiminde, yardım ve destek kaynağı olarak hemen başka bir ilişkiye ihtiyaç hissetmek.
  8. Kendi kendine bakmak zorunda kalmakla ilgili, akıl dışı bir kaygı yaşamak.

10. Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) Nedir?

Kontrolü elinde tutma ihtiyacı, obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun temel özelliğidir. Bu bozukluğa sahip kişiler başkaları tarafından “kontrol takıntılı” olarak adlandırılırlar. Kişilerin sosyal ilişkilerindeki ve  kişisel yaşantılarındaki düzen takıntıları, bu takıntılarla ilgili katı tutumları kişilerin günlük hayatlarını zorlaştırabilir.

Psikiyatrik destek arayışında olanlar arasında obsesif kompulsif kişilik bozukluğu oranı %3 ile %10 arasında değişmektedir.

DSM-V tanı kriterleri açısından OKKB özellikleri aşağıdaki gibidir:

  1. Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp durmak.
  2. Sahip olunan mükemmeliyetçilik, işlerin tamamlanmasını güçleştirebilir.
  3. Kendini işe-güce çok fazla adamak. Boş zaman etkinliklerinden keyif alamamak. Bu tutum, ekonomik ihtiyaçların giderilmesi için gereken çabadan çok daha ötededir.
  4. Ahlak ve değer alanlarında çok katı tutumlar sergilemek. Aşırı vicdanlı davranmak. Söz konusu alanlarda esneklik gösterememek.
  5. Özel bir değeri olmasa bile yıpranmış ya da değersiz nesneleri elden çıkaramamak.
  6. İşler tamamen istenildiği gibi değilse, görev paylaşımı yapamamak, başkalarıyla birlikte çalışamamak.
  7. Başkaları ve kendilerine karşı harcama hususunda cimrilik göstermek; parayı, gelecekte oluşabilecek felaketler için bir önlem olarak biriktirmek.
  8. Katı ve inatçı bir görünüm sergilemek.

Bu yazıda kısaca, “Kişilik bozukluğu nedir?” ve “Kişilik bozuklukları nelerdir?” sorularının cevaplarını vermeye çalıştım. Yazıdaki her kişilik bozukluğu ile ilgili ayrıntılı makaleler de hazırlamayı planlıyorum.

Yazıyla ilgili düşüncelerinizi yorum kısmında paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle.

Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

Depresyon, psikolojik sorunlar literatüründe üzerinde çok konuşulan, hakkında çok şey söylenen/yazılan konuların başında gelmektedir. Depresyon aynı zamanda, dünyadaki sağlık harcamalarında ilk sıralarda yer almasıyla da dikkat çekici bir özelliğe sahiptir.

Bu yazıda, aşağıdaki sorulara cevap bulabileceksiniz?

  • Depresyon Nedir?
  • Depresyon Belirtileri Nelerdir?
  • Depresyon Nedenleri Nelerdir?
  • Depresyon Çeşitleri Nelerdir?
  • Depresyonun Kuramsal Açıklamaları Nelerdir?
  • Depresyon Testi Nedir?
  • Depresyon Tedavisi Nasıl Olur?
  • Depresyon Tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapinin Etkisi Nedir?

Depresyon Nedir?

Depresyonun bir tanı olarak ele alınabilmesi için (DSM-V’e göre) şu kriterlerin gerçekleşmiş olması gerekmektedir: iki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte aşağıdaki semptomlardan/belirtilerden beşinin(ya da daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin ya depresif duygu durum ya da ilgi kaybı ya da zevk alamama olması gerekir:

a- Hemen her gün, gün boyunca süren çökkün duygu durum

b- Hemen her aktivitede memnuniyetsizlik ya da ilgide belirgin azalma

c- Belirgin bir kilo kaybı/alımı ya da iştahta azalma/artma

d- Uykusuzluk ya da uykuda artma

e- Psikomotor hızlanma/yavaşlama

f- Halsizlik ya da enerji kaybı

g- Değersizlik duyguları ya da artmış uygunsuz suçluluk duyguları

h- Dikkat azalması ya da kararsızlık

i- Tekrarlayıcı ölüm düşünceleri, öz kıyım/intihar tasarıları ?planlı ya da plansız- ya da öz kıyım girişimi

İnsanın hayatında var olan, yaşantıladığı duygular kategorize edilmeye çalışıldığında, diğer duyguların bir şekilde kendileriyle ilintili olduğu dört temel duygudan bahsedilebilir. Bu temel duygular: üzüntü, öfori ve eksitasyon/mutluluk, öfke ve anksiyete/bunaltıdır. Depresyon kendini daha çok üzüntü duygusuyla belli eden bir durumdur.

Bilişsel terapi “Yaşadığımız duyguyu belirleyen şey sahip olduğumuz düşünce/inançtır.” temel savıyla kendini inşa etmiştir. Buna göre bir insanın sahip olduğu duyguyu anlama çabasında ilk yapılacak şey, aklından geçen düşüncelere odaklanmak ve onları tespit etmektir. Mesela ben bu yazıyı yazarken, ?daha iyisini yapabilmeliydim? diye düşündüğümde “yetersizlik”, “iyi olmayacak” dediğimde “üzüntü/endişe/ümitsizlik”, “harika oldu” dediğimde “mutluluk”, “bir sonraki yazı daha iyi olacak” dediğimde “ümit” vb. hissederim. Fark edileceği üzere yaşadığım her duygu, altında belli bir düşünce/anlam barındırmaktadır.

Düşünceler fark edilebilmeleri ve birbirine etkimeleri açısından üçlü bir yapı arzederler. Bu yapının en üstünde “otomatik düşünceler”, otomatik düşüncelerin altında “ara inançlar”, ara inançların altında ise en temelde “temel inançlar/şemalar” yer almaktadır.

“Otomatik düşünceler” her hangi bir anda aklımızdan geçen, çok hızlı seyreden, kontrol dahilinde olmayan, örtük anlamlar içerebilen düşüncelerdir. Otomatik düşünceler sözel bir yapılanma sergileyebileceği gibi imajinatif/ hayali/resimsel bir yapı da arzedebilirler. Mesela ben, bir sevdiğimin ölümünü hayal ettiğimde üzülebilir, takdir edildiğimi düşlediğimde mutlu olabilirim.

“Ara inançlar” temel inançlardan hareketle oluşturduğumuz hayatımıza dair tutum, kural ve varsayımlardan oluşur.

“Temel inançlar” ise bilişsel/düşünsel yapımızın en altında yer alan, kendimize, diğer insanlara, dünyaya/hayata dair temel bakışımızı ifade eden zihinsel yapı taşlarıdır. Temel inançlar katı, toptancı ve aşırı genelleyicidirler. Son paragrafta yazdıklarımızı özetlersek, zihinsel yapımızın en altında temel inançlar/şemalar (hayata açılan kapılar)ımız, onun üstünde temel inançlardan hareketle oluşan ara inançlarımız ve en üstte de ara inançlara göre belirlenen otomatik düşüncelerimiz yer alır. Sahip olduğumuz bu otomatik düşünceler de duygu, davranış ve fizyolojimize etki eder.

Zihinsel yapımızın en altında yer alan temel inançlar/şemalar, hayatımıza yön veren , duygu, dünce, davranış ve fizyolojimizi etkileyen en önemli mekanizmalardır. Bu noktada sorulan temel soru şudur: “İnsanın şemaları nasıl oluşur?” Bu sorunun en kestirme, kısa ve de doğru cevabı “temel yaşantılar sayesinde” olacaktır.

İnsan doğduğunda, boş fakat potansiyel/etkilenmeye açık bir düşünce yapısıyla doğar. Zamanla karşılaştığı durumlar, yaşantılar onun kendine, diğer insanlara ve dünyaya dair temel bakış açılarını oluşturur. Annesi tarafından ilgi görmeyen bir çocuğun “ben sevilmezim”, etrafındaki insanlardan iyilik ve yardım gören bir çocuğun “insanlar güvenilir varlıklardır” vb. temel inancı oluşturması pek muhtemeldir. Bu süreçte ilk yıllar son derece önemli bir yere sahiptir; çünkü zihinsel yapının bir özelliği olarak bir bilgi sonraki bilginin oluşumunu etkilemektedir. Kişinin sahip olduğu temel inançlar, onu bazı tutumlara, davranışlara sürükler. Bu tutumlar zamanla onun bir “yaşam tarzı” oluşturmasına yol açar. Bu “yaşam tarzı” gittikçe katılaşır; katılaşan bu tarz herkes için olmasa da bazı insanlar için olumsuz sonuçlar doğurur, ve kişiyi/veya başkalarını da huzursuz eder .

Yukarıda anlatılanlar, depresyonun belirtileriyle birlikte, depresyon (ve diğer psikolojik problemler)un oluşumuna etki eden bilişsel/düşünsel mekanizmanın temel özellikleriydi. Depresif bir insanın düşünce yapısı dikkatle incelendiğinde fark edilebilecek en önemli nokta, kişinin kendini, olayları, durumları, geleceği kaybeden penceresinden görmesidir. Ona göre, o bir ?kaybeden?dir. Bu durum bilişsel terapide bilişsel üçlü kavramı(kendini, dünyayı, geleceği olumsuz algılama) ile ifadelendirilir. Depresif kişi, ?olumsuz bir dünya/hayat algısı?na, “olumsuz bir kendilik algısı”na ve “olumsuz bir gelecek algısına” sahiptir.

Her insanı diri tutan, insana enerji kaynağı teşkil eden, yaptığının yaşadığının anlamlı/olumlu olmasıdır. Ancak depresif kişide bu yapı bozulmuştur; ve “artık hiçbir şeyin anlamı yok”tur. Hayat boş ve saçmadır. Hiç bir eylem işe yaramaz, hiç bir etkinlik zevk vermez hale gelmiştir. Hayata böyle bakan bir insanın yapacağı en doğal şey “hiçbir şey yapmamak”; hiçbir şey yapmayarak da sahip olduğu olumsuz düşünce ateşine yakıt temin etmek olacaktır.

Depresyon içindeki kişi kendini bir ?kaybeden? olarak algılar. Bu kaybediş, yetersizlik, güçsüzlük, değersizlik, suçluluk, millete yük olma, işe yaramama düşünceleriyle kendini gösterir. Ona göre onun var olmasının da bir anlamı yoktur. Onun var olmasıyla insanlık bir şey kazanmadığı gibi, yok olmasıyla da bir şey kaybetmeyecektir.

İnsan depresyondayken geleceğe de “kaybetme” penceresinden bakar. Bu pencerenin gösterdiği ise ümitsizlik, çaresizlik vb.dir. Depresif kişiye göre hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, kaybedilenler asla telafi edilemeyecektir. Gelecekte sadece “daha fazla kaybetme” ihtimali vardır. Madem benim ve hayatın bir anlamı yok; gelecekte de bu durum düzelmeyecek o halde yapılacak en iyi şey bu dünyadan gitmektir: İntihar!

Depresyondaki insanın düşüncelerinde bir miktar doğruluk payının olması muhtemeldir; ancak problem olan nokta depresif kişinin, pek çok insan tarafından olumlu ve iyi kabul edilebilecek şeyleri bile olumsuz olarak algılamasıdır. Bu algı sürecinde yapılan hataları “bilişsel çarpıtma” olarak ifade ediyoruz. Bilişsel çarpıtma, düşünce üretme sürecinde yapılan sistematik/olumsuz /yanlış değerlendirmelerdir. Bilişsel çarpıtma ile insan, değerlendirmelerini tamamen öznel ve olumsuzluk penceresinden yapar. Bu çarpıtmalar içinde, felaketleştirme, seçici odaklanma, olumluyu yok sayma, etiketleme, aşırı küçümseme/yüceltme, abartma, tünel bakış vb. yer alır.

Depresyonun bilişsel terapisinde danışan ilk önce, bilişsel yapısı/hayata bakışı konusunda farkındalık sağlar. Daha sonra da otomatik düşüncelerini, ara inançlarını ve en sonunda da temel inançlarını daha olumlu ve faydalı olanlarıyla değiştirmeyi öğrenir. Bu da danışana “hayatını yeniden inşa etme” şansını sunar!

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Depresyon, pek çok belirtisi olan psikolojik bir sorundur. Depresyonun en çok dikkat çeken belirtileri aşağıda listelenmiştir:

Genel görünüm ve davranış: Depresif bir kişide genel olarak yüz çizgileri belirgin, alın çizgileri derinleşmiş, omuzlar çökük, yüz üzüntülü ve az bakımlı bir görünüm vardır. Hareketler yavaşlamıştır. Durgunluk göze çarpar ve bazı kişilerde çok uzun süre yatakta yatma görülebilir. Bazı durumlarda da çok sıkıntılı bir görünüme yerinde duramama, ileri geri yürüme görülebilir.

Konuşma ve insanlarla ilişki kurma: Depresif kişiler genelde alçak sesli ve yavaş konuşur. Bu kişilerden yanıt almak çok zor olabilir. İleri düzeyde depresyonda hiç konuşmama(mutizm) görülebilir. Hafif ve orta düzeyde depresyon yaşayanlar etrafıyla ilişki kurabilir; ancak ileri düzeyde depresyonda olanlar etrafındaki insanlarla ilişki kuramayabilirler. Bunlar ayrıca ilgisiz, duygusuz bir görünüm arzedebilirler.

Duygulanım (Duygusal Tepkide Bulunma): Depresif kişiler genel bir keyifsizlikten ağır bir üzüntüye kadar değişen bir duygu yelpazesinde yer alabilirler. Üzüntüye bunaltı(anksiyete), tedirginlik ve öfke de eşlik edebilir. Bazı depresif kişilerde sabah bunaltısı çok belirgin ve ağırdır. Hayattan zevk alamama, anlamsızlık, isteksizlik, ilgisizlik önemli depresif göstergelerdir.

Bilişsel Yetiler (Zihinsel Özellikler): Depresyondaki kişilerde genelde bilin açıktır; çok ağır durumlarda bilinç bulanıklığı söz konusu olabilir. Genellikle algı bozukluğu olmaz Unutkanlık sık karşılaşılan bir durumdur. Burdaki unutkanlık ağır üzüntü, sıkıntı ve dikkat azalmasına bağlıdır. Bu unutkanlık, randevu, yemek pişirme gibi günlük işlerde kendini gösterir. Çökkünlük iyileşince unutkanlık düzelir. Depresif kişiler yer, zaman ve kişileri doğru algılamakta sıkıntı çekmezler; ancak zaman onlar için çok zor geçer ve çok uzun olur.

Düşünce Akımı Ve İçeriği: Depresif kişilerin düşünceleri yavaş olur. Bu düşünce yavaşlamasına hareketlerdeki yavaşlama da eşlik eder. Hastalar düşüncelerini yavaşça ve düşük bir ses tonuyla dile getitirirler. Depresyondaki hastaların düşüncelerinin en belirgin özelliği ?kaybetme? üzerine odaklanmaktır. Hasta her şeye kaybetmiş penceresinden bakar. O öz güvenini, kendine saygısını, yaşamın anlamını, ümidini vb. kaybetmiş olarak algılar. Çaresizlik, ümitsizlik, kendini suçlama düşünceleri hastada egemendir. Ona göre kendi olumsuz birisidir, geçmiş kötü yaşanmıştır ve gelecek de kötü olacaktır. Bu olumsuz bakış açıları ileri düzeyde olduğunda kişi intihara yönelebilir.

Devinim (Psikomotor hareketler): Ruhsal süreçlerdeki yavaşlamaya hareketlerdeki yavaşlamalar eşlik eder. Hasta için konuşmak, yürümek, iş yapmak çok zordur. Kişi sürekli yatmak, uyumak isteyebilir. Bununla birlikte bunaltı düzeyi yüksek hastalarda tedirginlik, yerinde duramama, elleri ovuşturma görülebilir

Fiziksel Ve Fizyolojik Belirtiler: Hastaların çoğunda yeme isteği azalır. Bu nedenle kısa sürede bir zayıflama söz konusu olabilir. Bazen de aşırı yemek yeme ve kilo alma söz konusu olabilir.

Hastalar genelde enerji düşüklüğü, güçsüzlük, halsizlik ve çabuk yorulmadan yakınırlar.

Uyku düzeninde bozulmalar olur. Uykuya dalmada, uykuyu sürdürmede güçlükler ortaya çıkabilir. Bazı hastalar çok az uyurken bazıları fazla uyuyabilir.

Depresif hastalarda cinsel isteksizlik ortaya çıkabilir.

Bir depresyon (çökkünlük) nöbetindeki ana belirtiler özetle şöyledir:

  • Çökkün ve bunaltılı duygu durum
    Psikolojik ve devinimsel işlerde yavaşlama
  • Genel bir isteksizlik, enerji düşüklüğü, çabuk yorulma
  • Eskiden zevk alınan şeylerden artık zevk alınamaması
  • İlgilerde, eylemlerde azalma
  • Dikkati yoğunlaştırmada zorluk, dalgınlık
  • Yetersizlik, değersizlik, suçluluk düşünceleri
  • Pişmanlık ve ümitsizlik
  • Uykuda bozukluk
  • İştahta azalma, zayıflama/bazen tam tersi
  • Cinsel isteksizlik ve uyarılma sorunları
  • İntihar düşünceleri

Depresyon Nedenleri Nelerdir?

Psikiyatrik açıdan, henüz hiç bir psikopatolojinin oluşum sebebi kesin olarak ortaya konamamıştır. Dolayısıyla depresyon nedenleri de henüz tam olarak bilinmemektedir. Genel anlamda depresyon nedenleri biyolojik nedenler, genetik nedenler ve psikosoyal nedenler olmak üzere üç başlıkta ele alınabilir. Ancak bu depresyon nedenleri birbirlerinden kesin bir şekilde ayrılmış değildir.

  • Depresyonun Biyolojik Nedenleri: Yapılan çalışmalar, beyindeki bazı maddelerin (nörepinefrin, serotonin, bazı hormonlar vb.) depresyonla ilişkisini ortaya koymaktadır.
  • Depresyonun Genetik Nedenleri: Araştırmalar, depresyonda genetik bir yatkınlığın olduğunu ortaya koymaktadır. Aile araştırmalarında ağır depresyonu olan kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon normal topluma oranla 2-3 kat fazla görülmektedir. Aynı şekilde tek yumurta ikizlerinde birinde depresyon varsa diğerinin de depresyon geçirme oranı %50?dir.
  • Depresyonun Psiko-Sosyal Nedenleri: Bazı araştırmalar stresli yaşam olaylarının depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğunu göstermektedir. Küçük yaşta anne babasını kayedenlerin ileride depresyon yaşama ihtimalleri diğerlerine göre daha fazladır.

Burada psikolojik açıdan bakıldığında depresyona yatkınlıktan bahsedebiliriz. Çünkü aynı yaşantılara (iflas, eşin kaybı, ağır bir hastalık, ders başarısızlığı vb.) sahip herkes depresyona girmiyor. Hastalıklara yatkınlık üzerinde çalışan bazı kuramcılar, durumu şemalarla açıklama yoluna gitmektedir. Şema en basit anlatımıyla, temel ihtiyaçlarımızın (sevilme, güven, ait olma, başarı, gerçekçi sınırlar vb.) çocukluk ve ergenlik döneminde uygun şekilde giderilememesi sebebiyle oluşan ruhsal yapılardır. Bu bakış açısına göre, her şema/patolojik ruhsal yapı, belirli bir psikolojik rahatsızlığa zemin oluşturur. Mesela depresyonda, terk edilme, başarısızlık, kusurluluk, dayanıksızlık, boyun eğicilik, karamsarlık, cezalandırıcılık gibi şemaların belirleyici rol oynadığını söyleyebilir.

Şema hakkında ayrıntılı bilgi için Şema Nedir? Şemalar Nelerdir? yazısını okumanızı öneririm.